• Yarat, ey sanatçı! Konuşma!
    Bir soluk olsun şiirin yalnızca.
  • ŞAİRİN GÖREVİ


    I.
    Niçin sürgünsün şair yaşadığın toplumda? (1)
    Işıksız bir karmaşadır siyasal partiler,
    Bir yararı olur mu şu tasasız ruhuna?
    Çiçeğe durmuş şiirin sararıp soluyor;
    O boğucu, kirli havalarında onların,
    Güzelim buhurların, günnük kokuların;
    Şaşırıyor yolunu soluklarını duyunca.
    Köle ruhlu kavgalarında senin yüreğin,
    Çimeni gibidir yaşadığımız kentlerin
    Gelip geçenlerin ayaklarının altında.

    Halkın ve kral, dumanlı, sisli başkentlerde
    Nasıl çarpışıyor iki ölümcül güç gibi,
    Duymuyor musun seslerini dehşet içinde,
    Sen ey toprağına tohum serpiştiren çiftçi!
    Sen ey şair, sen ey usta, kapat kulağını!
    Bu şamatanın sana hiçbir yararı var mı?
    Gürültünün patırtının içinden gelen
    Bu insanların arasında asla yer alma!
    Dizelerde tanrıya şarkılar söyleyen sen
    Uzak dur, uzak dur, onlara sakın karışma!
    Arınmış ruh, şarkını göklerde meleklerin
    Verdiği huzurlu, barışçı konserde söyle!

    Sen ey kutsal çiçek, sen de gidip çöllerin
    Engin gökleri altında serpilip büyü!
    Sen ey düşsever insan, sığınakları ara!
    Gizli mağaraları, barınakları ara!
    Unutuşa kanat aç bulmak için sevdayı,
    Sessizliğe koş eğer işitmek istiyorsan
    Gökten gelen o sevecen ve o ciddi sesi,
    Loş yerlere koş gönü görmek istiyorsan.(2)

    Haydi ormanlara git, haydi sahillere git!
    Kendi tatlı şarkını oralarda bestele!
    Yaprakların ve gök gibi mavi dalgaların
    Şarkılarıyla, ilahileriyle birlikte.
    Tanrı seni bekliyor kutsal bir yalnızlıkta;
    Tanrı ne çokluklarda, ne kalabalıklarda;
    İnsan küçüktür, nankördür ve beyhudedir.
    Her şey kırlarda titreşir, kırlarda ah çeker.
    Doğa büyük bir çalgıdır, büyük bir lirdir,
    Şair ise o büyük lirin kutsal yayıdır.

    Fırtınalarımızdan çekil ey bilge kişi!
    Bu imparatorluk ki tehlikeli sularda,
    Yol alıyor, ne dümeni var ne pusulası
    Sen sakın aldanma, sen sakın kanma ona!
    Bu gemi senin için bir aralık ayında,
    Bir balıkçının kurutmak için ağlarını
    Gerdiği odasının en ücra köşesinden,
    Uğursuz bir gürültüyle gece karanlıkta,
    Ürperen ve yana yatmış direkleriyle,
    Geçişini duyduğu bir gemi gibi olmalı.



    II.
    Çok yazık! diyor şair, yazık, hem de çok yazık!
    Ben suların ve ağaçların sevdalısıyım;
    Onların mırıltıları, fısıltılarıyla
    Yoğruldu, olgunluğa erişti yetkin aklım.
    Kin, nefret yoktur evrenin yaratılışında.
    Engeller yoktur onda, zincirler yoktur onda.
    İyilik doludur çayırlar, dağlar, tepeler;
    Gülleri, çiçekleri anlatır bana güneşler;
    Doğada, uçsuz bucaksız bir huzur içinde
    Ruhum dört bir yana ışıklarını saçar.

    Seviyorum seni, seviyorum kutsal doğa!
    Senin içinde eriyerek sen olmak da var;
    Oysa serüvenlerin yaşandığı bu çağda
    Herkes kendini başkasına tutsak kılıyor.
    Her düşünce bir güçtür, her düşünce kuvvettir.
    Tanrı özsuyunu kabuklar için yaratır,
    Yeşermiş, çiçek açmış dalları kuşlar için,
    Ovadaki bitkiler, otlar için dereleri,
    Dolu kadehleri dudaklarımız için,
    Akıllar için düşünürü, bilge kişiyi.

    Tanrı böyle istiyor çelişkili zamanlarda,
    Herkes çalışır ve herkes bir hizmet sunar.
    Kardeşlerine dönüp de "Ben artık çöle
    Gidiyorum" diyenlere yazıklar olsun!
    Kinler, nefretler, rezillikler şu şaşkın,
    Huzursuz halkın yakasına yapışmışken
    Ne ayıp ayakkabısını giyip gidene!
    Hiçbir işe yaramayan bir şarkıcı gibi
    Kentin kapılarından apar topar tüyen,
    Kırık dökük düşünüre yazıklar olsun!
    Daha güzel günleri hazırlamak için şair
    Karanlık günlerde, kötü günlerde gelir.
    Ütopyaların, düşsel ülkelerin adamıdır;
    Ayakları burada, gözleri başka yerdedir.
    İster yersinler onu, ister övsünler, ne gam!
    O peygamberler gibidir, her an, her zaman
    Ve her yerde, içine her şeyi sığdırdığı,
    Elinde salladığı bir meşale gibi
    Geleceğimizi, güzel günleri aydınlatır.

    Halklar sıkıntıya düştüğünde onları görür,
    Hep aşklarla dolup taşar tüm düşleri.
    O düşler ki nesnelerin ona fırlattığı
    Gölgelerin, karanlıkların ürünüdür.
    Alay etsinler onunla, varsın etsinler,
    O düşünmeyi sürdürür ve kitlelerin
    İşitmediği şeyi sessizliğe kaydeder.
    Kimileri küçümser, görmezden gelir onu
    Bu boş insanların sözlerine güler geçer,
    Kahkahayla güler ve sessiz sessiz düşünür.

    Uğultularını ve hıçkırıklarını
    Dalga dalga kumsallara yayan kalabalık,
    Bir okyanus gibi düşlerimizin üstüne
    Kuşkuyu ve alayı yayan kalabalık,
    Seni kıvançlandıran soylu, yüce düşünce
    Devam ediyor gök bak hâlâ kekelemeye,
    Ama yaşamın damgasını da taşıyor,
    Çünkü insan soyu var Havva'nın karnında
    Kartal yumurtasında kartal, meşe palamudunda
    Meşe var! Bir beşiktir Ütopyalar da!

    Zamanı geldiğinde kamaşmış gözlerinizle,
    Bu beşikten, serpilip açmış yürekler için,
    Daha iyi bir toplumun çıktığını göreceksiniz.
    Hakkın doğurduğu görevin, kutsal düzenin,
    Galip gelen inancın ve iyi geleneklerin,
    Çıktığını göreceksiniz. Bu devingen ve
    Hep kıvançlı ya da hep üzgün kalabalık,
    Yasanın ancak düşler kurarak devşirdiği
    Bir şeylerin tohumunu bir gün atacaktır.
    Bir gün ayaklarının üstünde duracaktır.

    Fakat bu güçlü tohumları taşımak için,
    İçinde kutsal ışınların arındırdığı,
    Esin dolu, sapasağlam yürekler gerek.
    Katıksız yürekler, tertemiz yürekler gerek.
    Alabora olur tayfası olmayan gemi
    Kadırganın yol alması için nasıl ki
    Kürekçiler her iki yandan kürek çekerse,
    Herkesi ve herşeyi anlayan Tanrının da
    Ancak büyük ruhlara düşüncelerinin
    İki yanında kürek çektirmesi gerek.

    Uzak dursun sizlerden kutsal kuramlar, (3)
    Uzak dursun gelecek zamanın yasaları,
    Geçmişte sizin yıldızınız altından giden,
    Sonra sanrının arkasına gizlendiği,
    Örtüyü kaldırıp atıp da ruhunu pintilik,
    Ve tutkunun en alçakça emellerine
    Hiçbir şey olmamış gibi hemen teslim eden,(4)
    Geçmişi, anıları, umutları olmayan,
    Bu solgun dudaklı konuşmacı, bu hatip
    Uzak dursun sizlerden, uzak dursun sizlerden!

    Uzak durur adı insan sarrafına çıkan,
    Keselerini altınla doldurmak isteyen,
    Efendisini yeni hizmetçiler taşıyan,
    O eski rahip gülücüğünü götüren,
    Dinselliğini pazara çıkarıp satan,
    Yırtık gülücükleriyle tüm kötülüklerin,
    Göbek attığı bu zevk, bu eğlence cümbüşünde,
    Başkaları düşünürken o kafayı çeken,
    Gerçek hazineleri çar çur edip kaybeden
    Cüce ruhlu mağrur devden uzak durun! (5)

    Dört yol ağızlarında sağa sola sataşan
    Boş öfkelerden, hiddetlerden uzak durun!
    Günün birinde kaplan kesilecek olan
    Halkın sevdiği bu kedilerden uzak durun!
    Halk dalkavuklarından, saray yağcılarından,
    Partisinin orta yolcu olduğunu söyleyen
    Çıkarcı, bencil politikacıdan uzak durun!
    Uzak durun bütün sönmüş köseğilerden,
    Göğüslerinde bir ruh taşımayanlardan,
    Ve ruhlarında Tanrıyı taşımayanlardan!

    Yalnızca bu adamların eline kaldıysak,
    Ulu Tanrım, içinde yaşadığımız bu çağda,
    Şair nasıl olur da bağırmaz acı içinde
    Nasıl olur da bağırmaz "yazık! yazık!" diye
    Bir gün utançtan yüzünü de gösteremez,
    Evinin eşiğinde, öyle bekler ayakta,
    İnmek üzere olan akşamın karşısında,
    Silinen, yitip giden güne göz yaşı döker,
    Ufkun dört köşesine, ufkun dört bir yanına
    Korkunç bir hayalet gibi küllerini saçar. (6)

    Bulutlarda gezen çakırdoğanları gibi
    Gülüşleri duyulur utkulu şairlerin,
    Yergici şairlerin, alaycı şairlerin,
    Aristofanes'lerin, (7) ve kara şairlerin.
    Sayısız utancımızı yüzümüze vurmak için,
    Petrone (8) karanlıkta uykusundan uyanıp,
    O ünlü Romalı üslubuna sarılırdı.
    Aşağılık, alçak çağımızın yöresinde
    Archiloque'un (9) topal vezni, aksayan vezni
    Bir kırbaç gibi hoplayıp zıplardı elinde.

    Ama Tanrı geri çekilmez hiçbir zaman,
    Bu güneş ki her şeye bir soluk kazandırır,
    Hiçbir zaman tümüyle yitip gitmedi gözden,
    Tümüyle batmadı gizlendiği tepelerden.
    O hep üzgün ve tasalı koyaklar için,
    Körleştirilmiş karanlık şu ruhlar için,
    Gururun yoldan çıkardığı yürekler için,
    Uçurumların üzerindeki bir doruğa
    Işınlarını bırakır, ışınlarını ve
    Bazı gerçekleri bırakır alınlar üstüne.
    Durmayın haydi yüce ruhlar ve düşünceler,
    Durmayın kemirilmiş sıkıntılı beyinler,
    Durmayın hasta yürekler, yaralı gönüller,
    Sizler dua edenler, güzel şeyler düşünenler!

    Haydi biraz cesaret, ey gelecek kuşaklar!
    Fırtınanın, boranın ormanda ağaçlarda,
    Kopardığı gürültüyle, istemeyerek de olsa
    Gelen sizler! haydi biraz daha cesaret!

    Dur durak bilmeksizin amaçsız dolaşanlar,
    Sizler! yolun zifiri karanlıklarında,
    Ellerini uzatarak düşünüzün şekillerini
    Gördüğüne inanan gezgin kuşkucular!
    Sizler, kafaları acı çeken düşünürler!
    Sizler, ilahi bir dehşetle dolu olanlar!
    Koyak'ın böğürtlerine sarkmış olarak
    Uçurumların kıyılarına tutunanlar!

    Sizler, bu kederli ve utkulu dalgaların
    Denizinde kazaya uğrayan ey insanlar!
    Sizler, denizden tir tir titreyerek çıkanlar!
    Sizler! Yalnızca yüreklerini kurtaranlar!

    Bütün sabahlarda, çiçeklerin arasında
    Sizler, güneşin doğduğunu gören bilgeler!
    Ve bu kutsal ışıkların içine gömülmüş
    Tan kızıllığında yeniden gelirsiniz siz.

    Sizler, ey savaşçılar! Gün doğmadan elini,
    Kolunu yıkamak için hazır bekleyenler!
    Sizler, odalarda düşler, hayaller kuranlar!
    Gözleri karanlığın içinde yitip gidenler!
    Sizler, ey sabrın ve direncin insanları!
    Sizler, ey hep mutlulukları dileyenler!
    Sizler, hâlâ İsa efendimizin eteğini
    Ve hâlâ umudu avuçlarında tutanlar!

    Sizler ellerinde lamba, bir şey arayanlar!
    Sizler tek silahı övendire olan çobanlar!
    Dayanın ey dağlarda, beldelerde olanlar!
    Dayanın, dayanın, ey vadilerde olanlar!

    Yeter ki her biriniz dar bir keçi yolunu
    Bir sabahın izini, bir karığı izlesin;
    Yeter ki hepinizin kara bir dalga olan
    Kıyısı Tanrı ve kuzey yeli bulut olsun;

    Yeter ki siz inancınızı eksik etmeyin,
    Yeter ki siz kıvançlıyken ya da kederliyken
    Bir çocuğa, bir yıldıza ya da bir çiçeğe
    Zaman zaman sevgi dolu gözlerle bakın;

    Yeter ki köle ya da özgür yurttaş demeden
    Her şeyde ve herkeste sevecek bir yan bulun,
    Yeter ki siz, teninizin her bir dokusunda
    Evrensel insanlığın titreştiğini duyumsayın.

    Dayanın, karanlığın ve köpüğün içinde
    Hedef çok yakında ortaya çıkacak,
    Sisin, dumanın içindeki insanlık soyu
    Bir sözcük değildir, bir bilmecedir ancak.

    Öne eğilmiş alınlarınızın üstünden
    Yeterince geceler ve fırtınalar geçti.
    Kaldırın gözlerinizi, kaldırın başınızı!
    Işık orada, yukarıda, yürüyün haydi!
    Ey halklar, kulak verin, kulak verin bu şaire!
    Ey halklar, kulak verin bu kutsal düşsevere!
    Gece alnı ışıklı olan yalnızca odur,
    O muştulayacaktır size karanlıkları,
    Delecek olan gelecek zamanları
    Açılmamış tohumu yalnız o bilebilir
    Bir kadın gibi tatlıdır erkek ve Tanrı,
    Ormanla ve dalgalarla nasıl konuşursa,
    Onun ruhuna da öyle usulca seslenir,
    Yumuşak, sevecen ve usul bir sesle.

    Çünkü O'dur bütün dikenlere karşın,
    Arzulara ve kederli olaylarla karşın,
    Yıkımlarınız içinde eğilip geleneği
    Toplayarak yürümeye devam eden odur.
    Gökyüzünün kutsayabildiği her şey,
    Ve yeryüzünün kapladığı her şey,
    Bereketli, verimli bir gelenekten doğar.
    Kökü geçmişe dayanan bütün düşünceler,
    İster insansal olsunlar ister tanrısal,
    Gelecekte de yaşar ve çiçekler açar.

    Işık saçıyor şair sonsuz gerçek üstüne
    Işık saçıyor şair, saçıyor alevlerini,
    Olağanüstü bir aydınlıkla ruhumuz
    İçin ışıl ışıl parlatıyor gerçekleri.
    Boğuyor ışığıyla, ışığıyla dolduruyor,
    Kenti, çölü, Louvre'u ve kulübeyi,
    Bütün ovaları, bütün dağları ve tepeleri,
    Kaldırıyor perdeyi gizlerin üzerinden
    Çünkü şiir kralları ve şiir çobanları,
    Yıldızdır, Tanrının yolunu gösteren. (10)


    (1) Diğer insanların tersine şair kalabalıkların içinde kendini sürgün hisseder.
    (2) Hugo, "Görünüm" adlı piyesinde de bu düşünceyi işler.
    (3) Vigny de "Katıksız Tin" terimiyle aynı düşünceyi işler.
    (4) Hugo Tevrat'a gönderme yapıyor.
    (5) Hugo burada her dönemin başbakanı Talleyrand'ın portresini çiziyor.
    (6) Hugo Tevrat'a gönderme yapıyor.
    (7) Aristophane: V. yüzyılda yaşamış Atinalı ünlü güldürü yazarı.
    (8) Petrone: Satyricon'un yazarı. Neron'un çok sevdiği yazar. Zamanın gelenek ve göreneklerini hicvediyordu.
    (9) Archiloque: İ.Ö. VII. yüzyılda yaşayan yergici İyonyalı şair.
    (10) Çocuk İsa'nın önünde bağlılıklarını bildirecek olan krallar ve çobanları Beytlehem'e götüren yıldız gibidir şiir.

    Çeviren: Tozan Alkan
  • Yarat, ey sanatçı! Konuşma!
    Bir soluk olsun şiirin yalnızca!
  • ŞAİRİN GÖREVİ

    I.
    Niçin sürgünsün şair yaşadığın toplumda? (1)
    Işıksız bir karmaşadır siyasal partiler,
    Bir yararı olur mu şu tasasız ruhuna?
    Çiçeğe durmuş şiirin sararıp soluyor;
    O boğucu, kirli havalarında onların,
    Güzelim buhurların, günnük kokuların;
    Şaşırıyor yolunu soluklarını duyunca.
    Köle ruhlu kavgalarında senin yüreğin,
    Çimeni gibidir yaşadığımız kentlerin
    Gelip geçenlerin ayaklarının altında.

    Halkın ve kral, dumanlı, sisli başkentlerde
    Nasıl çarpışıyor iki ölümcül güç gibi,
    Duymuyor musun seslerini dehşet içinde,
    Sen ey toprağına tohum serpiştiren çiftçi!
    Sen ey şair, sen ey usta, kapat kulağını!
    Bu şamatanın sana hiçbir yararı var mı?
    Gürültünün patırtının içinden gelen
    Bu insanların arasında asla yer alma!
    Dizelerde tanrıya şarkılar söyleyen sen
    Uzak dur, uzak dur, onlara sakın karışma!
    Arınmış ruh, şarkını göklerde meleklerin
    Verdiği huzurlu, barışçı konserde söyle!

    Sen ey kutsal çiçek, sen de gidip çöllerin
    Engin gökleri altında serpilip büyü!
    Sen ey düşsever insan, sığınakları ara!
    Gizli mağaraları, barınakları ara!
    Unutuşa kanat aç bulmak için sevdayı,
    Sessizliğe koş eğer işitmek istiyorsan
    Gökten gelen o sevecen ve o ciddi sesi,
    Loş yerlere koş gönü görmek istiyorsan.(2)

    Haydi ormanlara git, haydi sahillere git!
    Kendi tatlı şarkını oralarda bestele!
    Yaprakların ve gök gibi mavi dalgaların
    Şarkılarıyla, ilahileriyle birlikte.
    Tanrı seni bekliyor kutsal bir yalnızlıkta;
    Tanrı ne çokluklarda, ne kalabalıklarda;
    İnsan küçüktür, nankördür ve beyhudedir.
    Her şey kırlarda titreşir, kırlarda ah çeker.
    Doğa büyük bir çalgıdır, büyük bir lirdir,
    Şair ise o büyük lirin kutsal yayıdır.

    Fırtınalarımızdan çekil ey bilge kişi!
    Bu imparatorluk ki tehlikeli sularda,
    Yol alıyor, ne dümeni var ne pusulası
    Sen sakın aldanma, sen sakın kanma ona!
    Bu gemi senin için bir aralık ayında,
    Bir balıkçının kurutmak için ağlarını
    Gerdiği odasının en ücra köşesinden,
    Uğursuz bir gürültüyle gece karanlıkta,
    Ürperen ve yana yatmış direkleriyle,
    Geçişini duyduğu bir gemi gibi olmalı.

    II.
    Çok yazık! diyor şair, yazık, hem de çok yazık!
    Ben suların ve ağaçların sevdalısıyım;
    Onların mırıltıları, fısıltılarıyla
    Yoğruldu, olgunluğa erişti yetkin aklım.
    Kin, nefret yoktur evrenin yaratılışında.
    Engeller yoktur onda, zincirler yoktur onda.
    İyilik doludur çayırlar, dağlar, tepeler;
    Gülleri, çiçekleri anlatır bana güneşler;
    Doğada, uçsuz bucaksız bir huzur içinde
    Ruhum dört bir yana ışıklarını saçar.

    Seviyorum seni, seviyorum kutsal doğa!
    Senin içinde eriyerek sen olmak da var;
    Oysa serüvenlerin yaşandığı bu çağda
    Herkes kendini başkasına tutsak kılıyor.
    Her düşünce bir güçtür, her düşünce kuvvettir.
    Tanrı özsuyunu kabuklar için yaratır,
    Yeşermiş, çiçek açmış dalları kuşlar için,
    Ovadaki bitkiler, otlar için dereleri,
    Dolu kadehleri dudaklarımız için,
    Akıllar için düşünürü, bilge kişiyi.

    Tanrı böyle istiyor çelişkili zamanlarda,
    Herkes çalışır ve herkes bir hizmet sunar.
    Kardeşlerine dönüp de “Ben artık çöle
    Gidiyorum” diyenlere yazıklar olsun!
    Kinler, nefretler, rezillikler şu şaşkın,
    Huzursuz halkın yakasına yapışmışken
    Ne ayıp ayakkabısını giyip gidene!
    Hiçbir işe yaramayan bir şarkıcı gibi
    Kentin kapılarından apar topar tüyen,
    Kırık dökük düşünüre yazıklar olsun!
    Daha güzel günleri hazırlamak için şair
    Karanlık günlerde, kötü günlerde gelir.
    Ütopyaların, düşsel ülkelerin adamıdır;
    Ayakları burada, gözleri başka yerdedir.
    İster yersinler onu, ister övsünler, ne gam!
    O peygamberler gibidir, her an, her zaman
    Ve her yerde, içine her şeyi sığdırdığı,
    Elinde salladığı bir meşale gibi
    Geleceğimizi, güzel günleri aydınlatır.

    Halklar sıkıntıya düştüğünde onları görür,
    Hep aşklarla dolup taşar tüm düşleri.
    O düşler ki nesnelerin ona fırlattığı
    Gölgelerin, karanlıkların ürünüdür.
    Alay etsinler onunla, varsın etsinler,
    O düşünmeyi sürdürür ve kitlelerin
    İşitmediği şeyi sessizliğe kaydeder.
    Kimileri küçümser, görmezden gelir onu
    Bu boş insanların sözlerine güler geçer,
    Kahkahayla güler ve sessiz sessiz düşünür.

    Uğultularını ve hıçkırıklarını
    Dalga dalga kumsallara yayan kalabalık,
    Bir okyanus gibi düşlerimizin üstüne
    Kuşkuyu ve alayı yayan kalabalık,
    Seni kıvançlandıran soylu, yüce düşünce
    Devam ediyor gök bak hâlâ kekelemeye,
    Ama yaşamın damgasını da taşıyor,
    Çünkü insan soyu var Havva’nın karnında
    Kartal yumurtasında kartal, meşe palamudunda
    Meşe var! Bir beşiktir Ütopyalar da!

    Zamanı geldiğinde kamaşmış gözlerinizle,
    Bu beşikten, serpilip açmış yürekler için,
    Daha iyi bir toplumun çıktığını göreceksiniz.
    Hakkın doğurduğu görevin, kutsal düzenin,
    Galip gelen inancın ve iyi geleneklerin,
    Çıktığını göreceksiniz. Bu devingen ve
    Hep kıvançlı ya da hep üzgün kalabalık,
    Yasanın ancak düşler kurarak devşirdiği
    Bir şeylerin tohumunu bir gün atacaktır.
    Bir gün ayaklarının üstünde duracaktır.

    Fakat bu güçlü tohumları taşımak için,
    İçinde kutsal ışınların arındırdığı,
    Esin dolu, sapasağlam yürekler gerek.
    Katıksız yürekler, tertemiz yürekler gerek.
    Alabora olur tayfası olmayan gemi
    Kadırganın yol alması için nasıl ki
    Kürekçiler her iki yandan kürek çekerse,
    Herkesi ve herşeyi anlayan Tanrının da
    Ancak büyük ruhlara düşüncelerinin
    İki yanında kürek çektirmesi gerek.

    Uzak dursun sizlerden kutsal kuramlar, (3)
    Uzak dursun gelecek zamanın yasaları,
    Geçmişte sizin yıldızınız altından giden,
    Sonra sanrının arkasına gizlendiği,
    Örtüyü kaldırıp atıp da ruhunu pintilik,
    Ve tutkunun en alçakça emellerine
    Hiçbir şey olmamış gibi hemen teslim eden,(4)
    Geçmişi, anıları, umutları olmayan,
    Bu solgun dudaklı konuşmacı, bu hatip
    Uzak dursun sizlerden, uzak dursun sizlerden!

    Uzak durur adı insan sarrafına çıkan,
    Keselerini altınla doldurmak isteyen,
    Efendisini yeni hizmetçiler taşıyan,
    O eski rahip gülücüğünü götüren,
    Dinselliğini pazara çıkarıp satan,
    Yırtık gülücükleriyle tüm kötülüklerin,
    Göbek attığı bu zevk, bu eğlence cümbüşünde,
    Başkaları düşünürken o kafayı çeken,
    Gerçek hazineleri çar çur edip kaybeden
    Cüce ruhlu mağrur devden uzak durun! (5)

    Dört yol ağızlarında sağa sola sataşan
    Boş öfkelerden, hiddetlerden uzak durun!
    Günün birinde kaplan kesilecek olan
    Halkın sevdiği bu kedilerden uzak durun!
    Halk dalkavuklarından, saray yağcılarından,
    Partisinin orta yolcu olduğunu söyleyen
    Çıkarcı, bencil politikacıdan uzak durun!
    Uzak durun bütün sönmüş köseğilerden,
    Göğüslerinde bir ruh taşımayanlardan,
    Ve ruhlarında Tanrıyı taşımayanlardan!

    Yalnızca bu adamların eline kaldıysak,
    Ulu Tanrım, içinde yaşadığımız bu çağda,
    Şair nasıl olur da bağırmaz acı içinde
    Nasıl olur da bağırmaz “yazık! yazık!” diye
    Bir gün utançtan yüzünü de gösteremez,
    Evinin eşiğinde, öyle bekler ayakta,
    İnmek üzere olan akşamın karşısında,
    Silinen, yitip giden güne göz yaşı döker,
    Ufkun dört köşesine, ufkun dört bir yanına
    Korkunç bir hayalet gibi küllerini saçar. (6)

    Bulutlarda gezen çakırdoğanları gibi
    Gülüşleri duyulur utkulu şairlerin,
    Yergici şairlerin, alaycı şairlerin,
    Aristofanes’lerin, (7) ve kara şairlerin.
    Sayısız utancımızı yüzümüze vurmak için,
    Petrone (8) karanlıkta uykusundan uyanıp,
    O ünlü Romalı üslubuna sarılırdı.
    Aşağılık, alçak çağımızın yöresinde
    Archiloque’un (9) topal vezni, aksayan vezni
    Bir kırbaç gibi hoplayıp zıplardı elinde.

    Ama Tanrı geri çekilmez hiçbir zaman,
    Bu güneş ki her şeye bir soluk kazandırır,
    Hiçbir zaman tümüyle yitip gitmedi gözden,
    Tümüyle batmadı gizlendiği tepelerden.
    O hep üzgün ve tasalı koyaklar için,
    Körleştirilmiş karanlık şu ruhlar için,
    Gururun yoldan çıkardığı yürekler için,
    Uçurumların üzerindeki bir doruğa
    Işınlarını bırakır, ışınlarını ve
    Bazı gerçekleri bırakır alınlar üstüne.
    Durmayın haydi yüce ruhlar ve düşünceler,
    Durmayın kemirilmiş sıkıntılı beyinler,
    Durmayın hasta yürekler, yaralı gönüller,
    Sizler dua edenler, güzel şeyler düşünenler!

    Haydi biraz cesaret, ey gelecek kuşaklar!
    Fırtınanın, boranın ormanda ağaçlarda,
    Kopardığı gürültüyle, istemeyerek de olsa
    Gelen sizler! haydi biraz daha cesaret!

    Dur durak bilmeksizin amaçsız dolaşanlar,
    Sizler! yolun zifiri karanlıklarında,
    Ellerini uzatarak düşünüzün şekillerini
    Gördüğüne inanan gezgin kuşkucular!
    Sizler, kafaları acı çeken düşünürler!
    Sizler, ilahi bir dehşetle dolu olanlar!
    Koyak’ın böğürtlerine sarkmış olarak
    Uçurumların kıyılarına tutunanlar!

    Sizler, bu kederli ve utkulu dalgaların
    Denizinde kazaya uğrayan ey insanlar!
    Sizler, denizden tir tir titreyerek çıkanlar!
    Sizler! Yalnızca yüreklerini kurtaranlar!

    Bütün sabahlarda, çiçeklerin arasında
    Sizler, güneşin doğduğunu gören bilgeler!
    Ve bu kutsal ışıkların içine gömülmüş
    Tan kızıllığında yeniden gelirsiniz siz.

    Sizler, ey savaşçılar! Gün doğmadan elini,
    Kolunu yıkamak için hazır bekleyenler!
    Sizler, odalarda düşler, hayaller kuranlar!
    Gözleri karanlığın içinde yitip gidenler!
    Sizler, ey sabrın ve direncin insanları!
    Sizler, ey hep mutlulukları dileyenler!
    Sizler, hâlâ İsa efendimizin eteğini
    Ve hâlâ umudu avuçlarında tutanlar!

    Sizler ellerinde lamba, bir şey arayanlar!
    Sizler tek silahı övendire olan çobanlar!
    Dayanın ey dağlarda, beldelerde olanlar!
    Dayanın, dayanın, ey vadilerde olanlar!

    Yeter ki her biriniz dar bir keçi yolunu
    Bir sabahın izini, bir karığı izlesin;
    Yeter ki hepinizin kara bir dalga olan
    Kıyısı Tanrı ve kuzey yeli bulut olsun;

    Yeter ki siz inancınızı eksik etmeyin,
    Yeter ki siz kıvançlıyken ya da kederliyken
    Bir çocuğa, bir yıldıza ya da bir çiçeğe
    Zaman zaman sevgi dolu gözlerle bakın;

    Yeter ki köle ya da özgür yurttaş demeden
    Her şeyde ve herkeste sevecek bir yan bulun,
    Yeter ki siz, teninizin her bir dokusunda
    Evrensel insanlığın titreştiğini duyumsayın.

    Dayanın, karanlığın ve köpüğün içinde
    Hedef çok yakında ortaya çıkacak,
    Sisin, dumanın içindeki insanlık soyu
    Bir sözcük değildir, bir bilmecedir ancak.

    Öne eğilmiş alınlarınızın üstünden
    Yeterince geceler ve fırtınalar geçti.
    Kaldırın gözlerinizi, kaldırın başınızı!
    Işık orada, yukarıda, yürüyün haydi!
    Ey halklar, kulak verin, kulak verin bu şaire!
    Ey halklar, kulak verin bu kutsal düşsevere!
    Gece alnı ışıklı olan yalnızca odur,
    O muştulayacaktır size karanlıkları,
    Delecek olan gelecek zamanları
    Açılmamış tohumu yalnız o bilebilir
    Bir kadın gibi tatlıdır erkek ve Tanrı,
    Ormanla ve dalgalarla nasıl konuşursa,
    Onun ruhuna da öyle usulca seslenir,
    Yumuşak, sevecen ve usul bir sesle.

    Çünkü O’dur bütün dikenlere karşın,
    Arzulara ve kederli olaylarla karşın,
    Yıkımlarınız içinde eğilip geleneği
    Toplayarak yürümeye devam eden odur.
    Gökyüzünün kutsayabildiği her şey,
    Ve yeryüzünün kapladığı her şey,
    Bereketli, verimli bir gelenekten doğar.
    Kökü geçmişe dayanan bütün düşünceler,
    İster insansal olsunlar ister tanrısal,
    Gelecekte de yaşar ve çiçekler açar.

    Işık saçıyor şair sonsuz gerçek üstüne
    Işık saçıyor şair, saçıyor alevlerini,
    Olağanüstü bir aydınlıkla ruhumuz
    İçin ışıl ışıl parlatıyor gerçekleri.
    Boğuyor ışığıyla, ışığıyla dolduruyor,
    Kenti, çölü, Louvre’u ve kulübeyi,
    Bütün ovaları, bütün dağları ve tepeleri,
    Kaldırıyor perdeyi gizlerin üzerinden
    Çünkü şiir kralları ve şiir çobanları,
    Yıldızdır, Tanrının yolunu gösteren. (10)

    (1) Diğer insanların tersine şair kalabalıkların içinde kendini sürgün hisseder.
    (2) Hugo, “Görünüm” adlı piyesinde de bu düşünceyi işler.
    (3) Vigny de “Katıksız Tin” terimiyle aynı düşünceyi işler.
    (4) Hugo Tevrat’a gönderme yapıyor.
    (5) Hugo burada her dönemin başbakanı Talleyrand’ın portresini çiziyor.
    (6) Hugo Tevrat’a gönderme yapıyor.
    (7) Aristophane: V. yüzyılda yaşamış Atinalı ünlü güldürü yazarı.
    (8) Petrone: Satyricon’un yazarı. Neron’un çok sevdiği yazar. Zamanın gelenek ve göreneklerini hicvediyordu.
    (9) Archiloque: İ.Ö. VII. yüzyılda yaşayan yergici İyonyalı şair.
    (10) Çocuk İsa’nın önünde bağlılıklarını bildirecek olan krallar ve çobanları Beytlehem’e götüren yıldız gibidir şiir.

    '' VİCTOR HUGO ''



    Çeviren: Tozan ALKAN
  • 243 syf.
    ·3 günde·10/10
    Hepimizin okuma serüveninde bazı kitaplar zirvededir. Bu tanımlama farklı sınıflamalarla çeşitli şekiller alabilir ama Tatar Çölü, altı yıldır benim zirvemde tekti, ona en yakın İklimler vardı. Fakat artık Tatar Çölü zirvede yalnız diyemem; yanında Zamanımızın Bir Kahramanı var!

    Rus Edebiyatı

    Rus edebiyatı okumalarıma devamlılığı fazla bozmadan devam ediyorum. Keşfedeceğim o kadar eser bekletmişim ki üzülüyorum! Sanırım Rus edebiyatının yüceliği okurunun hayatına bir daha çıkaramayacağı tipleri sokuyor olmasında: Grinyov, Oblomov vardı ilkin, yakın zamanda Mışkin, Raskolnikov ve Golyadkin derken şimdi de Peçorin girdi hayatıma ve bunlar büyük izlerle yerleşiyor zihnime. Hiç gidecek gibi de değiller, yatıya geldikleri belli! Bu durumdan rahatsız mıyım? Hayır. Keşke diyorum sıklıkla, ben bunları o ilk gençlik yıllarımda okusaydım, şimdi geldiğim bu yaşlara onlarla gelecektim ve ben asla şimdiki gibi olmayacak yaşam karşısında çok çok daha başka olacaktım! Ama neyse tesellilerimiz var değil mi? Zararın neresinden dönülürse diyeyim ve kapatalım bu bahsi.

    Lermontov

    Yukarıda söylediğim yüceliği bir de şöyle ifade etmem gerekir sanırım: Romanın İspanya’da mı Fransa’da mı ortaya çıktığı mevzusu küçük belirsizliklerle İspanya’da çıktığı şeklinde sonuçlansa da roman Rus edebiyatı ile kişiliğini buldu! Çok mu iddialı bilmiyorum ama takılacağım bir şey yok; çünkü kimseye bir şey kabul ettirmek için söylemiyorum bunu. Bu benim için tartışmasız böyle. O kadar keşfedilecek edebiyatçılara, kitaplara ve tiplere sahipler ki onlarla soluklandıkça sarhoş oluyorum.

    İfade ettiğim kişiliğe hizmet etmiş yazarlardan birisi de Lermontov. Lermontov’u hemen herkes gibi ben de yirmi yedi yıllık yaşamı ve bu yirmi yedi yıllık yaşamın bir düello sonucunda sona ermişliği ile fark etmiştim. Rus toplumunda detaylarını en çok merak ettiğim şeylerden biri de bu düello işi.

    Zamanımızın Bir Kahramanı'nı okurken de okuduktan sonra da kendi kendime söylenmemin sebebi buydu. Lermontov nedense bu düello işlerinde birkaç defa bulunmuş ve sonuncusunda diğer tarafta görüşürüz! Bu son düelloda şerefsiz Çar’ın da etkisi varmış. Belki an olur da linç etmek gibi bir durumumuz doğarsa diye adını veriyorum: “Çar I. Nikola”

    Ayrıca ilgi duyan olursa şunu da belirteyim: Boris Mihayloviç Eyhenbaum’un “Çar I. Nikola’nın Lermontov’la İlgili Düşünceleri” adlı yazısına denk geldim. Altan Aykut’un çevirisi ile ulaşabiliyoruz. Orada Çar I. Nikola’nın Lermontov'a dair kesin olmayan şöyle bir ifadeyi kullandığı aktarılıyor: “Köpeğe köpek gibi ölmek gerekir.” ama yazıya göre bunun kesinliği yok. Ancak yazının devamında Çar I. Nikola tarafından Zamanımızın Bir Kahramanı’na dair yapılmış kesinliği bilenen bir yazı var. Bakmanızı tavsiye ederim.

    Düelloya dönelim. Hayır yani düello nedir ya? Bu nasıl bir onur, gurur kurtarma işidir anlamıyorum. -Küçük bir kamu spotu: Silahlanmaya hayır!- Hadi kendini düşünmüyorsun bari biz okuyucularını düşünsene kardeşim. Al işte bir düello ile göç, git. Hem sen şairsin ne işin olur düello ile? Tamam son düello biraz saray işi ama ya diğerleri?

    Düşünmeden edemiyorum tabi: Yirmi yedi yıllık kısa bir yaşama üstelik oradan oraya sürgünlerle sorunlarla geçen bir yaşama pek çok şiirin yanında Zamanımızın Bir Kahramanı gibi bir romanı sığdırabilmek ayakta alkışlanacak bir durum değil mi? O saçma düello işleri olmasaydı Lermontov’dan daha neler okuyabilirdik acaba? Düşüncesi bile beni heyecanlandırırken gerçekliğimiz? Lermontov yok.

    Not: Yaş ve eser övgülemesinde Genç Werther’in acıları epey sükse yapmış bir eser ancak geçelim bu işleri geçelim. Yirmi, yirmi yedi yaş aralığında yazılmış olan Zamanımızın Bir Kahramanı var!

    Zamanımızın Bir Kahramanı

    Kimsenin okuma zevkini baltalamamak için burada yazdığım şeylerde okuduklarımın içeriğine dair uzun uzun konuşmaya girmiyorum. Romanın içeriğini kısaca ifade etmem gerekirse: Zamanımızın Bir Kahramanın’da; Bela’dan başlayarak Maksim Maksimıç, kaçakçılar, Gruşnitski, Prenses Meri, Vera, ve Vuliç’e kadar -daha çok isim sayılabilir inanılmaz zengin bu açıdan kitap- Peçorin’in hayatına yakından ya da uzaktan girmiş pek çok kişinin hayatının Peçorin’den dolayı altüst oluşunu okuyoruz.

    Parçalar ve Omurga

    Zamanımızın Bir Kahramanı için parçaların uyumu dememizde hiçbir sakınca yok. Kitap iki bölümde toplam beş anlatıyı içeriyor: Birinci bölümde Bela, Maksim Maksimıç ve Taman, ikinci bölümde ise Prenses Meri ve Kaderci bulunuyor. Bu beş anlatı da birbirinden bağımsız şekilde sağlamca ayakta durabiliyor, hepsi ayrı ayrı da okunur ve hepsinden ayrı ayrı da zevk alınır. Ancak Lermontov bütünsellik planıyla Peçorin’i tüm bu anlatıların omurgası yapmış. Her bölümde Peçorin ekseninde gelişen birbirinden farklı olayları okuyoruz. Bu benim çok hoşuma gitti.

    Belirttiğim gibi birbirinden ayrı ayrı varlığını koruyan bu anlatıların omurgası Peçorin. Yine içeriğe çok değinmeden hem bu omurgadan hem de anlatılardan söz etmek istiyorum:

    Zamanımızın Bir Kahramanı, bir gezginin seyahat günlüğü şeklinde başlıyor. Adını bilmediğimiz bu gezgin Bela adlı bölümde Maksim Maksimıç ile karşılaşıyor. Adsız gezginimizin, Maksimıç ile yolculukları boyunca yaptıkları sohbette Maksimıç’ın anılarından yola çıkarak Peçorin ekseninde Bela, Bela’nın babası, Bela’nın kardeşi, Maksimıç ve Kabziç’in hayatlarının altüst oluşunu öğreniyoruz. Bir nevi ilk kurbanlar.

    Maksim Maksimıç bölümünde, Bela’nın sonunda yolları ayrılan adsız gezginimiz ve Maksim Maksimıç tekrardan karşılaşırlar. Burada Peçorin’i daha iyi tanımaya başlıyoruz. Bela’da Maksim Maksimıç’tan Peçorin’i dinleyen adsız gezginimiz bu bölümde Peçorin’i bizzat görür. Bu bölümün sonunda uzun süredir görüşmeyen Maksimıç ve Peçorin karşı karşıya gelir. Maksimıç ne kadar ilgiliyse Peçorin o kadar ilgisizdir. Ne oluyor ya, falan derken durumu Peçorin’i tanıdıkça anlıyoruz. Bu ilgisizlik karşısında Maksimıç aramızdan ayrılır ve ayrılırken büyük bir hazine bırakır adsız gezginimize, adsız gezginimiz de bize. Bu hazine Peçorin’in günlükleridir!

    Taman adlı bölümle Peçorin’in günlüklerini okumaya başlıyor, bir günlükten öteki günlüğe geçmiş oluyoruz ve adsız gezginimize de veda ediyoruz. Buradan sonra artık sahne tamamen Peçorin’in. Artık anlatıcımız günlükleriyle, ölmüş olan Peçorin’dir. Bu bölümün bir ön sözü var ve şöyle bir girişe sahip:

    “Geçenlerde Peçorin’in İran’dan dönüşte yolda öldüğünü öğrendim. Bu habere çok sevindim. Bana bu notları yayımlama hakkını veriyordu çünkü.” (s.103)

    Lermontov’un Peçorin’in neden ve nasıl olduğu belirsiz bir şekilde olan ölümle, her şey yeni başlıyorken öldürmesi müthiş! Peçorin bu günlüklerin sonunda öldürülemezdi. Öldürülse de kurgu berbat, başarısız bir sonla sonlanmış olurdu. Kitabın bıçak gibi kesilen sonla bitmesi adsız gezginimizin anlatacaklarıyla bitmesinden çok çok daha etkileyici!

    Taman'dan söz etmeye devam edecek olursak Taman’da da alt üst edilen hayatları okumaya devam ediyoruz ancak buradaki diğerlerine göre epey silik pozisyonda. Peçorin burada bize ölümden döndüğü bir olayı anlatır. Başta burası ne diye var derken burada da yine Peçorin’in birilerinin hayatını altüst edişini okuduğumuzu fark ediyoruz. Kaçaklar.

    Prenses Meri, bölümü beni en çok etkilyen bölümdü! Bu yeni defterle Peçorin’in Gruşnitski’nin, Prenses Meri’nin ve Vera’nın hayatını nasıl alt üst ettiğini okuyoruz. Vera, Peçorin’in bir ara kısa süreli bir ilişki yaşadığı kadın. Ancak Vera diğerleri kadar bir varlık göstermiyor romanda. Buna rağmen bunca zaman tanıdığım kadın karakterler arasında beni aşırı etkileyen ikinci karakter oldu. Bundan aşağıda söz edeceğim.

    Son bölüm Kaderci. Burada sanki biraz daha Peçorin’in uğursuz bir yaradılışı üzerine değinilmiş gibi. Diğer dört bölümde olduğu gibi ama daha uzaktan daha silik şekilde Peçorin’in, Vuliç’in hayatını altüst edişini okuyor ve roman tamamlıyoruz.

    Roman bittikten sonra aklımdaki ilk düşünce: Ben bu romanı daha pek çok defalar okuyacağım!

    Doğa

    Doğa pek çok insan gibi beni de derinden etkileme gücüne sahip. Kitapta yapılan doğa tasvirleri öyle etkileyici ki paylaşmadan geçemem. Lermontov bu bölümlerde şairliğini tam anlamıyla konuşturmuş!

    "Sen de bir sürgünsün benim gibi, tipi... Engin, uçsuz bucaksız bozkırların özlemini çekiyorsun! Soğuk kanatlarını istediğin yöne çevirirsin bozkırda, ama çığlıklar atarak kendisini demir kafesinin parmaklarına çarpıp duran bir kartal gibi bunalıyorsun burada, dar geliyor sana buralar..." (s.73)

    “... Bu evin duvarının hemen dibinden denize dik bir yamaç iniyordu ve aşağıda lacivert dalgalar bitmek tükenmek bilmeyen bir öfkeyle homurdanarak dövüyorlardı kıyıyı. Ay tedirgin, ama sessizce ona boyun eğen dünyayı izliyordu yukarılardan. ...” (s.106)

    “… Eve dönünce atıma atladım, dörtnala kırlara doğru gittim. Azgın bir at üzerinde yüksek otların içinde bozkır rüzgârına karşı dört nala gitmeyi çok severim. Nefis kokan havayı hırsla çekerim içime. Hızla yaklaşmakta olan nesnelerin her an biraz daha belirginleşen çizgilerini yakalamaya çalışarak uzun maviliklere dikerim gözlerimi. Yüreğime ne denli büyük bir hüzün çökmüş olursa olsun, düşüncelerim nasıl bir huzursuzluğa takılıp kalmış olursa olsun, o anda hepsi dağılır gider; ruhum hafifler, bedenimin yorgunluğu beynimin tedirginliğini alt eder. Güney güneşinin vurduğu gür ağaçlı dağlara, masmavi gökyüzüne bakmanın ya da kayadan kayaya düşen bir şelalenin gürültüsünü dindirmenin bana unutturamayacağı kadın bakışı yoktur. …” (s.145)

    Peçorin!

    Bendeki kitabın arka kapağında -İletişim Yayınları- söyle bir tanımlama var:

    “… kalp kırmaktan çekinmeyen, hayata alaycı bir vurdumduymazlıkla yaklaşan, samimiyetten uzak bu kahraman, kötücül duyguların farkında olsa da, herhangi bir rahatsızlık veya vicdan azabı duymaz. Adeta zevk için kötülük eder, başkalarının mutsuzluğu için çabalar. …”

    Kitabı okumadan önce Peçorin bu kadar kötü mü, diye düşünüyordum. Okuduktan sonra da Peçorin gerçekten de bu kadar kötü müydü, diye düşündüm. Benim için yanıt: Hayır! Ben Peçorin’i çok sevdim! Kötülük başka bir şeyde!

    Roman elbette yukarıda söylenen gibi Peçorin’in etrafındaki insanların hayatını alt üst edişi üzerine ilerliyor ve Peçorin’in yanından yürüyüp geçmiş olsanız bile bu durumdan kaçmanız çok mümkün değil. Ancak Peçorin neden böyle yapıyor, diye sormak çok önemli. Peçorin öyle şimdi kötülük yapacağım hadi bakalım, diyerek hareket etmeye kendini programlamış biri değil, programlandırılmış biri. Toplum! Bunu kitaptaki Peçorin’in kendini anlattığı bölümlerde çok iyi anlıyoruz. Peçorin büyük bir varoluşsal problem içerisinde. Bir nevi insanların kötülüğünü artık öğrenmiş ve ona göre davranıyor, onlarla alay ediyordur. Bu durum üzerinden ciddi ve başarılı çok güzel toplumsal eleştiriler de mevcut romanda.

    Yaptığım bu alıntıda Peçorin’in neden böyle olduğuna dair kendisine ait çok önemli ifadeler var. Burayı okurken aldığım edebi haz beni sarhoş etti diyebilirim: #71363528

    Ve bu alıntıda da Prenses Meri’yi alt üst etmeye başlarken günah çıkarır gibi kendini anlatır ve ardından kılıcı indirir: #71368693

    Önemli sorumuz: “Peçorin’in böyle olmasının nedeni ne?” üzerine bu alıntılar çok önemli!

    Aslında Peçorin hemen hepimizin varoluş sancılarına dair pek çok şey fısıldıyor. Ne kadar değerli bir yapıya sahip olsanız da bir insan ya da toplum sizi bozabilir. -Peçorin’deki durum aklıma J. J. Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde I. Kitap, I. Bölüm’deki birinci cümleyi getirdi aklıma: “İnsan özgür doğar, ama her yerde zincire vurulmuştur. …” (İletişim Yayınları, s.30)- Bunun sonucunda kendinizden başkasını düşünmez olabilir, yaşamı umursamaz olabilirsiniz. Oyunlar oynamaya başlayabilirsiniz. Burada asıl suç nerede ve asıl suçlu kimdir ya da nedir? Unutmamak gerekir ki Peçorin kötü olarak doğmadı. O yüzden Peçorin, lanetlenecek bir tip değil benim için hatta aksine yukarıda da söylediğim gibi ben Peçorin’i çok sevdim! Hayran olacağım bir karakter! Olacağım mı dedim? Hayır olduğum.

    Hatta Peçorin gibi zeki insanların sahip oldukları dehaları toplum içinde neden varlıklığını tam anlamıyla yaşayamıyor ve yok olup gidiyor, sorununa önemli bir yanıt Zamanımızın Bir Kahramanı. Peçorin büyük bir deha ve gerçekten zeki!

    Murat Belge Suç ve Ceza’nın ön sözünde “lüzumsuz adam” tipi üzerine şöyle söylüyordu:

    “… Puşkin’in Yevgeni Onegin’i, öteki de Lermontov’un Peçorin’i (Zamanımızın Bir Kahramanı). Aslında oldukça farklı karakterler ve farklı hikayeler: ama bazı ortaklıkları da var. En başta ikisi de, Gorki’nin tanımladığı “lüzumsuz adam” tipinin örneği, hem de en erken örneği olmuşlardır. İkisi de, çevrelerini saran insanlardan daha zeki, daha yetenekli kişilerdir ve felaketlerinin başlıca nedeni de budur. Ötekiler gibi olsalar, toplumla birlikte ‘geçinip gideceklerdir’, ama zekâları onları uyumsuzluğa iter. Ötekiler gibi sıradan olamazlar. Sıradan olmayı reddedince de, sıradanlığın kural olduğu toplum düzeni onları yok etmek üzere çalışır. ‘lüzumsuz adam’dırlar, çünkü zekaları ve yetenekleri bu topluma ‘lazım’ değildir bu topluma fazla gelirler.

    Gonçarov’un Oblomov’u ‘lüzumsuz adam’ın en dehşetli örneklerinden biridir. Oblomov da son derece zeki ve duyarlı bir insandır. Ama o, toplumla uyumsuzluğunda Onegin ya da Peçorin gibi şiddete değil, mutlak edilgenliğe yönelerek kendine soluk alacak bir yer bulmaya çalışır. …” (İletişim Yayınları, s.26)

    Evet, söz konusu durum seçenek sunuyor: Edilgen bir kapanış ya da dışarı yönelen şiddet. Genel durumu düşünürsek bu seçime Peçorin’in nasıl geldiğini anlıyoruz zaten. O yüzden bir daha düşünebiliriz. Suç ne, suçlu kim ya da nedir? Peçorin mi yoksa toplum mu? Lermontov’un romanda bunun yanıtını sezinletiyor zaten. Bela’ya yazdığı ön sözde şöyle söylüyor:

    “Her kitapta ön söz ilk, aynı zamanda son şeydir. Ya yapıtın amacının açıklanmasına hizmet eder ya da onu eleştirilere karşı savunur. …

    Evet değerli dostlarım Zamanımızın Bir Kahramanı tam bir portredir, ama yalnızca bir kişinin portresi değil: Kuşağımızın, tamamen gelişmiş kurallarıyla birlikte oluşturulmuş portresi. Gene, bir insanın bu denli kötü olamayacağını söyleyeceksiniz, o zaman ben de şöyle karşılık vereceğim size: Bütün trajik, romantik zorbaların varlığına inanmıştınız, Peçorin’in gerçek olduğuna neden inanmıyorsunuz şimdi? Çok daha korkunç, çok daha çirkin uydurma öykü kahramanlarından hoşlanıyordunuz, peki gene uydurma bir öykü kahramanı olan bu kişiye neden böylesine acımasızsınız? Onda sizin istediğinizden daha çok gerçek payı olduğu için mi acaba?

    Ahlak kavramınızın ondan pek bir şey kazanamayacağını mı söyleyeceksiniz? Bağışlayın. Tatlıyla yeterince beslediler insanlarımızı. Bu nedenle de mideleri bile bozuldu: Acı ilaçlar, katı gerçekler gerekli onlara şimdi. …” (s.43)

    Toparlayacak olursam: Evet, Peçorin toplumun sinirini bozacaktı ve toplum ona inanmayacak gerçekliğini sorgulayacaktı. Çünkü Peçorin toplumun yarattığı bir canavardı ve toplum bu kendi gerçekliğini elbette kabul etmeye direnecekti.

    O yüzden tekrar sormak lazım: Suç ne, suçlu kim ya da nedir? Peçorin mi yoksa toplum mu?

    Yanıtı, Zamanımızın Bir Kahramanı'yla bir arayın.

    Vera!

    Vera, Peçorin ile kısa bir ilişkisi olan kadın kahramanımızdır ve romanda uzun uzadıya karşımıza çıkan bir karakter değildir.

    Benim vurulduğum ilk kadın karakter İklimler’deki Rene olmuştu; şimdi Zamanımızın Bir Kahramanı’nda Vera. İkisi de ait olduğu metinlerde ortalamanın epey altında varlık gösterirler hatta yoka yakındır; ancak ikisi de beni tamamen ele geçirdiler.

    Vera’ya dair söyleyecek şeylerim olabilir ama bunu bu yazının konusu yapmayacağım. Vera ile sizin aranıza girmeyeceğim. O yüzden sizi Vera’nın Peçorin’e yazdığı mektuptan yaptığım alıntıyla bırakacağım. Doğrudan yaşayın Vera’yı. Ama heveslenmeyin Vera benimdir!

    Vera’nın mektubu:

    #71408289

    Vera’nın mektubundan sonra Peçorin ve sıkışmışlığı. Okurken o atın üzerinde ben de vardım!

    #71412558

    Son olarak:

    Bu defa biraz uzattığımın farkındayım ama yaşadığım müthiş bir okuma deneyimiydi ve size tavsiyem: Zamanımızın Bir Kahramanı için hayatınızda yer açın.

    Peçorin’e selam!
    Herkese iyi okumalar.
  • Yarat, ey sanatçı! Konuşma!
    Bir soluk olsun şiirin yalnızca!

    Johann Wolfgang Von GOETHE
  • Yarat, ey sanatçı! Konuşma!
    Bir soluk olsun şiirin yalnızca!