• ABDULKERİM SURUŞ

    Hoşgörülü Laiklik, Yerini Çatışmacı Laikliğe Bırakırken

    Farsça’da sekülarizmi açıklamak için tam karşılık olabilecek bir kelimemiz yok. Hatta Latin dilleri dışında hiçbir lisanda bu kelimenin muadili olacak bir kelime yoktur. Araplar da bu kelimeye karşılık olacak bir kavram bulamadılar. Daha çok şu anki Frenk haliyle onu kullanmayı tercih ettiler. Elbette ki Farsça’da “dünyevilik” gibi kavramlar önerildi (yani dünya hayatını eksen almak). Arapça’da da sekülarizmin karşılığı olarak kullanılan “ulmâniyyet” kelimesinin “ilm (bilim)”den mi, yoksa “âlem (dünya)” kelimesinden mi geldiği tartışmalıdır.
    Latin dillerinde sekülarizm, “sekulum” kökünden geliyor. Yani hemen şimdi ve burada olan. Yani ölümden sonraki dünya değil, bu dünya. Daha üstün bir dünya değil, mevcut dünya. Şu halde aslında sekülarizm, bir dünyanın ispat ve öteki dünyanın reddidir. Bunun anlamı şudur ki, bütün dikkatimizi şu anda yaşadığımız yeryüzüne ve doğaya ait bu dünyaya vermeliyiz. Bu dünyayı keşfetmeli ve onu tanımalıyız. Ölümden sonraki ve daha üstün (doğa ötesi) bir dünya ile işimiz olmamalıdır. Genel olarak sekülarizm, bir yandan zühdü reddeder, öte yandan da dünyevi nimetlerden yararlanmayı yerleştirir. Bütün anlamları, ahirete ve doğa ötesine önem vermemeye yöneliktir.
    Biz zorunlu olarak böyle bir kavramla tanışmadığımız için ona karşılık gelecek bir kavramımız da olamadı. Dolayısıyla sekülarizm, bizim aramızda zihinsel ve pratik bir hareket de ortaya çıkaramadı.Ama Batı’da sekülarizm, doğal bir zemin bulabildi ve bütün bir Batı uygarlığına gölgesi düşen ağaç haline gelebildi. Şu anda bile Batılılar bu gölgenin altında yaşıyorlar. Baktığımızda, İslam edebiyatında sekülarizmin bazı boyutlarıyla yakın ilişkisi olan yahut en azından sözlük kökeni itibariyle ona yakın duran iki kavram bulacağız. Bunlardan biri, Fransızca “dure” ve İngilizce “duration” kelimeleriyle hem görünüş, hem de köken itibariyle ortak yönü bulunan “dehr”dir.
    “Dehr” kelimesi Kur’an’da da geçer. Buna göre inkârcılar, kendi başlarına dünyaya geldiklerini ve yine kendi başlarına dünyadan ayrıldıklarını söyler ve “Bizi ancak dehr (zaman) yok eder.” derler. Bundan başka bir sebep bulmazlar. Tanrı yoktur, doğa ötesi yoktur, gaybi güçler yoktur. Bizi büyütüp yetiştiren ve sonra da yok eden sadece bu zaman ve bu dünya vardır.
    Hayyam’ın şiirinde bu anlamla karşılaşıyoruz:
    Yaratılış feleği bir kadeh yapar
    Kaldırır, yüz şefkatli buse kondurur
    Dehr (zaman) testicisi öylesine latif şu kadehi
    Yapar ama yine de alır yere çalar
    Dehr, yani zaman ve devrenin, zamanın önemli yer tuttuğu bir kavram olarak sekülarizm kelimesiyle tam münasebeti vardır. Bununla birlikte seküler kişilere “dehrî” denmesini tabii ki önermiyorum. Çünkü bu lakap, Arapça ve Farsça’da ve dinî muhitte kâfirlikle eşdeğerdir. Hatta hakaretten de uzak değildir. Sonuçta filozoflar da içinde yaşadığımız doğal hayatın ayırtedici özelliğinin, zamanlı olması olduğuna inanırlar. Doğa ötesi âlemi ise zamansız olarak niteler veya “lâ zaman, lâ mekân” şeklinde adlandırırlar. İngilizcede “temporal order” zamanlı mertebeyi, “eternal order” ise zamansız mertebeyi ifade eder. “Temporal”, “sucular” ile eşanlamlıdır. Her ikisi de dünyaya ait, yere ait, zamana ait, doğaya ait, maddeye ait anlamlarını içerir. İster maddeye ait deyin, ister zamana ait hiç fark etmez. Çünkü doğa ötesi dünyada ne madde vardır, ne de zaman. İlahiyatçı filozoflara göre bunun sebebi, zamanın, maddenin ve maddenin hareketinin çocuğu olmasıdır. Bundan dolayı sekülarizm, zamanların âlemi olan madde dünyasına ait olmayı ve ona odaklanmayı ifade eder.
    Sekülarizmin manasına yakın ikinci kelime ise asr’dır. Asr, Kuran’da Asr suresinde geçtiği gibi, zaman kategorisiyle ilişkilidir ve onunla sağlam bir bağı vardır. Allah Teâlâ bu surede asra yemin eder: “Asra andolsun ki, insanoğlu zarardadır; iman eden ve iyi işler yapanlar hariç.” Müfessirler asr’ın anlamı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Kimisi gayet sade olarak asr’ın öğleden sonra, ikindi olduğunu söyler. Allah’ın sabaha ve akşama yemin etmiş olmasına dayanarak ikindiye de yemin edebileceğini öne sürerler. Ama kimisi de buradaki asr’ın zaman olduğunu düşünür.
    Sola meyyal bir din adamı, bu sure üzerine yazdığı tefsirde “asrın anlamlarından birinin “baskı” olduğunu söylemişti. Ona göre Allah, “baskı”ya yemin ediyordu. “Baskı”dan kastedilen de, tepeden inip toplumu ıslah edecek olan devrimdi!
    Bu ifrat ve tefritleri bir kenara bırakırsak galiba “zaman”, “asrın anlamını en iyi karşılayan kelimedir. Gerçekte Allah, mü’min olmayanların elindeki bir silahı onlardan alıyor ve zamanın, tıpkı güneş ve ay gibi kendi yarattığı bir şey olduğunu söylüyor ve ona yemin ediyor.
    Zaman, yemin etme makamına ve hürmetine sahip olmasına rağmen aynı zamanda, mahlûk olma sınırından hâlik olma sahasına da adım atamaz.
    Felsefe tarihine, kelam tarihine aşina olanlar kesin olarak rastlamışlardır ki, filozoflarımız ve kelamcılarımız dinî meselelerden söz ederken mutlaka iki şekilde tartışırlar. Bunların biri akli, diğeri ise naklidir. Nakli olan için Peygamber’in sözlerine ve getirdiklerine, din önderlerinin görüşlerine bakarız. Akli olan içinse ayetlere ve rivayetlere müracaat etmeden kendi aklımıza dayanırız. Nasıl anladığımıza ve aklımızın bize ne söylediğine bakarız. Burada kullanıldığı şekliyle akli kavrayış, günümüzdeki seküler akıl kavramına çok yakındır. Yani dinin buyruğu altında olmayan ve dünya meseleleri hususunda kendisi fetva vermek isteyen akıl demektir. Aklı nakil karşısına koyduğumuzda kastedilen, vahiyden bağımsız akıldır. Bu da seküler insanın gönül bağladığı şeyin ta kendisidir. Bu vasıflara bakarak çıkaracağınız sonuç şudur ki, sekülarizm, bir boyutuyla pratik, hayata dair ve yaşama odaklanmış bir şeydir; bir boyutuyla da akla dayalı ve düşünceye odaklanmış bir şey.
    Yaşama odaklanmış boyutunda gönlün hayattan tat almasını ister. Düşünce boyutunda ise bizzat kendisi anlamak, yargıda bulunmak ve vahyin mantığını izlememek vardır. Bir toplum, bu kavramları gerçekleştirme iradesini sergilendiğinde buradan sekülarizm doğar. Yani ortaya, sosyal ve doğal fenomenleri analiz etmede ve yargıya varmada doğa ötesinden ayağını çekmiş, görmediği güçlerden yardımı istemeyi kesmiş, dua etmeyen, yakarmayan, büyük insanlara tevessülde bulunmayan, sihir ve büyüyü terketmiş, efsane ve hurafeleri uzaklaştırmış, hayatında da ruhbanlık, zühd ve riyazeti geride bırakmış bir toplum çıkar. Çünkü sekülarizmin pratiğe dökülebilmesinin önemli bacağı, insanın zâhid olmamasıdır.
    Batı’da sekülarizmin ilk kıvılcımları, zühd karşıtı olanlardı. Yani dünyayı terk etmekten söz eden zühdü bir kenara itip dünyayı ciddiye almaktan bahsediyorlardı; üstelik bütün anlamlarıyla: Siyaset, ekonomi,eğitim, bilim, sanat, teknoloji vs. gibi alanlarda rasyonel müdahaleye yönelinmeliydi.
    Sekülarizmin en az iki kısmı var. Biri siyasi sekülarizm, diğer ise felsefi sekülarizm. Siyasi sekülarizmin manası açıktır. Dini devletten ayırmak. Bu dünyanın idaresini, öteki dünyadan koparmak. Buna göre sadece şu anki tek dünya vardır ve biz insanlar onun hâkimiyiz. Orada temel, aklımızın hükmetmesidir. Yani devletin meşruiyetini dine dayandırmamalıyız.Devlet dinlere karşı tarafsız olmalı, toplumun yasalarını şeriattan çıkarmamalıdır.
    Felsefi sekülarizmde ise Tanrı yoktur. Doğa ötesi yoktur. Ahiret yoktur. Bu sekülarizm, natüralizme ve materyalizme yakın bir şeydir. Siyasi sekülarizmde Tanrıyı reddetmek zorunda değilsiniz. Sadece siyasi işlerde Tanrıya ve dine başvurmazsınız, o kadar. Ahreti reddetmek zorunda değilsiniz. Sadece ahretle bir işiniz yoktur. Ama felsefi sekülarizmde yargıda bulunursunuz ve yargınız da reddetme yönünde olmalıdır. Dinleri gerçekten yoksun sayarsınız. M. Weber modernite için “büyü bozumu” derken bunu kastediyordu. Fakat burada büyük bir soru ortaya çıkar: Sekülarizm neden 16. yüzyıldan bu yana Batı ülkelerinde biçimlendi de İslam dünyasına ve Doğu’ya ayak basmadı?
    Sekülarizmin Batıda Filizlenmesinin Sebebi Neydi?
    Bu babta ilk sözüm şudur ki, sekülarizm Batıda doğal bir doğumla ortaya çıktı. Yani bu çocuk, Batı’nın tarih rahminde gerekli devreleri kat etti ve olgunlaştıktan sonra bu dünyaya ayak bastı . Böyle olunca da doğumu sıkıntılı ve kanlı olmadı. Bu konunun iki nedeni vardır. Birinci neden, bilim ve dinin karşılaşmasıve çatışmasıdır. Bilim ve din çatışması, Avrupa tarihinde hayli kader belirleyici bir çatışma oldu. Bu çatışma da öyle komplo, kasıt, Tanrıdan kaçış gibi şeylerle yürümedi. Aksine, son derece doğal bir çatışmaydı. Doğa bilimlerinde gelişmeler meydana geldi. Jeolojide, biyolojide, astronomide vs. Kitab-ı Mukaddes’in özüyle çelişen yeni bilgiler edinildi. Bu aykırılıklar giderek arttı. Öyle ki artık gizlenemez ve inkâr edilemez bir hal aldı. Kopernik, Kepler, Galile, Newton ve onlardan sonra da Darwin ve Bouff on geldi. Bunların bir kısmı dindar ve Allah’a inanan kişilerdi. Mesela Galile böyle biriydi. Kopernik’in keşiş geçmişi vardı. Kepler, avami dindarlıktan birkaç adım daha beri taraftaydı ve hurafelere inanan biriydi. Ama işin sonunda bunların ortaya koyduklarının hiçbiri Kitab-ı Mukaddes’in içeriğiyle bağdaşmıyordu. Özellikle de yerin, Güneş’in ve yıldızların hareketi konusundaki söyledikleri. Kilise bir süre bu düşüncelere hoşgörülü davrandı. Ama sonraları çatışma ateşi iyice alevlendiğinde Kilise ve Kitab-ı Mukaddes’in konumu, artık çatışma öncesindeki dönemine hiçbir zaman dönemeyecekti. İnsaf etmelidir ki Kilise’nin bilime olan düşmanlığı asla aşırılığa kaçmamıştı. Nitekim Kilise Kopernik’in kitabının yayınına izin vermişti. “Cisimlerin Dönüşü” kitabı açık biçimde yerin hareket halinde, Güneş’in ise sabit durduğunu ifade ederek yanlış bilgiyi düzeltti. Oysa Kitabı-ı Mukaddes’e göre Güneş dönüyor, yer ise sabit duruyordu. Kopernik’in 16. yüzyılda 400 adet basılan kitabının 200 nüshası hala duruyor. Galile’nin öldürüldüğü, idam edildiği filan hepsi efsanedir. Doğrudur, Galile’ye ev hapsi verildi ama Kilise, Kopernik’in kitabına da basım izni verdi. Sadece kitabın başına bir sunuş yazdılar. O sunuş yazısında önemli olan nokta da şuydu: “Bu kitapta anlatılanlar hakikatin kendisi değil, sadece bir teoridir.” Bu da hoş ve akılcı bir tedbirdi.
    Aklın keşifleri ve sağda solda meydana gelen kaba muameleler Kitab-ı Mukaddes’in itibarını sarsmaya başladı. Din artık eski iktidarını, konumunu ve saygınlığını yitiriyordu. O andan itibaren artık toplum ve siyaset hayatının eski oyuncuları sahneden çekilmeye başladı. Din, güçlü olduğu zaman boyunca siyasette varlık gösterdi. Ama iman darbe aldığı ve eski yerini kaybettiğinde bu güçlü oyuncunun rolü de kendiliğinden azalmış oldu. Hiç kimse dini siyaset sahnesinden çıkarmış değildir. Kendisi zayıfladı ve kenara çekildi. Bu nedenle bunun doğal bir doğum olduğunu söyleyebiliyoruz. Siyaset meydanı, güçlülerin oyuncu olabildiği bir alandır. Din güçlüyken hiç kimsenin onu siyasete davet etmesine ihtiyacı yoktu. Ama zayıfladığında kendiliğinden oyundan çıktı. Yine hiç kimsenin onu oradan çıkarmasına ihtiyaç kalmadı.
    İkinci neden Hıristiyanlık içinde yaşanan ayrışmaydı. Yani Katolikliğin yanında bir de Protestanlık ortaya çıktı. Protestanlık Kilise’nin iktidarını azalttı. Protestanlığın Kilise’nin karşısına dikildiği doğrudur. Kitabı-ı Mukaddes’i Almancaya tercüme eden ve herkesi kendisinin din adamı olarak isimlendirerek Kilise’nin otoritesini inkâr eden ilk kişi Martin Lüther’dir.
    Bu iki olay Hıristiyan Kilise’nin zaafa uğramasına ve güç oyunundan çıkmasına neden oldu. Kilise’nin iktidar oyununun dışında kalmasının anlamı ise din ve devletin birbirinden ayrılmasıdır. Bazı kimseler sanıyor ki, Avrupa devletleri kalkıp anayasalarına dinin siyasetten ayrılması gerektiğini yazdılar. Asla böyle olmadı. Avrupa anayasalarında çok sonra görünen bu ilke, bu olayların sebebi değil, sonucudur. Netice itibariyle, doğmuş bulunan bu sekülarizm hoşgörülü bir sekülarizmdi, çatışmacı değildi. Çünkü biliyordu ki, din zayıftı ve düşene bir tekme daha vurulmazdı. 30-40 yıl öncesine kadar bütün sosyologların inancı, sadece Hıristiyanlığın değil, bütün dinlerin zayıf düştüğü yolundaydı. Tarihin siyasi sekülarizme doğru hareket ettiğine inanıyorlardı. Siz olsanız, zayıf düşmüş bu oyuncuya nasıl davranırdınız? Hoşgörülü davranır ve bunların tehlikeli olmadığını, zarar veremeyeceğini söylersiniz. Dersiniz ki, bırakın camilerini, kiliselerini yapsınlar. Bırakın ilahilerini okusunlar, mersiyeler okuyup matemlerini tutsunlar.
    Sekülarizm, dinlere karşı tarafsızlığı temel alır ve hepsine aynı gözle bakar. Sekülarizm açısından toplumda Bahaîlerin, Hıristiyanların, Müslümanların, Yahudilerin veya Zerdüştilerin bulunmasının hiç farkı yoktur. Çünkü bunların hepsini tarihin yere serdiğini düşünür.
    Sekülarizm, bu anlamda hem din ve devletin birbirinden ayrılmasını, hem de dinlere karşı tarafsız olmayı ifade eder. ABD’nin eski dışişleri bakanı Calin Powel, iftihar duyarak diyordu ki, bugün Amerika’da kiliselerin yanında Müslümanların mescitlerini de, Yahudilerin mabetlerini de görebilirsiniz. Hepsi barış içinde bir arada yaşarlar. Bu tabii ki övünülecek bir şey ve çok güzel bir tablo.
    Ama sekülarizm hızla yeni bir döneme giriyor. Ben buna, hoşgörüsünü kaybetmiş ve bütün dinlere karşı aynı gözle bakmayan sekülarizm diyorum. Bu sekülarizm, kuşatıcılık ve hazmetme kabiliyetini kaybediyor. Adeta sekülarizmin düşmanlarına teslim oluyor. Bunun bir örneği, Fransa’da devlet okullarında kız çocuklarının başörtüsü sorunudur. Yahut Tony Blair’in, “Bizim değerlerimizi kabul etmeyenler Britanya’yı terk etmelidirler” sözü gibi.
    Türkiye’nin hesabı kitabı, bu açıdan bakıldığında, başka her yerden çok daha açıktır. Dindar birisi cumhurbaşkanı oldu diye bazı kesimler sekülarizm adına sokaklara dökülüyor. Batı medyası da bu ateşin üzerine benzin döküyor.
    Bu çatışmacı sekülarizmin kökeni nedir dersek; birincisi, sekülarizmin sırtını dayadığı tezlerden biri yanlışlanmış durumdadır. Siyasi sekülarizmin dinin devletten ayrılması anlamı vardır tabii ki. Ama bir de, dinlerin giderek zayıflayacağı yönünde tarihsel bir öngörüsü vardır. Fakat bu öngörünün yanlış olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Son 20-30 yıldır önde gelen sosyologların, dinlerin güçlenmekte olduğuna dair açıklamalarını işitiyorsunuz. Sebebi bir yana, bu durum aynen yaşanıyor.
    Sosyolojide hep ABD’nin istisna oluşturduğundan söz edilir. Çünkü ABD’de din diyanet hayli kuvvetlidir.
    Ama şimdi aynı hal, her yerde görülüyor. Peter Berger ve Jose Casanova gibi isimler açıkça diyorlarki, sekülarizm tarihin kaderi değildir. Aynı şekildeMarksizm’de de deniyordu ki, sosyalizm tarihin sonundakikaderdir. Ama gördük ki hiç de öyle değil.
    Dinler canlandığında onlara karşı hoşgörülü davranılıpdavranılmayacağı belli değildir. Bu, liberalizmve sekülarizmin her ikisine de yöneltilen eleştiridir.Sekülarizmin zayıf dinleri yutmak için sindirim sistemihayli güçlüydü. Ama güçlü ve iri dini yutamaz veboğazından aşağı indiremezdi. Bu nedenle de çatışmayıseçti. Bu durumda yeni bir teori gerekecektir.Beyefendilerin üzerinde çokça durdukları el-Kaide vebenzerlerine bakmayın. Çünkü her şeyden önce bunlarkuşatıcı hareketler değildir. İkincisi, küçük bireristisnadırlar ve kalıcı değildirler.
    Dinlerin güçlenmesiile kastedilen bu örgütler değildir.Dinlerin yeniden nasıl olup da canlandıklarısorusuna Amerikalı sosyologlar, ortaya “kimlikbunalımı”nın çıktığı cevabını veriyorlar. Bir diğer izahda maneviyat krizidir. Adı ne olursa olsun bazı sebeplerbulunduğu kesindir. Bu sebepler ne olursa olsun,sonuç, gözümüzün önündeki şeydir.
    Amerika, Afganistan ve Irak’a saldırdı. Her iki ülkede yeni anayasasına kanunların Şeriat’tan alınmasıgerektiğini yazdı. Amerikalıların muhayyilesininalmadığı bir şeydir bu. Yani Irak’ta Saddam’ın sekülarizmi,mevcut antisekülarizme dönüşmüş durumdadır. Afganistan’da da yasaların Şeriat’a aykırıolamayacağı kayda geçildi. ABD’de Bush’a ikinci birdönem için oy verilmesinin nedeni, onun çok dindarbiri olduğunun, Tanrı ile ilişki içinde olduğunun düşünülmesidir. Dinî azınlıklar bugün kimliklerini dahaçok hissediyorlar. Başörtüsüne karşı takınılan tavırlar,onu bir kimlik meselesi haline getirdi. Daha öncebaşörtüsü, her Müslüman’ın kendisini yerine getirmekleyükümlü gördüğü namaz ve oruç gibi dinî bir konuydu. Bu meselenin bir başkasıyla ilgisi yoktu veiddiası da bulunmuyordu. Herhangi bir tezahürü deyoktu. Müslümanlar vazifeleriyle amel etmek olarakbakıyorlardı meseleye. Fakat hâlihazırda başörtüsüsorunu, kimlik sorununa dönüşmüş vaziyettedir.
    Dinin iki yönü vardır: Kimlik ve hakikat. Çatışmacısekülarizm, ne yazık ki, dinin kimlik yönünü dahabaskın yapmıştır. Bu hem dine zarar veriyor, hem desekülarizme.
    Dinin güçlü olduğu Türkiye gibi ülkelerde sekülarizmitepeden inme, çatışma ve tahakküm ile dayatmakasla mümkün değildir. Sekülarizm, söylediğimgibi, Avrupa’da doğal bir doğumdu. Din zayıfladı vesiyaset oyunundan çekildi. Ama Türkiye’de din zayıfdeğildir. İran’dan bile fazla cami var bu ülkede. 30 yılönce Türkiye’ye gittiğimde İstanbul camilerinde namazkılanların ne kadar çok olduğunu görmüştüm. İran’a döndüğümde Türkiye’de mutlaka bir gelişmeninyaşanacağını söyledim. Türkiye’de Müslümanolması nedeniyle kimseye ödül vermiyorlar. Bunarağmen Cuma ve cemaat namazlarına hücum ediyorinsanlar. Bu da gösteriyor ki din orada dipdiridir. Dinincanlı ve güçlü olduğu bir yerde kesinlikle eli siyasette ve iktidarda olacaktır. O vakit böyle bir yerdegelin de sekülarizmden dem vurun bakalım. Bu durumdasadece çatışmacı sekülarizmden söz edilebilir. Yani dava peşinde koşan ve hoşgörülü olmayan bir sekülarizmdir bu. Avrupa devletlerinde hükümetleryavaş, yavaş güçlü dinî azınlıklarla karşılaşmaya başladılar. Bu nedenle hoşgörülerini kaybetmek üzereler. Hoşgörülü sekülarizmleri, çatışmacı sekülarizme dönüşüyor. Çünkü sekülarizm, dinleri hazmetmekiçin belli bir hazmetme kapasitesine sahip olmalıydı.Yoksa maksat, kendisinin de başka dinleri reddedenbir tür dine dönüşmesi değildi. Hem dinlere yöneltilen eleştiriye ne oldu? Mesela İslam devlet Yahudilere veya Hıristiyanlara iyi muamele etmiyor, onlarıeşit görmüyor ve Müslümanlara verdiği özel haklarıbaşkalarından esirgiyorduysa ve bu yüzden eleştiriliyorduysa,şimdi sekülarizm de giderek aynı işi yapmayabaşlamışsa, seküler olmayanlara iyi davranmıyorve bazı haklarını onlara vermiyorsa yeniden başadönmüş sayılmaz mıyız?
    Aslında sekülerlere eleştirim, neden seküler olduklarınayönelik değildir. Ben, neden yeteri kadarseküler olmadıklarını eleştiriyorum. Tıpkı liberalleride neden liberal oldukları için değil, neden yeteri kadarliberal olmadıkları için eleştirmem gibi.
    *Abdülkerim Suruş bu konuşmayı, bir grup üniversite öğrencisi ve Müslüman aydın tarafından 2 Ağustos 2007 tarihinde Paris’te düzenlenen konferansta yapmıştır.
    Abdulkerim Suruş
  • ‘Geleceği görme yetisinin sergilediği şeylerin sınırlarıyla kısıtlanan bir aydınlanma olduğunu fark etti..bu aydınlanma hem gerçeğin hem de anlamlı hataların kaynağıydı. Bir tür Heisenberg belirsizliğinin müdahalesi vardı; gördüklerini görmek için sarf ettiği enerji, gördüklerini değiştiriyordu.
    Bu mağaranın içinde bir zaman düğümü görüyordu.. pek çok olasılık burada toplanmıştı; en küçük bir eylem -bir göz kırpışı, düşüncesizce edilen bir laf, yanlış yere konan bir kum tanesi- bile bilinen evrenin kaderini tamamen değiştirebilirdi. Şiddet görüyordu; muhtemel sonuçların sayısı o kadar fazlaydı ki, Paul’ün yaptığı en küçük hareket örüntüde büyük değişikliklere yol açıyordu.
    Gördükleri karşısında donup kalmak, hiç kıpırdamamak istedi; ama bu da birtakım sonuçlar doğuracak bir eylemdi.
    Bu mağarada yelpaze şeklinde uzanan sayısız olasılık hattının çoğunda, kendi cesedini görüyordu; vücudundaki bir bıçak yarasından kan fışkırıyordu.’
  • ...
    Onu çok seviyordum. Içimde bütün dünyayı sevecek kadar çok muhabbet bulunduğunu hissediyor ve bunu nihayet bir yere sarf edebildiğim için kendimi mutlu sayıyordum.
    ..
  • Okuyarak, düşlere dalarak, yazmayı düşünerek, düşüncelerin kaprisli rüzgarına göre akan, tutkulardan arınmış, bir hayat sürsem, sıkıntının kıyılarında dolaşacak kadar yavaş, sıkıntıya hiç düşmeyecek kadar iyi kurulmuş bir hayat. Heyecanlardan ve düşüncelerden uzak o hayatı, heyecanların düşüncesiyle ve düşüncelerin heyecanıyla yaşasam. Çiçeklerle çevrili, karanlık bir göl gibi güneşin altına uzansam, altın rengine boyansam. Gölgelerin içindeyken, bireyciliğin yaşamdan hiç ama hiçbir şey beklememek anlamına gelen soyluluğuna erişsem. Dünyalar dönüp dururken, çiçeklerden bir toz bulutu gibi olsam, bilinmedik bir rüzgarın gün biterken havalandırdığı, alacakaranlığın uyuşukluğunun rastgele yere bıraktığı, daha geniş şekillerin içinde seçilmez olan bir bulut. Ve bunu sevinmeden ve üzülmeden, ama güneşin parlaklığından, yıldızların uzaklığından çıkardığım kesin bir bilgiyle yapsam.
  • "Kar tanesi kadar eşsiz bir adamı yere düşmesine kıyamayıp avuçlarıma aldığımda, onun bana dayanamayacağı kadar sıcak olduğum aklıma gelmemişti.
    Onu korumak isterken yok etmiştim."
  • 25 Şubat 1949’da Beyrut’ta doğdum. ...Ülke ve bölgenin durumu ise berbattı. O sırada az sayıda insan bunun farkındaydı ama cehenneme iniş başlamıştı. Bir daha da durmayacaktı. Annemin ailesinin ikinci vatanı olan Mısır kargaşa içimdeydi. 12 Şubat’ta, ben doğmadan iki hafta önce, Müslüman Kardeşler’in ( İhvan-ı Müslimin) kurucusu Hasan el-Benna öldürülmüştü. O gün siyasi müttefiklerinden binin evine gitmişti; binadan çıkarken yanına bir araba yaklaşmış, silahlı biri namlusunu ona doğrultmuştu. Koltuklarından vurulmasına karşın yere yığılmamıştı ve yarası da pek ağır gibi görünmüyordu. Hatta aracın arkasından koşup plakasını not edebilmişti. Böylelikle katillerin arabasının bir emniyet amirinine ait olduğu ortaya çıkmıştı. El- Benna daha sonra tedavi olmak üzere hastaneye gitti. Taraftarları basit bir sargıyla gün içinde taburcu olacağını düşünüyorlardı. Hatta onu omuzlarda taşımaya hazırlanıyorlardı. Ama iç kanama yüzünden kan kaybedecek ve birkaç saat sonra ölecekti. Henüz kırk iki yaşındaydı. Bir buçuk ay önce, 28 Aralık ( 1948 ) bir Müslüman Kardeşler üyesi tarafından vurulan Mısır başbakanı Nukraşi Paşa’ya misilleme olarak öldürülmüştü. Paşa’nın katili tıp öğrencisiydi, polis memuru kılığına girip resmî binadan içeri sızmış, devlet adamının yakınına kadar sokulmuş ve asansöre binmek üzereyken burnunun dininden ateş etmişti. Bu cinayet de hükümetin 8 Aralık’ta aldığı Müslüman Kardeşler örgütünün feshedilmesi kararına tepki olarak işlenmişti.
    Amin Maalouf
    Sayfa 19 - Yapı Kredi Yayınları