• 344 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Herkese selam. Şu an kendimi neden bilmiyorum ama yüz tane kitap yorumu yazabilirmiş gibi hissediyorum. Bu his kaybolmadan işe koyulsam iyi olacak galiba.

    Her Şey benim çoooooooook uzun zamandır okumayı çoooook istediğim bir kitaptı. Bu kadar istememe rağmen her kitap alışverişimde listeden çıkartıyordum ama yine de çok istediğim bir kitaptı. En sonunda dayanamayıp ne yazık ki pdf okudum. Şimdi de okuduğun bir kitabı almanın mantığı yok ama yine de almak istiyorum ikilemi ile boğuşup almak zorunda kalacağım ama HER NEYSE.

    Nerede gördüm hatırlamıyorum ama bu kitabın arkasını okur okumaz dedim ki, "bu kitabın kötü olma imkanı yok". Çünkü yani bilmiyorum ama John Green betimlemesi gibiydi. Gözünüzün önünde olan çok güzel bir şeyi ilk başkasının fark etmesi ve onu size anlatması ve sizin "evet, evet bunu nasıl daha önce fark etmem" deme hissiniz çok güzel. Kitabın arkasında yazan şey ise:

    Bazen en sevdiğim kitapları sondan başa tekrar okurum. Son bölümden başlar ve başa kadar tersten okurum. Bu şekilde okuduğunuzda, kitabın bölümleri de umuttan çaresizliğe, kendini tanımaktan şüpheye doğru gider. Aşk hikayelerinde çiftler sevgili olarak başlar, sonunda yabancı olurlar. Yetişkinliğe ulaşma kitapları yolunu kaybetme hikayelerine dönüşür. En sevdiğiniz karakterler yeniden doğar.

    İşte bu kısmı okur okumaz vuruldum kitaba. Tabii Düzenbaz'a karşı da böyle hissetmeme rağmen işler hiç umduğum gibi gitmemişti. Bu yüzden Her Şey'de de bunu yaşamaktan korkuyordum ama neyse ki her şey çok güzel gitti.

    Kitapta Madeline adında bir kızımız var. 18 yaşına girmek üzere ve tüm hayatı boyunca, bir kez bile dışarı çıkmamış. Çünkü kendisinde AKİY denen bir hastalık var ve bu hastalık, her şeyden tetiklenip sizi öldürebileceği ve sizin de dışarıda olan her şeyle savaşmanıza imkan olmadığı için evde kalmanızı gerektiriyor. Madeline de aynen bunu yapıyor. Beyaz duvarlı beyaz odasındaki beyaz kanepesinde kitap okuyor, ödevlerini yapıyor ve akşamları annesi ile birlikte vakit geçirip, birlikte kutu oyunları oynuyorlar.

    Ancak bir gün, Madeline'lerin yanındaki eve bir aile taşınıyor. Bu ailenin Olly adında, Madeline'in aşık olacağı, Olly'nin tabiriyle 'aşırı seksi' bir çocuk var. Ve Madeline bu çocuğa aşık olduktan sonra da, işler haliyle biraz yolundan çıkıyor. Çünkü 'aşk öldürür' ve 'sevgi insanları birazcık delirtebilir'.

    Konusu genel olarak böyle olmasına ve sıradan gözükmesine rağmen ben gerçekten okurken aşırı eğlendim. Madeline ve Olly'nin yakınlaşma aşamaları gerçekten çok komik ve eğlenceliydi. Olly'nin birkaç gün süren, özür niyetindeki Bundt Kek şovunu yüzümde sinsi bir sırıtışla okudum. Yazarın dili çok sade ve akıcı olduğundan -bu kadar sade olması bana biraz çıplak hissettirdi- her şey çok hızlı oluyormuş gibi geldi ama yine de epey eğlendim.

    Madeline ve Olly biraz daha yakınlaştıktan sonra yapılan yazışmalar da gerçekten çok tatlıydı. Olly'nin sürekli 'i'm sexy and i know it' cümleleri, Madeline'in arkadaş kalalımlarını 'tamam' demesine rağmen çaktırmadan hiçe sayması ve Madeline'in hiç tatmadığı duyguları tatmaya, aşkı ilk defa deneyimlediğinden dolayı yaşadığı o heyecan çok sevimliydi.

    Ve hikaye böyle devam ederken, aklıma asla gelmeyen HİÇ BEKLENMEDİK bir şeyi okumak da beni gerçekten şaşırttı. Bu olay olmadan da kitaba düşük bir puan vermezdim ama o kısımları okurken gerçekten 'nE' oldum biraz. O an okurken epey beğenmeme rağmen şimdi bir daha düşününce ama, olmasa da olurmuş diyorum. Böyle kitaplarda beklenmedik, değişik, sürpriz şeyler okumayı pek sevmiyorum nedense.

    Bunlar dışında kitap gerçekten güzeldi. Yazarın dili bu kadar sade olmasa bilmiyorum ama, daha çok sevebilirmişim gibi geliyor. İçerisinde gerçekten çok güzel alıntılar vardı ama kitabın sadeliğinden dolayı biraz harcanmışlar gibi hissettim. Ama onları daha üzücü fotoğraflarla daha sonra paylaşacağım. Üzüntü alıntıları toplu paylaşmayı bildiğiniz gibi hiç sevmem, saygısızlık gibi geliyor biraz djdkf (i have problems, i know)

    Tam unutacakken aklıma yeniden geldi. SON bir şey daha söylemek istiyorum. Aslında iki. (yorum bittikten sonra üç oldu) Biri, Olly gerçekten güzel bir karakterdi. Sokak parkuru yapması, buna ilgi duyması beni gerçekten aşırı sevindirdi. Çok özgün ve güzel geldi bana. Yazar keşke Olly'nin bu özelliği üstünde biraz daha fazla dursaydı ve Olly'i benim için daha kalıcı yapsaydı. Çok güzel olurdu.

    Şimdi aklıma gelen şeyle, ikinci şey, kitabı daha da kısa yapan bazı resimler, Madeline'in spoilerlı inceleme yazıları ve kendince hazırladığı sözlük aşırı hoştu. Özellikle sözlük için seçtiği kelimeler ve bunlar için yazdığı açıklamalar aşırı hoşuma gitti.

    Son şey ise, kitabın sonunu gerçekten çok sevdim. Kitabın başlarında, ortalarında değinilen şeylerle sonların bağlanmasını çok seviyorum, çok hoşuma gidiyor ve BU KADAR GÜZEL BAĞLANDIĞINDA daha da hoşuma gidiyor, hayran oluyorum. Yazar çok güzel bir son yazmış, biraz imrendim. Yüzümde bir gülümseme ile bitirdim kitabı.

    Yani, eğer rs'deyseniz, canınız sıkkınsa ve hafif, tatlı, eğlenceli ve güzel bir şey okumak istiyorsanız KESİNLİKLE bu kitabı okuyun. Okurken gerçekten hem güldüm, hem duygulandım hem de sımsıcak hissettim. Bir şans vermeniz gerektiğini düşünüyorum. Ben yazarın diğer kitabını da okuyacağım, ama dili zaten aşırı sade ve kola olduğundan onu ingilizce okumaya karar verdim. Bu kadar.

    Dipnot: sevgi bazı açılardan gerçekten çok korkunç.
  • Şeytan hiç insanlara görünmüş müdür?

    Şeytan insanlara görünür mü? Şeytanı gören insanlar var mıdır?

    Cevap:

    “Şüphesiz ki, şeytan size düşmandır; öyle ise (siz de) onu (kendinize) düşman edinin! O kendi taraftarlarını ancak alevli ateş ehlinden olsunlar diye çağırır.” (Fâtır Suresi, 6)
    Şeytan Allah'a (cc)başkaldırma cüretinde bulunan, son derece isyankâr, insanlara karşı büyük bir düşmanlık besleyen, insanları doğru yoldan alıkoymak için türlü çabalar harcayan bir varlıktır. Tarihin başından bu yana tüm insanları Allah'ın (cc) yolundan saptırmaya çalışmıştır.
    Şeytan kendi asli suretinin dışında, her yerde, her zaman değişik varlık ve şekillerde insanın karşısına çıkmış ve onlar tarafından görülmüştür.
    Şeytan cin taifesinden olduğu için onlar gibi muhtelif şekillere bürünerek bu madde âleminde görülebilirler. Hz. Peygamber (asm) bu hususta şöyle demiştir:
    “Cin taifesi üç kısımdır: Üçte birinin kanadı vardır, havada uçarlar. Üçte biri yılanlar, köpekler şeklindedirler. Üçte biri de göçebe olup, insanlarla beraber dolaşırlar." (Rumuz el e-hadis )
    Bu hadisten de anlaşılacağı gibi şeytan, çeşitli suretlere bürünerek kedi, köpek, keçi ve yılan şekillerine girmiştir. Hatta Hz. Âdem (as) ile Havva’yı yılan şekline girerek aldatmıştır. Şeytanın bu şekilde, çeşitli suretlere girmesi kendi kudretinden olmayıp; bu hususta Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği kudret sayesindedir.
    Şeytan, ancak Hz. Peygamberin(asm) suretine ve O’nun (asm) vârisi olan, büyük veli zatların suretine giremez
    Şeytan, daha çok insan şeklinde özelliklede kötü insanların suretinde görünmüştür. Ancak Hz. Peygamberin(asm) suretine ve O’nun (asm) vârisi olan, büyük veli zatların suretine giremez.

    Allah Resulü(asm) şeytanın kendi kılığına giremeyeceğini şöyle ifade etmiştir :

    “Bir kimse beni rüyasında görse, gerçekten beni görmüş olur. Zira şeytan, benim kılığıma giremez.”
    Asırlar boyunca tüm insanları Allah'ın (cc) yolundan saptırmaya çalışan şeytan insanlığın gözde şahsiyetlerinden olan peygamberlere (as), onların takipçilerine, Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (asm), O’nun (asm) vârisi olan, sahabe ve büyük veli zatlara görünmüştür. Hatta şeytan bununla da kalmayıp kâfirlere ve müşriklere de görünerek, mübarek insanları Allah’ın (cc) yolunda saptırmak için, onlara yardımcı olmuştur.
    Şeytanın görünmesine dair rivayetlerin bir kısmı şöyledir:
    Peygamberlerin şeytanı görmelerine dair rivayetler:
    Hz. İsa (as) şeytanı uyandığında başucunda görmüş, onun malı olan kerpice tenezzül etmemiştir:
    Hz. İsa (as) yarım kerpici başının altına koymuş, yatıp uyumuştu. Uyanıp gözlerini açtığında İblis'i başında bekler buldu. Ona:
    "A melun başımda ne bekliyorsun?" diye sordu.
    İblis ona dedi ki:
    "Başının altına koyduğun benim kerpicim. Bütün dünya benim malım olduğuna göre, bu kerpiç parçası da benim malımdır demektir. Mademki malımı kullanıyorsun bana ortak oldun demektir."


    Hz. İsa (as) kerpici başının altından aldı, fırlatıp attı. Yeniden uyumaya niyetlendi. İblis de savuştu gitti. (Mantıku't Tayr, Feridüddin Atar)

    Hz. Süleyman diğer peygamberlerden farklı olarak şeytanlarla ve cinlerle görüşmüş, onlara hükmedip, emrinde çalıştırmıştır.
    Birtakım şeytanlar ve cinler Hz. Süleyman'ın(as) emrinde çalışmakta, ona çeşitli işlerde hizmet etmektedirler. Aralarında bina işleri, dalgıçlık gibi işlerde çalışanların bulunduğunu da Allah (cc), Kuran'da bildirmektedir:
    “Şeytanlardan da, onun için dalgıçlık yapanları ve bundan başka iş görenleri (emrine verdik.) Ve onları koruyanlar (biz) idik.” (Enbiya Suresi, 82)
    Allah (cc), Hz. Süleyman'ı(as) çeşitli vesilelerle desteklemiş, onun hâkimiyetini dünya üzerindeki hiç kimsenin yenilgiye uğratamayacağı şekilde kuvvetli kılmıştır. Ayetlerden Hz. Süleyman'ın (as)hizmetine verilmiş olan cin ve şeytanlar üzerinde çok büyük bir hâkimiyeti olduğu da anlaşılmaktadır:
    “Bunun üzerine rüzgârı ona boyun eğdirdik; onun emriyle istediği yere yumuşak olarak akıp giderdi. Her bina yapan ve dalgıçlık eden şeytanları (cinleri) de ve (zarar vermemeleri için) zincirler­le birbirlerine bağlı olan diğerlerini de (ona boyun eğdirdik).” (Sad Suresi, 36–38)

    Hz. Muhammed’in (asm) şeytanı görmesine dair rivayetler:

    Hz. Muhammed (asm) şeytanı görmüş onu yakalayıp, sonra serbest bırakmıştır.
    Ebu Hureyre’den:
    “Resulülah (asm):
    "Cinler den bir ifrit (şeytanın en şerlisi ve korkuncu) dün akşam namazımı bozmak için bana musallat oldu. Fakat Allah (cc)bana ona karşı bir imkân nasip etti. Hemen yakaladım. Hepiniz sabah gelip göresiniz diye onu mescide bir direğe bağlamak istedim. Fakat ona kardeşim Süleyman’ın (as):
    “Rabbim bana mağfiret buyur ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir saltanat ihsan et! Şüphesiz ki Vehhâb (çok ihsan edici) olan ancak sensin!” (Sad, 35) diye yaptığı duayı hatırladım. Ve onu kovarak yanımdan uzaklaştırdım.

    Yine Ebu Derda’nın rivayetinde:

    “Kardeşimiz Süleyma’nın (as) duası olmasaydı sabaha kadar bağlı kalacak, Medineli çocuklar sabahleyin gelip onunla oynayacaklardı.” buyurdu. (Hayât’üs Sahabe)
    Hz. Süleyman (as) , şeytanları ve cinleri kendi emrinde çalıştırmış, onları hak dinin faydasına olacak işlerde kullanmıştır. Kimseye nasip olmayacak bir saltanata sahip olmuştur. Kuşkusuz bu onun Allah'ın(cc) üstün kullarından olduğunun ve duasının kabulünün açık bir göstergesidir.
    Şeytan, Allah’ın (cc) “Muhammed'e (asm) bir şekilde gidecek ve insanları nasıl aldattığını anlatacaksın. Sana ne sorulursa doğru cevap vereceksin” şeklindeki emri üzerine Hz. Muhammed’le (asm) görüşmüştür.
    İbni Abbas (ra) den naklen Muaz bin Cebel rivayet ediyor:
    Bir gün Resulüllah Efendimiz (asm) Hz. Eyyüb El-Ensarî'nin (ra) evinde ashabı ile sohbet ederlerken, dışarıdan:
    "Ya Resulüllah! Görülecek, halledilecek bir işim var. Halli için içeriye girmeme müsaade buyurur musunuz?" diye bir ses geldi. Bu sesi işiten Resulüllah Efendimiz (asm) ashaba dönerek:
    "Bu sesin sahibinin kim olduğunu biliyor musunuz?"
    "Allah ve Resulü en iyi bilendir. Sesin sahibinin kim olduğunu bilmiyoruz ya Resulullah!" dediler. Efendimiz (asm):
    "O, melûn İblîs'tir Allah'ın (cc)laneti O'nun üzerine olsun." buyurunca:
    Hz. Ömer (ra) hemen yerinden fırlayarak:
    "Ya Resûlullah! İzin veriniz. O'nu hemen öldüreyim." dedi.
    "Dur ya Ömer! Bilmez misin ki O'na belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir. Buna kimse muktedir değildir. Öldürmeyi aklından çıkar." dedikten sonra şöyle buyurdu:
    "Kapıyı açın, gelsin. O, buraya gelmek için emir almıştır. Söyleyeceği sözleri iyice anlamaya çalışınız."
    Resulüllah’ın(asm) izni üzerine açılan kapıdan melun İblîs içeri girdi. Gözleri yukarı doğru açılmış, kafası büyük bir fil kafası gibi, şaşı, köse bir ihtiyar görünümünde idi. İblîs:
    "Selam sana ya Muhammedi Selam size ey Peygamber ashabı!" diye selam verdi. İblîs'in selamını kimse almadı. Peygamber (asm) Efendimiz:
    "Selam Allah'ındır ey mel'un! Buyurarak, bize niçin geldin ya laîn?" Diye sordu.
    İblis:
    Ben de buraya gelmekten çok rahatsız oldum. Allahü Teala'nın, bir melekle:
    “Habibim Muhammed'e (asm) zeliline bir şekilde gidecek ve insanları nasıl aldattığını anlatacaksın. Sana ne sorulursa doğru cevap vereceksin şeklindeki emri üzerine buraya geldim.” dedi.
    Bunun üzerine PeygamberimizEfendimiz (asm):
    "Ya mel'un! Söyle bakalım. İnsanlar arasında en çok sevmediğin kimdir?" diye sordu, İblîs:
    "Sensin ya Muhammedi" diye cevap verdi…
    Bundan sonra Hz. Muhammed (asm) ve İblis arasında epey uzun ve tafsilatlı bir konuşma geçer. Sahabelerin de şahit olduğu bu konuşmanın sonu şöyle biter:
    …İblis, bundan sonra Resulüllah Efendimiz'e (asm) kendi durumunu anlatmaya başladı:
    "Ya Muhammed, bir kimseyi delalete sürüklemek için elimde bir imkân yoktur. Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm o kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsay­dı." yeryüzünde:
    "Allah’tan başka ilah yoktur ve Mu­hammed(asm) Allah'ın (cc)resulüdür. Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kı­lanı hiç bırakmazdım. Hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde de, hidayet nevin­den bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın(cc) resulüsün. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzün­de tek kâfir bırakmazdın."
    Sen, Allah'ın (cc)halkı üzerinde bir hüccetsin. Ben de, kendisi için ezelde şekavet yazılan kimselere bir sebebim.
    Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir.
    Saadet ehli kılan Allah (cc). Şekavet ehli kılan da Allah’dır (cc).
    Bundan sonra, Resulullah Efendimiz(asm) şu iki ayet-i kerimeyi okudu:
    “Ancak Rabbinin merhamet buyurduğu kimse­ler müstesnâ. Zâten onları bunun için (rahmete ehil olan­ları rahmet, ihtilâfa ehil olanları ihtilâf için) yarattı. Böylece Rabbinin, “Celâlim hakkı için, Cehennemi bütün cinler­den ve insanlardan doldu­raca­ğım!” sözü tamâm oldu.” (Hud, 119)
    “Allah’ın, kendisi için takdîr ettiği bir şey(i ye­rine getirmek)te Peygambere herhangi bir zorluk yok­­tur. Bundan önce gelip geçen (peygamber)ler içinde Allah’ın kānûnu (böyle)dir. Allah’ın emri ise, mutlakā yerini bulan bir kaderdir.” (Ahzab, 38)
    Bundan sonra, Resulullah Efen­dimiz, (asm) İblis'e şöyle buyurdu:
    "Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah'a (cc) dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum. Söz veririm."
    Bunun üzerine İblis şöyle dedi:
    "Ya Resulullah, iş verilen hükme göre oldu. Kararı yazan kalem de kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır."
    Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır (cc). Ve O (cc):
    Bütün noksan sıfatlardan münezzeh­tir.
    Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı:
    "İşte. Bu söylediklerim, sana son sözümdür. Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim."
    (Muhyiddin-i Arabi, Şeceret'ül kevn, Şeytanın Hileleri)
  • 1) Kadın haklarının, hem de erkek haklarıyla karşılaştırmalı bir ifadeyle aynı ölçüde ifade edilmesi genişliği ile birlikte her asırda uygulanabilirliğine imkân sağlamıştır. Aşağıda meali verilen ayetin ifadesinde bu gerçeği görmekteyiz:

    “Erkeklerin hanımları üzerinde bulunan hakları gibi, hanımların da kocaları üzerinde meşru çerçevede hakları vardır. Şu kadar ki, erkeklerin onların üzerindeki hakları bir derece daha fazladır. Unutmayın ki Allah üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara, 2/228)

    Bu karşılıklı haklar, bir ailenin huzur ve mutluluğunu sağlayan her türlü davranışla, her türlü ödev ve görevlerle ilgilidir. Ahlaki açıdan, karşılıklı saygı ve sevgiden tutun, birbirinin hasbel-beşer olacak kusurlarını görmezlikten gelmeye kadar; her türlü maddi-manevi zarar vermekten kaçınmaya, konuşmalarında incitici sözlerden uzak durmaya kadar, bir aile için gereken bütün fedakarlık ve samimiyetin tezahürlerini ihtiva eden geniş bir ifadedir.

    “Erkeklerin onların üzerindeki hakları bir derece daha fazladır.” mealindeki ifadeden maksat, mirastaki farklılık ve cihatla mükellefiyettir.

    İslam alimleri farklı ve ilginç şeyler anlamışlardır:

    Mesela, Zeyd b. Eslem, bundan “erkeğin emrine itaati” anlamışken, Şabi bunu “erkeğin kadına mehir vermekle yükümlülüğünü” anlamıştır.

    Mucahid’e göre, bu ifadeden maksat, mirastaki farklılık ve cihatla mükellefiyettir.

    İbn Abbas ise, bundan “erkeğin kadına karşı daha toleranslı davranmasını; örneğin kendisinin kadına karşı sorumlu olduğu hakkını tastamam yerine getirmekle beraber, onun kadının üzerindeki hakkı kadın tarafından noksan bırakıldığı takdirde bunu müsamaha ile karşılamasını” emreden bir kriter olarak anlamıştır. (bk. Maverdi, ilgili ayetin tefsiri)

    Razi, erkeğin değişik yönleri itibariyle kadından daha güçlü olduğunu, kadının Allah’ın ona bir emaneti olduğunu belirttikten sonra, bu ifadenin erkekler için ciddi bir tehdit ve kadınlara haksızlık etmemeleri yönünden onlara ciddi bir uyarı niteliğinde olduğunu ifade etmiştir. (bk. Razi, ilgili ayetin tefsiri)

    Görüldüğü gibi, ilk etapta erkeğe farklı bir üstünlük derecesi, ayrıcalıklı bir hak gibi görünen bu ifadenin tamamen kadının lehinde, erkeğin aleyhinde bir kriter olarak kabul edildiği görülmektedir.

    2) Hz. Peygamber Veda hutbesinde kadınlarla ilgili şunları söylemiştir:

    “Kadınlar hakkında Allah’tan korkun! Onları Allah’ın birer emaneti olarak aldınız. Allah’ın hükmüyle onları kendinize helal yaptınız. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, hoşlanmadığınız(mahrem olmayan) hiç kimseyi yatak odanıza almamasıdır. Şayet böyle bir şey yaparsa (bir terbiye ve caydırıcılık maksadıyla) incitmeyen/kırıp dökmeyen bir tarzda dövünüz (hadisin bu ifadesi, ayetteki dövmenin gerekçesini de açıklamaktadır). Onların sizin üzerindeki hakları ise, uygun bir şekilde yedirip, giydirmek, onların geçimini sağlamaktır.” (İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)

    3) İslam öncesi devirde kadınlar dünyanın her tarafında olduğu gibi Arap kültüründe de bir eşyadan, erkeği eğlendiren bir hizmetçiden pek fazla bir farkı yoktu. İslam gelince kadını hanım efendi, erkekle bir elmanın iki parçası gibi gördü ve gördürdü.

    İbn Aşur’un da ifade ettiği gibi, örneğin,

    “Eğer karı kocanın birbirinden ayrılacaklarından endişe ederseniz, o vakit, kendilerine erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf işi düzeltmek isterlerse, Allah onları uyuşmaya muvaffak buyurur. Şüphesiz Allah alîm ve habîrdir / her şeyi bilir, bütün maksatlardan haberdardır.” (Nisa, 4/35)

    mealindeki ayette erkekle aynı konuma sahip bir kadın var ve ona verilen değer, o güne kadar hiçbir sistemde görülmemiştir. (İbn Aşur, Bakara, 2/228. ayetin tefsiri)

    4) İslam’ın kadına sağladığı haklar konusunda İslam aleminin değişik bölgelerinde pek çok müstakil eser yazılmıştır. Bunlardan Suleyman Ateş hocanın yazdığı “İslam’da kadın hakları” adlı eserinin kapağında da yer alan bu satırların önemli olduğunu düşünüyoruz:

    “İslam kadını toplumdan ayırıp dört duvar arasına kapatmamıştır. Peygamber devrinde Müslüman kadın, hemen bütün toplumsal faaliyetlere etkin biçimde katılmıştır. Sonradan koyulaştırılan uygulamayı İslam’a mal edip kabahati İslam’a yüklemek büyük bir hatadır.

    Batı toplumlarında yakın zamana kadar evlenen kadının mülkiyeti kocasına geçerdi. En ileri ülke sayılan İsviçre'de bile kadınlara oy hakkı ancak birkaç yıl önce verilmiştir.

    Oysa İslam, on beş asır önce kadına, bütün işlemleri yapma hakkı verdiği gibi, nikah esnasında konulacak bir şart ile kocasını boşama hakkı dahi vermiştir ki bunlar, o günkü dünya koşullarıyla karşılaştırılırsa kadın yararına büyük devrimlerdir”

    Sitemizde de bu konuyla ilgili epey malumat vardır. Oraya bakılabilir.

    İkinci soru: Kur’an neden herkesin bir çırpıda anlayacağı şekilde değildir?

    1) Kur’an bir prensipler kitabıdır. Bu sebeple konularının ana teması işlenmiş, detaylara girilmemiştir. Bu temel hususlara bakanlar her zaman anlayabilecekleri detayları görebilirler. Hukuk, sosyal hayat, ekonomi, psikoloji, ahlak, ibadet, tasavvuf, kelam-felsefe konusunda Kur’an’ı referans alarak yazılan milyonlarca eserin varlığı bu gerçeğin açık delilidir.

    2) Kur’an kıyamete kadar gelen bütün insanlara hitap ettiği için, her asırda her kesimden insanların ders alacağını sağlayacak şekilde tercih edilen bir ifadeyle pek çok hakikatlere parmak basmıştır. Bu sebeple herkes her şeyi çok açık olarak görmeyebilir.

    3) İslam’da insanların gayreti dünya ve ahiretteki kazanımların yegâne kriteridir.

    “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez.” (Necm, 53/39)

    mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

    Buna göre, kim fazla cehd-u gayret gösterir, aklını fazla kullanır, bilgisini fazla arttırırsa onun sevabı o nispette fazla olur. Aynı zamanda din imtihanın ana kaynağı olan Kur’an’da her şeyin basit bir şekilde olmaması bu imtihanın bir gereğidir. Bununla alimler ile cahiller, çalışkanlar ile tembeller ayırt edilir.

    4) Bugün uzmanlar, hafıza ve aklı aktif hale getirmenin önemli bir yolunun da bilmece-bulmaca gibi zor bazı konuları çözmekle mümkün olduğunu söylüyorlar. Kur’an’da müteşabih denilen bazı kapalı hususların bulunması insan zekası, aklı ve hafızasının aktivitesi açısından da büyük önem arz etmektedir.

    5) Genel olarak bir çok ayette vurgulandığı üzere, Kur’an’ın açık bir kitap olduğu ifade edilmesine rağmen, pek de öyle açık olmadığı meselesini incelerken, özellikle, Kur'an'ın açık-seçik olmasının boyutunu irdelemekte fayda vardır.

    Evvela Kur'an'da yer alan söz konusu "tafsil / açıklık / açık-seçik / açıklama"dan maksat, herkesin her konuyu kendi başına anlayabilecek açıklıkta olduğunu düşünmek mümkün değildir. Böyle bir anlayış, pratikteki realitelerle açıkça çelişmektedir. Çünkü yüz binlerce tefsirin varlığına rağmen, yine de Kur'an'ın bütün sırlarının tamamen anlaşılamadığı, inkâr edilemez bir gerçektir.

    Kur'an-ı Hakîm'in gün geçtikçe yeni yeni gerçeklere kaynaklık etmesi, âdeta zamanın ihtiyarlanması nispetinde kendisinin kapsam olarak gençleşmesi ve değişik hakikatleri muhataplarına bildirmesi; bu kadar gelişen ilmî birikimlere rağmen, hâlâ araştırmacılar tarafından her gün Kur'an-ı kerim'de açıklamaya ve incelemeye muhtaç yeni bakir sahaların keşfedilmesi, söz konusu "açıklık" kavramının sanıldığı kadar açık olmadığını, aksine başka anlamlarının olduğunu göstermektedir.

    Bunları teker teker söz konusu etmek, böyle küçük bir soru-cevap hacmine sığdırmak mümkün görünmemektedir. Bu sebeple genel bir bakış açısını sağlayacak bir kaç noktaya dikkat çekmekte fayda vardır:

    a. Kur'an'ın, "âyetleri açıklanmış kitap" olarak vasıflandırılması, onun herkes tarafından bilinebileceğini değil, konuların Allah tarafından gerçeğe uygun olarak açıklandığını ifade etmektedir.

    b. Meşhur tâbirle ve daha doğru varyantıyla: "hem Arapça hem de Râbça" olan Kur'an ayetlerinin açıklığı da Rabçadır. Eğer öyle olmasaydı, Arapçayı bilen herkesin birer allame; birer Zemahşerî, Sekkâkî, Fahruddin Râzî, Kadı Beydâvî vs. olması gerekirdi.

    c. "Şüphesiz, biz onlara, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik." (A'râf, 7/52) ayetinde geçtiği üzere, Kur'an'daki bu "açıklama" işi, ilmî kurallara bağlı olarak yapılmıştır. Onların bilinmesi ise ilmî birikimlere muhtaçtır. Her çağdaki bir takım yeni yorumların getirilmesi, farklı bilgi birikiminin bir yansımasıdır.

    d. Şimdi şu ayete bakınız:

    "Biz, geceyi ve gündüzü birer ayet (delil) olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin nimetlerini araştırmanız, ayrıca yılların sayı ve hesabını bilmeniz için gecenin karanlığını silip (yerine eşyayı) aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik. İşte biz her şeyi açık açık anlattık." (İsrâ, 17/12)

    Evet, biz iman ediyoruz ki, Allah Kur’an’da bu konu dahil her şeyi açık açık anlatmıştır. Ancak biz bir şeye daha iman ediyoruz; o da şudur:

    Bu ayette söz konusu edilen ve açıklanmış olduğu ifade edilen hususları, -itiraf etmeliyiz ki, bir parça astronomi ve coğrafya bilgimize rağmen- tamamen anlayamıyoruz. Demek oluyor ki, "açıklık" kavramı, farklı kesimlere farklı bir boyutu ile boy göstermektedir. Normal bir vatandaş, yılın aylarını ve günlerini sayarak, bir takvim dahilinde disiplinli bir hayat sürebilir. Ancak uzman bir bilim adamı bu konuda çok farklı şeyler bilebilir ve Allah'ın o hayret verici sanatı ve azameti karşısında secde edebilir.

    e. Kur'an'ın pek çok ayetinde ilme ve ilim erbabına özel bir önem atfedilmiştir. Halbuki, eğer bilenlerle bilmeyenler Kur'an'ı anlamada aynı seviyede olsalardı, ilmin hiçbir değeri olmayacaktı. Bu ise bir safsatadır. Demek Kur'an'ın bilen kimseler tarafından açıklanmaya ihtiyacı vardır.

    Bütün bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, Kur’an’ın açık bir beyana sahip olması, rastgele herkesin anlayacağı tarzda olduğu anlamına gelmez. Kur’an’ın açık ifadesiyle, Hz. Muhammed (asm)’in tebliğden başka bir görevinin de Tabyin / Kur’an’ı açıklama olması, bu gerçeğin açık göstergesidir. Tarih boyunca İslam alimleri, Hz. Peygamber (asm)'in tebliğ vazifesini yürüttükleri gibi, tebyin / açıklama vazifesini de sürdürmüşlerdir.
  • 128 syf.
    Alain evinde, kedisini rahat ettimek istiyordu. Saha'yı hiçbir zaman yirmi beş metrekarelik bir alana tutsak durumda sıkışmış, günün her saatinde ortalıkta dolaşırken ve kedice düşüncelerine dalmak, gölgede yalnız kalma hevesini dindirmek için, oturma odasına gelişigüzel serpiştirilmiş dev koltukların altına, minnacık Hole ya da aynayla gizlenmiş duvar dolaplarından birine sığınmak zorunda kalırken görmemişti.

    Ama Saha her türlü güçlüğü yenmek istiyordu. Düzensiz yemek, yatma ve kalkma saatlerine uydu, gece meskeni olarak banyoyu ve havlu ile örtülü bir tabureyi seçti ve Çeyrek Teker'i tiksinti ya da yabancılık göstermeden keşfe koyuldu. Hatta mutfakta "mini mini"yi çiğ ciğer yemeye çağıran Madam Buque'ün saçmalıklarını bile sabırla dinledi. Alain ile Camille dışarı çıktıkları zaman, baş döndürücü taraçanın duvarına yerleşerek hava boşluklarını incelemeye, aşağılarda uçuşan kırlangıç ve serçelerin sırtlarını sakin bir bakışla izlemeye koyuldu. Altındaki dokuz katlı uçuruma hiç aldırış etmemesi, duvarın üstündeyken uzun uzun yalanmayı bir alışkanlık haline getirmesi Camille'yi çileden çıkarıyordu. Alain'e "İndir, indir şunu!" diye bağırıyor. "Başımı döndürüyor, ödümü koparıyor!"
    Alain bilgiçlikle gülümsüyor, yaşama ve beslenme zevkine kavuşan kedisine hayran hayran bakıyordu..."

    İşte karşınızda Alain'in vazgeçilmezi Dişi Kedi Saha..

    Kitaptan bir bölüm olan bu uzun girişi yapmak zorundaydım. Çünkü Colette demek kedilerle uzun bir yaşam demek ve Colette'yi "tanıyanlar" için muazzam bir kitaptır Dişi Kedi. Kedilere olan düşkünlük sıralamasında yazarlar arasında en üstlerde yer alan biridir Colette.

    Yazarın hayatını bilmediğimiz vakit bir hayvanın, bir betimlemenin, bir sözcüğün ifade etmek isteği duyguyu anlamlandıramayız. Lisede bir edebiyat hocam da buna yakın bir şey söylerdi
    "herkes Sait Faik okur ama herkes Mahalle Kahvesi'nde anlatılmak istenilene erişemez" çoğu kişi arka planda yatan düşüncelerden, yaşantılardan habersiz bir şekilde okumak için okur bir eseri derdi bize. Halbuki bir kelime bile o yazarın en vurucu yönünü aktarabilir bize lakin o yazarı tanıyabilirsek..

    Benim yazdığım bu satırlardan önce kitaba iki inceleme yazılmış. Buraya kadar okuyanlar lütfen iki incelemeye göz atıp geri dönsün. Bir yazarı az tanıyan ve daha fazla tanıyan iki insanın arasındaki yorumlama farkını anlamlandırmak için önemli bir durum bu. İlk incelemeye sahip kişinin daha içten ifadelerle kitabı yorumladığını göreceğiz çünkü öncesinde Colette'yi okumuş Avare Kadın'ını da yorumlamıştır. Zaten Avare Kadın'ı okuduktan sonra Colette üzerine konuşmamak elde değil sanırım...

    Kitap kurgusunun karakterlerinden birinin bir hayvan olduğu kitaplar vardır. Lakin ben betimlemelerinde benzerlik kurduğum ve epey bir süre önce okumuş olmama rağmen çağrışım yaptığım kitaplardan biri Thomas Mann'ın Efendi ile Köpeği kitabı oldu. Mann kitabında av köpeği kırması Bauschan ve sahibinin hikayesini anlatıyor. Derin gözlemeler içeren bir kitap olarak aklımda kalmıştı. Bauschan'ı anlatan bir ifadeye bakalım.

    "Şakalaşmanın etkisiyle ağzının kenarının hayvanlara özgü çökük yanağına doğru seğirdiğini, siyahımsı yüzünde insan gülüşünün fizyonomik bir ifadesinin ya da sadece bu ifadenin belli belirsiz, çarpık ve melankolik bir yansımasının belirdiğini, sonra tekrar yok olarak yerini korku ve mahcubiyet ibarelerine bıraktığını ve yeniden zorla ortaya çıktığını görmek içimi cız ettirir..."

    Şimdi de Saha'nın olduğu bir bölüme daha bakalım.

    "İyi, ama bir kedi kemiği yanda sert bir et parçasını cilalı bir yerde yiyemez ki! Kedi tabağından kemiği alıp da yemeden önce halının üzerine dayadı mı, pis olduğunu söylerler. Oysa kedi avını yırtar ya da parçalarken, pençesi altında tutmak zorundadır, bunu da toprağın ya da halının üstünde yapabilir. Ama kimse bilmez işte...

    Harika bir gözlem yeteneği olan yazarlar bunlar. Son olarak Woolf'un Flush eserinde bir köpeğin bakış açısından bize sunduğu izlenimlerinden bir kısmını paylaşarak Dişi Kedi eserine dönmekk istiyorum.

    "Flush düşmanını öldürmek için iki kere elinden geleni yapmıştı- ikisinde de başarısızlığa uğramıştı. Peki neden başarısızlığa uğramıştı, bunu soruyordu kendi kendine. Çünkü Miss Barrett’i seviyordu. O öyle en hiddetli ve suskun haliyle divana uzanmış yatarken, kaşlarının altın­dan onu seyreden Flush, onu sonsuza kadar seveceğini an­ladı. Hiçbir şey öyle basit değildir, işin içinde iş vardır. Mr. Browning’i ısırdı mı onu da ısırmış oluyordu. Nefret nefret değildir; nefret aynı zamanda aşktır da."

    Colette'nin bu kitabında kedisine çok bağlı olan Alain'in evlilik arifesinde olduğunu görüyoruz. Yalnız hayatında bir dişi daha var ve o kedisi Saha. İki dişinin Alain üzerindeki hakimiyet mücadelesinin trajik sonuçlarını okuyacağız satır aralarında... Ben ilk on sayfayı okuduktan sonra kitabın sonunda neler olacağını ve kurgunun tahmini olarak nasıl devam edeceğini biliyordum. Çünkü Colette varsa bir yerde ve geçmişinde erkek eşleri tarafından ihanete uğrayan bir Colette'nin kedilerle uzun zaman yaşadığını biliyorsanız kitabında Kedi'nin istediği olacağını tahmin edersiniz. Çünkü Colette bu kitabını eşinden ayrıldıktan, sonraki yıllarda yazmıştır. Ve Avare Kadın'dan sonra da kaleme aldığı bir eserdir. Colette yazarlık unvanını evlilik yıllarında eşine rehin bırakmak zorunda kalan mahpus bir kadındır. İlerleyen zamanlarda eşcinsel ilişkide olduğu sevgilsi ona Fransa'da yazar olarak ismini eşine kullandırtmaya bir son vermesi gerektiğini ima edecek ve Colette eve dönüp eşine rest çekecekti... Kitaplarıma kendi adımı vereceğim diye...

    Bu sahne biyografisini işleyen filmde trajik bir sahnedir onu da izlemenizi öneririm. Satış rekorları kıran Claudine serisinin telif hakkını eşi basit bir miktara satmıştı. Colette böyle bir isyanla kendi kimliğine doğru en büyük adımı atacaktı..

    "Claudine" bendim sen benim çocukluğumu, düşüncelerimi, anılarımı yok ettin. Claudine sana kölelik ettiğim yıllardı, ruh hallerimdi...
    Claudine benim çocuğumdu sen o çocuğu öldürdün Claudine artık yok Claudine öldü..."

    Artık yeni bir Colette'nin doğuşu başlayacaktır. Kendi parasını muzikhollerde kazanan, hiçbir toplumsal baskıya aldırmadan cesur bir şekilde hemcinsleri ile olan ilişkilerine ve işlerine devam eden bir Colette çıkacak karşımıza.

    "Şimdi beni başka işler, başka gaileler bekliyor: en başta geçinmek, jestlerimi, danslarımı, sesimi para ile değişmek mecburiyeti var..."

    Avare Kadın, Colette

    Böyle diyecek Avare Kadın'da. Ve hayatının ikinci bölümünü oluşturan eşinden sonraki hayatında kısa süreli ikinci evliliği hariç ona eşlik eden hemcinsleri ve kedileri olmuştur. Hayatının bir bölümünü de kedilerle iç içe geçirdi. İşte bu kitapta Alain'in aklı kitabın başından beri kedisi Saha'dadır. Ve kedisiyle olan düzeninin yeni gelen kadın ile bozulacağı endişesini aktarıyor ilk bölümlerde.

    "Küçük pumacığım! ..Sevgili kedim! ..Doruklar güzeli! .."Nasıl yaşayacaksın, birbirimizden ayrılırsak?"" İster misin, ikimiz de tarikata girip keşiş olalım?"" İster misin... Ne bileyim...”

    Evlenmeden önce böyle dediği Saha'ya evlendikten sonraki ayrılık zamanlarının ise şöyle diyecek.

    "Saha açlıktan ölmeyecek kadar yemek yiyor değişik anlamlarda miyavlamıyor, nazlanmıyordu..
    sanki uzun bir beklemeye dalmış gibiydi. “Parmaklıkların arkasında bekliyor gene...
    Beni ..
    bekliyor.”

    Metin boyunca Saha'nın ruh hallerine göre davranışları şekillenen bir Alain görüyoruz. "Dişi Kedi" geçmiş yaşantılarındaki gibi tekrar aldatılmaya dayanamayacak kendi yalnızlığında kaybolmayı seçecekti lakin Alain eşiyle birlikte olduğu vakitlerde bile aklı ilk göz ağrısında olacaktır...


    "Bir an bilinçsizce Camille'i Saha sanarak tırnaklarını yavaş yavaş karnının üstünde gezdirerek okşadı.. Genç kadın bir hayret çığlığıyla kollarını gerdi, bir eliyle Alain'e bir tokat indirdi.."

    Alain'in eşi Camille fiziki çekiciliği olan, gezmeyi ve eğlenmeyi seven bir tiptir. Lakin eşinin sürekli kedisi için kaygı duyması üzerine Saha'yı kendine rakip olarak görecek derin kıskançlık krizlerine kapılacaktır. Hatta son bölümlerde bu "uç" kıskançlık örneği şöyle yansıyacak onun sözleriyle:

    “Bir kadını kıskançlıkla öldürseydim, veya öldürmeye teşebbüs etseydim beni affederdin herhalde. Ama kedine, dişi kedine dokunduğum içindir ki hesabım görülmüştür.”

    Alain'de finalde şu sözlerle Saha'ya bağlılığını ifade edecektir.

    "Senden sonra rastgele birinin olurum, bir ya da birçok kadının.
    " Ama hiçbir zaman başka bir kediyi sevmem...”


    Colette eserlerine kendinden çok şey katan aykırı bir kadındır. Dişi kedinin Colette için ne anlam ifade ettiğini de onu tanıyınca anlamladırmak daha kolay olacaktır. Fransız kadınlarının aydınlanma hareketi için öncü bir kişidir. Gerek günlük hayatında yıktığı toplumsal kalıplar gerekse eserlerinde yer alan güçlü kadın karakterleriyle kendi zamanında toplumdan almak istediği intikamı sonuna kadar alan güçlü bir kadındır. O yüzden Colette sürü dışında kalan bir kadın yazardır. Ben burada ne kadar yazarsam yazayım
    benim ona olan ilgim ve düşüncelerim onun kadına özgü o hassas ruhunu aktarmak için yetersiz kalacaktır. Ama en azından onun üzerine bir şeyler yazma görevim varsa yerine getirilmiş olacaktır. Sürünün içindeki insanlar edebi değeri olmayan binlerce eser için binlerce yazı kaleme alıyor. Ben, sen, o Colette ve onun gibi değerler için yazmış olalım en azından. Kendimize saklamak istediğimiz yazarlar ve eserleri paylaşmaktan çekinmeyelim o yüzden, onları gerçekten ihtiyacı olanlar haricinde kimse anlayamayacaktır buna yürekten inanıyorum.


    En çok satan, En çok okunan, en çok basılan reyonlarının algısını kırabilmek lazım. En çok satılan kitaplardan bazıları bize en çok uzak olanlardır. Lakin hakimiyeti altına girdiğimiz o okutma algısı yüzünden bu uzaklıklardan bihaber aylar ve yıllar geçirecek çoğu insan, bunun farkına vardığı zamanda da epey bir gecikmiş olacaktır. Telafi etmek için de dört elle sarılacaklar kıyıda, köşede kalanlara lakin o zaman onlar sahip çıkmayacaktır bu insanlara.

    "Öyle ya, ne bileceksiniz... Zaten siz bilmemek, görmemek için yaratılmışsınız! Bana gelince bir şeyler bilmez, bir şeyler görmez oluyorsunuz! Beni görmeden bakıyor, tepemden gülüyor, yanıbaşımda konuşuyorsunuz! Ben de görmediğinizi görmemezlikten geliyorum. Ne fena şey! Hani ya size de, bana da öyle yakışıyor ki!"

    Colette, Avare Kadın
  • Doğumu ve Yetişmesi
    Alija İzetbegović, 1925'te bugün Bosna-Hersek'in kuzeybatısında bulunan Bosanski Šamac kasabasında Dünya'ya geldi. Ailesi İslâmî duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak İzetbegović, İslam karşıtı ve Müslümanları Avrupa'ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna'da bir Alman lisesinde eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak tanındı.

    Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslamî konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde bazı arkadaşlarıyla birlikte dinî konuları tartışmak amacıyla Mladi Muslimani (Müslüman Gençler Kulübü) adını verdikleri bir kulüp kurdu. Bu kulübü kurduğunda henüz 16 yaşındaydı, fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olduğu gözleniyordu. Bu yüzden kurduğu kulüp bir düşünce kulübü olmaktan çıkarak aktivite kulübüne dönüştü. Dolayısıyla birtakım eğitim ve hayır faaliyetlerine öncülük etmeye başladı. Ayrıca genç kızlar için de ayrı bir birim oluşturdu. İkinci Dünya Savaşı esnasında da ihtiyaç sahiplerine yardım etti.

    II. Dünya Savaşı Yılları
    İzetbegović'in kurduğu Müslüman Gençler Kulübü oldukça önemli faaliyetler gerçekleştirdi. İkinci Dünya Harbi esnasındaki faaliyetleriyle de herkesin dikkatini çeken gözde bir oluşum hâline geldi. Ancak bu savaş esnasında tüm Yugoslavya, Almanların işgaline uğramıştı. Bu savaş esnasında Sırp Çetnikler Alman askerlerinin de desteğinden yararlanarak Bosna'da 100.000 Müslüman’ı öldürdüler.

    Komünist Rejim
    13 Ocak 1946'da Yugoslavya yeniden bağımsızlığına kavuştu. Ancak bu bağımsızlık hareketinde Komünist Parti yanlıları önemli bir rol üstlendiklerinden bağımsızlık sonrasında da ülkede yönetimi ele geçirdiler. Ülkenin resmî statüsünü de federal cumhuriyetler birliği olarak belirlediler. Buna göre Yugoslavya altı federal cumhuriyet ile iki özerk bölgeden oluşacak, cumhuriyetlerden biri de Bosna-Hersek Cumhuriyeti olacaktı.

    Komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlere özellikle de İslam'a karşı bir savaş başladı. İzetbegović, İslamî faaliyetleriyle tanındığından ve ateizme karşı olduğundan komünist baskının en önemli hedeflerinden biriydi. Bu sebeple 1949'da İslamcılık suçlamasıyla hapse girerek beş yıl hapis cezası çekti.

    İzetbegović'in sıkıntıları 1953'te iktidara gelen Tito zamanında daha da arttı. Fakat o bütün baskılara rağmen İslamî konularda kafa yormaya, fikirler üretmeye, etrafını aydınlatmaya devam ediyordu. Bu arada sistemin Müslümanların meseleleriyle ilgilenmesi üzere görevlendirdiği Hasan Duzu ile ilişki kurarak onunla irtibat halinde çalışmalar yürütmeye başladı.

    Tito'nun 1974'te yeni bir anayasa hazırlamasından sonra yönetim Müslümanlar üzerindeki baskıyı kısmen hafifleterek bazı geleneksel İslamî kurumların yeniden işlev kazanmasına imkân sağladı. Bu yumuşama üzerine bazı camiler ve medreseler yeniden açıldı. Küçük çapta da olsa bir yumuşamayla bazı dinî kurumların yeniden hayata geçirilmesi Müslümanlar arasında hızlı bir İslamî uzlaşıya zemin hazırladı.

    İzetbegović'in İslamî Manifestosu
    1980'de Tito ölünce federasyon cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyon cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokratikleşme sürecine girilmiş oldu. Çünkü federal eyaletlerde yönetime geçmek isteyenler siyasal partiler vasıtasıyla faaliyetler yürütebiliyorlardı. Buna bağlı olarak hürriyetlerde de bir genişleme oldu. İzetbegović'in oğlu bu ortamdan yararlanarak babasının makalelerini bir kitapta toparlayıp, 1983'te "İslamî Manifesto" adıyla yayınladı. İzetbegović'in daha önce 1970'te de bu adla bir kitabı yayınlanmıştı. 1983'te söz konusu kitabın yayınlanması epey bir yankı uyandırdı. Hâkim sistem bu gelişmeye tahammül edemeyerek İzetbegović'i Avrupa'nın ortasında radikal İslamî bir cumhuriyet kurmak için çalışmakla suçladı ve tutuklattı. İzetbegović, mahkeme önüne çıkarılıp “hakim sistemi değiştirmek ve Bosna-Hersek'i İslamî devlete dönüştürmek için çalışmak”la itham edildi ve yargılamadan sonra 14 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Fakat bu mahkûmiyet onun kitabının bütün Bosna'da duyulmasını ve tesirini göstermesini sağladı. Müslümanlar muhtelif yollarla onun söz konusu kitabını temin etmeye çalışıyorlardı. Kitabın yazarının bu kitaptan dolayı hapiste olması okuyanların ruhlarındaki tesirinin daha da artmasına sebep oluyordu.

    Hapis Yılları
    Yargıtay kararıyla daha sonra mahkûmiyet süresi 11 yıla indirildi. 1988'de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı.

    Beş yıllık hapis süresi (1983-1988) İzetbegović'in hayatında önemli etkiler yaptı. Hapiste düşünmeye, fikir üretmeye, daha önce üretilmiş fikirlerden istifade etmeye çokça fırsat buldu. Bunun yanı sıra önemli bir fikri eserinden dolayı hapse atılması olması, onun fikirlerinin çevrede daha çok yankı uyandırmasına sebep oldu. Ayrıca onun hapiste olduğu dönemde yıllarını verdiği "Doğu ve Batı Arasında İslam" adlı meşhur kitabı yayınlandı. Bu kitabını bir arkadaşı neşretti ve çok kısa zamanda geniş bir kitleye ulaşarak büyük yankı uyandırdı. İzetbegović, bu kitabıyla İslam'ı sade ve öz bir şekliyle yetişen nesillere kazandırmayı hedefliyordu.

    Siyasi Mücadele

    Alija İzetbegović'in 1997 yılındaki Amerika Birleşik Devletleri ziyareti
    İzetbegović, hapisten çıktığında Dünya'da komünist rejimler çöküş dönemine girmişti. Yugoslavya'da da eski federatif yapının korunması konusunda çok fazla bir duyarlılık kalmamıştı. Bunun yerine bağımsızlık yanlısı fikirler etkisini göstermeye başlamıştı. Ayrıca eyaletlerde yönetime geçme konusunda etkin siyasi yarışlar başlamıştı. Alija İzetbegović de Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti’nde Demokratik Eylem Partisi (SDA) adı verilen bir siyasi parti kurdu. Bu parti Bosna-Hersek'te 5 Aralık 1990'da gerçekleştirilen genel seçimleri kazanarak lideri Alija İzetbegović cumhurbaşkanı oldu. Bu seçim SDA'nın girdiği ilk seçim olmasına rağmen büyük bir başarı elde etti ve cumhurbaşkanlığını kazanmasının yanı sıra parlamentoda da 86 sandalye elde etti.

    Bağımsızlık Dönemi
    1990'lı yıllara girildiğinde Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti içinde bir bağımsızlık hareketi baş gösterdi. Özerk cumhuriyetler birbiri ardından bağımsızlıklarını ilan ediyor ya da bu yönde niyetlerini ortaya koyuyorlardı. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992'de gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Çünkü yapılan referandumda halkın % 62,8'i bağımsızlığı tercih etmişti. Ancak Sırplar hemen arkasından Bosna-Hersek yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak yeni bir katliam hareketi başlattılar. Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlık mücadelesine destek olan Avrupa ülkeleri ve ABD ise Bosna-Hersek'i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Bosna-Hersek Müslümanlarını en çok sıkıntıya sokan da, Avrupa'nın üçüncü büyük ordusu Yugoslavya Federal Ordusu'nun Sırp çetnikleriyle birlikte hareket etmesi, onlara destek vermesiydi. Müslümanlarsa herhangi bir askerî destekten yoksun ve silah yönünden çok zayıftılar. Sonuçta Sırplar Bosna-Hersek'in önemli şehirlerini işgal ettiler. Bu işgal hareketi bir milyona yakın Müslüman’ı göçe zorladı. Sırplar işgal ettikleri yerlerde hem katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslamî izler taşıyan tarihî eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı.

    Bosna-Hersek meselesinin çözümü için değişik tarihlerde gerçekleştirilen görüşmeler ve arabuluculuk çalışmaları da bir sonuç vermedi. 1994'ün sonuna gelindiğinde Bosna-Hersek'teki iç savaşın aldığı can sayısı 250.000'i, göçe zorladığı insan sayısı ise 1 milyonu aşmıştı.

    Bosna-Hersek Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Alija İzetbegović çok büyük askerî güce ve imkana sahip olan Sırplarla, her türlü askeri imkandan yoksun ve hiçbir dış desteğe sahip olmayan Bosna-Hersek halkını karşı karşıya getirmemek için önce oldukça temkinli bir politika izledi.

    Dayton Anlaşması
    Bosna-Hersek Müslümanlarının direnişlerine Müslüman halklar grubu sahip çıktı. İslam dünyasının muhtelif bölgelerinden gençler direnişçiler soykırıma dur demek için bu ülkeye gitti. Direniş ve savaş aynı zamanda Bosna-Hersek Müslümanları arasında İslamî bilinçlenmenin artmasını da sağladı. Ancak ülke yönetimleri Bosna-Hersek Müslümanlarını büyük ölçüde yalnız bıraktılar. Buna ek olarak Avrupa ve ABD, ezilen ve katliamlara maruz kalan Bosna-Hersek halkına hiçbir şekilde destek çıkmadı. Katliamın son raddesine vardığı sırada da Sırpların isteklerini kabul etmeleri için Müslümanlara baskı yaptılar. İşte bu siyasi baskılar ve eşit olmayan savaş şartları karşısında İzetbegović, önüne konulan anlaşmayı kabul etmiştir. Çünkü savaşın devam etmesi Bosna Müslümanlarının tam bir soykırımla karşı karşıya gelmeleri gibi sonucun doğmasına sebep olabileceğini düşünüyordu. Neticede 1995'te ABD tarafından dayatılan Dayton Anlaşması'nın imzalanmasıyla savaş sona erdi. Anlaşma Bosna-Hersek topraklarının % 51'ini Müslümanlara ve Hristiyan Hırvatlara, % 49'unu da Bosna-Hersek Sırplarına (veya bu ülkeye yerleşmiş Sırplara) veriyordu. Yönetimin de bu üç halk arasında paylaşılmasını şart koşuyordu. Anlaşmayla Amerika Birleşik Devletleri, aynı zamanda Müslümanlara ellerindeki silahları imha etmelerini ve ABD patentli silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koştu.

    Bosna-Hersek Savaşı, ABD ve Avrupa'nın haçlı kimliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bunu bizzat Avrupalı tarihçiler ve yorumcular da itiraf etmiş ve bu savaşta Batılıların 19. yüzyıldaki sömürgeci kimliklerine geri döndüklerine dikkat çekmişlerdir.
  • BEŞ LİRANIN LÂNETİ
    Bazen üst perdeden düşündüğümde "Başka insanların günahlarının lanetini benim taşıdığım demler de oluyor mudur?" dediğim olur her nedense. Aslında böyle düşünmeme neden olabilecek yaşantısal şemalara o kadar da sahip olmadığımı biliyorum ama bazen bu şüphelerimi doğrular nitelikteki yaşantılara da maruz kalmıyor da değilim hani.
    Son zamanlarda piyasada garip ve gözle görülür bir biçimde kenarı veya ucu yırtık beş liralık banknotların bir hayli arttığına tanık oluyorum. Paranın her alandaki geçerliliğinin nesnelliğine gölge düşüren bir durum bu. Çünkü kimse doğal olarak bu paraları kabul etmek istemiyor.
    Ben ise adımlarıyla şehri arşınlayan bir adamım. Şehrin kaldırımları beni iyi tanır. Şimdi sokaklarına soğuklar düşen bu şehirde güneş fedakâr yaşlılar gibi bütün yorgunluğuna rağmen insanları ısıtmak adına fazladan fazladan çalışır ama her şeye rağmen ne çare ki kaldırımların bezediği sokaklar ısınmaz bir türlü bu mevsimde. Ben mevsimlerin her türlüsünden etkilenen bir adamım. Her biri ayrı bir köşedir bende. Geçen hava soğuktu ve o havada uzunca bir yolu tepip bankamatikten para çekmiştim ancak çektiğim paraları sayarken banknotlar arasında ucu yırtık beş liralık bir banknot davetsiz bir misafir gibi bana gülümsüyordu. Geçersiz bir banknottu ve sapsarı çehresi hastalıklı gibiydi ve yırtık uç kısmı ile beni epey endişelendirmişti. Bankamatiğe kızmıştım. Hemen ucu yırtık banknotu hesabıma geri yatırmak istesem de bunu başaramadım. Çünkü bankamatik geçici olarak hizmet dışı idi. Çıldırmıştım bankamatik resmen benimle alay etmişti. Kendimi aldatılmış, kandırılmış hissetmiştim. Kenarı yırtık parayı cebime koyduğum an cebimde sanki bir laneti taşıyor gibi hissetmiştim kendimi. Epeyce düşündüm durdum. Bu paradan nasıl kurtulmalıydı şimdi. Yarın bir bankaya verip yenisiyle değiştirebilirdim ama bu durum da beni epey uğraştırabilir diye vazgeçtim. Tam ümitsizliğe kapılacakken aklıma yeni bir fikir gelmişti. Bu fikir basit olsa da iş bitiren türdendi. Hemen ucu yırtık parayı diğer banknotların arasına koyup başka bir bankamatikten diğer hesabıma yatırdım. Bu can sıkan durumdan böyle kurtulmuştum ve bu zevk anlatılamazdı.
    Başka bir keresinde de yazın konuklarımızla gezintiye çıkmıştık. Uzunca bir yürüyüşün ardından konuklarımızın çocukları susamıştı. Çocukları yanıma alarak onlarla yakınlardaki bir bakkaldan suyla birlikte yiyecek bir şeyler almıştım ancak çocuklar bir türlü rahat durmuyordu. Ben çocuklarla ilgilenirken bakkal ise ucu yırtık bir beş lira vermişti bana. Bu durumu ancak bir gün sonra fark ettiğim zaman verdiğim ilk tepki kelimenin tam anlamıyla "çıldırmak" tı. Kafamda bin türlü senaryo dönüp duruyordu parayı iade etmek istesem de bu pek mümkün görünmüyordu çünkü bu durumu bakkala kanıtlayamazdım. Sonunda zihnimde kendimce bir senaryo taslağı çizdim. Her ihtimal için rol dağılımı yaptım. Bakkala doğru yola koyuldum. Bakkala girdiğim zaman raflarda göz gezdirdim daha sonra içecek bir şeyler aldım. Daha önceden önemli törenlerin sunumunu yaparken dahi bu kadar heyecanlanmıştım. Aklım olanca gücüyle olası olumsuz durumlara karşı diyaloglar kuruyor, ellerim kurtulmak istediğim banknotu sıkıca tutuyordu. Bütün bu hummalı hazırlık evrelerinden sonra yanlışlıkla başka bir banknotu vermek saçma olurdu. Her şeyin koptuğu an gelmişti elimdekilerle kasaya yönelmiştim. Ucu yırtık beş lirayı uzatırken parmaklarım mahrem bir günah işler gibi ucu yırtık banknotu elimin ayasına doğru çekiyordu sonra parayı verdim. Bakkal umarsız bir biçimde parayı almıştı. Üstelik bir de para üzeri vermişti. Hayret, bakkalın parayı umarsız bir biçimde alması karşında şaşırmıştım. Yoksa bu bir oyun muydu? Yoksa bakkal bu yırtık banknotu müşterinin cebine bir lanet gibi doladıktan sonra müşterinin bir biçimde geri dönmesini mi bekliyordu? Bu ağını geren bir örümceğin sabırla avını beklemesi gibi miydi? Aslında bu senaryo mantıklıydı da çünkü ben ihtiyacım olmamasına rağmen sırf elimdeki ucu yırtık banknotu elden çıkarmak için alışveriş yapmak gereksinimi duymuştum ama bütün bunlara rağmen parayı da iade edebilirdim belki. Bu duruma dair hiçbir somut bir veri olmadan bütün bu sorgulamalarımın ardından içimden despot bir ses "Aman neyse ne, bırak bunları şimdi." diye haykırdı. Bence de aslında, neyse ne. Hem bu adam bu kadar zeki ise zeki insanlara fazlasıyla ihtiyaç duyduğumuz bu çağda böylesi bir hayalgücüne ve bunu işleten bir zekaya beş lira feda edilebilirdi. Şimdi asıl önemli olan cebimdeki lanetli paradan kurtulmuş olmamdı ve bunu başarmıştım.
    Başka bir gün yalnız başımaydım. Nasıl bir işse artık bir kafede inzivaya çekilmiştim. Ben limonlu bir çay isterken arka masada oturan çift tartışıyordu. Sarf edilen cümleleri dinlememek istesem de bu kadar yüksek sesli tartışmada bunu başarmam pek mümkün görünmüyordu. Sırtımı onlara dönerek oturmam, onları görmemi engellese de bu durum dahi onları duymanın acısını dindirmiyordu. Önümdeki kâğıda düşüncelerimi bir türlü işliyemiyordum. Kafam da iyiden iyiye karışmıştı. Bir aralık tartışanların ne yapmaya çalıştıklarını düşündüm. Özel bir mevzu, saçma bir kıskançlık ya da bir tür doku uyuşmazlığı vardı bu işte. Çok duramadılar. Biraz sonra hiçbir şey olmamış gibi gayet iyi anlaşarak gittiler. Bense önümdeki kağıtlarda hâla bir şeylerin yolunda gitmediğini görünce hırsımdan tartışan çifti iyice sövgüledim. Ve apar topar hesabı ödedikten sonra para üstünü alarak şehrin karanlıklarına savuştum. Karanlıklarda sorguladım: "Hayır yani hemen barışacaksa niye iki saat birbirini yer iki insan. Siz anlaşamıyorsanız beni neden rahatsız ettiniz." Hava soğuktu. Çok duramadım. Eve gidip uyudum.
    O günün ardından sabahleyin bindiğim otobüsteki muavine beş lira uzattım. Biraz sonra para üzeri beklerken muavin uzattığım parayı bana iade etti. Şaşırmıştım. "Acaba yanlış para mı verdim?" diye düşündüm. Muavin verdiğim paranın geçersiz olduğunu söylemişti. Çünkü paranın ucu yırtıktı. Çok uzatmadım. Tekrardan başka bir banknotla ödeme yaparken bu arada geçmiş deneyimlerime dayanarak muavine "Bu paraları bankamatikler kabul ediyor." diye ekledim. İyi de bu bu para şimdi nereden elime geçmişti dünün olay örgüsünü bir film şeridi gibi gözümün önünden geçirmeye başladım. Değişik ihtimalleri eleyerek düşünce dehlizinde yol alırken bu paranın dün çay içtiğim kafede aldığım para üstü olduğunu hatırladım. O aralık kafamı karıştıran çifti tekrardan sövgülemeyi de ihmal etmedim. Üzerimdeki laneti kaldırma ihtiyacı duydum ama gittiğim yerde bankamatik yoktu. Aslında gittiğim yerde yaşam dahi yoktu sanki. Gariptir, uzaklarda bir bakkal belirmişti ve belki de başkalarına basit görünen ama benim lanetim olan para cebimdeydi hâla ve ben bir şeyler yapmalıydım. Bakkala gittim içeri girip bakkalı selamladım. Tıpkı yazın diğer ucu yırtık banknotları verdiğim bakkal selamladığım gibi. Ona bir zarar veremezdim çünkü selam vermiştim. Birkaç bir şey almıştım. Sıra aldıklarımın parasını ödeme safhasına gelmişti. Bulaşık yıkamayı sevmediğimden aldığım karton bardak elimdeydi. Bir aralık cebimdeki ucu yırtık banknotu bakkala vermekten vazgeçtim. Adam karton bardağa olması gerekenden çok daha yüksek bir fiyat biçmişti. Aslında açık konuşmak gerekirse cebimdeki ucu yırtık banknotu vermek için bana bir bahane lazımdı ve böylelikle bütün şartlar oluşmuştu. "Bu bardak neden bu kadar pahalı?" diye sordum. Adam boyunu hesaplar yaptı önce üslü sayılar, logaritmalar sonra integraller ve sonra daha nice hesaplar yaptı. Bence sonuç itibariyle verilenlerle istenenleri yazıp en sonunda bütün mantıklı sonuçları kafasına göre iki ile çarptı. Cevap aynı çıktı: "Elli adet karton bardak beş liradır." Hiç vakit kaybetmeden diğer aldıklarım için cebimden çıkardığım sağlam beş lirayı da elimdeki lânetimle istifledim ve elimdeki ateşi bakkala uzattım. Her an geri çevrilebilirdim. Nefesimi tuttum ama az önceki haklı itirazın etkisinde mi kaldı bilmem bakkal parayı aldığı gibi kasaya attı. Bardakları pahalıya almama rağmen sevinçli idim.
    Evet, başka insanların günahları beni bin bir düşünceye sürüklemişti ama yine de her seferinde bir yolunu bulup ondan kurtulmaya çalışmıştım. İnsan ki bedel ödemekten kaçınandır. Bu yüzden her sıkıntıda kaçıp kurtulmak ister. Kısır döngüler boy verir durumdan. İşte tam da bu noktada başlar bedel ödemenin imtihanlaşması.
    Selim SUÇEKEN