• Büyükler rakamlara bayılırlar. Örneğin onlara yeni arkadaşınızdan söz ettiğinizde, size asla esas sormaları gereken sorular sormazlar. Size hiçbir zaman: "Sesinin tonu nasıl?" En sevdiği oyunlar neler? Kelebek koleksiyonu var mı?" demezler: Onun yerine:" Kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor? " diye sorarlar. Onu ancak bu şekilde tanıyabileceklerini sanırlar.
    Antoine de Saint-Exupéry
    Sayfa 19 - Kırmızı Kedi Yayınları
  • 184 syf.
    ·6 günde·8/10
    Necip Fazıl hocası Abdulhakim Arvasi'yi anlattığı kitabında hocasının adını kendisinin ona duyduğu saygı nedeniyle anmaktan kaçınır ve kendisine "O" diye hitap eder. Nitekim kitabın adı da "O ve Ben"dir, "Ben ve o" olmaması dikkat çekicidir.

    Samiha Ayverdi de benzer şekilde hocasının adını anmaz. Hocasından dost diye bahseder. Nitekim kitabının adı da "Dost" tur zaten. "Dost ve ben" koymayarak kendisini silmiş, Necip Fazıl'a göre hocasını bir nebze daha öne çıkarmıştır.

    Öncelikle Samiha Ayverdinin dili harikulade. Dikkat ederseniz kitabın demiyorum, yazarın dili harikulade. Yazar o kadar derin bir üslup sahibi ki bunun sadece bu kitabına nüfus etmediğini görebiliyorsunuz. Açıkçası bu kadar çarpıcı ve liyakat sahibi bir üslubu sadece Cemil Meriç'te okumuştum, hayran oldum. Kitaba gelirsek ise kitap Samiha hanımın hocası Kenan Rifai' 'nin sohbetlerini bizlere sunuyor. Bir mutasavvıf olan Rifai'nin genelde ahlak ve dünya üzerine söylediği kelamlar okuyucu etkiliyor. Her mutasavvuf gibi basit olması karşın ruha tesir eden bir konuşması var. Dünyanın nankörlüğü üzerine sohbetlerini özellikle beğendim. Pek nadir sıkıldığım yerler de olmadı desem yalan olur ama Samiha hanımın üslubu bu kısımları da benim için zevkle okunabilecek hale getirmeye yetti. Nitekim kendisi vasat bir fıkra anlatsa muhtemelen gülmem ama hayranlıkla dinleyebilirim.

    Neyse kısacası güzel kitap efendim, tavsiyemiz olsun.
    Kenan Rifai
    Necip Fazıl Kısakürek
    Cemil Meriç
    O ve Ben
  • 400 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hava uyanıyor ve ateş düşüyor kitaplarını okudum. O yüzden iki kitabın yorumunu da burda yapacağım. İlk kitap benim icin guzel bi başlangıçtı açıkçası. Sonu da güzel bitti bence en azından beklediğim gibiydi. Okuması çok zevkliydi. Konusu zaten sevdiğim bir konu. Elementleri kontrol etmekle alakalı avatar a benziyor. Ama buradaki daha acımasız hali denebilir çünkü kitap biraz kalp kırıcı sonlarla bitiyor. Ama ikinci kitapla ilk kitabı karşılaştırırsak ilk kitap neredeyse mutlu bitiyor. İkinci kitabın sonunda eğer üçüncü kitap da elimde olmasaydi delirirdim. Ama tabiki böyle üzücü bitmeleri sizi engellemesin direk alın ve okuyun hiç tereddütsüz. Ve yayinevi ilknokta idi galiba gerçekten tebrik ediyorum onları kitaplar cok güzel çeviri ve sayfa kalitesine sahip.
    Spoiler yiyebilirsiniz ama büyük spoiler vermemeye çalışırım.
    Neyse gelelim karakterlere vhalla genç bir kadın karakterimiz ve hayatı tamamen değişmeden önce kütüphaneci çıraklığı yapıyordu. Ve bir gece imparatorluğun prenslerinden biri yaralı olarak saraya getiriliyor. İşte bu gecede kütüphanecilere kitaplardan bulabildikleri en yararlı bilgileri bulup prens için şifacilara gondermeleri görevini veriyorlar. Neyse iste vhalla delirmiş bir sekilde tüm kitaplara bakıyor ve sonunda ihtiyaç kalmadığı haberiyle birlikte yorgunluktan bitap düşüyor. Vhalla'nın hayatı işte bu gece değişiyor. Yani daha önceki o güçsüz kadın gidiyor yerine her kitapta daha da güçlenen bir kadin geliyor. Ama kendisi cok kararsız be. Sonra gelelim aldrik ve baldair'e. Aldrik anlata anlata bitiremeyeceğim aşık olduğum bir karakter. Sevdikleri için yapmayacağı şey yok. Dışardan soğuk ciddi ve taş kalpli gibi dursa da öyle olmasının sebebi onu öyle olmaya zorlamaları. Baldair kötü biri değil ve ciddi biri de sayılmaz ve kadınlar üstünde bir şöhrete sahip. Yakışıklı ve benim aklımda arada bir Kıvanç Tatlıtuğ gibi canlanan bir karakter ama Kıvanç onun getir götürün ü yapsın. Onu da seviyorum fakat aldrik kadar degil. Sonra Larel ve Fritz var keşke öyle dostlarım olsa. Daniel var ve kendisi 2. Favori erkek karakterim olabilir. Centilmen yakışıklı güçlü destekleyici bir erkek yani ne ararsan var. Ama iste ona göre bir karakter gelemedi daha o yüzden vhallaya takıldı kaldı umarım gelir diğer kitaplarda. Neyse bahsetmek istediğim karakterler bunlardı şimdilik. 3. Kitaba gecicem bitince de onun yorumunu yazarım alıntı falan yaparım belki. Son olarak fantastik tür seviyorsanız mutlaka alın okuyun derim.
  • 172 syf.
    ·1 günde·10/10
    Sabahattin Ali'nin hayatının son demlerinde yazmış olduğu öykülerden oluşan derleme bir kitap olan Sırça Köşk'te kaleminin ustalaştığını, diğer derleme öykü kitaplarından daha başarılı olduğunu net bir biçimde görüyoruz. Özellikle kitabın sonunda masalların da olması eserin doyuruculuğunu arttırmış. Mutlaka herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Öyküler akıcı bir üsluba sahip. Toplumdaki yozlaşmayı, açgözlü insanların insan canına hiçbir kıymet vermediğini tüm çıplaklığıyla anlatmış Sabahattin Ali.

    Ayrıca yazarın hayatını noktalamadan evvel kaleme almış olduğu Kurtla Kuzu öyküsünün de arkadaşı Rıfat Ilgaz'ın yaşamış olduğu olaylardan kurgulanmış olduğunu da belirtelim. Öyküdeki ana karakterin adı da Rıfat'tır... Sabahattin Ali gerçekten başarılı bir Toplumcu Gerçekçiymiş. Keşke daha çok eserini okuyabilseydik...

    Rıfat Ilgaz Kurtla Kuzu öyküsünün kurgusunun gelişimini bu şekilde aktarıyor:


    “Remzi Kitabevi Sırça Köşk’ü basıyordu. Kitap dizgiye verilmiş, kaba bir hesapla bir forma kadar eksik olduğu anlaşılmıştı. Ben Çinili Han’daki idareevimizde sobaya yakın bir masada yazı yazıyordum. Her zamanki telaşlı haliyle içeri girmiş, masamın üstündeki yazı makinesini bir yana iterek masanın üstüne oturmuştu. Tasarlamıştı, son öyküsü poliste geçecekti. ‘Anlat’ dedi, ‘Emniyet müdürlüğü’nde geçen bir hikâye yazacağım. Ne bilirsen anlat!’ Ben bütün bildiklerimi anlatmaya başladım. Önce gece nöbetine kalan memurların bizimle nasıl dertleşmek istediklerinden söz açtım. Onlar bizden daha dertliydiler, öğretmen olduğumu bildiklerinden, çocuklarından söz etmek kolaylarına giderdi. Bana nasıl yanıp yakındıklarını anlattım, uzun uzun. Ertesi gün aynı adamların, bizim durumumuzda olanları nasıl kılları kıpırdamadan falakaya çektiklerini de anlattım. Ben anlattıkça, o ustaca sorularla beni deşiyordu. Başımdan geçen bir sorgu olayına söz geldi dayandı: ‘Anlat!’ dedi. ‘Bu güzel işte.’ sonradan öğrendiğime göre onun da başından benimkine benzer çok sorgu olayları geçmişti. Anlatıyordum, çok önemli bir şey öğreneceklerdi benden, kendilerince… Yan çiziyordum boyuna. sorguyu yapan yetkili, ‘yazık’ dedi, ‘bu adamların içinde ne işin var senin? tahsil terbiye görmüş adamsın sen!’ cebinden bir paket iyi soydan sigara çıkardı, uzattı bana. Sıkı bir tiryaki olduğumu sanıyordu. Oyunbozanlık etmemek için uzandım. Üç dört gündür sigara içmediğimi hesaplıyor, bu dostça cömertliğin beni yumuşatacağını sanıyordu. Lafı gediğine koyduktan sonra çaktı kibriti. Ben bir ahbap pişkinliğiyle çaktığı kibrite doğru eğilince birden fırladı yerinden, tutup attı ağzımdaki sigarayı. Ağız dolusu bir sövgüden sonra: ‘Kim oluyorsun sen? sigaranı yakacak adam mıyım senin?’ hikâyenin burasına gelince, Sabahattin Ali, masadan lastik top gibi atlamıştı: ‘Olmaz!’ dedi, ‘Burada küfür az! Tokat ister, tokat!’ yeşil mürekkepli kalemini çıkardı cebinden, bir tomar kâğıt çekti, gitti. Karşıdaki masaya oturdu, yazdı boyuna. Eski harflerle iri iri on sayfaya yakın yazdıktan sonra, saatine baktı: Oluyor.’ dedi, ‘yarın yazarım gerisini.’ ertesi gün bitmişti hikâye. Yediğim küfür, tokata dönmüştü hikâyede. Adı da, ‘kurtla kuzu’ olmuştu. son hikâyesiydi bu. hikâyedeki kahramanın adı da Rıfat’tı. Gerçeğe saygı bu kadar olurdu işte.”
  • 480 syf.
    ·5/10
    Bu kitabın 220 sayfasını okudum. Bence 220 sayfa bu kitabı eleştirmek için yeterli, sizin okumanıza gerek duymadığım için aldığım bazı notları paylaşmak istiyorum. İnsanların görüşlerini bakış açısını bilmek lazım bu sebep ile bu kitabı okumaya başladım.
    Yazarın anılarından faydalanması ve verdiği örnekler ile kitap okunulabilir olmuş. Aslında sözünü açıkça söyleyen gevelemeyen birisi. Ancak bir ortaokul çocuğu gibi tek derdi tartışarak kazanmaya çalışan bir üslubu var, bazen de bazı insanları aşağılayarak kendini üstün görme derdinde -ki bunun tersi olduğu durumlardan da bahsedip kızmış :).
    Ayrıca yazar ateizmi savunmuyor sadece tanrılı dinlere inanan insanların vazgeçmesini diliyor.
    İlk bölümde ateist insanlara yapılan ötekileştirmelerden bahsediyor, kötü değil nötr bakılması gerektiğini söylüyor. Ama diğer konular için doğruyu arar biçimde değil sadece nefret ettiği şeyleri bir şekilde suçlama çabasında. Hangi din mensubu diğerleri tarafından kötü bakılmıyor ki ateistler bakılmasın. -Ki son yıllarda bu grup kendini üstün zekalı kesim olarak görmekte ve diğer insanlara hor bakmakta.
    İkinci bölüme geçtiğimizde anlıyoruz -ki kendisi de söylüyor. Yazarın diğer dinler hakkında bilgisi bir hayli kısıtlı. Kendisi saygısız ve saldırgan. Tarihten bazı isimler kullanarak kendini haklı göstermeye çalışıyor. (İleriki bölümlerde bunu yaparak dini savunanları ayıplıyor.) Halbuki benim beklentim olaya felsefik yaklaşmasıydı.
    Bölüm 3'te bazı kanıt kabul edilen şeylere yaklaşımlarda bulunuyor ama buradaki ilk 3 madde cevaplanamaz 3 madde. İnanan için tanrı inanmayan içinde sıradan bir şey olarak açıklanıyor sadece. 3 Maddenin açıklanamaması tanrının varlığını göstermez demiş ama kendisi paradox sorular sorarak tanrı yok diyor bkz: Tanrı kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi? İlerleyen yerlerde sağlam olmayan konular hakkında konuşuyor. Bu konuda biz de zaten bakış açımızdan onun doğru olmadığını söyleyebiliriz. Ayrıca yazarın matematik bilgisinin zayıf olduğu da görülüyor. Matematiksel hataları çeviriden mi kendisinden mi kaynaklı bilmiyorum ama düzeltilip yine aynı fikir anlatılabilir o yüzden pek takılmayalım. Daha sonra yazar bazı dalga geçilen ateist yorumlarını paylaşarak eğleniyor. Açıkçası komik de değil fikrini savunur da değil. Sadece kendisine duyulan saygıyı azaltıyor. Bazı kanıt denilen şeyleri yine çürütüyor ama bunları zaten kanıt olarak kim kabul ediyor bilemiyorum.
    Sadece hristiyanlıktaki kutsal ruh konusunda konuşarak kutsal kitapları yalanlıyor. Açıkçası komik, biz de kutsal ruh olayını saçma buluyoruz. Bu sadece hristiyanlığı yalanlayabilir, sevgili richard. Ek olarak bilim adamlarının yaşadığı dönem durumlar öyleydi çok sallamayın dedikten sonra bilim adamlarını kendin için kanıt sunman da çelişkidir. Burada bilim adamlarının dine bakış açısını çok bilmediği de aşikar. Newton'un o zamanlar baskı yüzünden dindar olduğunu falan savunuyor...
    Bölüm 4: Evrenin oluşum olasılığı ile ilgili düşünceler hakkında konuşarak aslında o sizin değil bizim kanıtımız diyor. Tekrar etmek gerekirse, yazarın biyoloji bilgisi ve birazcık genel kültür bilgisi var sadece. Burada benim merak ettiğim neden darwinin doğal seçiliminin tanrı tasarımını yalanladığı? (Doğal seçilim = şans olayının açıklaması) Eğer evrenin oluşum şekli böyle ise bile bunun tanrının tasarımı olmadığını söyleyebilir miyiz ki? Keşke bunun üzerine biraz konuşsaydın da somut bir şekilde bu tasarımı yalanlar işte demeseydin, bay dawkins.
    Birisinin kendisiyle tanıştıktan sonra agnostik olduğundan zafer ile bahsediyor. Halbuki sen ateizmi savunuyordun dostum, din düşmanı değildin ki?
    İlerleyen yerde BOŞLUKLARA TAPMAK diye bir başlık var. Acaba kuantum mu göreceğiz diye düşünürken yine saçma bir konuya muhatap oldum maalesef.
    Bazı tasarım için iyi olmayan kanıtlar hakkında konuşarak tasarımı çürüttüğünü düşünüyor. Bir kez yaşam başladıktan sonra darwinci evrimin konuyu devraldığını söylüyor. Daha sonra ilk oluşumdan bahsedeceğini söylüyor ancak pek bir şey söylemeyip küçük olasılığın yüksek deneme sayısı ile gerçekleşeceğini ilerde bu durumların daha açık olacağını söyleyerek geçiyor.

    Tanrıyı kim yarattı? Ne kadar manasız bir soru haline geldi. Varoluş gerçek olduğuna göre bir şey baştan beri var olmalı. İnananlar için yoktan var olan değil de hep var olan bir tanrı var. Ateistler içinde tanrı değil madde yoktan var. Böyle soruları tartışmada kazanma amaçlı sormak hoş değil.

    İlk defa bu kadar uzun bir yazı verdim. Bu konular üzerine hassas olduğum için. Bu kitabı önermiyorum ama fikriniz ile çelişiyor diye bunları okumaktan çekinmeyin. Ben bu seferlik sizin yerine okuduğumu düşünüyorum.
    Richard Dawkins'in nefret söylemini ve ortaokullu tartışma biçimini bırakması gerek...
  • 392 syf.
    ·Puan vermedi
    Bugünü şekillendiren dün olmakla beraber, bugün de dünü şekillendirir. Zaman bildiğimizin aksine doğrusal bir şekilde tek yönde hareket eden bir kavram değildir. Birbirlerini her yönüyle etkileyen karmaşık olaylar zincirini oluşturur.

    Bu kitap bu yıl içerisinde çok izlenen bir diziye ilham kaynağı olmuş, dizinin içerisinde de ana temayı oluşturan bir oyuncu rolünde gösterilmiştir. Fakat kitqpta geçen olaylar ike dizinin seyri birbirinden tamamen farklı olsa da karakter isimleri aynı tutulmuştur.

    Kitap zamanda yolculuk edebilen Zaman Korucuları, Zamanın efendisi ve bunlarla maceralara atılan bir kadının zamanda sapmalara yol açan ve dünyada olması gerekenden farklı sonuçlar doğmasına neden olan birine karşı girişilen mücadeleti içeriyor.

    Zaman korucuları, her biri farklı ustalıklara, farklı coğrafyalara, farklı dönemlere ve milletlere sahip dört zaman ustasının -ki bunlar; ışık saati, kum saati, su saati ve ateş saati ustaları olarak doğada bulunan dört temel elemente gönderme yapar- zamanın efendisi olanın yetiştirdiği ilk ustanın yine zamanın efendisi tarafından sonradan belirlenen zaman korucularının yardımcısı olmak, onlara hizmet etmekle görevlendirilmesine karşı çıkıp dünyada zamanda sapmalar yaratacağına and içmesi ve bunu yapma eylemine girişmesine karşılık, zamandaki sapmaları düzeltmeye çalışan kişiler olduğu görülüyor.

    Sapmalara yol açan kişinin isminin Azazil olması ile - Azazil ismini sonradan öğreniriz kitapta. Bundan ziyade bu kişinin isminin Adam( Adem) olduğunu görürüz- beraber bu hikaye Tanrının Adem'i yaratıp Şeytandan ona itaat etmesi ve Şeytanın bunu reddedip insanları yoldan çıkaracağına ant içmesi ike birebir örtüşüyor -Fakat ismin roman boyunca Adam(Adem) olması çelişki-.

    Romanın yayıncısı tek romanlık bir yayınevi ve çevirmen de kültür karmaşıklığı yaratarak müthiş sıkıcı bir çeviri yaratmış. Son bölüme doğru basitleşen bir gidişat var kitapta hatta monotonlaşan, aynı çözüm yoluna farklı şekillerle başvurulan bir yol çizilmiş.

    Yine de ilgi ile okunan, okunacak bir kitap.
  • Günümüzde bir çok insandan, üzüntü veya acı halinde “Seni anlıyorum” ifadesini duyarız. Başta bu cümle empati amaçlı bir tür iyi niyet göstergesi olarak görünebilir. Ancak psikolojik açıdan yaklaşırsak, bu cümle her zaman en iyi seçenek değildir. Çünkü böyle bir durumda, birine nasıl hissettiğini biliyorum dediğinizde, karşınızdaki kişinin duygularını değersizleştiriyor olabilirsiniz. Her şeyden önce, kimsenin tam olarak ne yaşadığını asla bilemezsiniz. Gerçek şu ki, kimse bir başkasının neler yaşadığını tam olarak anlayamaz. Sonuç olarak, sadece dinlemek ve ona destek olduğunuzu göstermek çoğu zaman yapabileceğiniz en iyi şeydir. Bu cümlenin sorunlu olmasının bir nedeni, çoğu durumda kendinizin de ne hissettiğinizi bilmemenizdir. Bu nedenle, bir insanın birden ortaya çıkıp ne hissettiğinizi bildiğini iddia etmesi pek de uygun bir davranış sayılmıyor. Zaten toplumun çoğunluğu psikoloji uzmanı veya terapist değil. Bu durumu, genelde size en yakın olan kişilerle tecrübe edersiniz. Aileler bu cümle kalıbını çocuklarıyla konuştukları zaman sıklıkla kullanır. Bir çocuğa nasıl hissettiğini biliyorum demek, hissettiklerini kendi cümleleriyle söylemesine engel olabilir. Çoğu insan, bazı şeyleri sormadan varsaymak gibi kötü bir alışkanlığa sahiptir. Bunu yapmanızın nedeni daha az bilişsel efor sarf etmek ve zamandan kazanmaktır. Çoktan beyninizde olan bir bilgi üzerinden, başka bir şeyi bildiğinizi varsaymanız çok daha kolaydır.
    İş arkadaşınızın, size partneriyle kötü bir gün geçirdiğini söylediğini düşünün. Muhtemelen “nasıl hissettiğini biliyorum” cümlesini kurmaya meyilli olacaksınız. Bunu söyleyerek iş arkadaşınızla empati kurduğunuzu hissedeceksiniz. Ancak bu doğru değil; diğer insanların duygusal dünyası ve çevresini algılama şekli sizinkiyle asla aynı olamaz. Bunu sıklıkla unutuyoruz. Dahası, bu tür durumlarda “nasıl hissettiğini anlıyorum” demek hiç de empatik olmuyor. Bu cümleyi söyleyerek karşınızdaki insanın duygularını onaylamak yerine, kendi duygularınızı onaylamış, değerlendirmiş oluyorsunuz. Karşınızdaki insana bu şekilde yardımcı olamazsınız.
    Zor zamanlardan geçen biriyle en iyi iletişim kurma yolu nedir peki?
    Çocuk, ergen, yakın arkadaş veya bir yabancı; karşınızdaki kişi kim olursa olsun “nasıl hissettiğini biliyorum” demekten kaçının. Aynı durumu yaşayan iki farklı kişinin aynı şekilde hissedeceğini varsaymaktan kaçının. Bu konuda size bir örnek verebiliriz. Cenevre Üniversitesinden Dr. Klaus R. Scherer ve Agnes Moors bu konuda ilginç bir deney gerçekleştirdi. 3000 yetişkine aynı soru soruldu: Bir arkadaşınızın sizin hakkınızda kötü bir şekilde konuştuğunu duysanız ne hissederdiniz? Araştırmacılar sürpriz bir şekilde 14 farklı duygusal cevabı kategorize etti. Bazıları sinirleneceğini söylerken, bazıları utanacağını veya hayal kırıklığına uğrayacağını belirtti. Bazı insanlar suçlu hissederken, bazıları ise yalnız hissedeceğini söyledi. Hatta bazı katılımcılar arkalarından bu şekilde konuşan biriyle bundan sonra arkadaş olamayacağını belirtti. Bu basit senaryoda bile ortaya çıkan bu kadar farklı cevabı hesaba kattığınız zaman, “nasıl hissettiğini biliyorum” demek daha da uygunsuz bir hale geliyor. Peki kurabileceğiniz başka cümleler var mı? En önemli şey, birini gerçek anlamda nasıl dinleyeceğinizi öğrenmek. Sonrasında ise mutlaka şunu hatırlayın: Bazı cümleler veya sözcükler karşınızdaki kişinin duvarlar örmesine neden olabilir. “Bu hiçbir şey”, “Ben de benzerini yaşadım, aşırı tepki veriyorsun”, “Bu sana hep oluyor” veya “Başka bir şeye odaklanman lazım” gibi cümleleri kurmaktan kaçının. “Nasıl hissettiğini anlıyorum” demek yerine “Nasıl hissettiğini anlat” diyin. Bazen basit bir şekilde, “Senin için buradayım” demek en iyi cevaptır. Sonuçta asıl amacınız, hiçbir şeyin varsayılmadığı ve kimsenin duyguları hakkında yargıya varılmayan güvenli bir alan yaratmak “Seni anlıyorum” diyen insanlara, William Shakespeare şöyle cevap veriyor: ”Hissedemediğin bir şeyi anlayamazsın.”

    Okuduğunuz İçin Teşekkürler