• "Erkekler kelebek gibidir, hepsi çiçekten çiçeğe konar"

    Yorumlarınızı bekliyorum.. düşünceleriniz nedir bu söz hakkında .. ama gerçekçi olalım..
    Ayşe Kulin
    Sayfa 236 - Everest
  • İlk buluşmanın sonucunda bu işin olmayacağını anlamıştım. zaten bu yüzden, yönetmenden 3 görüşme sözü almıştım.bu konuda ısrarcı olmalı mıyım, inanin hiç bilmiyorum. çünkü irademiz dışında gelişen lanet olası kaderimizi değiştiremeyiz. her ne kadar bunun için çaba göstersek de, bunun için hayatlarımızı adasak da ,bazen hiçbir şeyin değişmediğini görürüz. peki değişen nedir, o halde? değişen, bizim için önceden yazılmış şeyler mi, yoksa değiştiğini sandığımız şeyler mi? kader konusunda kafa yormanın, bir anlamı olmadığını çoktan öğrenmiştim. en iyisi, hayata kaldığımız yerden, bildiğimiz şekilde devam etmek.bu sefer masanın üzerindeki yeşil kaplı deftere bakmanın bir anlamı yoktu, o halde!

    2. görüşmeye de erken gelmiştim. bu sefer umut ediyordum ki, yönetmen tam vaktinde gelir.ama gene yanılıyordum, bu sefer ikisi de gecikmişti. sanırım o son "CEM YILMAZ ESPRİSİ" her şeyi bombok etmişti.biliyorum, ama elimde değil, bazı şeylerin değişmesini istiyorum, fakat ne hazin ki, hiçbir şey değişmiyor.

    Artık şu noktada , beni mutlu eden tek şey: garsonun "bir şeyler alır mısınız?" sorusuydu. evet alıyorum, sen bana bu sefer; kahve getir.

    kahveyi yudumladığım anda; kapıda EBRU hanımı gördüm. bu sefer o bana el sallıyordu. çok tuhaf hissettim,

    EBRU: üzgünüm , gerçekten üzgünüm, geciktim. ama sonunda gelmeyi başardım. EŞİM birazdan burada olucak, bizi nasıl affedeceksiniz bilmiyorum ama, gerçekten ikimiz adına çok özür diliyorum.

    SENARİST: önemli değil, cidden hiç önemli değil, sizi gördüğüme o kadar sevindim ki. fakat aklıma takılan bir şey var: geç kalmaktan nefret eden bir adamın, bir görüşmeye ikinci kez geç kalması, sizce tuhaf değil mi?

    EBRU:Biliyorum, nasıl göründüğünü biliyorum. ama elimizde olmayan nedenlerden dolayı oldu tüm bunlar.hem size bir hediye getirdim, umarım beğenirsiniz.

    SENARİST:Çok teşekkür ederim, mahcup ettiniz beni gerçekten... İÇ SES:hakkımda bilmedikleri o kadar çok şey vardı ki,fakat bu sefer hediyelerden nefret ettiğimi söylemedim, paketin içinde ne olduğu, inanın bana zerre kadar umrumda değildi, HEDİYEYİ açmadan kitabın yanına koyduğumu gören EBRU'nun, o an neler hissettiğini çok iyi biliyordum, sanırım bir insanın hayatında kendini aptal gibi hissettiği anlardan biri,bu konuda seni temin ederim EBRU, yalnız değilsin! belki de,öyle olmasını istiyordum, ...fakat o anda neler hissettiğimi belli etmek istemiyordum, ve çok naziksiksiniz diyerek, konuyu değiştirmek istiyordum; sizin hakkınızda merak ettiğim birkaç nokta var.


    EBRU: tabii ki!



    SENARİST: sizce insanın bu dünyadan, ayrılma süresi çok kısa, değil mi? , ve bu konuda kesin olan bir şey var, kaç yaşında olursanız olun, tam 100 yıl sonra burada olmayacağız! , bu gerçeği hiç düşündünüz mü?


    EBRU:haklısınız, her kim olursanız olun, ölüm gelir sizi bulur! ölümü düşünen insanlar, bana kalırsa, hayattaki en yaratıcı insanlardır, ki ölüceğini bilen biri, inanın bana , geriye kalıcı bir şeyler bırakma hayaliyle yaşar.

    SENARİST: işte, duygularıma ne de güzel tercüman oldunuz! geriye kalıcı bir şeyler bırakabiliriz, ya da bunu yapmayabiliriz bu bizim elimizde, ama düşüncelerim bu noktada açmazda, sizce de, DOSTAYEVSKİ'yi her şeyden çok sevdiğimi ,onun bilmiyor oluşu, tuhaf değil mi? yani demek istediğim, bu adam yıllar önce, insanlığa öyle eserler bırakmış ki, belki de kainat var oldukça onun varlığı yaşayacak, ama yine de, her şeye rağmen, DOSTAYEVSKİ'NİN tüm bunlardan haberiz, mezarında mışıl mışıl uyuyor olması, bir ironi değil mi?


    EBRU: sanırım gene haklısınız, hayatı doğru olarak, algılamak ve ya yansıtmak gerçekten güç bir durum! ama yine de iyimser olmakta fayda olduğunu düşünüyorum, ki hayatta öyle insanlar var ki, yaşadıkları zaman diliminde, insanların sevgilisi olabiliyorlar. her ne kadar, onların sayısı az olsa da , onlar gerçekten buradalar.


    SENARİST:sanırım o insanlardan biri de, NURİ BİLGE CEYLAN, olduğunu düşünüyorum. Üzgünüm sizin hakkınızda pek fazla şey bilmiyorum, emin olduğum bir şey var, o da beraber çalıştığınız, bu yüzden yönetmenin bu noktaya gelmesinde en çok emeği olan insanın,kuşkusuz siz olduğunuzu düşünüyorum, ki teorik olarak benim gözümde, siz de o insanlardan birisiniz!



    EBRU ile sohbetimizden tam 46 dk. sonra NURİ BİLGE CEYLAN kapıda göründü.bu sefer özür faslını kısa tuttum, hemen merak ettiğim şeyleri anlatmaya başladım ve artık lafı hiç dolandırmak istemiyordum,yalnızca gerçekleri, onun hakkında hissettiğim gerçekleri söyleyecektim.






    SENARİST: Albert Einstein'a göre siz bir aptalsınız?



    NBC:Sanırım biraz kaba oldu, tam olarak ne demek istiyorsunuz?



    SENARİST:Albert Einstein diyor ki: "sürekli aynı şeyleri yapıp, farklı sonuçları beklemek aptallıktır!" siz hayatınız boyunca DRAM filmi yaptınız ve bana kalırsa, bundan asla vazgeçmeyeceksiniz!, yani bu demek oluyor ki, siz gerçek bir aptalsınız!


    NBC: teoride haklısınız, lütfen alınmayın, ben Albert Einstein'nin teorilerine göre yaşamıyorum!




    SENARİST:, sizi kırmak gibi bir amacım yok, ama yine de ,düşünmeden edemiyorum, sizin yaptıklarınız ortada,lakin neden her defasında aynı türden film yapıyorsunuz?, bunu gerçekten çok merak ediyorum, sizi daha önce bahsetmiştim, eğer senaryonuza daha farklı şeyler eklerseniz, ne biliyim komedi gibi, sonuçların daha farklı olucağını düşünüyorum, tamam belki CANNES Film festivalinden alıcağınız ödüllerden feragat edersiniz ama, ortaya bambaşka bir sanat eseri çıkarabileceiğinizi, ve o moron kitleninin ilgisini çekebileceğinizi düşünüyorum!




    NBC:Haklısınız, sorunun yanıtını zaten verdiniz, o moron kitle için, inanın bana yapıcak hiçbir şeyim yok! ne bügün ne de yarın!




    SENARİST: moron kitle konusunda yanılabiliriz, sonuçta bu tek bir insandan oluşmuyor, belki de onları aşağılamış olabiliriz, ama yine de, inan bana yine de, o moron kitlenin içinde; tek bir insana dahi ulaşabilmek, her şeyden daha değerli! kutsal saydığımız şeylerden bile! çünkü bir insanın, ne zaman ve ne şekilde değişeceğini öngöremeyiz, belli kırılma noktaları vardır hayatta! ve bana kalırsa siz , onların kırılma noktasını yıkabilirsiniz, ve her şeyi kendi lehinize çevirebilirisiniz, bu güç sizde var, insanların kırılma noktalarını değiştirecek bir güçten bahsediyorum, işte bu muaazzam bir enerji.


    NBC: düşünceleriniz çok çarpıcı! bunları şu ana dek hiç düşünmedim. eğer düşünmüş olsam, daha çok insana ulaşmak gibi; bir amacım olsaydı şayet, dediklerinizi harfiyen eserlerimde uygulardım. ama yapmadım; bu yapmayacağım anlamına gelmez! fakat bildiğim bir şey var; insanın değişmesi zannediğiniz kadar kolay olmayacaktır!




    SENARİST:belki de siz haklısınız, bu konuma ulaşmiş bir insanın düşüncelerini değiştirmek oldukça zor, bunun farkındayım,keşke sizin düşüncelerinizi değiştirecek bir gücüm olsaydı, ama yok, dediğiniz gibi ne bugun ne de yarın! hiçbir şeyin olucağı yok, güneş batıcak, ve yarın yiniden doğocak, gerçek ise, yarın uyandığımızda farklı bir insan olmayacak, gene biziz, gene dünkü biz!



    NBC: lütfen, bu kadar acımasız olmayın, düşüncelerinize gerçekten değer veriyorum, hem size açık kapı bırakıyorum, belki de, bu senaryo üzerinde daha fazla düşünmeliyiz, bir şeyler yapabiliriz, sen ne dersin EBRU?


    EBRU:Tıpkı ilk konuşmada olduğu gibi, sizin sohbetinizi dikkatlı bir şekilde dinleyen taraf ben oldum. bazen araya girmek istedim, fakat bunu yapmadım, siz ikiniz gerçekten farklı kutuplardasınız, ama ben ,bu senaryonun bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyorum, tabii ki,bunu öngörmek imkânsız, elinizde ne kadar iyi bir senaryo, oyuncu, ve inanın bana milyon dolarlık film bütçeniz de olsa, bazı sonuçları öngermek imkânsız,ama bişeyler yapmadan da, bişeyleri değiştiremeyeciğimiz gerçeği de, gün gibi ortada!



    NBC: evet haklısın, sanırım seninle aynı fikirdeyim, bu işe başlamalıyız,ama başlamadan önce gerçekten üzerinde yoğun bir çalışma yapılması kanaatindeyim, yarın film şirketi ile konuşup, bu senaryo için, zemin hazırlama konusunda, görüş bildireceğim, daha önce dediğim gibi,ne yazık ki, bunun için size söz veremem, bazı şeyler bizim elimizde değil!


    SENARİST: bu iyimser tavrınız bile benim için yeterli, ne olucağını görelim, ve zamana bırakalım her şeyi, az kalsın unutuyorum, 3.görüşmemiz konuştuğumuz gibi olucak değil mi? çünkü bunu sabırsızlıkla bekliyorum, bu benim için her şeyden daha önemli gerçekten!

    EBRU:tabii ki, bizde bunu çok istiyoruz! ve bu sefer inanın bana ikimiz de geç kalmayacağız ve tam vaktinde beraber geleceğiz,bunun sözünü ikimiz adına ben veriyorum!


    SENARİST: o halde , tekrar görüşmek üzerine, dediğim gibi, sizleri tanıdığım için çok mutluyum!
  • Yalnız kalmayı öğrenirsen düşünmeyide öğrenirsin İlber Ortaylı
  • 750 syf.
    ·147 günde·10/10
    Yaklaşık 4,5 aylık bir okuma ve araştırma çabasından sonra, siz değerli kitapsever dostlarıma Ulysses’i yorumlamaya çalışacağım. Şimdiye kadar yaptığım veya yapmaya çalıştığım yorumlar içerisinde en çok zorlandığım, nereden başlayacağım konusunda derin düşüncelere daldığım, yazıp yazıp silerek farklı bir başlangıçla yeniden yazmaya başladığım, hangi dille yani James Joyce’un o asi-asabi-umursamaz İrlandalı ağzıyla mı yoksa normal bir şekilde mi yorum yapacağıma karar vermekte çok tereddüte düştüğüm bir yazı olacak. O yüzden şimdiden sürç-i lisan ettiysem affola.
    Öncelikle çok detaya girmeden James Joyce’dan bahsetmek sanırım en iyi başlangıç olacak. James Joyce, 182 yılında İrlanda’nın Dublin şehrinde doğmuştur. 10 kardeşin en büyüğü olan Joyce, 6 yaşındayken yatılı bir Cizvit (bir Hıristiyan tarikatı) okuluna gönderilmiş ancak alkolik babasının işlerini ihmal etmesi ve geçim sıkıntısına düştükleri için 9 yaşından itibaren bu okulu bırakak zorunda kalmıştır. 2 yıl boyunca annesinin yardımıyla eğitimine evinde devam eden Joyce, başarısı ve zekası sayesinde Dublin’deki bir başka Cizvit okuluna ücretsiz kabul edilmiş, oradan üniversiteye devam etmiştir. Henüz öğrencilik yıllarında çeşitli yerlerde yayınlanan yazıları sayesinde 18 yaşındayken belli bir üne kavuşması, kendisini yazarlık üzerine daha fazla çalışmaya teşvik etmiştir. 1904 yılıda annesinin ölümü üzerine Fransa, İtalya ve İsviçre’de yaşamıştır. Giderek artan göz rahatsızlığı sebebiyle zamanla görme yetisini kaybeden Joyce, 58 yaşındayken 1941’de İsviçre’de yaşamını kaybetmiştir.
    James Joyce yazılarında kendine has bir üslup kullanmıştır. Özellikle Ulysses ve Finnegan Uyanması bunun en çarpıcı örnekleridir. (İleri tarihlerde Finnegan Uyanması için de bir okuma planım bulunmakta; onun yorumunu da siz değerli kitapseverlere okur okumaz sunacağım.) Peki nedir bu teknik? Ulysses’i “çevrilmesi ve anlaması en zor kitap” yapan, hatta kendisinin bizzat “İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zeka oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu budur.” dediği, büyük bir çoğunluğun “oooo Ulysses mi, yanından bile geçmeye korkuyorum”diyerek kaçtığı bu kitap nasıl bir teknikle yazılmıştır? Elimden geldiğince size anlatmaya başlayayım.
    En basit ve kısa anlatımıyla kitabın özeti şu: “Tarih 16 Haziran 1904, yer Dublin. Kitabın başkarakteri sayılabilecek Leopold Bloom kahvaltısını yapar, arkadaşlarıyla buluşarak kalp krizi neticesinde ölen diğer bir arkadaşı olan Patrick Dignam’ın cenazesine giderler. Sonrasında, mesleği olan reklam afişi tasarlamak üzere baskı evine gider. Reklam afişi toplamak için dışarıya çıkar, kitapçıdan karısı Molly’ye kitap alır, geri döner. Arkadaşlarıyla bir şeyler içmek üzere genelev tarzı bir bara giderler ve sarhoş olan Stephan Dedalus’un çıkardığı bir kavgaya karışırlar. Mr.Bloom oradan evine gider ve yatar. İşte bu kadar. Zorluğuyla ünlü koca Ulysses’in tüm konusu bu bir günde, yani 16 Haziran 1904’te yaşanan olaylardan oluşmaktadır.” demeyi inanın çok çok çok isterdim. Aslında doğruluğu var, evet, bütün olay örgüsü bundan ibaret. Ama asıl konu bu değil, asıl konu kitabın yazılış tekniğinde. Çünkü James Joyce tüm bu kısacık günü anlatırken “Bilinç Akışı” adı verilen teknik ile kaleme almış. Size bu tekniği şöyle bir örnekle, daha doğrusu kendimden bir örnekle, bunu yazarken önümdeki 1 dakika boyunca zihnimden geçenleri aktararak açıklamak istiyorum: “Çok uzun oldu yorum, saçmalıyorum da sanırım. Yayınlamaz bunu editörler. Yo yo çok güzel gidiyorum, sonuçta tamamen samimi duygularımı aktarmaya çalışıyorum. Pencereyi kapatayım, üşüdüm. Bekle. Serumun yeri acıyor. Tayinler de inşallah zamanında açıklanır. 20 saniye olmuş daha. Sigara yaksam mı? Zaman geçiyor sonra yak. Hay bu otomatik düzeltemenin… Hişşt sakın yazma o küfürü buraya. Borges okuyayım bundan sonra. Kaç saniyem kaldı? Oğlum çok saçma oldu sil bu bölümü. Kalsın. İzmir olsun lütfen tayinim. Son 5 saniye. Hasss…Noktalı virgül, yo hayır sadece virgül. Öğle mi ikindi mi bu ezan? Bitti sürem. Tırnağı koymayı unutma.” Şimdi bunu James Joyce’un tüm bir gün boyunca büyük çoğunlukla Mr.Bloom üzerinden, bazen de diğer karakterler üzeirnden yaptığını ve yazdığını düşünün. Üstelik bunun içerisine James Joyce’un üstün edebi bilgisinin getirdiği birikim ve zekası ile, bazen tek bir kelime, bazen de bir paragraf veya dialog eşliğinde aktarmaya çalıştığı şifrelenmiş mesajlar ile edebi eserlere atıflarda bulunarak sunduğunu hayal edin. Bu bir kelime ile Yunan mitolojisinden ve Homeros’un Odysseus’undan geniş bir bölüme veya Shakespeare’in Hamlet’inden bir veya daha fazla sahneye gönderme yaparak şifreyi oradan çözmenize yönlendirip, ister istemez meraklanarak kendinizi bu kitapları karıştırırken bulduğunuzu düşünün. Bazen de dini inanca yönelik ve Tekvin, Eski Ahit ve İncil’e bulunduğu atıflarda da bulunarak verdiği ve iyice içinden çıkılmaz hallere soktuğu şifreler, gerçekten insanda araştırma hırsını tetikleyen bir mekanizma şeklinde boy gösteriyor. Öncelikli tavsiyem, bu kitabı okumadan önce Homeros’un İlyada ve Odysseus’unu, Shakespeare’in Hamlet, Kral Lear ve Romeo ve Juliet’ini okumanız ve kitabı okurken mutlaka bunları elinizin altında bulundurmanızdır.
    Kitapta her türlü detayı aktarmış James Joyce, özellikle de Dublin şehri hakkında. Hatta bir röportajında “Dublin yerle bir olur ve onu tekrar eski düzeninde inşa etmeye çalışırsanız Ulysses’ten faydalanabilirsiniz.” şeklindeki söyleminin abartı olmadığını okuyunca anlayacaksınız. Çünkü en küçük ayrıntısına kadar, tüm sokak, köprü, dükkan ve hatta sokak lambalarına kadar, adeta bir harita şeklinde Dublin’i anlatıyor. Yolda yürürken yanından geçen insanların veya barda-lokantada otururken yan masadakilerin konuşmalarına kadar, sokak köpeklerinin kusmuğuna kadar her şeyi kaleme almış ve bunları mutlaka bir şekilde şifrelerle başka detaylara bağlamak üzere yönlendirme yoluna gitmiş. Arkadaşlarıyla olan sohbetlerinde de bol bol dedikodu okuyabilirsiniz. Şu şöyle yapmış, bunun karısı zaten şöyleydi, onun oğlu böyle yapmış gibi klasik erkek dedikoduları da oldukça fazla.
    Aslında Ulysses, sanıldığı kadar kasvetli bir kitap değil. Oldukça fazla mizah da barındırıyor. Herhangi bir sohbet esnasında veya karakterlerin bilinç akışlarını kaleme aldığı satırlarda öyle espriler sıkıştırmış ki aralara, tam “burada ne demek istiyor acaba?” dediğiniz sırada bu esprilerle karşılaşınca istemsizce gülmeye başlıyorsunuz. Zaten Joyce yine bir röportajında “Birisi de çıkıp Ulysses’i bir mizah kitabı olarak algılasa, çünkü içinde tek bir ciddi satır yok.” demiştir. Gerçekten de türlü türlü kelime oyunları, şakalaşmalar, laf sokmalar, göndermeler, belden aşağı espriler, sakarlıklar, kısacası mizaha yönelik her şey kitapta mevcut.
    Kitabı şifrelerden ve bilinç akışı tarzından başka karışık yapan bir diğer neden de, birden bire gündelikten çıkıp hayale geçmesi. Ciddi bir olayı anlatırken, aniden hayal kurduğu bir olaya geçmesi okurken gerçek-hayal yönündeki anlaşılmazlıklara yer verebiliyor, ama merak etmeyin çünkü ilerleyen satırlarda derhal bunun ayırdına varabiliyorsunuz.
    Genel olarak en beğendiğim bölüm Stephan Dedalus’un kütüphaneci ile yaptıkları ve sonrasında Egliton ile Mulligan’ın da katıldıkları sohbet bölümüydü. Shakespeare’den, Goethe’den hatta Boccaccio’dan söz ettikleri bu bölüm diğer bölümlere göre bir tık daha ilgi çekiciydi. En çok zorlandığım bölüm ise; tam 42 sayfa süren, hiçbir noktalama işareti kullanmadan paragraflar halinde yazdığı, Leopold Bloom’un karısı Marion Bloom’un, yani Molly’nin bilinç akışını anlattığı son bölümdü.
    Toparlayacak olursam; öncelikli tavsiyem kesinlikle bu muhteşem eserden korkmayın. Uzun da sürecek olsa, bir çok kitaptan araştırma yapmanız da gerekecek olsa mutlaka bu kitabı okuyun. Okuduğunuzda göreceksiniz ki gerek Mr.Bloom, gerek Dedalus, gerekse Molly veya diğer karakterlerden herhangi birinde kendinizi ve içsel yansımanızı, kendi bilinç akışınızı bulacaksınız. İçinizden geçen ama kendinizin bile kabul etmekte zorlanacağız konuları burada bulacaksınız ve artık tüm bu düşünceleriniz özgürleşecek. Bunalmayacaksınız, aksine güleceksiniz esprilere. Gözümüzün bebeği olan yazarımız Oğuz Atay’ı daha iyi anlayacaksınız, nasıl da etkilenmiş James Joyce’dan diyeceksiniz. Hatta özellikle Tutunamayanlar’ı benim gibi tekrar bu gözle okumak isteyeceksiniz. Başlarda Nevzat Erkmen’in Ulysses Sözlüğü kitabından yararlanmaya çalıştım. İsteyen okurlar oradan yararlanarak diğer kitaplara nokta akışı yapıp şifreleri çözme yoluna gidebilirler. Ama şahsi fikrimce Ulysses için sözlük lazımsa, bu sözlükte geçen bölümler için, yani Odysseus veya Hamlet sözlüğü de lazım. O yüzden önceliğiniz yukarıda saydığım ve tavsiye ettiğim kitapları okumanız yönünde olsun. Benim tercihim, eski olan YKY baskısı değil de Norgunk Yayınlarının 2012 yılı baskısı olan Armağan Ekici çevirisi oldu. Sizlere de bu baskı ve çeviriyi öneriyorum.
    Okuyunuz, çünkü bu muhteşem kitap tamamen hayatın içinden ve gerçeklerle dolu…
    Saygılarımla….
  • A heart that loves is always young. (Seven bir kalp her zaman gençtir.)
  • 377 syf.
    ·17 günde·Puan vermedi
    Evet, Sanat nedir?.. Sanat'ın ne olduğunu öğrenebilmek adına okumaya başladığım bu kitabı, ân itibariyle bitirmiş bulunmaktayım. Başlar başlamaz da sayfaların arasına toplanan böylesine zengin zekâlı insanların birbirleriyle olabildiğince eğlendikleri... Birbirlerinin yüzlerine bakarak alttan alttan gülümsedikleri... Zengin oldukları için asil görünmeğe çalıştıkları... Ve bazen de daha önce ismini bile duymadığım yazarların ve şairlerin söz ve şiirlerinden nutuklar attıkları; tanımadığım bir sürü ünlü ressamların 'el emeği göz nuru' eserlerine, tablolarına bakarak fikirlerini bildirdikleri bir ortamda olabildiğine fakirlik içinde kıvranan zekâmın 'ezik' duruma düştüğünü farkettim. Ama ilerleyen saatlerde o eziklik hissi kaybolmaya başladı yavaş yavaş. Doğrusu biraz rahatladım...

    Tolstoy durumumu farketmiş olmalı ki; uzaktan bana bakarak işaret diliyle bir şeyler söylemeğe çalıştı; ben ise -tam olarak ne dediğini anlamasam da- başımı ileri geri hareket ettirerek "Tamam" diye onayladıktan sonra; Tolstoy, şeytanvâri bir tebessüm eşliğinde göz kırparak yüzünü yanındaki fransıza döndü. Sanırım,  "hiç canını sıkma. Gez, toz, dolan.. eğlenmene bak.. bir köşeye yapışıp kalma. Ortama ayak uydurmaya çalış." demek istiyordu. Göz kırpma ve tebessüm ise "bakma bunların zengin görünmelerine. Ben şimdi onlara gününü gösteririm." anlamına geliyordu. :))

    İşte ondan sonra aynen öyle yaptım. Ortama ayak uydurmaya başladım. Uydurabildim mi peki?.. Evet... Hem de nasıl!.. Bir sürü insanla tanıştım. Tanıştığım insanlara ise -bir iki hal hatır kelamı ettikten sonra- ünvanladığım iki soru oluyordu: Ne iş yapıyor sunuz ve hangi ülkeden geldiniz? Ve çoğunluğun Fransız, Rus ve İngiliz yazar ve şairler olduğunu öğreniyordum. Nadiren de olsa diğer avrupa ülkelerinden şairler, yazarlar ve müzisyenler çıkıyordu karşıma. Konuşulanları olanca dikkatle dinlemeye çalışıyordum. Diyecek bir sözüm olduğu zaman da susuyordum veya çok az konuşmaya çalışıyordum. Ağzımdan çıkan her kelimeye dikkat etmeğe çalışıyordum. Çünkü; neredeyse her sözden farklı farklı anlamlar çıkıyordu ortalığa... "Bu sözle ne demek istedin.?" şeklindeki başlar hep bana taraf yöneliyordu nedense. :)) Sayfalar arasındaki ziyafetin ilerleyen saatlerinde, Tolstoy, gelen konuklara "Sanat Nedir?" diye bir şeyler soruyor, fikirlerini ve düşüncelerini öğreniyor; sonra ise konu hakkında kendi düşüncelerini de belirterek son noktayı koyuyordu. Son nokta dediysem, öyle böyle değil... Tolstoy sözünü söyledi mi kimseye söz söyleyecek boş bir yer bırakmıyordu neredeyse... Hattâ bir ara "Bilim" hakkında da bir şeyler konuşulduğunu duyar gibi oldum. Ama esas konu Sanat üzerine olduğu için fazla sürmedi bu konuşmalar. Çok iyi* bir ziyafetti gerçekten... Vedalaşırken de üzerinde birkaç yazar, şair, müzisyen ve ressam isimleri bulunan bir not bıraktı Tolstoy bana... "Belki ileride bir işine yarar" diyerekten...

    Kesinlikle bu kitap okunulmalı diye düşünüyorum. Bu kitabı okumayan pişman olmaz belki ama okuyan biri, "okumayan pişman olur" diye geçirir içinden... İncelemede saçmaladığımın farkındayım. Derdini anlatamayan insanın en sonunda sükûnete dalması gibi; susmasını bilmeyen insan da çoğu zaman saçmalamaya başlar benim gibi!.. :))

    Şaka bir yana da, kitap hakikaten bol bol bilgi barındırıyor. Aklınıza takılan bir sürü sorunun cevabını bulabileceksiniz şübhesiz.

    Sanat nedir, ne değildir?
    Sanatçı kimdir veya kimlere sanatçı denir?
    Sanatçının başlıca özellikleri nelerdir?
    Gerçek sanat ve taklidi sanatı birbirinden ayıran özellik nedir?
    Bilim nedir?
    Bilimin amacı nedir, ne olmalıdır veya ne olmamalıdır?
    Bilimin faydaları ve zararları nelerdir?
    Bilim faydalı mıdır, değil midir, neden faydalıdır veya neden faydalı değildir? ve saire.. ve saire.. gibi tüm bu soruların cevabı bu kitapta... Gönül rahatlığıyla yediden yetmişe herkese tavsiye edilir türden bir eser. Başlarda biraz zorlanabilirsiniz belki ama, ilerleyen sayfalarda çok kolay anlaşılıyor anlatılmak istenen her şey...

    Bir de kitabın sonlarında, Şekspir'in yazmış olduğu bir oyunun uzunca bir incelemesini yazıyor Tolstoy. O oyun ki, hakkında ne medhiyyeler yapılmıştır... "İşte gerçek sanat budur!.." dedikleri... Öve öve bitirilemeyen bir oyunun aslında ne mene bir şey olduğunu anlatıyor Tolstoy bizlere. Bunun için Tolstoy'a, sanki "ne kadar bedbaht(!) bir insansın. Shakespeare'i eleştirmek ne mümkün.(!) Zavallı!.." diyenler -bakışlarıyla- bile olmuştur. Fazla detaylara girmeden incelemeyi burada sonlandırıyorum. Hoşça kalın...

    Bol istifadeli okumalarınızın olması dileyiğle...


     (*), Burada, belki alışılmış bir kelime olan "güzel" kelimesini kullanmam gerekirdi ama Tolstoy; "güzel" ve "iyi" kavramlarını öylesine iyi bir şekilde açıkladı ki, "güzel bir ziyafet" yerine "iyi bir ziyafet" yazmamın daha doğru olacağını düşündüm. :)

    Not: Herkesin düşüncesi kendisine hastır. Sizlerin bu kitap hakkındaki düşünceleriniz; burada yazılanlarla örtüşmeye bilir.
  • 132 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Arkadaslar, bu kitaba formda, kitabdan alinti yapmak haricinde hic kimse incele yazmamis.
    Dünyanin en akademik en agir kitablarini okudum ama aklim ve duygularim okudugum kitaba karsi hic böyle tepki vermemisti.
    Yazar adina son yillarda Norvecin cikardigi en güclü yazarlardan diye yazilinca insan ürküyor, kitab hakkinda bir elestiri yapmaya. Toplum, arkadaslar ve takipcileri arasinda kücük düsmekden korkuyor. Diyor ki, insan bir sey yazmayimda cehaletim ortaya cikmasin. Bu bana kendi hayatimda bir seyler hatirlatti. Arkadaslarimla Islam dininin bazi mesele ve kurallarini elestirip tartismaya actigim vakitler, ayet ve hadislerle cevap veririlerdi. Bu cevap tutumu bende su duyguyu uyandirirdi. " Bak bir adim geri at sana kaynak olarak söylenen seye karsi sansin yok." Hakli dahi olsam ürkütürdü beni yanlis bir seyler söylemekten. Söylenen sey mutlak dogru, "anlamamis olan sensin" derdim kendi kendime.
    Bu kitaba elestiri yazmaya basladigimda ayni duygulara kapildim.

    Söyle ki :
    Kadin bu kiatabi karsiliginda sonuc olarak birde ödül almis ve ben kitabi okuyorum anlayamiyorum ! nasil bir duygu bu bilirmisiniz ? Insan kendinden süphe duyuyor. Acaba ben neyi kacirdim, neyi anlamadim diyor. Arkadaslar eger bir bileniniz var ise bu kitab hangi usul ile okunmali insanin bu kitabdan beklentileri ne olmali yada sonucda hangi dersi cikarmali ne bileyim neyi yakalamali bu kitabda. Sonucda hangi duygular ve bulgulara varmis olmali. Eger varsa aranizda, kitabin son noktasinda kendisine birseyler katmis bir takim bulgular elde etmis olan lütfen banada izah ederse sevinirim. Cünkü kendimi salak aptal (afedersiniz) gibi hissediyorum. Bunlari böyle yazarken tabiki bildigim birseyler var, var kendime göre sirlarim. Bana verilen ömrün vakti icinde ne kadar kitab okudugumu yazip hava atiyor hissi vermek istemiyorum. Lakin inanin kendim ile bir celiski ve süphe icindeyim. Kitabin bana, okurdugumda vermis oldugu duygu su ki, hani italyan peyniri Morzerella diye bir peynir varya öyle birsey. Bu peynirin öyle pek fazla tadilir ve görünür özelligi yok yani tadi tuzu olmayan bir peynir. Varligini belli eden kütlesinden baska. Kisaca bu kitabin bana vermis oldugu duyguda böyle birsey. Sanki yazar bir cuval alfabeyi kaos sistemiyle bir tomar kagit üzerine atmis harflerde kafalarina göre sirt sirta vermisler de bu kitab olusmus yada yazar bir deste kagit üzerine harfleri birakmis da sonra bir islik calmis harflerde emre itaat edip istenilen yerlerini almislar da bu kitab olusmus hissi verdi bana. Yazmak icin yaziryor olmak demek buna deniliyor demek ki. Ümit ederim ki, yazdiklarim da yalniz degilimdir, utanirim sonra yazdiklarimdan. Bu kitabi okuyan dahi mi ? olmali acaba demeden de edemedim kendi kendime. Acaba eksiklik bende mi?.................
    Acaba bunlarimi anlamamiz lazim geliyor acaba bu duygu ve bulgularami varmamiz gerekiyor ! Eger bu böyleyse ve yazar okuyucularinin bu duygulara varmasini istemis ise yazarin hedefi bu ise kitabda yazdiklarida cok ama cok basarili olmus demekdir. Tabiki son olarak sunu yazmak isterim daha kitabin saglamsini yapmadim. Iyibir saglama yaparak elestirip, yorumlayip ve daha saglikli bir inceleme yazmam icin kitabi hazmetmem gerekiyor. Bu yüzden Kitab adina incelemeyi sona erdirmiyorum. Gelecek günlerde kitab adina bir yazi daha ele almayi düsündügüm Icin "ARKASI YARIN" diyorum.
    Saygilarimla.

    Arkasi yarinin ikinci bölümü
    Mütis bir cagrisim, mütis bir istikamet gösterme. Söyleyecegim tek sey dahilik bu olsa gerek. Iyi ki, elestiri mahiyetinde ilk yazimda sivri kelimeler kullanmamisim.
    Arkadaslar, bu incelememe söyle baslamak istiyorum. Bence kitab adina kitabdan yeteri kadar alinti yapilmis. Bu yüzden baska bir ktabin bana vermis oldugu esinlenmeyle fikir calarak bir kisa düsündüren söz ile basliyacagim yazima.
    "Hayatta kalmakla yasamanin arasindaki fark nedir ? yada ömür tüketmekle yasamanin arasindaki fark nedir ?
    Hayatta kalmak icin sadece ve sadece hayatta kalmak yeterlidir.
    Bu kitab okuru karanlik cikisi olamayan bir labirente geziye cikariyor.Kitabi okurken hakikaten hizlaniyor ve sizde birseylerin azaldiginin farkina variyorsunuz. Kendinizi göre, göre hissede, hisede tükeniyorsunuz. Anladimki bu kitab her okunusda bambaska duygulari cagristiracak. Bu sizin zaman mekan ve birikim, deneyimlerinize bagli. Yazar "Hizlandikca Azaliyorum" basligiyla kitabinda neyi anlatmaya calismis. Bu kitabi okuyup bitirdikten sonra sabrinizinda tamamen tükendigini ve kitabin son kelimesinide okuyup kapagini kapattiginizda ciglik atmak isteyeceksiniz. (" Oooh Beee"). Diyeceksiniz ki, keske ISSIZ yüksek bir dagda olsamda avazim ciktigi kadar bagirsamda cigligimin yankilanmasini kendimde duysam. Cigliginizada bir nokta koydugunuzda düsünceleriniz sizi baska bir Norvec'in dünyaca ünlüve dünya capinda ilgi duyulmus baska bir sanatcisini götürüyor ve hatirlatiyor. Edward Munch bu sanatcida Skomvold'un yaptigini cizerek yapmis. Iste Skomvold'da bu CIGLIGI yazmis. Birisi sessiz digeri harfleri birbirine carpa,carpa, kelimeleri bangir bangir bagirtirarak yapmis.
    Cevirmen Deniz Canefe adina söylenmesi gereken ise bu isin ne kadar zor oldugudur. Nedeni su ki, düz bir yaziyi cevirmek basittir ama kitabin asil dilinde kafiyeli cümleler varsa kafiyeli bir yazilimi baska bir dile cevirmek ve anlasilmasi gereken seyi kaybolmamasini saglamak cevirmen icin iskence gibi birseydir.
    Zor demenin üstünde zordurki imkansiza cok yakin durur.
    Bunu Deniz Kanefe basarmamista olsa calismasini takdir etmek gerekir. Buradan birde Jaguar yayin evinede ayrica tesekür etmeliyiz. Satis garantisi düksük olan zor tercihler yapiyor herzaman.

    Saygilarimla