• Konfüçyüs söz konusu birliğin felsefi temellerini geliştirip güçlendirmek için büyük bir mücadele verdi. Gerçekten de Çin kültürünün temeli aileydi. Durum böyle olmakla birlikte, güç politikası tarafından tahrip edilen aile ve aşındırılan “geleneksel aile değerleri” 500’lü yılların sonlarına doğru gerçek bir tehdit altına girmişti. Bu yüzden Konfüçyüs’ün felsefesi, sadece toplumsal ve politik meselelerle, doğru ve adil yönetim gibi konularla, aile ve cemaat değerleriyle ilgili oldu.
  • “Bir cemaat diğerine karşı -sanki sadece kendisi hak çizgideymişçesine- üstünlük taslamamalıdır.”
  • AHMET YESEVİ VE ATATÜRK ÇİZGİSİ

    Türkiye’de cemaat/cemiyet ilişkisi ve dönüşümü yaşadığımız acı tecrübelerle birlikte salt din merkezli irdelenmekte, sorgulanmaktadır.

    Günümüzde karşımıza gelen örnekler ve yansıyan hukuksuzluklar öylesine vahimdir ki “tarikat”, “dergah”, “cemaat” kavramına yüklediğimiz anlam haliyle olumsuzdur.

    İnsanların milli/dini hassasiyetlerini kullanarak gösteriş ve aşırılık içinde yüzenlerin adı ne gerçek bir dergahtır, ne de insanlığın bir yansımasıdır. Orada ne İslam vardır ne de onun değerler sistemi... Orada bireyi robotlaştıran, iradesine ipotek koyan bir servet inşaatı vardır. Bu inşaat bir tür akıl tutulması ile harç olunur.

    Suç örgütü haline gelmiş böylesi yapıların meşru görünürlük sağlamak için üst kavram ve sembollerimizi kullandığını unutmayalım. Örneğin Adnan Oktar kendisini savunurken “Atatürkçüyüm, milliyetçiyim...” diyor.

    Peki bu işleri kurgulayanlar neden ilk fırsatta bu iki kavrama sığınıyorlar?

    Çünkü Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarken ve modern bir cemiyeti tasarlarken devraldığı Osmanlı fotoğrafında tarikatlar, cemaatler bir gerçekti. Atatürk çağdaş bir medeniyet ülküsünün adımlarını atıyordu. Milliyetçilik de aynı form ve istikamettedir. Mesela grup haklarına yönelen etnik ayrımcılık milliyetçiliğin düşmanıdır. Gerçek milliyetçilik birey haklarını ve birey özgürlüğünü esas alır. Atatürk’ün 1925 yılında Tekke ve Zaviyelerin kaldırılması kararı ise maalesef bir takım çevrelerce yanlış ve yanlı sunulmaya devam etmektedir. Atatürk’ün aynı süreçte Diyanet İşleri’ni, Türk Tarih Kurumunu, Türk Dil Kurumunu kurduğunu, örneğin Harf İnkılabını gerçekleştirdiği dikkate alınmıyor.

    Ne diyor Atatürk?

    “Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır.” İlaveten “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinimize, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum” sözlerini unutmayalım

    Bu noktada Türkistan coğrafyasındaki en iyi örnek Hoca Ahmet Yesevi’nin yaklaşımıdır. 13. Yüzyılda, Güney Kazakistan’da filizlenen Yesevi düşüncesi, Peygamberimizden o güne taşınan Allah ve insan sevgisinin merkezi konumundadır. Ahmet Yesevi, Yahya Kemal’in ifadesiyle “milliyetimizi borçlu olduğumuz insandır.” Çünkü sadece Kuran ve sünneti yaymakla kalmamış aynı zamanda Türkçe yazıp, söylemiştir. Divan-ı Hikmet adlı eserinde öyle hayata dönük meseleler vardır ki; örneğin emeğin kutsallığı, örneğin kadına saygı gibi...

    Ve sıkı durun!

    Bugün Kabe’den sonra Müslümanların en çok ziyaret ettiği yerlerden biri olan Ahmet Yesevi (türbesi) kendisinin yaptığı tahta kepçe/kaşıkları satarak geçimini sağlamıştır. Belki de bazılarının Ahmet Yesevi söz konusu olduğunda burun kıvırması, kulak tıkaması bu yüzdendir.

    Kürşad Zorlu
  • Kıbrıs Harekâtı başarılı bir operasyondur ve bu yönde alınan karar da doğrudur. Çünkü çok yakınımızda, anlaşmalarla alınmış bir yükümlülük ve korumakla görevli olduğumuz bir cemaat var. En fazla tetkik edilen, hatta etnolojisi vesikaya en çok dökülen, gerçek etnik yapısını bilinen Türkler Kıbrıslılardır. Sadece 16. asra ait mühimme defterleri dahi Kıbrıs halkının Karaman eyaleti dağlılarının adaya sürgünüyle oluştuğunu gösterir. Hiçbir yer hakkında bu kadar sarih bilgi yoktur. Toros Dağlarındaki Türkmenlerin kimisi devlete vergi yükünden ve tahrirden dolayı, serkeşlik yapan hatta isyan eden, kimisi komşu oymaklarla arbedeye girip eyalet yönetiminin başını ağrıtan gruplardır. Nizam-ı âlemin tesisi için buraya sürülmüşlerdir.
  • Türkiye'de sorun mezhep, tarikat ve cemaat gibi yapıların mevcudiyetinden daha çok, "Allah ile aldatma" ve "Allah adına korkutma"nın bu tür oluşumların varlık sebebi haline gelmesinden ve "din"in ticaret metaına dönüştürülmesinden kaynaklanmaktadır. Cehaletin mazereti olmaz.
  • Ya siz,
    Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
    Nasıldı
    Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?
  • Sonuç olarak, 15 Temmuz başarısız darbe teşebbüsünden alınacak hayatî derecede mühim dersler bulunmaktadır:

    Birincisi, cemaat ve tarikatlar, basite alınacak bir olgu değildir. Cemaatler, tarikatlar ve dinî organizasyonlar, kendilerine her ne kadar sivil toplum örgütü görüntüsü vermeye çalışsalar da kişi merkezli olmaları, ortak katılımdan yoksun olmaları, devletten bağımsız olmak yerine, devlete muhalif bir tavır takınmaları, bazılarının iktidarı güç kullanarak ele geçirme gayesi gütmesi, ticarî ortaklıklara dönüşmesi ve dinî-ideolojik kalıplar içerisinde faaliyet göstermeleri onların sivil toplum örgütü sayılabilmelerini imkânsız kılmaktadır.Özellikle Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler, önderleri veya liderlerinin otoriteleri ve tasallutu altında faaliyet göstermekte ve varlığını bu kişilerle sürdürmektedirler. Diğer taraftan bazılarının dolaylı veya doğrudan siyasetin içinde oldukları, partileştikleri, partilerin potansiyeli ve uydusu hâline geldikleri bilinmektedir. Ayrıca bazı gruplar, bazen iyi niyetli ve insanlara faydalı olmak üzere kendilerine destek veren mensuplarını, müşteri gibi görerek suiistimal etmektedirler. Bazen de, tevhit, ihlâs, tesettür, tekbir ve benzeri kavram, değer ve sembolleri işyeri, dükkân, şirket adı olarak kullanmak suretiyle, onlar üzerinden rant devşirmeğe çalışmaktadırlar.

    İkincisi, milleti kurtaracak olanın yine milletin kendi iradesi olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Türk milleti, bundan önceki ihtilâl ve yahut ihtilâl teşebbüslerinde göstermediği bir tepki göstermiş, iradesini temsil eden Meclis’e sahip çıkmıştır. Böylece millet, İlahî irade ve cüz’i iradenin yanında millî iradenin de savunucusu olmuştur. Artık çağdaş mütekellimler ve sosyal bilimciler, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Türk siyaset felsefesinin anahtar terimi olan bu kavramı, tekrar tartışmak ve tanımlamak zorundadırlar.

    Üçüncüsü, demokrasiyi daha önce küfür olarak görenler, demokrasi nöbeti tutarak önemli bir değişim yaşamışlardır. Toplumların kendi kendisini yönetmesi olarak tanımlanan demokrasi sahiplenilmeğe ve korunmaya değer görülmüştür.

    Dördüncüsü, laikliğin tekrar tartışılmasına ve tanımlanmasına yönelik yeni bir süreç başlamıştır. Bu süreci sekteye uğratmadan devam ettirmek ve kendi değerleriyle uyumlu olabilecek hürriyetçi bir laikliğe nasıl ulaşılacağına dair fikir ve öneriler ortaya koymak toplumun yararına olacaktır.

    Beşincisi, dinî inançlarda körü körüne bağlanmanın ve kutsallaştırılan şahıslara sorgulamadan itaat etmenin nelere mal olduğu görülmüş, bundan kurtulmanın yolu olarak akılcılığın, sorgulamanın, ferdiyet şuurunun ve eleştiri geleneğinin güçlendirilmesi gerektiği anlaşılmıştır. Bu da beraberinde din eğitiminin-öğretiminin sağlıklı zeminlerde yapılması ve programların buna göre düzenlenmesi icap ettiğini göstermiştir.

    Altıncısı ve en önemlisi akla, cüz’i irade ve millî iradeye önem veren Hanefî-Mâturidî anlayış, âdeta yeniden keşfedilmeye başlanmıştır. Bu gelenekten yararlanılacaksa, İmam Ebu Hanife ve İmam Mâturîdî gibi âlimlerin kendi dönemleri için ortaya koydukları fikirler yerine o fikirlere nasıl ve hangi usulle (metodoloji, yöntem) ulaştıklarına yoğunlaşılmalıdır. Böylece “reyci/akılcı” din anlayışı, bireylerin aklını ve zihnini özgürleştirecek, hukukun üstünlüğünü güvence altına alacak, millî iradeyi hâkim kılarak demokrasiyi güçlendirecektir. Aksi takdirde Türkiye Şii-Selefî mezhep çatışması veya Bâtıni-Zâhirî zihniyet kutuplaşması zeminine kayacaktır. Türkiye sahip olduğu toplumsal, dinî ve ahlâkî değerleri güncelleyerek tarihte olduğu gibi bugün de Müslümanlar ve insanlığa umut olacak yeni bir İslâm Medeniyeti’nin inşası için elinden geleni yapmalıdır. Bunun için her şeyden önce dinî ve felsefi alanda toplumsal bir aydınlanma ve yenilenmeye ihtiyaç olduğu unutulmamalıdır.

    Sönmez KUTLU