"BİRİNCİ HATVEDE:
" فَلاَ تُزَكُّوۤا اَنْفُسَكُمْ (Nefislerinizi temize çıkarmayın)âyeti işaret ettiği gibi, tezkiye-i nefis etmemek. Zira, insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever; başka her şeyi nefsine feda eder. Mâbuda lâyık bir tarzda nefsini metheder; mâbuda lâyık bir tenzihle nefsini meâyipten tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında, şiddetle müdafaa eder. Hattâ, fıtratında tevdi edilen ve Mâbud-u Hakikînin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı kendi nefsine sarf ederek, مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ (Heva ve heveslerini kendisine mâbud(tapınılacak)eden kimse...) sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir. İşte, şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathiri, onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir."(1)
Bu ayette Cenab-ı Hak insanın yaradılış mizaç ve tabiatını, nefsinin ilcaat ve icraatını bir yaradan olarak ilmi ezelisi ile biliyor ve bu insanın mutlaka hata edeceğini, günah ve kusur işleyeceğini ifade ediyor. Zaten insan kusurdan hali olsa o insan olmaz; o bir başka mahluk veya melek olur. İlk peygamber ve ilk günah işleyen de odur. İşte bu nokta-i nazardan, bu ayet, "Nefsinizi temize çıkartmayın." diyor.
İnsan yaradılış itibariyle evvela nefsini sever. Başka şeyleri kendine ve menfaatine faydalı ise sever. Hatta nefsine o kadar ifradı muhabbete girer ki, onu mabuda layık bir tarzda metheder. Kusurlardan beri ve ayıplardan tenzih eder. Zaten zalim kralların uluhiyet dava etmeleri, nefsin ve fıtratın bu tabiatından dolayıdır.
İnsan elinden geldiği kadar kusurları kendine layık görmez ve kabul etmez. Hatta fıtratına verilen mabudu hakikinin teşbihi ve hamdi için vasıfları ve