• Yazının başlığı Mersin’de Roman Dernekleri Federasyonu’nun tertiplediği seminer. II. Cihan Harbi’nde katledilen ırkların başında Yahudiler, ardından Alman işgal bölgelerindeki Çingeneler gelir (bir zamandır kabul edilen isimle Roman). Ben de seminerde yeryüzünün halen en çok dışlanan ve kabulde zorlanan grubunun Türkiye tarihindeki rolü üzerine değerlendirme yaptım.

    Ünlü Amerikan tarihçi ve sosyoloğu Ian Hancock adına toplanan ‘Bin Yılllık Var Oluş’ sempozyumuna Ian Hancock gelemedi. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’yi güvenli bölge saymıyormuş ve gidilmemesini tembihlemiş. Hürriyet başka, tembih(!) başka... Tembihe uymamak hiç de iyi sonuçlar sağlamıyor. Hancock 50 bin başlığı geçen arşiv ve kütüphanesini hassaten bu konu üzerinde meydana getirmiş ve Türkiye kütüphanelerine bağışlamayı düşünüyormuş. Açılış konuşmalarından birini yapmak için katıldım. Toros Üniversitesi rektörü ve bölge milletvekillerinin katıldığı programda doğrusu çok ilginç tebliğler dinledim.

    EGZOZ BORUSU İÇERİ ÇEKİLMİŞ ARABALARDA YOK ETTİLER

    “Bu dünyada kimsenin hakkı verilmiyor” diye kötü bir faraziye vardır. Yalnız, kimsenin ahı da çamurun içinde kalmıyor. II. Cihan Harbi’nde katledilen ırkların başında Yahudiler gelir. Ardından Alman işgal bölgelerindeki bütün Çingeneler gelir (bir zamandır kabul edilen isimle Roman). Sonra acımazsızca katledilen başka gruplar vardır, Polonyalılar ve hatta Kızıl Ordu’nun harp esirleri. Nitekim birtakım imha deneylerinin önce bu esir askerler üstünde yapıldığı bilinir. Yüz binlerce insanın imha edildiği yerler şüphesiz Auschwitz, Birkenau, Treblinka vs gibi toplama kamplarıdır. Ama herkes bu fırınlarda yok edilmedi. Bireysel olarak sokakta gezinirken yakaladıkları Çingeneleri ya da Yahudileri egzoz borusu içeri çekilmiş arabalarda yok ettikleri de oluyordu.

    İşin garibi bu insanların kaderini tayin eden, onlar üzerinde tıbbi deneyler yapan veya imhaların için projeler hazırlayan Alman uzmanlar Yahudilerin donanımlı olmaları, ısrarlı olmaları, destek bulmalarıyla bir ölçüde yakalanıp cezalandırılırken, Çingenelere böyle işler yapanlar için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Eva Justin gibileri ancak 1960’larda tespit edilmiştir ve mesela Eva Justin adaletten kurtulmak için intihar yolunu seçmiştir (1966). Bu tiplerin en korkuncu Hermann Arnold 90 yaşına kadar büyük Çingene uzmanı diye Avrupa Konseyi gibi beynelmilel kuruluşlarca bile bilgisine başvurulan bir adam olarak yaşamıştır. Nazilerin Çingenelerin aşağılık adamlar olduğunu ispat için kullandıkları yöntemler, yaptıkları anketler ve testler hiç şüphesiz ki sahtekârlıktan ibarettir.

     

    SORUNLARI BAŞTA İSKÂN OLMAK ÜZERE CİDDİ BOYUTTA

    Birincisi Ankara’da yapılan bu seminerin ikincisi Mersin’de düzenlendi. Mersin’in yaz sıcağı dışında son zamanlarda en çok istifade ettiğim bir sempozyum izleyebildim. Başkan Orhan Galjus’tu. Hristo Kyuchukov Türkçe bilen Bulgaristan romanlarından. Çingeneleri imhaya götüren adamların bütün ahlaksızlıklarını ve buna rağmen insanlar arasında uzman olarak yaşayabildiklerini enteresan örneklerle verdi. İlk gün Fransa’dan profesör Marcel Courthiade dört dörtlük entelektüel konuşma yaptı. Dünyada bu sorunun ne olduğu, erimek şöyle dursun ilk başladığı gün kadar canlı olduğunu lengüistik ve sosyolojik örneklerle verdi. Bu ırkın entelektüelleri var. Mesela müteveffa Elena Hümanova Prag Üniversitesi’nin etnoloji profesörüydü ve Çingene tetkiklerini orada kurmuştu. İtalya’daki Çingenelere yapılan baskıları protesto için Roma’da olan ve sempozyuma sonradan katılan profesör Santino Spinelli aynı zamanda iyi bir folklor uzmanı ve müzisyendir.

    Yeryüzünün halen en çok dışlanan ve kabulde zorlanan grubunun Türkiye tarihindeki rolü üzerinde bir değerlendirme yaptım. Doğrusu merhum profesör Tayyib Gökbilgin hocanın “Osmanlı Toplumunda Çingeneler” ve Dumlupınar Üniversitesi’nden Emine Dingeç’in “XVI. Yüzyılda Osmanlı Ordusunda Çingeneler” başlıklı makaleleri iyi kilometre taşlarıdır. Türkiye tarihinde Çingeneler askeri sistemin içinde de yardımcı kuvvet olarak kullanılmış ve belirli muafiyetler elde etmişler. Günümüzdeki sorunlar başta iskân olmak üzere ciddi boyutta. Yalnız şunu da söylemek gerekir: Avrupa’da halen var olan dışlama ve hatta itiş burada onunla mukayese edilmeyecek kadar geriliyor ve belki de o şekilde mevcut olmadı. Bütün sorun en iyisini yapmak ve 16. asrın Türkiye devleti ve toplumu gibi bu grubu da hayatın içinde benimseyip ondan yararlanmak.

    SEVR TARTIŞMASITÜRK Tarih Kurumu Sevr Anlaşması’nı resmen bir antlaşma değil bir belge olarak ifade etti. Bu ayrıntının üzerinde durması ilginç. Hepimiz bunu “muahede” diye biliyoruz. Kurum ise “belge” olduğunu ileri sürüyor. 10 Ağustos 1920’de bugün artık Paris’in metro sınırları içinde kalan Sevr Porselen Fabrikası’nda anlaşmayı imzalayan heyette ortaelçi Reşad Halis Bey, ayan meclisi üyesi Rıza Tevfik Bey (şair, filozof) ve Hadi Paşa vardı. Damat Ferit Paşa imza atanlar arasında değildir. Hükümet reisidir. Antlaşma metninde Osmanlı İmparatorluğu’nun adı Türkiye diye geçmektedir. Daha mayıs ayında İtilaf Devletleri öngörülen antlaşma metnini bize malumat için sundular, hiçbir itirazı da kabul etmediler. Bizzat Georges Clemenceau’nun önceden Damat Ferit’e hakaret dolu bir nutuk çektiği malumdur. Hükümet ve saltanat meclis ortada olmadığı, dağıtıldığı için eski ayan azalarından ve devletlulardan oluşan bir şûra-yı saltanat teşkil ettiler, bir üye (Maraşlı Ferik Ali Rıza Paşa) hariç herkes bu anlaşma metnini onayladı. Giden heyet de tasdik etti.

    Tabii bu 10 Ağustos tarihli muahede metni Ankara Hükümeti tarafından reddedildi. Tasdik eden heyet vatan haini ilan edildi. İtilaf Devletleri arasında da farklı görüşler ortaya çıkmaya başladığı ve antlaşmanın bazı konularda tadili söz konusu olduğu için akan zaman içinde makam-ı saltanat bunu tasdik etmedi. Muahedede de yer alan hükümlerin çoğu zaten yürürlükteydi.

    BELGEDEN İBARET KALDIĞINI SÖYLEMEK ZOR

    Bu bakımdan metni tasdik etmeyen Birleşik Devletler senatosunun durumuna rağmen bu anlaşmanın belgeden ibaret kaldığını söylemek zor. Çünkü yeni Türkiye’nin milli mücadelesi fiilen o tarihten sonra bu antlaşma hükmüne göre çizilen yeni statüyü değiştirmek içindir. Sevr bugüne kadar çok kullanıldığı üzere reddedilen bir antlaşmadır. Zaten 1920 yılından itibaren Adana, Dörtyol, Maraş, Antep, Urfa gibi bölgelerde Sevr statüsünün bize kabul ettirmek istediği fiili işgal kırılmaya, zedelenmeye başlamıştı ve 1921 yılı eylülünde de Sakarya çok şeyi değiştirdi.

    Sevr’in belge haline gelmesi, onun bize sunulduğu, hiçbir değişiklik yapılmadan tartışıldığı ve nihayet tasdik ettirildiği 10 Ağustos 1920’den sonraki safahatla, sıcak mücadeleyle kabul edilmeyen değil edilebilemez bir belge haline dönüşmesi 1921 yılı yazına kadar devam etti ve safha safha filli işgalin kalkması yolunda antlaşmanın öngördükleri dışına çıkıldı, bu nedenle de Sevr üzerinde tadilat girişimlerine de İtilaf Devletleri temsilcileri başvurdular. Mesela İstanbul’un Britanya kuvvetleri tarafından 1920 Martı’ndaki işgali meclisin kapatılması, mebusların tevkifi ve Malta’ya sürülmesine karşılık, Büyük Millet Meclisi hükümeti Meclis Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Erzurum’da albay Rawlinson, Konya’da İngiliz yüzbaşı C. L. Campbell gibi subaylar başta olmak üzere daha birçok Anadolu mevki komutanları ve askerler tevkif edilmiş, Mondros Mütarekesi zaten burada ilk darbeyi yemişti. Sevr’in hazırlanıp dayatılması bundan sonradır ama bu sefer de mahalli ulusalcı direnişlerin başarıya ulaşması ve meclis hükümetinin ordusunu düzenlemesiyle ilk esir mübadelesi görüşmeleri ve sözleşmesi de yapıldı ve İnebolu’da Malta sürgünlerinin de bulunduğu Britanya gemisi Anadolu’daki İngiliz askeri tutsaklarla mübadeleyi tamamladı. Bu, Britanya’nın artık Ankara hükümetini bir varlık olarak resmen tanımak zorunda kalmasıdır, Fransa ve İtalya ise epeydir daha realist ve dinamik bir uzlaşmacı politika izlemeye başlamışlardı.
    Ilber Ortaylı
  • “Çingenelerin belli bir fiziki tipleri vardır ve gizli bir dil konuşurlar ya da konuşurlardı; mezhepliler ise kalabalığa karışır giderler, bunun kanıtı da takibe uğramamış olmalarıdır. Çingeneler renkli insanlardır ve kötü şairlere esin kaynağı olmuşlardır; mezheplilere ise şarkılarda, ucuz resimlerde ve fokstrotlarda rastlanmaz...”
    Jorge Luis Borges
    Sayfa 237 - İletişim yay
  • Yakmak için koca koca fırınlar yapacaklarına, Yahudiler'le Çingeneler'in göz ve saç rengini değiştirmek daha kolay olmaz mıydı?
  • "Çingeneler ayının insanın kardeşi olduğuna inanırlar.
  • “Transilvanya’daki Çingeneler şunu anlatır: Günlerden bir gün Tanrı, büyük suyun içine bir değnek atar. Değnek büyür ve koca bir ağaç oluverir. Bu ağacın altında oturan şeytan ise, Tanrı’yı selamlar. Birlikte dokuz gün boyunca suyun üstünde dolaştıktan sonra, Tanrı dünyayı yaratabilmek için şeytandan, denize dalıp dipten kum getirmesini ister. Tanrı ona, adını söylemek suretiyle bunu başarabileceğini söylediğinden, şeytan kendi adını söyler.

    Fakat kum ısınır ve onu yakar. Bu şekilde dokuz gün boyunca kum çıkarmaya çalışır ve bu arada öylesine yanar ki, kapkara olur. Nihayet kendi adını söylemeden denizin dibinden kum çıkarır ve Tanrı bu kumdan dünyayı yaratır. Şeytan, ağacın altında yaşamak istediğinden Tanrı’yı kovmaya çalışır, fakat büyük bir boğa gelir ve onu beraberinde alıp götürür. Ağaçtan yere et parçaları düşer ve yaprakların içinden insanlar fırlar. Yer ve Gök daha sonra ancak birbirinden ayrılmıştır.

    Tanrı, bir vakit şeytanla birlikte deniz kenarına iner. Şeytan, suyun derinliğini öğrenmek üzere öne atılır, dibe dalar ve pençelerinde toprakla tekrar yukarı çıkar. Tanrı ona, bundan iki figür yani erkek ve kadını yapmasını emreder. Şeytan bunu da başarır ve Tanrı ondan bu figürleri konuşturmasını ister. Ancak bu kez şeytan onun emrini yerine getiremez ve yenilgiyi kabul etmek zorunda kalır.

    Tanrı, asasını figürlere doğru uzatır ve o anda yerden iki ağaç bitiverir. Bunlar, dallarıyla figürlere arkadan sarılır. Bunun üzerine figürler canlanır. Bunlar, Damo ve Yehwa adını taşıyan ilk insanoğullarıdır. Tanrı asasını tekrar kımıldatır ve bu kez ağaçlardan birinde elma ve diğerinde armut biter. Erkeğe armutları ve kadına elmaları yedirtir. Yılan, kadının elmaları yemesini engellemek ister (!). Kadını zaptedebilmek için, Tanrı bunu yılana ifade eder. Fakat sonra Tanrı Yılan’ı kovar ve kadın elmalardan yer. Meyveler, biçimlerinden dolayı her ikisinde, diğer cinse karşı karşı bir istek uyandırır ve Tanrı onlara sevişmelerini buyurur. Kadın, birinci ve ikinci sevişmenin ardından her defasında ‘encore’ (daha çok) der. Tanrı bir üçüncüsüne daha müsaade eder.
    Fakat kadının üçüncü sevişmeden sonra da ‘encore’ (daha çok) diye bağırması üzerine, Tanrı kızarak onu ebedi doyumsuzluğa mahkum eder.
  • Merhaba arkadaşlar,

    Biliyorsunuz Erhan arkadaşımızın her ay düzenlediği süper bir hikaye etkinliği var. Katılımlar şahane, çıkan öyküler de aynen vesselam.

    Önceleri bir şeyler karalarken şunu fark ettim. Bir hikaye düşünün ki, sevdiğiniz veya sevmediğiniz bir filmde geçen ama sizin kurduğunuz bir hikaye.

    Yani istediğiniz bir sahnede siz de kendinizi konumlandırın ve ana hikayeye (yani filme) uygun şekilde öykünüzü anlatın. İsterseniz dışına da çıkabilirsiniz elbet, size kalmış. Örnek olarak yazdığım kısa yazıyı ekliyorum.

    Çingeneler Zamanı : #31478651

    Mesela, https://youtu.be/0pjJLwiB0Nk bu sahnede geçen dans eden insanlardan birisi de siz olabilirsiniz veya ana karakter de olabilirsiniz. İster onun ağzından isterseniz de kendi tarafınızdan konuşabilirsiniz.

    İsterseniz Che ile latin amerika turuna katılıp https://youtu.be/mMSwgG4UOWo bu sahnedeki insanları anlatabilir veya o insanlardan biri olabilirsiniz.

    Yazılacak olanlar hayal gücümüz doğrultusunda sınırlı olacak, yani uçsuz bucaksız!

    Attım bir zoka, bakalım gelen olacak mı :)

    Herhangi bir süre kısıtımız yok, isteyen istediği kadar yazabilir. Ben de aklıma düştükçe yazacağım.

    İsteyenler yazdığı yazının linkini bu ileti altına iliştirebilir. Bakalım neler olacak. Esen kalınız :)