Tomris Uyar

Tomris Uyar

7.8/10
251 Kişi
·
936
Okunma
·
694
Beğeni
·
25.651
Gösterim
Adı:
Tomris Uyar
Unvan:
Türk Öykü Yazarı ve Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 15 Mart 1941
Ölüm:
4 Temmuz 2003
Tomris Uyar (d. 15 Mart 1941 - ö. 4 Temmuz 2003) Türk öykü yazarı ve çevirmen. İngiliz Kız Ortaokulunda, Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde eğitim gördü (1961). İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine bağlı Gazetecilik Enstitüsünü bitirdi (1963). Papirüs dergisi kurucularından olan Uyar’ın deneme, eleştiri ve kitap tanıtma yazıları Yeni Dergi, Soyut, Varlık gibi dönemin belli başlı dergilerinde yayımlandı. On öykü derlemesinden Yürekte Bukağı ile 1979, Yaza Yolculuk ile 1986 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. 60’ı aşkın çevirisi kitaplaşan Uyar’ın günlükleri, “Gündökümü” genel başlığı altında, yayımlandı. Yürekte Bukağı ve Yaza Yolculuk öykü kitapları ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldı. Tomris Uyar, şair Turgut Uyar ile evlidir ve Hayri Turgut Uyar isimli, İTÜde öğretim görevlisi bir oğulları vardır. 2003 yılında kanser nedeniyle vefat eden yazarın kabri Zincirlikuyu Mezarlığındadır.
''Sen uyuyordun, bilemezsin. Kaç sigara içiyorum üst üste, kaç eski gazete okuyorum ilânlarına kadar. Her sabah kaç bin güçlükle alışıyorum önümdeki güne, getireceklerine.''
''...İstemeye hakkım var mı bilmem ama seni yürekten ilgilendiren şeyleri, başkalarına anlatmaktan kaçınacağın şeyleri duymak isterdim.
Anlat bana...''
Paragraflar tıkışık, soluksuz. Ne olduğu belirsiz, korku yüklü simgeler, olağandışı diyaloglar, gerçekten başarılı doğa betimlemeleri ile doğada eşine rastlanmayan silik soluk masalsı tipler içiçe.
Yoksulluk anlatılmaz be ablam. Yoksulluk yaşanır anca. Gerisi puştluktur. Yani anlatıp. Kanına ekmek banıp o ekmekle semirmektir. Övünmek gibi bir şeydir anladın mı? Ayıptır.
Diyorum ki kişinin doğum tarihi pek önemli değil aslında, dünyaya gözlerini açmak daha önemli.
Zorbalık, günün modası gereği, başı çekiyor. Kaşıkla göz oymaktan, ırza geçmeye, linçe kadar.
Bu akşam okul çıkışı, hafiften yağmur, soğuk, yapayalnız Kartal'daydım. Normalde arkadaşlarım olurdu ve kahkahayla geçen bir akşam yaşanırdı, klasik bir cuma...ama yalnızdım, her zaman gittiğimiz yerden başka bir cafeye gidip sıkılarak oturdum. Eve dönene dek içim ağırlaşmıştı iyice, hem biraz yürüdüm, çamur, toprak, her yer karanlık, yanda hâlâ devam eden yeni inşaatlar, ve her yer araba dolu, lambasız sokak, arada ağaçlardan yapraklardan gelen yağmur sesi.

ev de aynıydı: boğucu bir hava, kırk beş senelik eşyalar, koltuklar, boyanma zamanı gelmiş soluk mavi renkli duvarlar... Dodi aynı yerinde yatıyor, hasta; annem soğuktan korunmak için sarmalanmış, ev aynı loş ışıkla aydınlanıyor...hemen odama geçtim. uzandım yatağa. biraz uyumuşum.

kütüphanem artık daha boş. evet, gönderdim bazı kitaplarımı, evet bazılarını arkadaşlarıma verdim, bir çoğunu okuluma taşıdım. Raflar daha boş şimdi. Senelerce yüz yüze baktığım kitapların bir çoğu artık yeni yuvalarında...Gidecek olan diğer kitaplarım hâlâ bekliyorlar...

elim yine, arada sırada olduğu gibi, arka sıralarda dolaştı...acaba var mı? elim uzansın da bulayım bir tane daha, ve hemen okuyayım, çünkü ihtiyacım var, uzanmak istiyorum, belki okumaya çalışırken dalıvereceğim bir daha uykuya.

sonra buluyorum onu: senelerce nice kitabın arasında, nice kereler yeri değiştirilerek, bazen acaba okusam mı diye elimde sıkılgan, mazlum bekleyen Diz boyu papatyalar, bu cuma akşamıma sızıverdi; yatağıma uzanıp sayfalarını çevirmeye başlayınca, beklediğimden daha iyisiydi okuduğum, çünkü sağa sola dönüp, arada dayanamayıp kendimi bıraktığımda kapanınca gözlerim, birden hatırlayıp açılıyor göz kapaklarım ve okuyorum: edebiyat insanı gerçekten iyileştiriyor. Başkasının acısını hikâye hikâye okudukça, ve bu insanların her biri nerdeyse elli yıllık bu incelikli, acılı kitabın yapraklarından hafızama aktıkça iyileştiğimi hissettim. Okurken aklım bahçedeydi: adlarını Çehov'un hikâyelerinden koyduğum bahçedeki yavru kedilerin bir çoğu yok şimdi, Gusev öldü, Varka öldü, İvan görünmüyor ortalıkta, ölülerini bulamadım ve senelerdir olduğu gibi, sır oldular, ve böyle hâyâl etmesi daha iyi geliyor şimdi, çünkü nicesini ellerimle gömdüm bahçemize, hayat edebiyat kadar güzel değil her zaman, bu yüzden içim sıkılsa ve üzülsem de artık kabul ediyorum, yok olacağız hepimiz, tomris uyar'ın kitabın son hikâyesinde insanın ruhunu titretircesine anlattığı gibi, sıcacık kalacak ölümüz bir an için, ve soğuyacak yavru kediler gibi, sonra sır olup gideceğiz. Kitabı okurken en çok hissettiğim şey her karakterin yanına oturup ya da yorgunluktan uzanıp yanlarına, onlarla beraber kalmak isteğiydi, herkes korkunç çaresiz, acı dolu göründü bana...ve sene daha 1973. Peki ya bugün? Her yerden daha büyük zulümler kötülükler, insanlıktan çıkmışların vahşetleri gelirken, edebiyata sığınarak, korunabilir miyiz? Bunu yapabilir miyim? Yavru kedilerimi köpekler sırf öldürmek adına ve aldıkları zevkten, öldürürken, aynen insanlar gibi, ne kadar sebepleri olsa da sosyal, psikolojik, herkes bir yandan da türüne özgü davranıyor sanki, köpeklerin kedileri öylesine öldürmesi gibi. Böyleyken edebiyata sığınıp mutlu olabilir miyim? Bir gazete sayfasına bakıp DİZBOYU PAPATYALAR yazısını görünce kitaptaki o karakter gibi, içimdeki sıkıntıyı atabilir miyim? Emekli albay Halit Akçam'ın yaptığı gibi, beyni dağılmış bir insanın yanına eğilip "sana ne be kardeşim? " diyebilir miyim? Kaçabilmek için bu zihni kamaştıran dilin güzelliğine sığınıp, hikâyeden hikâyeye koşabilir miyim? Bu akşamımı dolduran bu hikâyelerin her birisinden aklımda kalanlar: paslar, puslar; acıyan, acılı karakterler ve gerçekten yaşasalar hepsi çoktan ölmüş olacak ama bir küçük hikâye kitabının içine sıkışıp kalmış, orada tekrar tekrar yaşayan karakterlere "herşey çok daha kötü" deme isteği...yazar mekânları ve ruh durumlarını öylesine güzel anlatıyor ki bazı yerlerde alâkası yokken bile gözlerim yaşardı, sanki çok güzel yıllanmış bir kitap gibiydi, sanki senelerce kütüphanemde okunacağı günü beklerken de güzelleşmişti ve acıtırken bile güzelliği keyif veriyordu. Açıkçası tekrar tekrar okunacak güzellikte bir eserdi okuduğum. Okuduktan sonra, yani buraya döndüğümde, yani loş ışıklı odamda, yatağımda kendime geldiğimde, elbette değişen birşey yoktu..ama yine de iyi geldiğini hissediyorum bana. Biz yalnızlar, ömrümüz geçiyor, daha ne kadar hikâye kitaplarına sığınacağız? edebiyatla başbaşayız.
Bu sabah hava durumunda gerçek yazın yarın başlayacağını söyledi sunucu: uzun zamandır aralıklarla süren yağışlar ve sağanaklar, bulutlar artık sonbahara dek kayboluyormuş gözden, beklenen ve özlenen Afrika sıcakları kapıdaymış... annem sevindi, sıcağa çok düşkün çünkü. Bahçedeki ağaçları düşündüm, çok geçmeden susuzluktan yılacaklar, bitap düşecekler. Her gün su versem bile pek birşey değişmeyecek.

Ben yazı sevmiyorum. İstanbul'da yazın güzel olduğu dönemler, otuz sene öncesiydi belki. Hani kışın haftalarca sürdüğü, karın siyaha kestiği, çamur ve karın içiçe geçtiği o uzun haftalardan sonra, ılık ve kemik ısıtan, ışıltılı güzel baharın ardından küçük adımlarla gelen o yaz: denizi masmavi, suyu temiz ve berrak, şeffaf, hepimizin plajlara koşuştuğu ve hacı amcanın plajın önündeki mayo standında çalışmıyorsak kumplaja daldığımız, denizde bata çıka açıldığımız o çocukluk, ergenlik günleri, işte o zamanlardı yaz mevsimi, ve o zamanlar güzeldi, ya da ben öyle hatırlıyorum, çünkü çocukluk ve ergenlik hayatımda hayata, dünyaya ve zamana oradan bakıyordum, ama şimdi, artık şu yaşımda geriye dönerek, gözlerimi de kısarak baktığımda, seneler art arda, fazla birşey göremiyorum: yazları sevmiyorum, güneşi sevmiyorum, yaz aylarında hatta daha bahardan sıklaşan mangalcılar ve tepelerden inenlerle huysuz bir ihtiyar olma yolunda attığım adımlarımla bana hepsi aynı şeyi hatırlatıyor: çocuklu aileler, güneş gözlükleriyle afili babalar, eşlerine sevgiyle bakan kadınlar, sahilde yavru kedilere birşeyler veren çocuklar, az ilerde denizden yunuslar geçerken merakla ve çığlıklar atarak hemen fotoğraf çeken yeniyetme sevgililer... parıldayan ve sıcacık güneşin altında hepsi ışıl ışıllar. Bu mutluluk hissi ve bu cıvıl cıvıl hayat güneşe yakışıyor: güneş betonu ve toprağı, hepimizi öldüresiye ısıtırken, nazlı bir sevgilinin kaprisi gibi boyun eğiliyor, katlanılıyor ona; her yerden ama her yerden hayat fışkırıyor. Gölgelere çekilen tek ben değilim elbette, önceden giden herkes gibi, nihayetini merak ederek ama bir yandan da kabullenerek elimde kitabımla oralarda olacağım elbette...bir iki haftaya.

ama şimdi... şimdi koca kara bulutlar ve onların yağmur dolu elleri salkım saçak iniyor her bir yana, ve deniz mavi değil, griden açık siyaha açıp sönerek bakıyor, uzanıyor önümüzde. Sandallarda inatçı adamlar var, iki sevgili el ele yürüyor yağmuru umursamadan. Bu loşluk, ışıksız bu grilik, karaya yakın bu beyazlık öyle güzel ki, kendimi öyle iyi hissediyorum ki burada, çayım da aralıklarla geliyorsa, ve kimse bana ilişmeden kitabımı okuyorsam, tebessüm etme zorunda olmadan, şakalardan uzak, içimde katmer katmer birikmiş yaşlarımla ben ve kitabım bu sonsuza dek sürsün istediğim gölgeli diyarda kalabilsek keşke diye ümit ediyorum. Ama hayat var. İşler var. Güçler. Meseleler. Bitirilmesi gereken nice şey. Kitabı bu halde bitirdim işte. Tomris Uyar'ın ilk kitabını da karanlık bir günde, akşam üzerimize inerken okumuştum. Dizboyu Papatyalar, diz boyu hüzün ve kederle sarmalamıştı beni. Bir güz kitabıydı, bir ilk kış kitabıydı o. Yaza Yolculuk kitabıysa yaza sıkışmış, neşeli görünen ama keder ve bezmişlik, yarım kalmışlık dolu hikâyelerle dolu. Otuz yıl önce yazmış Tomris Uyar bu hikâye kitabını. Otuz sene sonra buluşmuşuz ve ne güzel ki benim gibi yaz'ı sevmeyen ya da sevemeyen bir kalemin hikâyesi bu kitaptakiler. O otuz sene öncesinde geçmişiyle, bozulmuş yıpranmış ilişkilerle hesaplaşırken ben de geç gelen bahara veda etmiş oldum, bu yağmurlara, bu büyük siyah bulutlara. Yaz Şarabı, Küçük Kötülükler, Düzbeyaz Bir Çağrı adlı hikâyeleri birkaç saat zihnimde dolandı, onları arada sırada yeniden okumak için bir kenarına not ettim zihnimin. Bir iki saat daha oyalandım tek başıma, yağmur durduktan sonra, bir an için bulutlar aralandığında kalktım yerimden ve eve döndüm.

Mahallemiz artık inşaat şirketlerinin ve demiryolu çalışmalarının beraber hunharca ter döktüğü dev bir inşaat sitesine dönüştü. 45 senedir yaşadığımız yerde, artık güneş göremeyeceğimiz yükseklikte binalar yapıyorlar hemen yanıbaşımızda. Yeni yapılan evlerdeki kiraları duyunca inanamıyor insan. Yüzlerce işçi görüyoruz her gün, toz toprak ve beton arasında koskoca ömrümüz ve hikâyemiz başka birşeye dönüşüyor, ufalanıyoruz besbelli.Yazarın anlattığı küçük kötülüklerdeki serzenişi düşünüp ne kadar masum buluyorum onu. Burada büyük kepçelerle götürülüyor toprak ve hikâyemizin eski mekânları. Az ileride yıkılacak yeni binalar boşaltılıyor. Sıra henüz bizimkine gelmediği için bahçemizle biz cennetten bir köşe gibiyiz, her gün bir başka yabancı görüyoruz ama: bir gün araplar, bir gün iranlılar, bir gün çinliler geliyor, yardım etmek istiyorum, el sallıyorlar tebessüm ederek. Üst katta apartman yöneticisi Yurdagül abla balkondan uzanıyor hafifçe, ne olacak sonumuz diyor, hepimiz yaşlandık, kırk beş küsur senedir burada hep beraber yaşayan bizler, yaşlandık, Veli amca yürüyemiyor artık, kapı komşumuz Resmiye teyze kapıda beni görünce daha iyi misin, diye soruyor, Aynur abla Amerika'ya taşınmaya karar vermiş, Nüveyra teyze ise burası yıkıldıktan sonra bir daha nasıl göreceğiz birbirimizi ,diye soruyor. Her zaman çok duygusal bir kadındı.

İftara bir saatten az kaldı. Annem önce olmaz dedi, ama tohumları alalı üç gün oldu, hem o da yanımda olsun istiyorum. Elimizde su ve tohumlar, aşağı iniyoruz. Tren yolunun genişlemesi sebebiyle apartmanın önünden istimlâk edilen yer bizi doğrudan bahçeye inmeye zorluyor: dağınık, çöplerin de karıştığı, karman çorman bir yer bahçemiz bizim, aralara beton parçaları bile düşmüş durumda artık. Annemin elini tutuyorum, alışık değil o, sağdan soldan uzanan ağaç dalları, dikenli dikensiz çiçekler ve yer yer yemyeşil, yer yer yolunmuş, koparılmış çimenler arasında yürüyoruz; burasının adını annem bilmiyor elbette, ama burası Kral Luis'in küçük elleriyle çiçeklere dokunarak yürüdüğü ve bir gün acıyı keşfeden abisinin ona hayatı öğrettiği orman işte, başlarını yukarı kaldırırlarsa Luciano'yu, az ileri bakarlarsa koşumlarıyla mazlum ve masum bekleyen Minguinho'yu gördükleri yer. Ben de annemin elini tutarak çimenlerin üzerinden ya da yanından, sağdan soldan düşmüş çöplere, kağıt parçalarına çarpmadan yürümesi için yardım ediyorum. Beraber dalları neredeyse bizim balkona değecek olan çirkin incir ağacının hemen önünde büyükçe taşlarla etrafı çevrilmiş çemberin yanına gidiyoruz. Eğilip bekliyorum biraz. Annem susuyor, hem ağlamasını istemiyorum. Paketi açıp tohumları çıkarıyorum ve toprağı eşeliyorum iyice... küçük küçük yeşil fidanlar var, minik minik...tohumları arka arkaya küçük çukurlara yerleştiriyorum. Annem kızıyor hafiften, aksileşecek birazdan, yorulmak istemiyor çünkü, bu yüzden altı küçük çukur kazıp tohumları koyduktan sonra üzerlerini örtüyorum.

İşte bu, senin hayatındı. Herşey senelerdir korktuğum gibiydi. İşte bu da benim hayatımdı. Hiç bir şey beklediğim gibi değildi. Hepsi bir çırpıda geçiverdi.

Yarın yaz geliyor. Her yer güneş olacak. Odamda perdeleri çekip oturacağım. Yeni bir kitaba başlayacağım hem. Edebiyat tesellidir, değil mi? Yarın her yere güneş vuracak; betonlara, yeni binalara, eski binalara, yollara, bahçemize, ağaçlara, inatçı incir ağacına ve toprağa. Kırmızılı sarılı çiçekler açacak, öyle yazıyor, ancak gölgede büyüyormuş bu çiçekler. Boyları on beş yirmi santim uzuyormuş. Bakana huzur ve rahatlık hissi veriyorlarmış. Annem, herşey güzel olacak, diyor; hayat böyle, diyor. Buruşuk elleri, masmavi gözleriyle toprağa bakıyor, başını ağaçların çok olduğu kısma çeviriyor. Ağlıyor, biliyorum, görmemi istemiyor. Ben de başımı çeviriyorum, onu huzursuz etmemek için. Yengem pencereden seslenene dek, sessizce, hiç konuşmadan, bahçede, taşların üstünde oturuyoruz.
Düşünen kadınları seviyorum. Üreten kadınları seviyorum. Bir duyguyu iyice ifade edebilmek ya da hakkını verebilmek için tüm benliğini ortaya koyan kadınları da seviyorum. Sanırım ben kadını hem anne haliyle, hem sevgili/eş haliyle, hem bilim kadını haliyle, hem de sanatçı haliyle çok seviyorum. Ya da genel olarak “kadınları, kadınlığı seviyorum” mu demeliydim, bir ifade yetmezliği çekiyorum şu an. Ne desem sanki eksik kalacak kadınlara olan sevgimi, saygımı anlatmaya. Bu hissi oluşturan sadece Tomris Uyar mı peki, hayır. Ama belki yaşanmışlıkla ve kitabın adının yakın zamanda beni de kapsar hale geleceğinden ruhumda oluşan “bir gruba aitlik” duygusuyla alakalıdır; bu hissin içimde kemikleşmiş olduğunu yazarın “Otuzların Kadını” adlı kitabını okurken fark ettim.

Kitabı hediye olarak alan arkadaşım “Bu kadın sana hitap ediyor sanki. Hiç okumadım ama öyle hissediyorum. Tam senin kriterlerine göre” dedi ve evet tam bana göre. Aslında olay kitaptan ziyade yazarla alakalı; kullandığı üslupla, bilinç bütünlüğüyle, Türkçe’ye olan düşkünlüğüyle, tespit ve hani o “hissettiğim şeyi anlatmaya kelimeler yetmiyor” dediğimiz hisleri kelimelere dökebilme yeteneğiyle..

İnternette biraz araştırdığınızda, Tomris Uyar için şöyle ifadeler okuyabilirsiniz: “Kimisinin göğe bakmak istediği kişi; Cemal Süreya’nın sevdiceği, Turgut Uyar’ın karısı ve Edip Cansever’in yarası”; “Edebiyat dünyasının sahip olunamayan kadını”; “Bir kadın ve ona aşık üç büyük şair”.. Peki Tomris Uyar bu mudur? Ya da arzulanan, sevilen bir kadın sadece bu kadar mıdır? Yıllarını verdiği, ürettiği ve fikrimce oldukça yetenekli olduğu öykücülüğünün hakkı neden verilmiyor? Niye yaşadığı aşklar ve “aşık olunası adamları kendine aşık eden kadın” imajı, onun yazarlık yeteneklerini bir güneş tutulması gibi engelliyor? Kitabı okuduktan, hatta 2 kez okuduktan sonra, altını çizdiğim birçok sözcük ve paragrafla birlikte Tomris UYAR’ın “paylaşılamayan kadın”dan çok daha fazlası olduğuna inanıyorum.

Kitap bir öykü kitabı. Birbiriyle bir şekilde bağlantılı öykülerden ve biyografik ögelerden oluşuyor. “Otuzların Kadını” denirken aslında Tomris Uyar, annesinden bahsetmiş. Tabi bazı öykülerinde, kendisini ve başkalarını da bu ifadenin kapsamına almış. Ancak kitabın son sayfasındaki şu ifade, öykülerin amacının bir şekilde annesini anlatmak olduğunu gösteriyor: “”…Öyle bir öykü yazmaya çalıştığımdan söz etmiştim ya sana. Öyküleri birbirine teğet geçecek, aynı zamanda odaktaki bir portreye de girip çıkacak biçimde yazmanın güçlüklerinden…” Odaktaki portre, annesinin portresini ifade ediyor; hem asli hem mecazi anlamıyla..

Kitapla alakalı daha fazla şey söylersem, sürprizlerin tamamını kaçırırım diye korkuyorum. Bu sebeple sadece -kendimi tutamayarak- kitabın ilk sayfalarındaki; yazarın bu öyküleri yazmaya başlamadan önce, kendisiyle daha doğrusu yazacağı hikayelerin sıradanlaşmasından duyduğu korkuyla sancılandığı o anı anlatan paragrafı paylaşmak istiyorum. Yazar o an’ı o kadar güzel ifade etmiş ki, onun yaratıcı zekasının özelliklerini, en çok da naifliğini göstermek adına değerli bir alıntı olarak değerlendirmenize sunuyorum:

“Kağıdı değiştirmemin de yararı olur mu? Hayır. Dosya ya da teksir kağıdı, pelür bile olabilir pekala. Harfler italik olsa? Hayır. Takıldığım nokta, onlar değil : sözcükler. Yıllar yılı renklerini, kokularını, tınılarını değişik bileşimlerde denediğim sözcükler. Otuzların Kadını’yla onun özgünlük alanında bire bir karşı karşıya gelemeyecek kadar aşınmışlar artık. Gerçek bir kişilikten çok, bir yazarın iç dünyasını yansıtmaya yatkınlar. Üstelik kurmacada elimin altında bulmaya alıştığım yöntemler, yordamlar da kayıp gitmiş; çünkü Otuzların Kadını, kurgulanmayı değil, anlatılmayı bekliyor. Yazarın en ufak sürçmesinde, kendi biricikliğinden sıyrılıp onun geçmişte kullandığı sözcük ve imge öbeklerinin arasına karışabilir, sıradanlaşabilir, gerçekliğini yitirebilir. İstanbul’da büyüyüp ölmüş, yabancı dil bilen, eldivenlere ve şapkalara tutkun, Markiz’e, Lebon’a, Park Pastanesi’ne, Belediye Gazinosu’na giden herhangi bir Otuzların Beyoğlulusu, bir nostalji nesnesi olup çıkar, hiç yaşamamış gibi. Tıpkı çok yazıldığı, çok okunduğu ve çok bilindiği için bir zamanlar gerçekten “iliklere işleyen yağmur”un, ya da “bulutların arasından sıyrılan güneş”in artık yazana da, okuyana da, hatta görene de bir şey dememesi gibi. Sonuncu yetkin yorumu, ancak yıllar öncede kalmış ilk acemi yorumunu anımsattığından, gülünesi/acınılası hale gelen bildik bir şarkı gibi ya da. Çok-yazılandan, çok-özlenenden, herhangi bir çok’tan ayırıp nasıl kendi yerine oturtabilirim bu portreyi? Yağmurun iliklerine ilk işlediği günü, güneşin bulutlardan ilk sıyrılışını gören birinin taze izlenimlerini keşfetmem gerek. Ki bu çerçeveden kurtulsun. Freud’cu ya da Bilmemkimci görüşler yüzünden tezelden yazarının geçmişiyle açıklanmasın. Yağmur bir kere daha, gerçekten işleyebilsin iliklere, güneş bir kere daha gerçekten bulutlardan sıyrılsın.”

Zihnin karmaşasını ama bu karmaşanın nasıl düzene sokulduğunu, toparlandığını görüyor musunuz? Peki hem üretken hem de dile saygı duyan aydın imajıyla Türkçe’nin imkanlarını ne güzel değerlendirildiğini? Ya da neyden korktuğunu, neyden endişelendiğini, kendisini neyin rahatsız ettiğini net olarak tespit edip bunlara çözüm aramasını? Benzetmelerdeki anlaşılırlığı ama hem net hem edebi olabilmesini?

Düşünün, bu kitap yaklaşık 100 sayfa ve incecik. Normalde bir defa okunması yeterli gelmeliydi. Hele ki böyle anlaşılır bir dille, kendi içindeki tutarlılığıyla, minik öyküler halindeyken. Ama neden öyle olmadı? Neden ben bu kitabı bir daha bir daha okusam da doyamayacakmışım gibi hissediyorum? Belki sebep yeni öğrendiğim kelimelerden, belki Türkçe’yi su haline dönüştürüp kelimelerle akmasını sağlayan yazarlara duyduğum hayranlıktan, belki de bu kadar karmaşa içerisindeki netlikten..

Bu kitabın en çok nesini sevdin deseniz, kısa bir cevap veremem, size bir “en çok” gösteremem. Ama kitabı, yazar hasebiyle, okumak isteyen herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Hele ki beğeni ölçütleriniz benim gibiyse..

İyi okumalar dilerim.
Tomris Uyar'ın 9 öyküden oluşan ve öykülerin baş kahramanının "yaz" olduğu kısacık kitabı. Bakmayın siz benim uzun sürede okuduğuma. Evde canım isteyince açıp birer yaz öyküsü okumayı tercih ettiğimden bu kadar uzun sürdü benim okumam. Çünkü bu öykülerle kendimi bir nebze de olsa bunaltıcı İstanbul havasından uzaklaştırıp sakin bir tatil kasabasının deniz kenarında hissetmek istedim. Belki de yakında gelecek olan tatil havasına kendimi yavaş yavaş hazırlamak istedim.

İlk defa Tomris Uyar'ın cümlelerini bu kitapta okudum. Aslında birçoğumuz Tomris Uyar'ı hayatının magazinsel boyutu ile tanıyor; ancak yazdıklarını okuma noktasına geldiğimizde nedense konuya uzak duruyoruz. Oysaki yazarın kelime seçimleri, duru Türkçesi ve kelimeleri kullanırkenki kendine güveni oldukça ilgi çekici. Hatta tarzını biraz da olsa Tezer Özlü'ye benzettim. Tezer Özlü'yü seven bir okur olarak Tomris Uyar'ı da sevdim.

Öykülere gelirsek, itiraf etmeliyim ki, bazı öyküleri okurken çok zorlandım, birçok yeri 2-3 kez okudum. Bazı öyküleri çok beğendim, bazı öykülere anlam veremedim. Yine de uzun bir zamana yayarak okuduğum için pek sıkılmadım. Kalemi özgürlük kokan yazarları seven bir okur olarak, Tomris Uyar'ı da gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.
Uyumsuzluk diğerlerinden aykırı olmaktan geliyor, diğerlerinden farklı düşünmek.Tomris Uyar da kendi farklılıklarını anlatmış ve notlarını aktarmış eşiyle arkadaşlarıyla olan anıları kaleme almış, genel problemlere, çevre olaylarına değinmiş kendi bakış açısıyla.Dönemini çok güzel aktarmış, günce tarzı kitap okumayı sevenler için ideal bir kitap ama bana sıradan geliyor günce tarzı kitaplar sıkıldım açıkçası.
Tomris Uyar'ı ilk defa okudum. Bir yandan da üzüldüm. Bu kadınla ilgili bildiklerim edebiyat dünyasına dair dedikodulardan başka bir şey değilmiş. Turgut Uyar'ın, Ülkü Tamer'in, Edip Cansever'in, Cemal Süreya'nın, neredeyse tüm ikinci yenicilerin büyük aşkı. Pek çok kadının imrendiği, hep istenen kadın, zeki, yetenekli, özgür... Peki bu kadar mı? Bu her ay popüler dergi kapaklarında hüzünlü dalgın bakışlarıyla gördüğümüz bu kadın, bu adamları çıkardığında bir şey ifade etmez mi? Onu kıskanmaktansa, onu tanıyıp anlamak bizi yakınlaştırmaz mı?
Birçok öyküsü, denemesi, çevirisi, söyleşisi var Tomris Uayr'ın. Sevgi Soysal'da aldığıma benzer bir duyum aldım hikayelerini okurken. Bu kitabında ise sekiz öykü var. Benim en çok sevdiğim iki öyküsü oldu: Dizboyu papatyalar ve Emekli Albay Halit Akçam'ın İki Günü. Aslında diğer eserlerini de okuyunca, daha iyi tanıdığım birinden bahsetmiş olacağım. Şu an Tomris'i anlatırken, biraz da sezgilerim dahil oluyor. Kendini duyumsatan bir takım ifadelerden, neyle karşılaşacağımı biliyor gibiyim:
"Cevherin kaynağına inmeli. Belki o zaman aylardır atamadığı tedirginliğin özünü kavrayabilir. Nedendir kalabalıkta başdönmesi? Akşam pazarından ucuz bir şey alıp gelişigüzel bir yerde unutuverme? Ufak tıkırtılardan büyük felaketler bekleme? Her şeyi- bir başka- şeye benzetme? Kapıdan çıkarken kanadına çarpma. Tavana çakılı duran lambanın ardından eğilerek geçebilme? Şerefli, sert bir albayın yerli filmlerde ağlaması nedendir?"

Sevgi Soysal ve Tomris Uyar'ı üstüste okuyunca, inceleme yazmak istedim bu iki güzel ve belki pek de anlaşılamamış, hatta yanlış anlaşılmış kadına dair. Duyumsayarak, demini süzerek ve belki tekrar dönme isteği duyarak okumak... Kadın öykücülerimizi merak edenler Tomris'e uğramalı. Ama Tomris olduğu için yapmalı bunu. İkinci yenicilerin belki en güzel şiirlerini yazdığı kadını bilerek ama yine de bunun dışında tutarak ve duyumsayarak. İyi okumalar.
Puslu, belirsiz bir ortam. Bireysel ve toplumsal değişimlerin etkisiyle baskı altında kalmış, ezilmiş insanlar. Gündelik hayatın gereksiz karışıklığı, insanları gerçeklerden, naiflikten uzaklaştıran olaylar/insanlar. Belirsizlik, arada kalmışlık, önünü görmemezlik. Renkler yok, duygular kaybolmuş.

Akıcı bir dil, şiirsel bir üslupla oluşturulmuş nefis Öyküler. Dümdüz yazılmayan, özenle seçilmiş cümleler. Dilimizin olabildiğince zor ama en güzel hali. Az olaylı, çok durumlu. Naif, kırılgan ama bir o kadar da güçlü.

Biraz sarhoşluk, biraz kısılmışlık hali bu öyküler. Belki biraz da arayış.

Okurken öykülerin içinde kayboldum. Bütün duyguları yaşadım, duygusuzlukları yaşadığım gibi. "Ayşe, Haklı" değil bence ama yine de "Güneşli Bir Gün" de Düş Satmak" var ya! Paha biçemedim.

Tarafımdan sık sık ziyaret edilecekler kitaplar içerisinde ikinci sırada Yürekte Bukağı... Keyifli okumalar :)
Art arda Tomris Uyar okumak bende yazarın kendisine karşı bir tür ısınma başlattı. Fakat ne yazık ki Gecegezen Kızlar okuduğum diğer iki eserine nazaran sönük kaldı. Bu eserdeki hikayeler genellikle belirsizlikler ile dolu ama bu, hikayelere sempati duymanızı engellemiyor. Kimi zaman öyle olur değil mi? Belirsizlikler varken bile birşeylere sempati duymayı başarırız. Sokakta birini görürsünüz mesela iyi bir davranışta bulunduğu için bir sempati duyarsınız. O kişiyi hayatınızda bir daha görmeyecek olmanız veya ismini bilmemeniz birşey değiştirmez değil mi, o sempatiyi azaltmaz? Ama gelip geçici bir yakınlıktır bu da zaten. Ertesi gün unutursunuz bile. İşte bu eser de bu şekilde; karakterlerin ismini, olayların geçtiği yerleri bilmiyorsunuz ama içiniz ısınıyor hikayeye, "dur devamını da okuyayım" diyorsunuz. Fakat fazlaca bir etki bırakmayan hikayeler vardı bu eserde. Bu yüzden "anlık" bir eser olmuş Gecegezen Kızlar. Ama hikayeler kötü mü o kadar? Kötü denemez ama diğer öykülerinin yanında bu eserdeki öyküleri başta söylediğim gibi sönük kalmış. Yine de okumaya değer. Eğer Tomris Uyar okumaya başlayacaksanız Yaza Yolculuk'tan başlayın derim. En etkili hikayeler, okuduğum üç eseri arasında onda. Bu aralar Tomris Uyar ile canınızı sıkmış olabilirim ama mazur görün, inceleme yapmadan edemedim..
Hayatın boğuk gerçekleri altındaki insan. Bu gerçekler hayatın içinde o denli kalıplaşmış ki, insan silikleşmiş artık. Öyle ki, insan hayata müdahale etmeye çalışsa dahi bundan zararlı çıkan kendisi oluyor. İki tür insan vardır; belli müdahaleler ile hayatı değiştireceğine inananlar, müdahale etse dahi bunun hayatı değiştirmemekten başka bir şeye katkısı olamayacağının farkında olanlar. İşte bu "değiştirilememezlik" anlatılmış biraz da Ödeşmeler'de. Kitap, isminden de anlaşılacağı gibi iki kısımdan oluşmakta. İlk kısım bahsettiğim üzere hayatın değiştirilememezliği ve bunun insanlar üzerindeki etkilerini barındırıyor. Bu umutsuz gibi gözüken konuya rağmen öykülerin hiçbiri de karamsarlık barındırmıyor. Öyküyü bitirdikten sonra anlıyorsunuz bu "değiştirilememezliği". Tomris Uyar yalnızca anlatmış, okura karamsarlık aşılama yoluna gitmemiş. Olağan bir şekilde anlatarak yapmış bunu. Zaten hayatın kendisi de bir nebzede "değiştirilemez" olduğu için Tomris Uyar'ın olağan anlatımı bunu ifade etmeye ve okurun zihninde canlandırmaya yetmiş. Ayrıca bunu karamsarlığa tutulmayıp da anlatabilmek, okurun zihninde resmedebilmek ayrı bir ustalık tabii ki. İkinci kısım ise masalsı - destansı bir öykü. Şahmeran'ın Hikayesi. Tomris Uyar bu öykü türünde de kendini kanıtlamış. Okurken sanki bir rüyadaymış gibi kendinizi kaybediyorsunuz. Sayfalar akmaya başlıyor. Bir sonraki sayfayı tatlı bir hırsla çeviriyorsunuz. Sanki sayfaları siz çevirmiyorsunuz da sayfalar kendiliğinden çevriliveriyor. Çok sayıda öykü yazıp da kendini yinelemeyen usta bir yazarın bu türlü bir öyküyü de başarıyla göğüslediğini bizzat kendiniz cümlelerin arasında kaybolarak bir kez daha anlıyorsunuz. Kaybolduğumuz tek yerin cümleler olması dileğiyle...
Kendimi Tomris Uyar'ın öykülerinde o denli kaybetmişim ki, bu kitabın seçme öykülerinden oluştuğunu ancak önceden okumuş olduğum öykülerine denk gelince fark ettim. Fark edince de bir gülümseme kapladı yüzümü; kendimi kaybetmiş olmamın mutluluğunu duydum içimde. Kendimi kaybettiğim yer kitaplardı, cümlelerdi nasıl mutlu olmasaydım ki? Her neyse, dediğim gibi Metal Yorgunluğu, Tomris Uyar'ın eserlerinden alınan seçme öykülerden oluşmakta. Temel 10 adet eserinden birer öykü alınmış. Okuduğum öykülerin dışında, daha önce rastlamadığım öyküler, asıl orijinal yayınlanan kitaplarından farklı bir kitapta olduğundan biraz eksiklik duydum aslında. Bunun sebebi Tomris Uyar'ın eserlerindeki hikayelerin birbirini tamamlıyor olmasına dayanıyor. Her ne kadar, öykülerinde kendini tekrarlamamasına ve öyküleri farklı farklı temalarda olmasına rağmen aynı eserindeki öyküler birbirlerini tamamlar nitelikte. Zaten "birbirini tamamlama" dediğimiz eylem de farklı olan şeylerin arasında gerçekleşmez mi? Bu eser, yazarın tüm öykülerini okuduktan sonra en bilindik öykülerini şöyle bir hatırlamaya dair okura anımsatmalar yapması için okunabilir kanımca. Fakat yine de Tomris Uyar'ın üstünlükleri fark edilebiliyor bu seçme eserlerinden oluşan kitapta da: Onun öykülerinde, "öyküyü tamamlayan bir yarımlık" var aslında. Şöyle ki, onun hikayelerinde daima sonlara doğru taşlar yerine oturur. Yani her şeyin farkına vardığımız anda hikaye bitiverir. Yazar, hikayenin gerisini kafamızın içinde devam etmesini bekler. Öyküyü tamamlayan her daim okur olur. Böylelikle, okur onun öykülerini okurken kendini sayfalar arasında kaybeder, bunu da hikaye bitince, taşlar yerine oturunca fark eder (kendimi kaybetmemin nedenini buldum!). İşte edebiyatın büyülü gücü; kısacık bir öyküde dahi insan kendini kaybedebiliyor. Tabii bu büyülü taraf da, ancak usta yazarların ellerinde şekillenebiliyor. Tomris Uyar bunu çok güzel bir şekilde başarmış.

Yazarın biyografisi

Adı:
Tomris Uyar
Unvan:
Türk Öykü Yazarı ve Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 15 Mart 1941
Ölüm:
4 Temmuz 2003
Tomris Uyar (d. 15 Mart 1941 - ö. 4 Temmuz 2003) Türk öykü yazarı ve çevirmen. İngiliz Kız Ortaokulunda, Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde eğitim gördü (1961). İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine bağlı Gazetecilik Enstitüsünü bitirdi (1963). Papirüs dergisi kurucularından olan Uyar’ın deneme, eleştiri ve kitap tanıtma yazıları Yeni Dergi, Soyut, Varlık gibi dönemin belli başlı dergilerinde yayımlandı. On öykü derlemesinden Yürekte Bukağı ile 1979, Yaza Yolculuk ile 1986 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. 60’ı aşkın çevirisi kitaplaşan Uyar’ın günlükleri, “Gündökümü” genel başlığı altında, yayımlandı. Yürekte Bukağı ve Yaza Yolculuk öykü kitapları ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldı. Tomris Uyar, şair Turgut Uyar ile evlidir ve Hayri Turgut Uyar isimli, İTÜde öğretim görevlisi bir oğulları vardır. 2003 yılında kanser nedeniyle vefat eden yazarın kabri Zincirlikuyu Mezarlığındadır.

Yazar istatistikleri

  • 694 okur beğendi.
  • 936 okur okudu.
  • 29 okur okuyor.
  • 890 okur okuyacak.
  • 23 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları