Tomris Uyar

Tomris Uyar

YazarÇevirmen
8.9/10
11.955 Kişi
·
40.575
Okunma
·
722
Beğeni
·
26.900
Gösterim
Adı:
Tomris Uyar
Unvan:
Türk Öykü Yazarı ve Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 15 Mart 1941
Ölüm:
4 Temmuz 2003
Tomris Uyar (d. 15 Mart 1941 - ö. 4 Temmuz 2003) Türk öykü yazarı ve çevirmen. İngiliz Kız Ortaokulunda, Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde eğitim gördü (1961). İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine bağlı Gazetecilik Enstitüsünü bitirdi (1963). Papirüs dergisi kurucularından olan Uyar’ın deneme, eleştiri ve kitap tanıtma yazıları Yeni Dergi, Soyut, Varlık gibi dönemin belli başlı dergilerinde yayımlandı. On öykü derlemesinden Yürekte Bukağı ile 1979, Yaza Yolculuk ile 1986 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. 60’ı aşkın çevirisi kitaplaşan Uyar’ın günlükleri, “Gündökümü” genel başlığı altında, yayımlandı. Yürekte Bukağı ve Yaza Yolculuk öykü kitapları ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldı. Tomris Uyar, şair Turgut Uyar ile evlidir ve Hayri Turgut Uyar isimli, İTÜde öğretim görevlisi bir oğulları vardır. 2003 yılında kanser nedeniyle vefat eden yazarın kabri Zincirlikuyu Mezarlığındadır.
''...İstemeye hakkım var mı bilmem ama seni yürekten ilgilendiren şeyleri, başkalarına anlatmaktan kaçınacağın şeyleri duymak isterdim.
Anlat bana...''
''Sen uyuyordun, bilemezsin. Kaç sigara içiyorum üst üste, kaç eski gazete okuyorum ilânlarına kadar. Her sabah kaç bin güçlükle alışıyorum önümdeki güne, getireceklerine.''
Paragraflar tıkışık, soluksuz. Ne olduğu belirsiz, korku yüklü simgeler, olağandışı diyaloglar, gerçekten başarılı doğa betimlemeleri ile doğada eşine rastlanmayan silik soluk masalsı tipler içiçe.
Diyorum ki kişinin doğum tarihi pek önemli değil aslında, dünyaya gözlerini açmak daha önemli.
Yoksulluk anlatılmaz be ablam. Yoksulluk yaşanır anca. Gerisi puştluktur. Yani anlatıp. Kanına ekmek banıp o ekmekle semirmektir. Övünmek gibi bir şeydir anladın mı? Ayıptır.
Küçük Prens kitabının alıntılarını yorumladığım video:
https://www.youtube.com/watch?v=zvf5z3JOSrQ

Küçüklerin büyük dünyası, büyüklerin küçük dünyası. Aslında küçük ve büyük gibi sıfatlar kullanınca bile bir sayı kısıtlaması içine girmek durumunda kalıyoruz. Bu kitabı kendi hayatıma göre küçük hissettiğim bir zamanımda okuduğum için kendimi şanslı hissediyorum.

Kitapta küçüklerin hayal dünyasının genişliğiyle büyüklerin akıllarının salt sayısal ve statik çalışmasının savaşı var. İçinde büyüklere dair öyle güzel göndermeler ve sosyolojik eleştiriler var ki, bunların içinde büyüklerin, insanları giyim tarzlarına göre yargılamalarından her konuda olan kısıtlayıcılıklarına, her konuya dar açıdan bakıp monoton bir şekilde hayatı ele almalarına kadar bir çok eleştiri mevcut.

Aslında yaşımız ne kadar artıyorsa bize gülen yıldızları da o kadar az hatırlıyoruz, dünyevi sorunlarımızı daha da büyütüyoruz, salt sayısal akıla daha da çok yaklaşıyoruz. Ne kadar bazı şeylerde sayıca artıyorsak, ruhumuz o kadar küçülüyor. Bu dünyada gözümüzün alabildiğine ne kadar gitmeyi düşünüyorsak büyükler bizim gözümüzde o kadar büyük olmaya çabalıyor. Çünkü onların kararlarını büyütüyoruz. Onları ne kadar büyütürsek hayal gücümüzden harcıyoruz. Neyse ki, Küçük Prens'in dediği gibi bu yaşımda yüz bin liralık bir ev gördüm deyip "Aman ne güzel ev!" demiyorum büyükler gibi. Ben de pencerelerindeki saksıları, içinde yaşayacağı insanları ve psikolojileri, çatısındaki kumruları düşünerek o evleri tasarlayıp güzelliği bu değerleriyle düşünmeye çalışıyorum çünkü.

Sayılar üzerinden işleyen dünyamızda o kadar fazla ve o kadar gereksiz şeylerle uğraşıyoruz ki, en değerli olan şeyleri unutuyoruz bazen. Küçük Prens'in anlatmış olduğu her gezegene her gün uğruyoruz. Aynı gün içerisinde krallaşmaya çalışan insanı dinliyoruz, kendini beğenmişin biriyle konuşuyoruz ve o bizi hayranı sanıyor, alkolik ve bağımlı insanlarla konuşuyoruz, işinden ve sayılardan başka bir görmeyen insanlarla konuşuyoruz, bakış açısını geniş tutamayan, düşünemeyen ve sorgulamayan insanlarla konuşuyoruz. Fakat üzerinde yaşadığımız gezegen öyle bir gezegen ki, kendilerinin büyük yer kapladığını sanan insanlarla dolup taşan bir gezegen. Sayılara bayılanlar ve her gününü düşünmek uğruna değil de sayılara, işine ayıranlarla dolu. Bu dünya Küçük Prens'in de dediği gibi o kadar kuru, o kadar sivri, o kadar sert ve acımasız ki evrendeki küçüklüğüne rağmen kendisini en büyük gezegenmişçesine tanıtıyor! Ama bilmiyor ki o noktanın noktasının noktası bile değil. Hal böyle olunca, içinde yaşayan insanların büyüklenmeleri bile ne kadar önemsizmiş dedirtiyor insana.

Ben de bir gün Küçük Prens'in tanımlamasıyla büyük olacağım. Hatta büyük olduğumda da bu kitabı zevkle okuyacağım ve kendimin ne kadar monoton olduğunu göreceğim. Ama artık bir yıldızın bile yaratılışının muazzam bir olay olduğunu biliyorsam, bütün yıldızların da böyle olduğunu bilerek bakacağım yıldızlara. Aslında önemli olan gözümüzle baktığımız şeylere bir de yüreğimizle bakabilmeyi öğrenmek. Mantığımızla algıladığımız şeylere duygumuzu katabilmeyi başarmak. Aşçıysak yemeğimize sevgi katabilmek, ressamsak resmimize renk katabilmek... Unutmayalım ki, bir yerde bir kuyunun saklı oluşudur çöle güzellik veren. Onun için umudunu kaybetme, hala bir yerlerde çölde açan bir çiçeğimiz olabilir. Zira, köklerimizin olmadığı bu dünyada çölde bile açabilen bir çiçeğin olduğunu düşünürsek hiçbir şey imkansız değil.
Öncelikle bir itirafla başlayayım içimden geçenleri yazmaya. Bu kitabı da tıpkı Simyacı gibi epey ertelemiştim. Hani büyüdüm ya, kitap bana çocuk kalır falan diye. Ama yok, ben kitaba küçük kaldım!

Elimdeki kitap piyasada bulunan yüz küsür sayfaya indirilmiş haliydi. Açıkçası tamamını okumak için (kısaltılmamış, bin sayfa civarı olan orjinali) can atıyorum.

Kitap ve yazarla ilgili sanal alemde çok bilgi bulunmakta. Yazarın uçağının düşürülmesi ve düşüren Alman plotun bilseydim o uçağı düşürmezdim demesi, kitaptaki bir çok detayın yazarın hayatıyla ilgili olması, Fransız Frangı'nın üzerinde yazarının ve içindeki resimlerden bazılarının bulunması kitabın hak ettiği değerle ilgili sizlere ipuçları veriyordur. Yazımın çok uzun olmaması için onlara daha fazla girmeyeceğim. İnternetteki kaynaklardan araştırmanızı tavsiye ederim.

Bu kitap bana bir kez daha şunu hatırlatmış bulunmakta; çocuklar ve çocuksu düşünce çok daha saf, çok daha 'insancıl'. Biz büyüdükçe ne kadar kirleniyoruz böyle. Kitapta geçen 'Şu büyükler çok tuhaf.' cümlesi gerçekten o kadar doğru ki. Öğreteceğiz diye böbürleniyoruz ya, oysa bizim çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var.

Çok beğendiğimi de şuraya iliştireyim. Ve susmak için çok iyi bir zaman. Çünkü bu kitapla ilgili konuşmaya gerek yok. Mutlaka okuyun diyorum, dahası ne! :)
Biz büyükler dünyayı o kadar yaşanmaz hale getiriyor, hayatımızı o kadar zorlaştırıyor ve anlamsızlaştırıyoruz ki. Keşke içimizdeki çocuğa erişip tekrar onun gözüyle bakabilsek etrafımıza. “Küçük Prens” 6 yaşındaki bir çocuğun saf, irdeleyici, ısrarcı, ön yargısız, merhametli dünyasına açılan bir pencere; farklı yaşlarda okuyup farklı anlamlar çıkarabileceğiniz felsefi bir kitap.

Kitabı 6 yaşındaki kızıma okuyarak aslında dolaylı olarak okumuş oldum. Okurken beraber internetten beobab ağacını araştırdık, dünya haritasını inceledik, bir sürü kavram hakkında sohbet ettik, kitabın resimlerini yorumladık… Bizim için güzel ve kaliteli bir paylaşım oldu.

Kitapla ilgili birkaç enterasan bilgiyi de sunmak istedim:
• Dünyada, kutsal kitaplar ve Das Kapital’den sonra en çok dile çevrilmiş ve en çok satılan kitaplardandır.
• Her yıl yaklaşık iki milyon satmakta ve şu ana kadarki toplam satış miktarı 140 milyonu aşmaktadır. Dünya üzerinde toplamda 250’den fazla dil ve lehçeye çevrilmiştir.
• Kitaptaki tüm çizimler yazara ait suluboya çizimlerdir.
• Fransa euro’ya geçmeden önce 50 frankların üzerinde Küçük Prens ve Saint-Exupéry’nin resimleri bulunuyordu.
• Japonya’nın Hakone isimli şehrinde bir Küçük Prens müzesi bulunuyor. Ayrıca, Güney Kore’de Gyeonggi-do kentinde Küçük Prens temalı bir köy bulunuyor. Müze ve köy turistlerin uğrak noktalarından. 2000 yılında da yazarın doğup büyüdüğü Lyon’da bulunan havaalanına Saint Exupéry’nin adı verildi.
Büyükleri hoş görmek lazım... Beni bitiren söz bu oldu. Tabi ki kitap hakkında makale yazılabilir... Ama bu kısma değinmek istedim açıkçası. Zira kitap hakkında harika yorumlar zaten yapılmış.
Büyük olmak küçük olmayı unutturuyor anladığım kadarıyla. Öyle ya...
Bizler küçük bir çocuğun hayal dünyasını anlamayacak kadar büyük olduk. Bütün mesele bu. Gerçekten de küçükken büyüklerin yaptığı birçok şeyi saçma bulurdum. Şimdi onları taklit ediyorum ara ara.
Büyüyorum...
Bütün mesele bu...
Teşekkürler Antoine de Saint- Exupèry...
Beni küçülttüğün için...
John Steincbek'in Fareler ve insanlar kitabından sonra okuduğum ikinci kitabıydı; ve de okurken etkilendiğim güzel bir kitap. Yoksul insanların yaşam koşullarını, kavgalarını, anlattığı bu kitapta: Bulduğu eşsiz bir inciyle yaşamını değiştirebileceğine inanan ve bunun için mücadele eden inci avcısı Kino'nun hikayesini okuyacaksınız. Okurken gerçekten etkileneceğinize inandığım ve bir solukta okuyabileceğiniz; kesinlikle kitaplığınızda olması gereken bir eser.
"Günaydın" dedi Küçük Prens. "Günaydın" dedi bir krala, bir sarhoşa, bir palyaçoya, bir bilgine... "Günaydın" dedi bir yılana, bir tilkiye, bir çiçeğe...

"Günaydın" demeli insanlara, bitkilere, canlılara... Tanımaya çalışmalı canlı cansız tüm varlığı. Sadece sayılarla görmemeli Dünyayı. Renkleriyle, duygularıyla tanımaya çalışmalı, sorgulamalı, ısrarla sorgulamalı insan, öğrenmek için, anlamak için... İşte böyle yapıyordu Küçük Prens ve daha fazlasını. Bu küçük kitabı, bu derin kitabı, bu tatlı kitabı, bu yoğun kitabı tüm küçükler, tüm büyükler okumalı.
- UYANIR UYANMAZ ALINAN TEK SHOT TEKİLA KIVAMINDA BİR KİTAP... -

Sahaflardan (evet sahafları israrla belirtiyorum ..d&r ı kitapyurdunu zengin edene kadar gidin küçük esnafın elinden tutun ,hem de birer çaylarını için, kitaptan anlayan insanlarla sohbet edin yeni ve cidden akıllı uslu insanlarla tanışın ) edindiğim bir kitap daha .. Daha önceleri siyasi araştırma ve tarih tarzı şeyler okuduğum için edebi yönüm hep eksik.. bu yüzden sahaftaki arkadaşımın sağanak ısrarları sonucu aldım .. iyi ki de almışım.. Ayrıntı da sanırım 7 8 basım yapmış..İncecik, kıl kıvamında 120 sayfa bir eser .. yazara gelecek olursak kendisi Trevanian misali bir sır .. nette aradım taradım kendisine dair bir bilgiye rastgelemedim ..Yalnız çeviri Tomris Uyar' ın ve gerçekten başarılı..

Kitaba gelecek olursak . " TAN AĞARIRKEN ÖLMÜŞTÜ KIZ." cümlesiyle basıyor tokadı yüzünüze daha başlar başlamaz .. ne oluyor diye bi kalakaldım ..hafif şokun etkisinde sabah 10da sade nesacefe ve fabrika ortamında "dokumacı kızlar yalelli yaar yar " dinleyen KEKOMANÇİLERE maruz kalarak başladım okumaya .. mekan meksika.1900lerin sanırım başı.. sanırım diyorum çünkü kitapta belirtilmiş bir tarih yok... silahların ve haydutların son kullanım tarihlerine göz kırptıkları dönemler.. romanımızın kahramanı daha önce küçük bir kasabada yaşayan kendi halinde bir meksika yerlisi.. abayı kızılderili bir kıza yakıp kasabada dışlanınca (din ırk gak guk tribine) pılı pırtıyı toplayıp veriyor bünyeyi dağlara.. pocahontas bacımızda evlendikleri dönemden hastalıklı zaten..2 sene mutlu mesut yaşam sonrasında azrail geliyor tabi hesabı kesmeye .. kitapta burdan sonra başlıyor tam olarak. bir inatla karısını kasabaya gömmek için ferhat olup dağları taşları delecem tribine yollarda heder olması .. bu sırada, yani dağdan inerken gelen davetsiz misafirlerle "kaderinin birleşmesi" ekseninde olaylar gelişiyor. daha fazla anlatıp keyiflere limonize birlik kıvamında baskın vermeyelim.. genele bakacak olursak dediğim gibi 120 sayfa ama yazar bu kitapla beraber , o dönem yeni yeni yeşeren amerikan emperyalizminin meksika halkı üzerindeki etkisinden tutunda haydutlara, dinler arasındaki ayrışmadan kişilerin izole yaşamlarına , somut ama vıcık vıcık işlenmemiş sevgiden nefretle başlayıp sadakatle tamamlanan dostluklara ve daha pekçok olguya yer vermeyi başarmış.. bu yönüyle daha önce incelemesini yaptığım
( #16777301 ) fareler ve insanlar kitabını andırıyor.. muazzam bir yetenek..anlatımlar tasvirler betimlemeler çok iyi ..çölün ve çöl sıcağının o kendine has aurasını ciğerlere zerk ettik okurken ..yalnız garip bir biçimde çok az kişinin okumuş olduğunu gördüm .. tavsiyem bu güzel kitabı ve eşsiz dramı kacırmayın ..
Bugün KPSS varmış, bizim arkadaşlardan biri de girdi sınava da oradan biliyorum. Dün aradı, gel dedi yarın sınav var. Hem eşyaların başını beklersin hem de destek olursun. Gittik. Bir çile bir çile. Yolda birde yağmur bastırmasın mı ben gitmişim tişörtle. Neyse girdik kampüsün girişindeki kantinine. Bizimkisi Manisa’dan geldi de çocukların bazısı Uşak’tan gelmiş bazısı Denizli’den. Otellerde sabahlamışlar, bilmedikleri etmedikleri yerler. Zaten sınav zamanı en ufak şeyler kaygı yaratır. Hepsinin stres tavan. Sınav stresi yetmiyormuş gibi bir de böyle teferruatlarla uğraşıyorlar. Bir taraftan yağmur bir taraftan da zaman. Bizimkisi 3 dakika da bir saati soruyor. Taksi çağırdık ha geldi ha gelecek. Gelen giden yok. En son dayanamadı ,dur deme ye kalmadan fırladı gitti.

Kaldım tek başıma. Yanıma Steinbeck’in İnci’sini almışım. Elbette özellikle seçildi, tam dış ortamlık. Dil sade anlaşılır. Başladım okumaya. Bir Kızılderili baş kahraman adı Kino. Yahu bu Kızılderili nereden çıktı zaten bu Steinbeck enteresan adam. Nerede kıyı da köşe de insan var onları anlatıyor. Hani sevmiyor da değilim bana Gogol’u hatırlatıyor. Gogol da böyle yapar ya. Bir sürü kont, kontes varken sen git mujikleri, 9. Dereceden memurları anlat. Nereden çıktı bunlar? Ne güzel yaşayıp gidiyorduk. Tutturdunuz bir toplumsal gerçekçilik herkesin keyfini kaçırıyorsunuz. Ah o Gogol yok mu o Gogol hep onun başının altından çıktı bunlar. Yalnız hafifte fark yok değil aralarında. Gogol ağır yazardı herkes anlamazdı, bu Steinbeck denen adam birde sade yazıyor ki hiç sorma. Bu kadar da olmaz ki. Okuyan herkes anlıyor ne demek istediğini. Köylüsü de anlıyor işçisi de. Biraz yüksekten yaz da sadece aydınlar anlasın. Ne de olsa onlar şatolarında viskilerini içerken köylü, işçi edebiyatı yaparlar. Toplumsal gerçekçiyiz bile derken çıkıp fukaranın tekine destek olacağına yazdıkları romanların ne kadar getireceğini hesaplarlar.

Neyse biz Kino’ya dönelim bunlar derin konular. Eşi, çocuğu, doğal ortamı gül gibi yaşayıp gidiyor. Bir de inci arıyor arada istiridyelerin kabuğunda. Hani umut fakirin ekmeğiye umar ha umar. Bizdeki sayısalcılar gibi bunlarda inci arıyor. Buldu da vesselam hem de kocaman dünyanın en büyük incisi. Bulmaz olaydı. Millet başladı yaygaraya. Kiliseden papaz geldi, senin adın diyor din büyüklerimizin birinin adı çok hizmetler vermişti zamanında. Sonra doktor kapısına geldi. Hani Kino ona gittiği zaman veteriner baksın size demişti ya işte o doktor bu. Getir diyor senin inciyi benim kasada saklayalım. Yok dedi Kino ben satacağım onu. Yahu nasıl satacaksın zaten kasaban da üç tane inci alan yer var. Tezgahı da kurmuşlar dışarıya üç içeriye bir. Kino bu dinler mi gitti satmaya. Değersiz dediler, of dediler puf dediler. Kino bozuldu bu işe bozulmak ki ne bozulmak. Hem kendi bozuldu hem çevresi bozuldu.

Neyse yeter bu kadar anlatmak. Biraz da size kalsın. Anlayacağınız Steinbeck yine aynı Steinbeck. Ne kadar anlatılmayacak şey var anlatmış hepsini. Ya da boş verin okumayın bunlar insanın keyfini kaçırır. Kontlar, kontesler dururken ne gerek var? Ah o Gogol yok mu o Gogol bir elime geçirsem :)

Herkese keyifli okumalar dilerim..
John Steinbeck 1962’de Nobel kazanmış değerli bir yazar. Hayatını kazanmak için çabalamış, birçok işte çalışmış, kitaplarında da çok iyi bir şekilde yansıttığı hayatın acımasız gerçeklerini tecrübe etmiş. Ki zaten böyle bir birikime sahip olmayan birinin, insanı bu denli etkileyebilecek eserler yazabileceğini düşünmüyorum… Steinbeck, kendi çabalarıyla Stanford Üniversitesi’ne gittiğinde sadece yazarlığına katkıda bulunacak derslere girmiş. Hayattan ne istediğini bilen birisi anlayacağınız. Düşünüyorum da iyi ki böylesine azimliymiş, bugünlere ulaşmış da bize onu okuma imkanı vermiş.
İnci… Bu kitap beni çok etkiledi. Üzüntüden çeviremediğim, sinirimden parçalamak istediğim ya da hüzünlü bir tebessümle durakladığım sayfaları okudum bu kitapta. Garip bir dili var Steinbeck’in; Fareler ve İnsanlar’da da böyle olmuştum. Böyle ince ince değil, bıçak gibi sızlatıyor içinizde bir yerleri. Öyle süslü benzetmelerle de yapmıyor bunu. Salt gerçeği yazıyor. Gerçek en çok acıtan şey oluyor.

Tomris Uyar'ın kitabın sunuş kısmında yazdığı çok hoşuma giden bir cümleyi paylaşmak istiyorum sizle. Bir nevi demeye çalıştığım şeylerin özeti gibi çünkü. “Çünkü Steinbeck, iflasların birbirini izlediği, işsizliğin, parasızlığın, açlığın kol gezdiği, insanoğlunun umudunun, var olma direncinin seyreldiği bir tarih anında olanca görkemiyle gerçek umudun türküsünü söylemiştir. Tozpembe olmayan gerçekçi umudun.”

İnci, Kızıldereli Kino’nun üzerinden ayrımcılığı, hırsları, parasızlığı, insan olmanın zafiyetlerini anlatan kısa ama etkili bir kitap.
Bebeğinin hastalığını tedavi edecek doktoru bulamayan bir babanın çaresizliği. Ve ardından bulduğu eşsiz inciyle birlikte insanların ona olan tepkisinin değişimi. Ardından Kino’nun değişimi.
Size kitabın akışını anlatmak istemiyorum daha fazla. Kitabın ‘eşsiz bir inci’ üzerinden anlattığı ‘insan’dan bahsetmek istiyorum biraz da. İnandığı dinin kitabını okumayı bilmeyen bir adamın çaresizliğinden bahsetmek istiyorum. Kandırıldığını bildiği halde inanmaktan başka çaresi olmayan insanlardan, çaresiz ve güçsüz bırakılmış insanlardan bahsetmek istiyorum.
İnci bir temsil bu kitapta.

Yokluklara hapsedilmiş bir adamın hayallerini temsil ediyor ‘inci’. Güç karşında insanların ne denli insanlıktan çıkabileceğini anlatıyor. Ardından bir adamın hayallerine tutsak oluşunu anlatıyor.

Tanıdık geldi mi biraz? (buradan sonrası spoiler)
Açıkçası ben Steinbeck’in incisini, Tolkien’in yüzüğüne benzettim okurken. Kino “İnci benim canım oldu, ondan vazgeçersem canımdan da olurum” derken, Gollum hali hazırda ‘kıymetli’si için canından oluyor mu zaten?

İnci Kino’nun en büyük kurtuluşu olabilecekken, en büyük kaybının nedeni oluveriyor birdenbire. Yüzük de böyle değil miydi sahi?

Kino, gözü kararıp inci yüzünden karısını döverken, Smeagol da kardeşini öldürmedi mi bir yüzük uğruna?
İnci’nin sonu, çıktığı suyun dibinde biterken; yüzük de yaratıldığı dağda yok edilmedi mi?
Gollum canından olurken kıymetlisi için, Kino oğlundan olmadı mı ‘canım’ dediği için?

Gelmek istediğim nokta; yüzük ya da inci semboller değişebilir ama bir şey aynı: İnsan…
İnsanlar için güç, arkasını dönüp gidemeyeceği cazibeli bir tuzak aslında. Güce sahip olma ve yönetme hissiyle yanıp tutuşan insan, bir süre sonra gücün kölesi haline geleceğini fark edemiyor hiçbir zaman. Güce olan tutkunlukları, ona sahip olabilmek için verdikleri, feda ettikleri her şeyi gözlerinden siliyor. Güce olan hırs kaybedilenlerin önüne bir perde çekiyor. Çünkü kurban tek bir şeye odaklanıyor o anda: Sahip olacakları ve daha fazlası. Sonsuz bir doyumsuzluk... Kino’nun inciyle gerçekleştireceği tozpembe hayalleri vardı. Hayatın ondan çaldıklarını istedi inciden. Hayatın ondan çaldıklarını bir inciyle geri alabileceğini düşündü. İnci ilk önce araçtı.

Güç ilk anda araçtır.

Sonra karşısına zorluklar çıktı. İnci başına bir sürü dert açtı. İnci, hayatından daha çok şey çaldı. Ama o inciyi bırakmadı. İnci onun amacı oldu.

Ardından güç yegane amaca dönüşür.

Sonrası ise daha fazla kayıptan öteye gidememiş hiçbir zaman.

Hani gerçekçi de olsa bir umut diyorduk? O ne oldu?
Evet, umut yine var. Orada duruyor. Çok büyük bir klişe ya da basmakalıp bir ifade olsa da umut sevgide. Yine bir karşılaştırma yaparsam;

İnci’yle olan macerasında Kino’nun yanında hep eşi vardı. Güçsüz olduğunda ona güç veren., hırpaladığında pes etmeyen, korktuğunda cesaretlendiren oydu… En sonunda kurtuluşuna yardım eden de oydu, tüm kayıplara rağmen.

Frodo’nun yanındaki Sam gibi…

Yazıyı İnci için yazdım ama bir tanıtım ve öneri yazısından çok bir karşılaştırma ve yorumlama yazısı gibi oldu. Kitabı okurken aklımdan sürekli geçen düşüncelerdi bunlar. Bunları paylaşmadan bu kitap hakkında bir şey yazamazdım sanırım. Yazsam da içime sinmezdi.
Hatalarım yanlışlarım varsa affola.
İyi okumalar :)
Bu akşam okul çıkışı, hafiften yağmur, soğuk, yapayalnız Kartal'daydım. Normalde arkadaşlarım olurdu ve kahkahayla geçen bir akşam yaşanırdı, klasik bir cuma...ama yalnızdım, her zaman gittiğimiz yerden başka bir cafeye gidip sıkılarak oturdum. Eve dönene dek içim ağırlaşmıştı iyice, hem biraz yürüdüm, çamur, toprak, her yer karanlık, yanda hâlâ devam eden yeni inşaatlar, ve her yer araba dolu, lambasız sokak, arada ağaçlardan yapraklardan gelen yağmur sesi.

ev de aynıydı: boğucu bir hava, kırk beş senelik eşyalar, koltuklar, boyanma zamanı gelmiş soluk mavi renkli duvarlar... Dodi aynı yerinde yatıyor, hasta; annem soğuktan korunmak için sarmalanmış, ev aynı loş ışıkla aydınlanıyor...hemen odama geçtim. uzandım yatağa. biraz uyumuşum.

kütüphanem artık daha boş. evet, gönderdim bazı kitaplarımı, evet bazılarını arkadaşlarıma verdim, bir çoğunu okuluma taşıdım. Raflar daha boş şimdi. Senelerce yüz yüze baktığım kitapların bir çoğu artık yeni yuvalarında...Gidecek olan diğer kitaplarım hâlâ bekliyorlar...

elim yine, arada sırada olduğu gibi, arka sıralarda dolaştı...acaba var mı? elim uzansın da bulayım bir tane daha, ve hemen okuyayım, çünkü ihtiyacım var, uzanmak istiyorum, belki okumaya çalışırken dalıvereceğim bir daha uykuya.

sonra buluyorum onu: senelerce nice kitabın arasında, nice kereler yeri değiştirilerek, bazen acaba okusam mı diye elimde sıkılgan, mazlum bekleyen Diz boyu papatyalar, bu cuma akşamıma sızıverdi; yatağıma uzanıp sayfalarını çevirmeye başlayınca, beklediğimden daha iyisiydi okuduğum, çünkü sağa sola dönüp, arada dayanamayıp kendimi bıraktığımda kapanınca gözlerim, birden hatırlayıp açılıyor göz kapaklarım ve okuyorum: edebiyat insanı gerçekten iyileştiriyor. Başkasının acısını hikâye hikâye okudukça, ve bu insanların her biri nerdeyse elli yıllık bu incelikli, acılı kitabın yapraklarından hafızama aktıkça iyileştiğimi hissettim. Okurken aklım bahçedeydi: adlarını Çehov'un hikâyelerinden koyduğum bahçedeki yavru kedilerin bir çoğu yok şimdi, Gusev öldü, Varka öldü, İvan görünmüyor ortalıkta, ölülerini bulamadım ve senelerdir olduğu gibi, sır oldular, ve böyle hâyâl etmesi daha iyi geliyor şimdi, çünkü nicesini ellerimle gömdüm bahçemize, hayat edebiyat kadar güzel değil her zaman, bu yüzden içim sıkılsa ve üzülsem de artık kabul ediyorum, yok olacağız hepimiz, tomris uyar'ın kitabın son hikâyesinde insanın ruhunu titretircesine anlattığı gibi, sıcacık kalacak ölümüz bir an için, ve soğuyacak yavru kediler gibi, sonra sır olup gideceğiz. Kitabı okurken en çok hissettiğim şey her karakterin yanına oturup ya da yorgunluktan uzanıp yanlarına, onlarla beraber kalmak isteğiydi, herkes korkunç çaresiz, acı dolu göründü bana...ve sene daha 1973. Peki ya bugün? Her yerden daha büyük zulümler kötülükler, insanlıktan çıkmışların vahşetleri gelirken, edebiyata sığınarak, korunabilir miyiz? Bunu yapabilir miyim? Yavru kedilerimi köpekler sırf öldürmek adına ve aldıkları zevkten, öldürürken, aynen insanlar gibi, ne kadar sebepleri olsa da sosyal, psikolojik, herkes bir yandan da türüne özgü davranıyor sanki, köpeklerin kedileri öylesine öldürmesi gibi. Böyleyken edebiyata sığınıp mutlu olabilir miyim? Bir gazete sayfasına bakıp DİZBOYU PAPATYALAR yazısını görünce kitaptaki o karakter gibi, içimdeki sıkıntıyı atabilir miyim? Emekli albay Halit Akçam'ın yaptığı gibi, beyni dağılmış bir insanın yanına eğilip "sana ne be kardeşim? " diyebilir miyim? Kaçabilmek için bu zihni kamaştıran dilin güzelliğine sığınıp, hikâyeden hikâyeye koşabilir miyim? Bu akşamımı dolduran bu hikâyelerin her birisinden aklımda kalanlar: paslar, puslar; acıyan, acılı karakterler ve gerçekten yaşasalar hepsi çoktan ölmüş olacak ama bir küçük hikâye kitabının içine sıkışıp kalmış, orada tekrar tekrar yaşayan karakterlere "herşey çok daha kötü" deme isteği...yazar mekânları ve ruh durumlarını öylesine güzel anlatıyor ki bazı yerlerde alâkası yokken bile gözlerim yaşardı, sanki çok güzel yıllanmış bir kitap gibiydi, sanki senelerce kütüphanemde okunacağı günü beklerken de güzelleşmişti ve acıtırken bile güzelliği keyif veriyordu. Açıkçası tekrar tekrar okunacak güzellikte bir eserdi okuduğum. Okuduktan sonra, yani buraya döndüğümde, yani loş ışıklı odamda, yatağımda kendime geldiğimde, elbette değişen birşey yoktu..ama yine de iyi geldiğini hissediyorum bana. Biz yalnızlar, ömrümüz geçiyor, daha ne kadar hikâye kitaplarına sığınacağız? edebiyatla başbaşayız.

Yazarın biyografisi

Adı:
Tomris Uyar
Unvan:
Türk Öykü Yazarı ve Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 15 Mart 1941
Ölüm:
4 Temmuz 2003
Tomris Uyar (d. 15 Mart 1941 - ö. 4 Temmuz 2003) Türk öykü yazarı ve çevirmen. İngiliz Kız Ortaokulunda, Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde eğitim gördü (1961). İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine bağlı Gazetecilik Enstitüsünü bitirdi (1963). Papirüs dergisi kurucularından olan Uyar’ın deneme, eleştiri ve kitap tanıtma yazıları Yeni Dergi, Soyut, Varlık gibi dönemin belli başlı dergilerinde yayımlandı. On öykü derlemesinden Yürekte Bukağı ile 1979, Yaza Yolculuk ile 1986 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. 60’ı aşkın çevirisi kitaplaşan Uyar’ın günlükleri, “Gündökümü” genel başlığı altında, yayımlandı. Yürekte Bukağı ve Yaza Yolculuk öykü kitapları ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldı. Tomris Uyar, şair Turgut Uyar ile evlidir ve Hayri Turgut Uyar isimli, İTÜde öğretim görevlisi bir oğulları vardır. 2003 yılında kanser nedeniyle vefat eden yazarın kabri Zincirlikuyu Mezarlığındadır.

Yazar istatistikleri

  • 722 okur beğendi.
  • 40.575 okur okudu.
  • 1.155 okur okuyor.
  • 15.852 okur okuyacak.
  • 337 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları