• 124 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Doppler 124 sayfalık kısacık bir roman.

    Roman, felsefi, antropolojik ve iktisadi bir sorgulamanın kılıfı olmuş.

    Romanın hikayesi günümüzün refah düzeyi en yüksek ülkelerinden biri olan Norveçte geçmekte.

    Yazar bay Doppler'in şahsında modern kapitalizmden kaçış ve avcı-toplayıcı bir hayat sürdürmenin deneyimlendiği bir kurgu eşliğinde modern insan ve insanlığı sorguluyor.

    Ailesini ve evini terkeden Doppler ormanda yaşamaya başlar. Yemek için bir geyik avlar. Geyiğin bir yavrusu var. Yavru Doppler'i öldürülen annesinin yerine kor ve onun peşinden ayrılmaz. Doppler avcı-toplayıcı bir birey olarak takas ekonomisini hayata geçirir. Ayrıca ölen babasının anısına ormanda bir totem yapıp diker.

    Özetle yazar kahramanı Dopper aracılığıyla antropolojik bir tartışma yürütür. Yöntem ve konu olarak oldukça ilginç ve önemli bir eser olduğunu söyleyebilirim.
  • 229 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Şafak, karanlığın aydınlığa  hem en yakın olduğu hem de aydınlıktan sıyrıldığı en koyu vakti. Suçun suçsuzlarda arandığı, ast-üst ilişkisi içinde emirlere uyup vicdanın bir tarafa saklandığı, düzenin kanundan bağımsız işlediği bir dönem.
    12 Mart yıllarını gören bir yazarın kaleminden çıkmış kurguyla karışık gerçekleri. Yoksa kurgudan soyunmuş gerçekleri mi demeliyim?
     
    Kronolojik olarak bir günden bile daha kısa,  akşamdan sabahı anlatan bir roman, kısacık bir gün. Bir günde neler yaşanmıyor ki, kısacık bir ömre neler sığmıyor?  Genç yaşta 40 yaşlarında kanserden ölen yazar, o dönemlerde cezaevine de girmiş. Kaleminin gerçekliği burdan.

    Adana'da  yaygılarla döşeli toprak bir ev, sevinçle hazırlanmış yer sofrası, ortalıkta koşuşturan çocuklar,  Çukurova'dan daha sıcak insanları ve bir tekme ile açılan tahta kapı... Bir zamanlar huzura açılan bu kapı, 12 Mart gibi bir tekmeyle savrularak huzursuzluğa açılır birden. Her şey yarım kalıverir; cümleler, aileler, hayaller ve insanlar. Yarısı boşlukta ne yapacağını şaşırmış,  yarısı yükümlülükleri altında ezilerek ruhları düğüm düğüm olmuş. Hiç tamamlanamıyor insanoğlu hep biraz eksik...

     Geri dönüşlerle, iç monologlarla, bilinç akışı ile yeri geldikçe tanıtılır karakterler.
     Hiçbir eylemde bulunmayan sadece düşüncede kalan fikirleri yüzünden  Oya da Mustafa da Hüseyin de suçlanırlar.  Sıcak-soğuk, iyi-kötü oyunu ile çözülmekten, suçlu psikolojisi ile savunmaya geçmekten korkarlar, direnirler. Korku yerini, endişeye bırakır; ordan kalkar kuşkuya ordan keşkeye.

    Bir cop bizim için sadece coptur; o dönemleri gören bir kadın için ise bir coptan çok çok daha fazlasıdır. İnsani yanını kapının girişinde bırakan vahşi, şevket düşkünü otomatların organlaştırdığı bir alettir.
    Karanlığın yarattığı korkuyla her şeyden şüphelenmeye  kendisini teselli etmek adına varsayımlarla yaşama tutunmaya çalışır Oya. Sorgu öncesindeki endişelerini işkeceye dair duyduklarının aklına hücumu ile daha da perçemlenir. Keşkelere sığınmak ister, belkiler üretir. Oyanın deyimiyle " zırvalamasının" son bulması için somut bir dayağa bile razı olur. Yeter ki kıvrılan  düşüncelerinin Sema'dan Çiğdem'e, Güllü'den Asuman Yemez'e, Menekşe'den Firdevs'e  geçen akışı son bulsun.

     Hapishanede sürekli adı geçen "Genel kadın/lar"... Kimdir onlar? Kimin eseridir? Bu hiç sorgulanmaz onları oraya sürekleyenlerin, ekmeğini kazanması için itekleyenlerin adı geçmez, onlar kirlenmez. Babalar, abiler, kayınlar, kayınbabalar, kocalar çok namusludur; namusun bir parçasını bile bir kadına çok görürler. Hep eksiktir kadın. Eksik akıldır, eksik etektir, eksik namustur!..  öylesine alışılmıştır, alıştırılmıştır ki kadın bile kadınlığını yadırgar, küçümser kendini. Lafıyla, tavrıyla, yaşayışıyla çirkinleştirir ve  ona biçilen rolün hakkını verir zamanla. Çığrından çıkar, laf atar köşeye sıkıştırır, saldırganlaşır, yaralar, hapis yatar. "Allah razı olsun, geneleve soktu beni. Menderes’imin de, benim de karnımız doydu."  duasını yapacak kadar alçalır. “Erkeğe sogri sormak dogri diyeldir... Benim Abdullah bir sogri içün beş tokat patlatır, öyle erkek adamdır ki...” diyerek  kendi esrar suçunu -biri karnında biri sırtında bebeği olduğu halde-  karısına atan erkeğini, adam sanır kendini inandırır, kandırır.
    Oya, " Bir insanı değiştirmek tek bir insan işi değildir. Bu bir düzen, bir çevre, coğrafya konusudur, diye cevaplıyor kendisini."   Hepimizin yaptığı gibi vazgeçiyor o hayatlara dokunmaktan.


    Ülkemin dünündeki lekelerden biridir o dönemler. Yarının da lekelenmemesi için bugün   farklı farklı  gözlerden daha çok okumalıyız.

    Daha güzel günler görmek umuduyla iyi okumalar...
  • 488 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Alonso'yu (yani Don Kişot'u) TRT'nin ucuz çizgi filmlerindeki aptal tiplemeyle, müptezelden hallice hareketleri ve çıkardığı anlamsız seslerle, ipe sapa gelmez beceriksiz tasvirlerle tanımak zorunda kalmak bizim nesle karşı işlenen en büyük edebiyat/kültür günahlarından birisidir sanırım.

    Alonso hayalperest ve saf bir ihtiyardır. Pek dışarı çıkmadığı köyünde gündüz toprağında çalışıp akşamları kitap okumaktadır. Eski zamanlara olan hasretini ve merakını şövalye hikayeleriyle beslemekte, uzun saatler boyunca bu hikayelerin içerisinde hülyalara dalmaktadır. Kendini şövalye sanmasına kadar varacak bu naifliği etrafınca bilinmekte, insanlar Alonso'nun bu kusurunu çıkarları için kulanmaktadır. Günün birinde aklı iyiden iyiye uçar. Kendini dünya üzerindeki son seyyar şövalye sanmaya başlar ve evdeki tencereleri, kazmaları zırh, silah zannedip kuşanır. Zayıflıktan ölmek üzere olan uyuz beygirini soylu bir kısrak gibi görür ve yolculuğuna başlar...

    Bahsettiğim çizgi filmlerin de etkisiyle, çocuk aklıyla okunduğunda olmaz maceralara çıkmış yaşlı bir delinin komik yolculuğu sanılır bu roman. Bir entelektüel ise şöyle diyecektir: 'Don Kişot yıllanan kültürdür, Sanço Panza ise çağdaştır, medeniyettir. Don Kişot, çöken bir devri kılıcı ile yaşatabileceğine inanır... Siz yine de Don Kişot olun. Tek hürmet ettiğim adamdır. Çoktan kaybedilmiş bir davanın ancak bu kadar fedakar bir kahramanı olabilirdi. Oysa dünya Sanço Panzalar ile doludur" - Cemil Meriç.

    Okunması gerektiği şekliyle "Don Kihote" tüm zamanların en çok basılan, en çok bilinen, en çok dile çevrilen ve bilimum en ile başlayan tüm istatistiklerinde (en çok okunan değil) ilk beşte olmasından mütevellit popüler kültürde sıklıkla yer alan ve küçükken uyduruk bir çizgi film ile hikayesi öğrenildikten sonra bir daha ilgi duyulmayan, bu sebeple çağdaşlarımız arasında derinlemesine inceleyenine pek rastlayamayacağımız bir başyapıt. Bu öyle bir başyapıt ki; eğer Kafka ölümünden sonra eserlerinin gördüğü ilgiye şahit olsaydı, kendi yaşamı için üzüldüğünün beş katı kadar Cervantes için üzülürdü. Zira bence modern ve post modern romanların arasında en değerlisidir Don Kihote.

    Benden burada İspanyol Dİli ve Edebiyatı dersindeymişiz gibi bir inceleme beklemeyin. Ararsanız binerce makale, binlerce inceleme, binlerce uyarlama bulursunuz. Zira bu eser yazılalı tam tamına 400 yıl olmuş...

    Okurken anlayacaksınız ki Don Kihote -o maskenin altındaki gerçek insan Alonso- asıl savaşını zamanın değirmenlerine, çağının gerçekliğine karşı açmıştır. Her mücadelesinde aşkına yani Dulcinesine haykırır, ona kavuşmak, ona daha güzel bir dünya vermek için savaşır. O değirmenler öğütür Alonsoyu. Kendi gerçekliğini yaratan ve sistemin, çağın, zamanın değirmenlerinin karşısında kendi dünyasında ve kendi arzularıyla duran Alonso bu yüzden her dönemeçte bir tekme yiyecektir. En nihayetinde yenik, bitik bir halde aklı başına gelmiş olan Alonso tek başına evine döner. Tüm derdi çil çil altınlar olan yaver Sançoya, çoktan kaybedilmiş bir savaşın ganimetlerini bulmayı başından beri hiç istemediği için, bir daha inanmayacak, tüm mal varlığını da yoksullara bağışlayıp bu dünyadan göçecektir.

    Anlamak isteyene çok şey anlatan, bulmak isteyene sonsuz bir maden veren bir eser bu. Öyle çok metafor, öyle çok gizli anlam, öyle çok alt metin var ki okurken yazarın dâhi olduğunu düşünmemek imkansız. Basit bir olayı -mesela Don Kihote'nin yol üzerindeki bir hana girişi, hanı şato, hancıyı ise lord sanması- bile işlerken okuyucuya öyle şeyler söylüyor ki satır aralarında siz bu halisünatif adamın gördüklerinin ve yaşadıklarının basit bir güldürünün sığ parçaları olmadığını,o hancının ilerleyen zamanın lorldarı olduğunu anlayıveriyorsunuz.

    Kısacık bir pasaj daha ekleyip bitiriyorum.

    Derebeyler zamanında, bir şahıs istediği kadar zengin olsun; tacirler de dahil olmak üzere hiç kimsenin lord ve benzeri ünvanlara sahip olamadığını, bunun sadece soy ile kazanılabileceğini biliyoruz. Cervantes bir hancıyı neden lord sanmaktadır? Bu sorunun cevabı coğrafi keşifleri izleyen zamanda; yani yaklaşık olarak 15. yüzyıl ve sonrasında tacirlerin özellikle köle ticaretiyle kazandığı muazzam servet sayesinde derebeylerinin en ufak bir hizmetine dahi muhtaç olmayacak pozisyona gelmeleri, ilerleyen zamanda toprak sahibi olmaları ve Cervantes'in öngörüsü ile hanların şatolara, hancıların lordlara dönüşmesidir.

    Şarap şişelerindeki içkiyi kan gibi görmesi ve her birini parçalamaya çalışmasını yorumlamak için sanırım paragraf paragraf yazsam da az gelecektir.

    Uzun lafın kısası; benim için her satırı ayrı dolu, her satırı ayrı anlam sahibi bir başucu eseridir. Çocukluktan yetişkinliğe her dönem ayrı tat ve ayrı mana verir.

    Bahsettiğim gibi, kanaatimce hem modern hem de post modern zamanların en iyi romanıdır.
  • 129 syf.
    ·2 günde·7/10
    Kitap hakkında ne yazsam bilemedim, itiraf ediyorum benim için çok zor okuma oldu. Kısacık bir kitap ama üç günde bitirdim. Louis Lambert'in ilginç hayat hikayesini anlatıyor roman. Aynı zamanda kitapda onun düşüncelerine geniş yer vermiş Balzac. Beni zorlayan da bu kısımlar oldu. Bazen anlamakta zorluk çektiğim aynı sayfayı dönüp dönüp tekrar okuduğum oldu hatta. Aslında kitabı sevdim, özellikle okul yıllarını anlatan kısmını. Bir öğretmen olarak işime yarayacak ve düşüncemi değişebilecek çok şey öğrendim. Louis Lambert'in hayat hikayesini okuduğum zaman aklımdan hep Kafka'nın söylemiş olduğu "Benim yalnızlığım insanlarla doludur" cümlesi geçti.
    Kolay bir kitap değil, ben bir kaç yıl sonra tekrar okumayı düşünüyorum çünkü anlamadığım kısımları var. Balzac'ı hiç okumadıysanız kesinlikle bu kitapla başlanayın derim ama kendinizi hazır hissetiğiniz zaman bu kitabı da mutlaka okuyun derim.