• “Ne hoş olurdu maarif, şu okullar olmasa…”

    Osmanlı İmparatorluğu. Çöküş Devri.

    Maarif-i Umumiye Nazırı Emrullah Efendi (Dönemin Milli Eğitim Bakanı)
  • Hayır! Ben çileci idealin doğal antagonistini aradığımda, “onun karşıt idealini dile getiren karşıt istenç nerede?” diye sorduğumda, bilimi sürmesinler benim önüme. Bilim bu iş için kendi ayakları üzerinde durmaktan çok uzak, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, önce bir değerler-idealini gereksinir bilim, hizmetinde kendine inanma hakkını elde edeceği, değerler yaratan bir iktidarı gereksinir - bilimin kendisi değer yaratıcı değildir hiçbir zaman. Çileci idealle ilişkisi özünde, hiç düşmanca bir ilişki değildir henüz; kaldı ki esas olarak, onun iç düzenlenimindeki itici gücü temsil eder daha çok. İtirazı ve savaşımı - daha dikkatlice incelenirse görülür- idealin kendisine yönelik değildir hiç de, yalnızca onun dışa dönük edimlerine, kılık kıyafetine, oynadığı maskeli oyuna, zaman zaman duyarsızlaşmasına, katılaşmasına, dogmalaşmasına yöneliktir - onun dışrak yanını reddetmekle onun içindeki yaşamı azat eder. Bu ikisi, bilim ve çileci ideal, aynı zemin üzerinde dururlar - daha evvel değindim buna -: hakikate-fazla-değer-biçme (daha doğrusu: hakikatin değer-biçilemezliğine, eleştirilemezliğine olan inanç) zemini üzerinde dururlar, tam da bu yüzden zorunlu olarak birbirlerinin müttefikidirler, - öyle ki onlardan biriyle savaşma durumunda, hep her ikisiyle de savaşmak ve her ikisini de sorgulamak gerekir. Çileci ideale bir değer biçme, beraberinde kaçınılmaz olarak bilime bir değer biçmeyi de getirir: bu yüzden vaktiyle gözünüz açık, kulağınız kirişte olsun! (Sanat, - şimdilik şu kadarını söyleyeyim, ileride uzun uzadıya bahsedeceğim bundan çünkü, - tam da yalanın onda kendini kutsadığı, vicdanın onda yanıltma istencinden yana olduğu sanat, bilime oranla çok daha esaslı biçimde karşıdır çileci ideale: Platon’un, Avrupa'nın şimdiye kadar çıkarmış olduğu bu en büyük sanat düşmanının içgüdüsü de böyle duyumsamıştı. Platon Homeros’a karşı: tüm antagonizm, asıl antagonizm budur - bir yanda en iyi niyetli “Öte-dünyacı”, yaşamın en büyük kara çalıcısı; diğer yanda, yaşamı istemi dışında tanrısallaştıran altın doğa. Bu yüzdendir ki, çileci idealin hizmetindeki bir sanatçı uşaklığı olabilecek en esaslı sanatçı yozlaşmasıdır ve ne yazık ki en alışılagelmiş olanıdır: hiçbir şey bir sanatçıdan daha yozlaştırılabilir değildir çünkü.) Bilim, fizyolojik açıdan bakıldığında da, çileci idealle aynı zemin üzerinde durur: belirli bir yaşam yoksullaşması orada olduğu gibi burada da önkoşuldur, - soğumuş duygulanımlar, yavaşlamış tempo, içgüdünün yerine diyalektik, yüzlerde ve hareketlerde ifade edilen ciddiyet (ciddiyet: daha zahmetli bir metabolizmanın, debelenen, güçlükle işleyen bir yaşamın bu en şaşmaz belirtisi). Bir halkın yaşamında bilginlerin ön plana çıkmış olduğu dönemlere bakın: bitkinlik, çoğunlukla da gece ve çöküş dönemleridir, - dolup taşan kuvvet, yaşama güven, geleceğe güven yok olmuş gitmiştir. Bürokratların ağırlıkta olmaları hiçbir zaman hayra alamet değildir: tıpkı demokrasinin, savaş yerine hakem mahkemelerinin, kadın eşitliğinin, merhamet dininin yükselişinin ve alçalan yaşamın belirtisi daha ne varsa hiçbirinin hayra alamet olmaması gibi. (Bilimin sorunsallaştırımı; bilimin anlamı nedir? - bununla ilgili olarak bkz. “Tragedyanın Doğuşu”nun önsüzü.) - Hayır! bu “modern bilim” - gözünüzü dört açın bu konuda! - çileci idealin en iyi müttefiki şimdilik, özellikle de onun en bilinçsiz, en istemdışı, en gizli saklı ve en yeraltındaki müttefiki olması nedeniyle! Aynı oyunu oynadı bunlar şimdiye dek, bu “tin fukaraları” ve o idealin bilimsel muhalifleri (bu muhaliflerin, diğerlerinin karşıtı olduklarını, sözgelimi tin zengini olduklarını düşünmekten sakınmak gerektiğini de belirtelim bu arada: - öyle değildir onlar, tinin didinenleri diye adlandırmıştım ben onları). Bu sonuncuların şu ünlü zaferleri: kuşkusuz zaferdir onlar - ama neye karşı? Çileci ideal hiç de yenilgiye uğratılmamıştır onlarla, daha ziyade, o ideale bitişmiş ve onun görünümünü kabalaştıran her duvarın, her ilave yapının bilim tarafından bir bir ve acımasızca sökülüp yıkılması ile daha kuvvetli, yani daha kavranamaz, daha soyut, daha sinsi kılınmıştır. Teolojik astronominin uğramış olduğu hezimetin, o idealin hezimeti anlamına geldiğini mi düşünüyorlar gerçekten?.. Varoluşun o hezimetten bu yana, şeylerin görünür düzeni içinde daha rast gele, daha kenarda köşede, daha fuzuli bir konum almasıyla, varoluşunun bilmecesinin öbür-dünyacı bir çözümünü daha mı az gereksinir oldu insan böylece? Özellikle de insanın kendini küçültmesi, kendini küçültme istenci Kopernik’ten bu yana durdurulamaz bir ilerleme içinde değil mi ki? Ah, varlıklar hiyerarşisinde onun vakurluğuna, biricikliğine, yeri dolduramazlığına olan inanç yok oldu gitti, - hayvan oldu o; tastamam hayvan, eksiksiz ve fazlasız, o ki daha evvelki inancında neredeyse Tanrıydı (“Tanrı’nın çocuğu”, “Tanrı-insan”) ... Görünen o ki insan, Copernicus'tan bu yana yokuş aşağı gidiyor, - merkez noktadan gittikçe daha hızla yuvarlanarak uzaklaşıyor artık - nereye? hiçliğe mi? “kendi hiçinin yürek delici duygusu”na mı?.. Haydi öyleyse! tam da bu yol dosdoğru - eski ideale götürmez mi?.. Bütün bilim (ve asla yalnızca astronomi değil; onun küçültücü ve yıkıcı etkisine ilişkin olarak Kant dikkate değer bir itirafta bulunmuştur: “o benim önemimi hiçe indiriyor”... ); bütün bilim, doğal olanı gibi doğal olmayanı da - bilginin özeleştirisini böyle adlandırıyorum ben -, insanı şimdiye kadar kendisine duymuş olduğu saygıdan vazgeçirmek peşinde bugün, sanki o saygı tuhaf bir kibirlilikten başka bir şey değilmiş gibi; hatta denebilir ki bilimin kendi övüncü, stoik ataraksia'nın (sarsılmazlık) bilime özgü katı biçimi, onun, bu güçlükle elde edilmiş kendini aşağılamasını, insanın kendine saygı duymasını sağlayan en son ve en ciddi talebi olarak ayakta tutmasında yatar (kaldı ki haklı da olarak: çünkü aşağılayan, ne olursa olsun, “saygı göstermeyi unutmamış” biridir gene de...). Bununla çileci ideale karşı mı koyulmaktadır aslında? Kant’ın, teolojik kavram dogmacılığı (‘Tanrı”, “ruh”, “özgürlük”, “ölümsüzlük”) karşısındaki zaferinin, o ideale sekte vurmuş olduğu (teologların bir süre için kafalarında kurmuş oldukları gibi) hâlâ ciddi olarak düşünülmekte midir gerçekten? - kaldı ki Kant’ın kendisinin böyle bir niyeti dahi var mıydı, orası şimdilik bizi ilgilendirmiyor. Kesin olan şu ki, her çeşit transandantalistin işi, Kant’tan bu yana gene tıkırında, - teologlardan kurtuldular: ne mutluluk! - Kant, bundan böyle kendi bileklerinin gücüyle ve en iyi bilimsel saygınlıkla “yüreklerinin dileği” peşinde gidebilecekleri o gizli yolu gösterdi onlara. Keza: bilinmeyenin ve gizemli olanın hayranları olarak şimdi de soru işaretinin kendisine Tanrı diye tapındıkları için agnostikleri kim kınayabilir ki artık? (Xaver Doudan, “l’habitu de d'admirer l’inintelligible au lieu de rester tout simplement dans l’inconnu“nün [anlaşılmayanı, bilinmeyen olarak bırakmaktansa, onu hayranlık duyulacak bir nesneye dönüştürme alışkanlığı] yol açtığı hasardan söz ediyor bir keresinde; eskiler böyle bir şeyden kaçınırlardı diye düşünüyor.) İnsanın “bildiği” her şeyin insanın dileklerini tatmin etmekten uzak olduğunu, daha çok bu dileklerle çeliştiğini ve dehşet uyandırdığını varsayarsak, bunun suçunu “dileme”de değil de “bilme”de arama hakkına sahip olmak ne ilahi bir kaçamaktır!.. “Bilinemez: dolayısıyla - Tanrı vardır”: ne yeni bir elegentia syllogismi! (güzel çıkarım şekli) ne büyük bir çileci ideal zaferi! -
  • Hayatı bir han olarak tahayyül ediyorum, çöküş arabası gelene kadar orada kalacakmışım. Araba beni nereye götürecek bilmiyorum., çünkü hiçbir şey bilmiyorum.
  • Amerika’nın her bulaştığı yerde, önce iktisadi çöküş, fırınlara hücum etme yaşanmış, arkasından yabancılaşma gelmiştir.
  • Fransa'da arzularının esiri asil bir kadın. Sürgünle gelen itibar kaybı, ruhsal iniş-çıkışlar ve neticesinde şahit olduğumuz bir çöküş. Beşeri arzularına yaşama sebebi olarak bakan bu kadının gücünü ve güzelliğini kaybedişiyle başlayan farkındalık. Fakat bu farkındalık bir uyanışın aksine bir biri ardına uzanan yanlışlar zincirinin sağlam bir halkasıdır. Hayattan koparabileceği her şeyi elde etmiş bu kadının yaşamından tek alacağı kalmıştır artık o da ölüm... Tüm planlar ve hesaplarının aksine bir ölüm...
    Bolca ruhsal betimleme ve bunalım yansımaları neticesinde altı çizili onlarca cümle olarak tekrar kitaplığına yerleştirdiğim bir kitap, Bir Çöküşün Öyküsü...
  • Bu serinin kapakları tam da serinin ruhunu yansıtıyor bence. Kapaklara normalde çok takılmam üstünde de pek durmam fakat satış piyasasında ister istemez göz önüne alınan bir konudur bu. Kitaba geri gelirsek eğer, evet güzel bir seri böylece bitti diyorum. Sanki çok yakın bir arkadaşımı kaybetmiş gibi hissetmiştim seri bittiğinde. Şimdi ise onunla ilgili tatlı bir anıya bakar gibi mutlu hissediyorum. Bu kitabın basımı ben bu son kitabı ararken bitmişti. Neyse ki sahaflardan bir tanesinde bin bir yakarış sonunda alabildim. (Sahaftaki kadın seri halinde satıyordu.) Asıl konuya girersek büyüteçleri arama kısmında hafif bir bunalım anı yaşasam da sonunu ustaca bitirdiğini düşünüyorum. Kitabın sonu mükemmeldi. Ben de olsam böyle yazardım diye düşündüm. Yanlış anlaşılmasın amerikan hikayelerindeki sonlar gibi değildi. Umarım martı yayınları bu seriyi tekrar basar ve fantastik kitap sevenlerin eline geçebilecek bir durum haline gelir.
  • Uyruklar üzerinde etkinlik gerçekleştirmek, meşrutiyetle
    bağdaşmayan bir yönetim tarzıdır. Bu tarzın biricik dayanağı
    da; Abdülhamid'in pek iyi keşf edip uygulamış olduğu şiddetli
    merkeziyet usulü oluyor. Etkin bir hükümet; memurları sorumluluk
    tanımayan ve astları hakkında istediği gibi ödüllendirme
    ve cezalandırma gerçekleştirmede özerk olan hükümettir.
    Etkin bir hükümet; uzun uzadıya soru, açıklama, ulusal
    denetim gibi ulusun meşru haklarını tanımak istemeyen hükümettir.
    Etkin bir hükümet; eleştirilere katlanmayan, halkın düşüncelerinden
    korkarak onun sakin ve suskun kalmasını sağlamaya
    çalışan hükümettir.
    Böylece etkinliğini uyrukları üzerinde gerçekleştirmeye çalışan bir hükümetten yarar değil, zarar beklemelidir; yaşam değil
    uyuşukluk, ölüm beklemelidir; düşüş, hastalık, hatta çöküş
    beklemelidir.
    Böyle bir etkinliğin yalnız memurlar arasında cereyan edeceğini
    zannedenler de var. Bizde memurların az çok aydın bir
    tabaka oluşturduğu düşünülürse onlar üzerinde gerçekleştirilecek
    bir istibdadın kapsamının derecesi hakkında bir fikir elde
    edilmek mümkün olur. Halbuki bu etkinliğin sınırları memurları
    daima aşar. Ve çok aşar. Üstünün buyruk ve isteğine boyun
    eğmek istemeyen memur nasıl yaşama ve geçinme zorunluluğunu
    düşünerek bu fikrinden vazgeçerse hükümetle ve memurlarla
    işi olan her birey de başanya ulaşmak ve rahatlamak için
    daima onlara yoldaşlık eder, ve bizde her iş memurlardadır. Sözün
    gelişi bir ilçeye gidelim. Oranın kaymakamı mutasarrıfa,
    mutasarrıf valiye, vali İçişleri Bakanlığı'na bağlı ve onun boyunduruğu
    altındadır. Bu her gitmek istediğimiz ilçemizde de
    böyledir. Her işi hükümetle olan eşraf çoğunlukla ve hatta tamamen
    kaymakamla iyi geçinmek düşüncesiyle bu isteğe boyun
    eğerler, eşrafın çiftliklerinde, tarlalarında, bağlarında çalışan ekinciler ve ırgatlar da aynı isteğe bağlı olmak zorunda kalırlar.
    Görülüyor ki hükümetin etkinliği meşru da olsa, müthiş ve
    sürekli bir istibdad oluşturmaktan geri kalmıyor.