Arda Çolakoğlu, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ü inceledi.
11 saat önce · Kitabı okudu · 16 günde · Beğendi · 9/10 puan

Ahmet Hamdi belirli bir dönem önyargıyla yaklaştığım, kendi tabirimle ''ambargo uyguladığım'' yazarlardan olmuştu. Lakin gerek edebiyat hocasının gerekse de çeşitli çevrelerden arkadaşların girişimleriyle ''buzları çözerek'' ilk Tanpınar kitabına başlamış oldum. Peyami Safa gibi sağ cenah yazarlardan edindiğim kötü tecrübelerin hiçbirini Tanpınar'ın kitabında yaşamadım ve hatta sağ cenah kitaplardaki tecrübelerin tam tersi bir tesirle karşılaştığımı söyleyebilirim. Çünkü bir defa kitap, üslup olarak sizi kendisine bağlıyor. Böylece edebiyatseverler açısından vazgeçilmez bir eser olduğu kanısına vardım (ki bu özellik benim için de çok önemlidir). Sonra kitapta insanı çok düşündüren, derin fikirlere kaptıran sözler var, çok ince espriler ve anlamlar var. Bu da size alelade bir roman okumadığınızı, bir başyapıt okuduğunuzu hissettiriyor. Bu düşüncelerle hemen gittim ve ''Huzur'' kitabını da aldım. Şimdi biraz içeriğinden söz etmek isterim.

Tabi herkesin kanaati başka ama bence kitapta Doğu-Batı çatışmasından ziyade YANLIŞ BATILILAŞMA konusu daha ön planda. Kitapta birçok olay ve kahraman olmasına karşın ana eksen Halit Ayarcı ve olayları ağzından dinlediğimiz Hayri İrdal arasında geçiyor. Hayri İrdal kötü hayat tecrübeleriyle, yoksul hayatıyla, yorgun düşmüşlüğüyle, pasifliğiyle Osmanlı'nın son dönemindeki halkımızı temsil ediyor. Halit Ayarcı ise yenilikleriyle, maceraperestliğiyle Batı insanını temsil ediyor. Bu iki isim, zaman ve saat metaforu kullanılarak ortak bir zeminde buluşuyor ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü kuruyorlar. Kitabın esas anlatılmak istenen kısmının enstitünün kurulmasından sonraki olaylar olduğunu düşünüyorum. Hayri İrdal o zamana kadar fakir düşmüş hayatından birdenbire sıyrılıyor ve tanıştığı Halit Ayarcı'nın sayesinde kendisini şöhretin içinde buluyor. Giriştikleri iş çok yeni, çok rağbet gören bir iş ve bu iş kendilerini bir noktaya kadar ulaştırıyor fakat sonra hızlı bir çöküş oluyor. Enstitünün bütün işlerini yürüten Halit Ayarcı, enstitüyü ayağa kaldıracak olan yeniliklerin fikirlerini de Hayri İrdal'a veriyor. Hatta öyle bir noktaya geliyor ki, bu işlerin ana fikrini Halit Ayarcı'dan alan Hayri İrdal, basında tüm işleri kendisi yapıyor gözükmesine karşın, Halit'in gölgesinde kalarak şahsiyetini kaybettiğini hissediyor. Gerçekten de maddi anlamda refaha kavuşmasına karşın, yaptığı tüm işlerde Halit Ayarcı'ya danışması, söylediği tüm sözlerin Halit Ayarcı'dan alınması kitapta bariz bir şekilde ZATEN AZ OLAN İRADESİNİ İYİCE SİLİKLEŞTİRİYOR. İşte benim anladığıma göre yanlış batılılaşma fikri de burada ortaya çıkıyor. Her şeyi batıdan kopyalayalım, her işimizi hiç düşünmeden onlara özenerek yapalım anlayışı, hem de çok alaycı ve ustalık isteyen edebi bir üslupla eleştiriliyor. İlginç bulduğum ve olayların kırılma noktası olarak addettiğim bir başka olay da, enstitünün yeni tarzda yapılan binasının alkışlarla karşılanması ama buna karşılık insanların evlerinin bu yeni tarzda düzenlenmesine tepki gösterilmesidir. Burada da (yazar zaten kitapta açıkça söylemiş bunu) yenileşmenin, ucu insana değmediği zaman hoş karşılanması fakat insanın kendisini ilgilendirdiği zaman dirençle karşılaşması anlatılıyor. Böylece yapılan tüm bu yenilik hareketlerinin beyhude çabalar olduğu, karşılıklı insanları kandıran veya insanların kandırdığı girişimler olduğu fikri Halit Ayarcı'da oluşuyor ve tüm bunlar, enstitünün hızlı çöküşünün sebebi oluyor. Yani yapılan BU İŞTE AKIL VE SAMİMİYET YOKSA, OLDUĞU GİBİ KOPYALAMA, ÖZENME, TAKLİT VARSA YENİLEŞMENİN DE ENSTİTÜNÜN ÇÖKÜŞÜ GİBİ ÇÖZÜLECEĞİ anlatılıyor. Aslında kullanılan saat metaforu da bu ana fikri desteklemek için kullanılıyor. Herkeste farklı bir izlenim bırakan bir kitap olduğu için elbette farklı yorumlar da var ama benim izlenimlerim bu şekilde diyerek noktalıyorum.

Hasibe Dal, bir alıntı ekledi.
11 saat önce · Kitabı okuyor

Çöküş, bilinçaltının tamamen yitirilmesi demektir, çünkü bilinçaltı yaşamın temelidir. Kalp düşünebilseydi atmaktan vazgeçerdi.

Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa (Sayfa 27 - Can Yayınları, 16. Basım/ 2016)Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa (Sayfa 27 - Can Yayınları, 16. Basım/ 2016)

Kanuni Sultan Süleyman'ın o kadar gözüne girmiş ki padişah İbrahim Paşa'nın Büyükada'daki evine misafir olmuştur ve bu olay Osmanlı tarihindeki tek vakadır.

Zamanla ulema ona o kadar düşman kesilmiştir ki en sonunda padişahın da gözünden düşürmüş ve maktul İbrahim Paşa olmuştur.

Tarihte üç ayrı lakap ile anılmıştır. Kanuni'nin kızı ile evlenmiş, dolayısıyla "Damat İbrahim Paşa" olarak anılmaya başlamış, kendisinden daha yetenekli vezirler olduğu halde damat olmasından mütevellid sadrazam olunca "Makbul İbrahim Paşa" olarak anılmış ve gözden düşerek boğdurulmasının ardından "Makdul İbrahim Paşa" olmuştur. Tipik bir Osmanlı yükseliş çöküş örneğidir.

Turgenyev__, bir alıntı ekledi.
19 May 03:12 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yozlaşanlar çöküş dönemlerinde çoğaldıkları gibi, devletleri kuranlar da onlardır; bütün büyük yenileştirmeciler bunlar arasından çıkar.

İntihar, Emile Durkheim (Sayfa 65)İntihar, Emile Durkheim (Sayfa 65)

Çok canım sıkkın; dünyadan bezmiş durumdayım. Şahsi hayatıma dair berbat bir dönem geçiriyor ve geleceğe dair umudumu kaybediyorum. Maneviyatım bozuk, sinirlerim yıpranmış halde.

Buna rağmen ne olursa olsun, ‘halen kitap okuyabiliyorsam beni öldürememişler demektir’ diye düşünüyorum. Okumak, bir direnişe dönüşüyor benim için. Okudum ve paylaşacağım yine…

Dördüncü Yıldız - Alman Futbolunun Kendini Yeniden Keşfi ve Dünyayı Fethi –ki bundan sonra Dördüncü Yıldız olarak bahsedeceğim kitap, Alman spor gazetecisi Raphael Honigstein tarafından kaleme alınmış bir futbol kitabı. İthaki Yayınları’nın futbol kitapları serisinin son kitaplarından birisi ve oldukça başarılı bir kitap.

İsminden de anlaşılacağı üzere Dördüncü Yıldız, Alman milli takımının 2014 Dünya Kupasında şampiyon olup, dördüncü yıldızı takmasını anlatıyor. Ancak sadece bunu değil. Alman futbolundaki yenilenmeyi de…

Bu yazının kitap özelinde bir futbol yazısına dönmesi kaçınılmaz bir durum aslında. Şöyle anlatayım, ben ülkemizde Samsunsporluyum; hem de iflah olmaz derecede. Bir futbolsever olaraksa, Bayern Münih’i tutuyorum. Üstelik çok eski zamanlardan beri; hatta bir Samsunsporlu olarak acıyla beslendiğim için olsa gerek Bayern’i tutmam onların belki de tarihlerinin en kötü sezonu olan 1991-92’ye kadar dayanır.
Türk milli takımının turnuva istikrarı maalesef ortada; her ne kadar dünya bizi kıskanıyor olsa da(!) bizim bu kıskançlığa karşı ortaya koyabileceğimiz pek bir başarımız yok. Bu nedenle ben 1990 Dünya Kupasından beri bizim ( ya da Bosna’nın ) olmadığımız bütün büyük turnuvalarda hep Almanya’yı tutmuşumdur. Bu tercihimde genelde yalnız kalırım, yani diğer futbolsever arkadaşlarım Almanya’yı pek matah bulmazlar ama bendeki durum bu. Ve bu yaz da Almanya'yı tutacağım.

Hayatım boyunca duygusallığım yüzünden başıma pek çok felaket gelmiş, rol yapamayan bir adam olarak Almanları tutmaktan hiç vaz geçmedim. Tabii bunda ortaokul yıllarımda yabancı dilimin Almanca olması da etkili olmuş olabilir.
1990’da Matheuss, Brehme, Klinsman, Hassler, Litbarski, Völler’li kadrosuyla dünya şampiyonu olan alman milli takımı sonrasında hiçbir Avrupa ve Dünya kupasını kaçırmadı; hepsine katıldı. Tıpkı 1990 öncesinde olduğu gibi…

İnsana ilginç gelen şey şu aslında; kitap Alman futbolunun çöküşünden ve sonrasında yeniden yapılanmasından söz ediyor. 2004 yılı itibariyle önce teknik direktör olarak Klinsman sonra da ülkemizde de görev yapan ama başarılı olamayan(!) Löw ile devam eden süreci anlatıyor. Özellikle altyapı eğilimi ve yıllarca görmezden gelinen göçmen kökenli oyuncuların varlığı ile değerlenen bir futbol iklimi. Ayrıca eskinin soğuk, acımasız, robotvari oyuncuları yerine insani yönleri yüksek, mütevazı ve takım ruhuna uygun bir oyuncular modeli oluşturuluyor.
Esasında şuraya gelecektim; Alman futbolundaki çöküş olarak 2004 yılı belirlenmiş. Gerçekten Euro’ 2004’te Almanya grubundan çıkamamıştı ve zayıf bir takım havası veriyordu. Keza Euro’2000’de de Almanlar hayal kırıklığı yaşatmışlardı. Ancak yine de turnuvaya katılan bir takımları vardı. Hatta mesela 1992’de final oynadılar; 1994’te çeyrek final… 1996’da Avrupa şampiyonu oldular. 1998’de çeyrek final vardı. Bizim efsane kupamız olan 2002’de final oynadılar –ki biz üçüncü olabildik. Bunlara rağmen çöküş ve başarısızlık olarak kabul ediyorlardı. Aynı istatistiğin bizde olduğunu düşünsenize! Tüpçü kökenli yandaş TFF başkanımız, ( onlarda futbolu yöneten isimler Beckenbauer, Bierhoff, Sammer falan, bizde tüpçü, damat... ) dünya derbimiz, dünya ligimiz vs… Aman Allah’ım! Ver mehteri ver mehteri durumları olurdu. Ama düşünün, bu sonuçlar Almanya için çöküş oluyor!

Sonra Klinsman&Löw dönemi başladı. 2006’da evinde 3. olan jenerasyon oynadığı futbolla herkesi memnun etti. 2008’de final oynadılar. 2010’da dünya üçüncüsü oldular. 2012’de yarı final; ama bunlar bile başarı sayılmayabiliyordu. Nitekim, en sonunda 2014 Dünya Kupasını kazandılar.

Mesut Özil, Sami Khedira, Boateng, Müller, Lahm, Podolski, Klose, Neuer, Hummels, Schweinsteiger, Götze, Schürrle gibi oyunculardan müteşekkil bir takımın oluşturulma süreci işleniyor Dördüncü Yıldız’da…

Raphael Honigstein çok sayıda kişiyle görüşmeler yaparken bir belgesel tadında eser oluşturmuş. İyi bir futbolseverseniz çok ilginizi çekeceğine eminim.

F.a.t., Bir Çöküşün Öyküsü'ü inceledi.
18 May 14:31 · Kitabı okudu · Beğendi · 6/10 puan

Stefan zweig bir çöküşün öyküsü ;

insan karakterini çevresi ile butunlestirebilir. .
karakterini varlığını çevresi yaparsa çöküş süreci başlar. .
kendini oluşturmamis yansitilanlarla var olduğunu sanan kadının çöküş öyküsü. .
hatta bana göre kendine geldiği süreci anlatan öykü. .
bir solukta okuyup ,bitirebileceginiz kısalikta. .okumali. .

F.a.t., bir alıntı ekledi.
18 May 14:11 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 6/10 puan

çöküş...
akşam olduğunda,
sanki öğle vaktiymiş gibi
ukalaca pencereden bakamazdı,
akşam sessizdi,
karanlık sular gibi duvarlardan fişkirir , tavanı en tepeye,
yokluğa kadar kaldırır,
bütün eşyaları sessizliğin seline kartardi. .

Bir Çöküşün Öyküsü, Stefan Zweig (Sayfa 34 - Venedik yayinlari, bir çöküşün öyküsü)Bir Çöküşün Öyküsü, Stefan Zweig (Sayfa 34 - Venedik yayinlari, bir çöküşün öyküsü)
k rabiâ, bir alıntı ekledi.
 18 May 01:30 · Kitabı okuyor · Beğendi

İlim ve Fikir Alanında Öncelikler
'Ümmetin en hayırlı asırların da -ki bunlar , İslam'ın ilk üç asrıdır- öncelik ve makam dinde derin anlayış sahibi olanların ( fakihlerin) idi.Gerileme ve çöküş dönemlerinde ise öncelik hâfızlara (ezbercilere) verildi!

Öncelikli Meseleler Fıkhı, Yusuf El Karadavi (Sayfa 83)Öncelikli Meseleler Fıkhı, Yusuf El Karadavi (Sayfa 83)
Merve Polat, bir alıntı ekledi.
17 May 22:36 · Kitabı okuyor

Beklentilerimiz yüzünden kaybettiğimiz her şeyin ardından derin bir çöküş gelir.

O, Stephen King (Sayfa 519 - Altın Kitaplar Yayınevi)O, Stephen King (Sayfa 519 - Altın Kitaplar Yayınevi)
Nuri Yasin Kelesli, Kiralık Konak'ı inceledi.
16 May 23:07 · Kitabı okudu · Beğendi · 6/10 puan

Osmanlı Devleti`nin çöküş donemindeki toplumun sapmalarini anlatiyor.Bu kitapta alafrangaligi ele alan yazar,Naim Efendi ve parçalanan ailesi üzerinden anlatmıştır.