• Yakın zamanda üniversite tercih dönemi var diye biliyorum. Bu sebeple, matematik mühendisliği, yazılım mühendisliği, bilgisayar mühendisliği gibi bölümlerden birine meftun olupta ille de bu mesleği yapacağım diyenleredir bu iletim. Ben o meftun gruptandım çünkü beni uyarmadılar bari ben sizi uyarayım istedim :)

    Birine kırk kez deli desen deli olur derler ya, ben buna canı gönülden inanlardanım.Aksini iddia da edebilirsiniz tabi atış serbest.. Yazılımda öyle bir şey, işinize aşıksanız çalışmayan kodlar rüyanızda çalışır. O sebeple, ister istemez her insan bir bilgisayarda sanki ağzınızdan çıkan her söz okunacak kodmuş gibi görünür size. Siz hep düz, akışkan ve açıklayıcı şekilde adım adım konuşup davranırken, karşı tarafta işler bu şekilde yürümeyebilir. Aynı fişi prizde takılı değilken, kahve makinesinin falan çalışmasını beklemek gibi..

    Sonra kodu bilgisayara verirsiniz başlarsınız test etmeye elektriğiniz ya da transistörlerinizin yettiği kadar.(Biraz teknik oldu boş verin.) Ama insanlar öyle mi ya ? Herkesin bir kerelik test hakkı var çünkü bizde maalesef bilgisayar değiliz kalbimiz var.. Belki elektrik kesilmiyor ama kalbimiz kırılıyor sonra ver elini sabahlara değin kodlamak, asosyallik falan :) Şaka şaka bu kısım, filmlerdeki hacker'lık maceraları gibi değil pekte.

    Ve son olarak, yazılım gelecektir.. Gelin bilgisayar mühendisi olun siz..
  • İnternetten tanıştığın kişiyle EV Lİ LİK OL MAZ !

    Bi (kız) arkadaşım mesaj atmış. Birisiyle tanışmış. Askerdeymiş beyimiz. Bizim saf hanıma demiş ki, askerden gelince evlenelim.

    Dedim görüştünüz mü, hayır dedi.

    Amaç nedir? Hiç görüşmediğin biriyle, nasıl nikah masası hayali kurarsın? Amaç, askerliğin stresini, bir (belki üç beş) kızla konuşarak atmak. Tabiki "gel, bir süre gönül eglendirelim" diyemeyecek. Evlenelim diyecek. Yani emin olun ki, gönül eğlendirmek istiyor sadece. Ve bunun içinde kişinin hakikaten sadece nefes alması yeter. Güzelmiş çirkinmiş ne fark eder ki? Deli gibi eğlenmek ruhlarında var..

    Kızlar, kendinizi kullandırmayın. Duygularınızı sömürmelerine müsaade etmeyin. Gönlünüzü yormayın. Sonra güvenilecek adam yok diyoruz. Güvenilecek adamı güvenilir ortamda aradığımıza emin miyiz?

    Burası ve diğer sosyal alanlar, sadece sosyal alanlardır.

    Ve beyler; 2868089 kızla gönül eğlendirip, görücü usulü evlenirken, günahsız, hesap sorucu melekler gibi karşınızdaki kızı sorgularken, iğrenç görünüyorsunuz !

    Önce bi dön kendine bak be! Sen kimsin ki cennetten inmiş Havva'nı arıyorsun ? Kendini tertemiz bir insana layık mı görüyorsun ?
  • Keklik serer palazını tenha kayalıklara
    uçurur korkusunu
    kara diken savurur tohumunu
    kurtulur korkusundan
    orda bir dağ
    orda bir taş
    bir pınar
    dağ ardında
    taş ardında
    pınarlı bir kara mavzer
    bıyıkları kartallıda
    başı yağlıklı
    durur dimdik
    bakar dimdik
    bakar barışlı
    bir güvercin pır pır eder ucunda namlusunun
    'tutam yar elinden tutam
    çıkam dağlara dağlara! '
    koçero hep
    durur orda
    dağlarda

    ben türkçe anlatamam
    o Kürtçe anlatamaz
    Farsça çıkmaz doruklara
    koçero hep
    durur orda
    dağlarda

    ey elleri mis kokulu sabunlarla kurtulan beyler
    şimdi siz
    içebilir misiniz kendi sıcak kanınızı altun taslarda
    geçirebilir misiniz şu yağlı ipi
    kendi güzel ellerinizle
    o güzel boynunuza
    ve şakıyormuşçasına kafeste kanaryanız
    bakıp bakıp zindanlı akşamlara
    yudumlayabilir misiniz soğutulmuş içkinizi?

    dolaşıyor akşam yelinin büyücü parmakları
    Çankaya’nın genç irisi kavaklarının gümüşlü yapraklarında
    önce yaprak
    sonra dal
    sonra dallar ipil ipil
    küme küme kavakları Çankaya sırtlarının
    çalar gibi bir gizli piyanoda
    sonsuzluğun şarkısını
    ve saksıda soluk alan belki de bir camgüzeli
    bir fesleğen
    bir kaktüs
    tutuşurken ormanlar oylum oylum
    savrulurken kül ve kerpiç
    rüzgarda! 
    ey elleri mis kokulu sabunlarla kurtulan beyler
    almış kanlı gömleğini nere gider bu türkü
    sarınmış kıl şalvara
    nerden gelir bu ağıt?

    yığdım kitapları dağ dağ
    çağırdım nemrutu karanlığıma
    bir kucak yeşil yoncayla geldi nemrut
    öptü ıslak gözlerini aç öküzümün

    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin
    silah silah çatmayın o güzel kaşlarınızı
    imdatlara saldırmayın
    basmayın düğmelere
    yürekleri hoplatmayın
    güzel beyler
    hanımlar
    zor ve çetin bir ağıttır koçero
    bir gelin ağlar onu
    ben ağlayamam
    bıyıkları çengel çengel
    bir kardaş ağlar
    acılı bir bacı ağlar
    bağrı yanık bir ana
    ben ağlıyamam! 
    ince bir ay batar gider karadağın ardında
    dolanır kerpiç damı ince bir rüzgar
    irkiltir bir gece kuşu
    osmanlı karakollarının duvarlarını
    bir elinde kanlı mendil
    bir elinde kara mavzer
    kimse bilmez nerde nasıl
    taptaze bir
    sımsıcak bir
    gencecik bir ölüdür o
    bir selamdır sımsıcak
    varamamış dostuna
    varamamış koçero
    'leb-i derya' şu saltanat
    şu konaklar şu saraylar şu köşkler
    bu bereket bu bolluk
    bu çılgınca hovardalık
    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin! 
    kırk bin köyden birer kişi
    göçüyor kırk bin kişi
    kırk bin köyden onar kişi
    göçüyor yarım milyon
    ya ellişer yüzer kişi? 
    göçüyor milyon milyon
    vatanda vatan
    güzel beyler
    hanımlar
    kusuyor bütün köyler insanlarını
    kusuyor kasabalar
    baştanbaşa bütün ülke
    kusuyor insanını! 
    bu eziklik
    bu hırçınlık
    güzel beyler
    hanımlar
    bu sınırsız tedirginlik
    acaba nerede biter? 
    nasıl başlar acaba
    şenlikli günleri bu toprakların?

    bulacak bir gün elbet
    yatağını bu nehir
    durulup dinginleşecek
    birgün elbet bu nehir
    ve çocuklar oynaşacak mutlu çocuklar
    anacan sularında bu mutlu nehrin!

    koçero bir dağ çekirgesinin gecede irkilmesidir
    bir belirsiz karanlıktan
    bir belirsiz karanlığa
    irkilip uçmasıdır
    bir dağ çekirgesinin
    bir kurdun kaçmasıdır kendi karaltısından
    yamaçtan bir taşın yuvarlanması
    bir pınarın durup durup akması
    bir çift gözün karanlığa bakması
    şimşeklerin uzak uzak çakmasıdır dağlarda
    bir mavzerin yanlışlıkla patlamasıdır
    bir geyiktir koçero
    sekerken taştan taşa kırılmış bilekleri
    tırnakları kekik nane ve menekşe kokulu
    tırnakları rüzgarlı
    suçsuz bir geyik
    avcılar yakalarsa mezedir eti
    köpekler kovalarsa diş kirasıdır
    bir okul piyesidir koçero
    açış konuşmalıdır ve halaylı türkülüdür
    müsamere derler adına oralarda
    kaymakamlı savcılı ve çavuşludur
    biletlidir ve yoksullar yararınadır
    festivaldir sosyetede
    modada son buluşlar
    en taze ilişkiler
    gürültülü boşanmalar
    gürültülü birleşmeler
    hele bir de balesi ve operası
    'ey vatan' aryası bir de
    saygıdeğer prensesin saygıdeğer oynaşının
    ardından telli sazlar
    ardından yaylı sazlar
    ardından vurmalılar
    çekmeliler ve üfürmeliler
    ardından 'kuğu gölü' ardından 'fındık kıran'
    hemencecik candarmalar
    ve ardından 'haydutlar'ı siller'in
    köroğlu'nun narası: 
    'yine de hey hey! '
    ve ardından
    çocukları gülmekten kırıp geçiren
    çağdaş banka reklamları! 
    candarmalar geçirince kelepçeyi zinciri
    bileklerine karıncanın
    poz verince bir fukara karınca
    en komprador basın aynalarına
    aşka gelir kompütürler
    aşka gelir telefonlar telsizler
    ve doyum noktasına
    sosyete ninni! 
    o zaman işte çelenk
    o zaman işte tören
    alkış
    bando
    ve rap rap
    donanır bayraklarla bankalar sigortalar
    ve uygunsuz işyerleri bilcümle
    ve kadehler
    kadehler ki ses verir yıldızlardan!

    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin! 
    koçero bir oyundur
    yazılır
    yazılır
    bitmez
    koçero bir oyundur
    oynanır
    oynanır
    bitmez
    vurur onu jandarma
    vurur onu candarma
    durmadan vurur
    ama o bitmez
    o hep durur öyle orda
    bıyıkları kartallıda
    göğsü çapraz fişeklikli
    gözleri beş yaşında
    kolları nuh nebi'den
    bir elinde kanlı mendil
    bir elinde kara mavzer
    pır pır eder bir güvercin
    ucunda namlusunun
    o hep öyle durur orda
    taş ardında
    rüzgarda!

    muhtara sorarsanız
    bizim serseri veli
    marabaya sorarsanız
    işini bilmemiş deli
    köylüye sorarsanız
    ekmeksiz garibin teki
    çocuklara sorarsanız
    yüce dağlar aslanı aslan koçero
    kimsesize sorarsanız
    hükümet bilir onu
    candarmaya sorarsanız
    devletin dağlarda silah çatması
    vurguncuya sorarsanız
    yol kesici yağmacı
    soyguncuya sorarsanız
    devletin acizliği
    sağcıya sorarsanız
    siktiret pezevengi
    solcuya sorarsanız
    'ferman padişahın dağlar bizimdir'
    İstanbullu inanır ki
    boğazda kaşalottur
    Ankaralı sanır ki
    temele dinamittir
    İzmirlinin düşlerinde
    şaşkın köpek balığı
    Antalyalı her gece
    gergedan görür düşünde
    Erzurum’da kol başıdır
    Erzincan’da deli daysak
    pir sultan yoldaşıdır Sivas’ta
    bir 'kılıcı kanlı' Van’da
    Mardin’de bir
    gözü kanlı kaçakçı
    ah koçero
    vah koçero
    koçero eyvah!

    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin! 
    patron gazetelerinde yüksek tirajdır koçero
    hükümet programlarında bir 'nakl-i yekun'
    kapitalist dış basında nobel'lik bir roman
    politik sürtüşmelerde bir yılan hikayesi
    diplomata sorarsanız
    turistik bir serüven
    kaymakama sorarsanız
    'ahval-i adiye'den
    sosyeteye sorarsanız
    eğlenceli bir briç
    sorarsanız bezirgan filimciye
    gişelik bir senaryo
    sorarsanız bürokrata
    Atatürk’ün gardrobuna
    tükürmüş biri
    hümaniste sorarsanız
    Fransızca bilmeyen
    montenyi'den anlamayan
    mitologya tragedya
    hümanizma helenizma
    hiçbirinden çakmayan
    bir yörüktür koçero! 
    ne anlar rönesanstan
    ne anlar restorasyondan? 
    bir bazlama
    bir uçkur
    üç telli bir zımbırtıdır koçero! 
    sanki sırası mıydı dağlara tırmanmanın
    demokratik tragedyayı uçuklatmanın
    sanki sırası mıydı!

    müfrezeler yürümüş dağ dağ
    ve dere dere
    kesmiş geçitleri korkunun silahları
    bir tükenmez sermayedir koçero
    haksız yönetimlere! 
    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin
    silah silah çatmayın o güzel kaşlarınızı
    koşturmayın şifreleri
    telefonları
    basar gibi tuz yarama
    basmayın düğmelere
    yürekleri hoplatmayın
    güzel beyler
    hanımlar
    paralar girsin diyedir kalantor kasalara
    toprak sömürülsün diyedir orta çağlarda
    ışıksız kalsın diyedir bir koca ülke
    karanlıkta boğazlaşsın diyedir güzel yüzlü insanlar
    fabrikalar işçi yesin para kussun diyedir
    kıyılar yağmalansın ormanlar çiftlikleşsin
    bankalar yağ bağlasın tekeller et bağlasın
    holdingler palazlansın ortaklıklar göbeklensin
    bu rüzgar böyle essin
    bu değirmen böyle dönsün
    bu çuvallar böyle dolsun diyedir
    koçero'nun dağlarda medetsiz yalnızlığı! 
    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin
    yeni değil bu hikaye
    bu oyun eski oyun! 
    ah koçero
    vah koçero
    koçero eyvah!

    bir akşam birdenbire bir can çıkar dağlara
    bin kardaş bin acı bin ana
    bin kerpiç bin harman bin açlık
    bin yenge bin emmi bin dayı
    bin zulüm bin acı ve bin karanlık
    bir akşam birdenbire çıkar dağlara
    bıyıkları terlememiş bin çocuk
    bin aşık bin deli bin meczup
    bin ekmeksiz bin işsiz bin suçsuz
    kıl şalvar kurtlu çarık
    naldöken mazı kıran derviş çatlatan
    itburnu koyak gülü ahlat çalısı
    bir akşam birdenbire çıkar dağlara
    çökelekler yoğurtlar arpa bazlamaları
    yalnayaklar gömleksizler dayanaksızlar
    munzur'lar çilo'lar palandöken'ler
    dersim'ler tunceli'ler bingöl'ler
    tunceli'de mercan'lar ağrı bereketleri
    tahtalı'lar toroslar ve binboğa'lar
    bir akşam birdenbire çıkar dağlara

    turistik bir gösteridir dağlara çıkmak
    örneğin ağrı'lara
    alpler'e sübhan'lara ant'lara
    himalaya dağlarına derin asya'nın
    klimancaro'nun tropik karlarına
    turistik bir gösteridir dağlara çıkmak! 
    gel gör ki böyle yazmıyor bizim burda kitaplar
    turistik diye göstermiyor dağları
    turist diye vermiyor dağlara çıkanları
    bir sürekli çıplaklıktır koçero
    bir sürekli açlıktır
    bir sürekli haksızlıktır koçero
    bir sürekli itilmişlik
    koçero bir vazgeçiştir
    koçero bir ilgisizlik
    bin yıllık yoldan gelir
    üstü başı kan içinde
    yorgun bir dilekçedir
    bir arzuhal koçero
    bir tanrı selamıdır
    alınıp verilmemiş
    görülmemiş bir hacettir koçero
    çiğnenilip geçilmiş
    ve sorulmamış
    upuzun bir eyvahtır
    upuzun bir pişmanlık
    bir ünlemdir koçero
    sığmaz okul kitaplarına
    erzurum yaylasından
    erzincan çukuruna
    ve tecer dağlarından
    harran cenderesine
    bir uzun masaldır ki koçero
    dağların dağlara yaslandığı yerde anlatılır
    geçitlerin geçitlere küstüğü oyaklarda
    benek benek anlatılır
    nakış nakış anlatılır
    bıçak bıçak
    kurşun kurşun
    ve türkü türkü! 
    göğsü çapraz fişeklikli
    bıyıkları kan içinde bir kara mavzerdir koçero
    yatar türkülerde upuzun
    ağıtlarda fidan fidan
    koçero
    bildirir hal-u ahvalini dört mevsim tanrısına
    bildirir divanına
    şaşırtılmaz adaletin: 
    'arkam sensin
    kalam sensin
    dağlar hey! '
    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    alınıp incinmeyin! 
    koçero bir vatandır
    yaşanılır boydan boya
    koçero bir vatansızlık
    bir dağlaşmış yalnızlıktır koçero
    mavzerleşmiş bir haksızlık
    yanıtsız bir dilekçe! 
    ben Türkçe anlatamam
    o Kürtçe anlatamaz
    Farsça çıkmaz doruklara! 
    gocunmayın güzel beyler
    hanımlar
    kan bulaşır ellerime
    ben anlatamam!

    Hasan Hüseyin Korkmazgil
  • Çocukluk çayın dem kısmıdır sevgili Tsubasa, büyümekse sıcak suyudur. Dem'e ne kadar su katarsan kat, çayın tadına dem hakim olur... 80 lik bir ihtiyar bile olsan, çocukluk daha ağır basar ruha. Bu böyledir...
  • Sen Hiç Çaresiz Kaldın mı ?
    Sanada Koydu mu Deli Gibi Severken Bırakıp Gitmek ?
    Canın Yandı mı Seninde Onun Gözlerine Her Baktığında ?
    Kendi Ellerinle Başkasına Yar Ettin mi O Delice Sevdiğini ?
    Bütün Hüzünlü Şarkılar Acıttı mı Canını Benim Gibi ?
    Hiç Yarışa Girdi mi Göz Yaşların Ve Yağmurlar ?
    Sen Alarken Düştü mü Gözünden Anılar Damla Damla ?
    Bitti ! Unuttum işte ! Deyipte Canın Yandı mı Adını Her İşittiğinde ?
    Sende Benzettin mi Kimi Görsen Sevdiğine ? Her Telefon Çalışında Ümitlendin mi Keşke O Olsa Diye ?
    Sende Çıldırdın mı Başkasıyla Birlikte Olduğunu Düşündükçe ?
    Bekledin mi Yalanda Olsa Seviyorum Demesini ?
    Kabullendin mi Artık Senin Değil Ellerin Olduğunu ?
    Yüreğindeki Yaraya Tuz Basmak Nedir Bilir misin Sen ?
    Yazıklar Olsun Bana ! Diye Kendini Suçladın mı Sevdiğin İçin ?
    Kahrettin mi Gecelere Onu Sana Vermediği İçin ?
    Yanlızlıkla Başbaşa Kaldın mı Sende ?
    Sen Nerden Bileceksin ki Yanlızlık Nedir ? Nasıl Olsa BENİM Senin GÖZÜNDE'Kİ DEĞERİM
    "BİR KAĞIT PARÇASI" BİR ÇEK' LİK İŞİ KALMIŞ
    BİRi
  • Sen Hiç Çaresiz Kaldın mı ?
    Sanada Koydu mu Deli Gibi Severken Bırakıp Gitmek ?
    Canın Yandı mı Seninde Onun Gözlerine Her Baktığında ?
    Kendi Ellerinle Başkasına Yar Ettin mi O Delice Sevdiğini ?
    Bütün Hüzünlü Şarkılar Acıttı mı Canını Benim Gibi ?
    Hiç Yarışa Girdi mi Göz Yaşların Ve Yağmurlar ?
    Sen Alarken Düştü mü Gözünden Anılar Damla Damla ?
    Bitti ! Unuttum işte ! Deyipte Canın Yandı mı Adını Her İşittiğinde ?
    Sende Benzettin mi Kimi Görsen Sevdiğine ? Her Telefon Çalışında Ümitlendin mi Keşke O Olsa Diye ?
    Sende Çıldırdın mı Başkasıyla Birlikte Olduğunu Düşündükçe ?
    Bekledin mi Yalanda Olsa Seviyorum Demesini ?
    Kabullendin mi Artık Senin Değil Ellerin Olduğunu ?
    Yüreğindeki Yaraya Tuz Basmak Nedir Bilir misin Sen ?
    Yazıklar Olsun Bana ! Diye Kendini Suçladın mı Sevdiğin İçin ?
    Kahrettin mi Gecelere Onu Sana Vermediği İçin ?
    Yanlızlıkla Başbaşa Kaldın mı Sende ?
    Sen Nerden Bileceksin ki Yanlızlık Nedir ? Nasıl Olsa BENİM Senin GÖZÜNDE'Kİ DEĞERİM
    "BİR KAĞIT PARÇASI" BİR ÇEK' LİK İŞİ KALMIŞ
    BİRi
  • Yazar: İclâl.
    Hikaye Adı : Gördünüz mü?
    Link: #29382781

    "Pardon, bakar mısınız?" Karşımdaki adam işaret parmağıyla göğsüne dokunuyor, 'ben mi' dercesine.

    "Evet evet siz. Şey ben gözlerimi arıyorum da gördünüz mü acaba?"

    Adam bana deliymișim gibi bir bakış atıp arkasını dönerek hızlıca uzaklaşıyor yanımdan. Dalga seslerinin eşliğinde, kalıveriyorum oracıkta. Yine... Tek başıma...
    ...
    Sanırım ömrümün yarısı gözlerimi aramakla geçti, diğer yarısı ise görememekle...

    Bu dediklerim şuan kulağa deli saçması geliyor olabilir. Fakat anlayacaksınız birazdan beni, neden gözlerimi aradığımı.


    Onunla karşılaşmadan önceydi. Yine bir gün işten çıkmışım. Mesai sonrası şehir trafiğinde araba kullanmaktan nefret ettiğim için metroyu tercih ederdim o zamanlar. Metroda yüzlerini tanıdığım ama tanışmadığım insanları izlerdim sonra. Hayatları hakkında tahminler yürütürdüm. Kimisinin pantolonunun ütüsüne bakardım mesela, kimisinin ayakkabısına... Birisinin ayakkabısına bakarak o insanın hayatı hakkında bir çok şey öğrenebilirsiniz. Kimisi hayatın ağırlığından yıpranır, üstünde zamanın ve yaşanmışlığın izini taşır. Kimi zaman beyaz bir çimento lekesi olur bu ya da tabanı burundan ayıran utangaç bir delik... Kimisi ayağı vurmasına rağmen, acıtmasına ve kanatmasına rağmen güzel duruşundan ödün vermez. Ama sadece kısa süreli 'seçenek' olduğunun da farkındadır. Sadece belli yerlere giderken giyilir. Kısa sürelidir ömrü. Bu ayakkabılar bana duyguları saklayan bir maskeyi andırır genelde.

    Hani İngilizler diyor ya 'putting yourself in someone else's shoes' diye. Ben de kendimi başkalarının ayakkabısının yerine koyuyordum işte.

    Zaten tek yapabildiğimde buydu. Onca yıllık ömrümde bir kez bile kendi ayakkabıma bakmamıştım ben o zamana kadar. Neden diye de sormadım. O kadar uzaktım ki kendime... Göremiyordum. Görmeye de çalışmıyordum: Bakmıyordum.

    İşte o gün yine kasvetli ve yorgun metroda ineceğim istasyonun gelmesini bekliyordum. Şuan geçmişe baktığımda siyah beyaz kasvetli bir film sahnesi olarak canlanıyor burası kafamda... Sonra yanıma O oturuyor. Onu da Schindler'in Listesi'ndeki kırmızı paltolu kıza benzetiyorum bu kısa film sahnesinde; o siyah beyaz sahnede rengi olan tek şey... Bu sahne bugünün çerçevesinden baktığımda o kadar net ki. O zaman fark etmemiştim bu renkleri… Ve renksizliği... Dedim ya hayatımın yarısı görememekle geçti diye... O yarıdaydım işte.

    Kulağında bir kulaklık vardı fakat sesi o kadar yüksekti ki kulaklıktan dışarı taşan piyanonun huzurlu melodisini rahatça duyabiliyordum. Kulak kesildim ben de o sese. Notalar bugün bile kulağımda çınlıyor... Nasıl unuturum ki?

    Tekrar yaşıyorum o günü...

    Gözlerimi kapatmışım sonra farkında değilim. Sadece sese odaklanmışım. O sırada omzuma değen parmağıyla açıyorum gözümü. Kulaklığının bir ucunu bana uzatmış bekliyor. Gözlerine bakıyorum o an. Onaylarcasına başını sallıyor. Kulaklığı takıyorum.

    İneceğim istasyon hiç gelmesin istiyorum.

    İneceğim istasyon geliyor.

    Yavaşça kalkıyorum oturduğum yerden. Kulaklığı çıkarıp ona uzatacakken kulağıma uzanan elimi tutuyor. O da benimle birlikte kalkıyor. Küçük bir çocuk heyecanıyla atıyor kalbim. Uzun zamandır ilk defa atan kalbimi, kanımın kırmızılığını hissediyorum iliklerime kadar.

    Çok saçma... Çok saçma ama engelleyemiyorum. Sanki bir yerlerde değişimi hissediyorum. O 'an'ı hissediyorum.

    Farkında değilsiniz belki ama "an"lar en büyük dönemeçleridir hayatınızın. En keskin virajlari...

    Ben de o gün benim 'an'ıma doğru yol alıyorum.

    Yeraltından çıkınca soru dolu bir ifadeyle bakıyorum suratına. ”Seni bir yere götüreceğim”, diyor. "Gel benimle"

    Gözlerime bakıyor. Henüz görmemiș olan gözlerime. Sessiz onayımla ilerlemeye başlıyor. Bir adım arkasında da ben.

    Yürüyoruz.

    Anlamaya çalışıyorum bu sırada ne yaptığımı, ne yaptığını... Nereye gittiğimi, gittiğimizi... Bu düşüncelerle ona bakıyorum sürekli. Yan profilden görebildiğim kadarıyla yüz ifadesinden bir şeyler çıkartmaya çalışıyorum. Paylaştığımız kulaklıktan notalar yayılmaya devam ediyor.

    Bu sırada sahil yoluna geldiğimizi fark ediyorum. Az ileride rıhtım var.

    Düşüncelerimin sesini kısarak takip ediyorum onu. Bir değişiklik var bugün hayatımda, doyasıya tadını çıkartmak istiyorum, sonunu düşünmeden.

    Beni denize kıyısı olan hafif yüksek bir yere getiriyor. Hiç kimse yok. Hava kararmış, biraz da soğuk; nefesimin buharı havaya karışıyor. Duyduğum tek ses dalgalar, kimisi sertçe çarpıyor bulunduğumuz yerin aşağısındaki beton duvara, kimisi ise kıyıya gelemeden yumuşak bir şekilde denize karışıyor. Kulaklığın kulağımdan çıktığını o zaman fark ediyorum.

    Bu farkındalıkla başımı denizden çevirip ona bakıyorum. Tebessüm ediyor. Sonra işaret parmağıyla bir yeri işaret ederek "Bak" diyor. "İşte, aradığın orada."

    İyi de ben bir şey aramıyorum ki... Bir şey kaybetmedim çünkü. Kaybetmeden bir şey aranır mı? Ya da kaybettiğini bilmeden…

    Yine de işaret ettiği yere bakıyorum. Kıyı şeridinin önünde bir karartı görüyorum. Karartıya yaklaşıyorum. Denizin korumalığına dayanmıș bir ayna var karşımda.

    Bu nasıl bir saçmalık böyle? Mantığını kaybetmiş absürt bir filmin içinde gibi hissediyorum kendimi. Arkamı dönerek ona bakıyorum.

    “Bu ne şimdi?”
    “Bir ayna.”

    Gerçekten mi?

    “İyi de, ben ne yapayım aynayı?”
    “Bak, kendine bak.”

    Ha?

    “Hava karanlık, nasıl bakayım? Zaten aşağı yukarı tahmin edebiliyorum nasıl göründüğümü; yorgun, sıradan ve her zamanki ben işte…” Bir kaç saniye duruyorum ve meraklı bir isyanla soruyorum:

    “Allah aşkına bu aynanın burada ne işi var?”

    O ise sakin:
    “Düşünme. Bak sadece ve gör.”
    Bu saçmalığın bir an önce bitmesi dileğiyle gözlerimi devirerek aynaya yaklaşıyorum.

    Garip bir şekilde kararmış olan havaya rağmen rahatça kendimi görebiliyorum. Biraz daha yaklaşıyorum sonra ve kendimi soyutladığımı hissediyorum. Dalgaların sesi bir kaç perde öteden belli belirsiz duyuluyor. Gözlerimi görüyorum sonra aynadan. Bir farklı bakıyorlar sanki. Bir an ürperiyorum. Benim gibi görünen ama ben olmayan birine baktığımı hissediyorum birden. Biraz daha yaklaşıyorum. Artık aynada gördüğüm tek şey kararmış havada parlayan gözlerimin yansıması. Daha yakından görmek istiyorum onları fakat bir süre sonra burnumun engeline takılıyorum. Ancak ben daha da yaklaşmak istiyorum. Gözlerimde bir şey var onu görmek istiyorum. Görüntünün komikliği ve saçmalığı umrumda bile değil! Bunun için burnumu bile söküp atabilirim o anda.


    Baktıkça görüntü değişiyor, baktıkça kendime yabancılașıyorum. Bir sözcüğü defalarca tekrar edince anlamını yitirmesi gibi, anlamımı yitirdiğimi hissediyorum.

    Derinlerdeyim. Hissediyorum. Göreceğim şeyi kaçırma korkusuyla gözlerimi bile kırpmıyorum. Gözlerim kırpılma isteğiyle acımaya başlıyor, göz altlarımda tuzlu bir sıvı birikiyor. Bir kaç damla yaş geçtiği yerde ıslak bir iz bırakarak usulca çenemden aşağı süzülüyor. Damlalar birikiyor ve birbirinden aldığı kuvvetle eskimiş ayakkabımın üstüne bir feryat gibi düşüveriyor.

    İşte tam o ‘an’da.

    Görüyorum.

    Gözlerimde ‘ben’i görüyorum. Görmezden geldiğim, kaçtığım, yok saydığım, kaybettiğim; kaybettiğimi bile fark etmediğim, diğerlerine kurban ettiğim ‘ben'i görüyorum.

    Ve ayna kırılıyor. ‘Ben’i gören gözlerim denize savruluyor.

    Bu ‘an’ı anlatabilmem, kelimelere dökebilmem imkansız…

    Sonra dalgaların sesi tekrar kulaklarıma doluyor. Dünyaya geri döndüğümü hissediyorum. Sessiz bir çığlıkla arkamı dönüyorum. Gitmiş…

    İşte ben o gün ‘ben’i gören gözlerimi bir ayna yansımasında kaybediyorum, o’nunla birlikte. O günden beri arıyorum o denize savrulan parçaları. Her Allah’ın günü o yere tekrar geliyorum ve kim varsa soruyorum.

    Çok aradım... Gerçekten… Bir çay kaşığının çukur aynasına baktım mesela, tersten de olsa görebilmek için gözlerimi. Bir gece vakti, şehrin ışıklarına karışmış odamın penceresindeki yansımamda aradım sonra. Aynanın düştüğü denizden yansıyan yüzüme baktım ardından bir umut bulurum diye... Savrulan ‘ben’in parçaları hatırına... Ama yok. Bulamadım. O gözlerimi bir daha hiç bir yerde bulamadım. Onu da…

    Gözlerimle birlikte, bana gözlerimi, gözlerimin aynasını göstereni de kaybettim ben.

    Elimde kalan ise sadece o 'an'. Hayatımı değiştiren, beni bir arayışa sürükleyen o 'an'.

    Ben ömrümün yarısı boyunca görmediğim, bir 'an'lık farkındalıktan sonra ise kaybettiğim 'ben'imi arıyorum: 'Ben’i gören gözlerimi…

    Siz, evet evet siz… Acaba görmüş olabilir misiniz 'ben'i gören gözlerimi?

    Hayır mı... Ben aramaya devam edeyim o halde. Ama yine de artık anlıyorsunuz değil mi beni, neden gözlerimi aradığımı?

    Sahi siz hiç gördünüz mü 'ben'i gören gözlerinizi?