Sen Hiç Çaresiz Kaldın mı ?
Sanada Koydu mu Deli Gibi Severken Bırakıp Gitmek ?
Canın Yandı mı Seninde Onun Gözlerine Her Baktığında ?
Kendi Ellerinle Başkasına Yar Ettin mi O Delice Sevdiğini ?
Bütün Hüzünlü Şarkılar Acıttı mı Canını Benim Gibi ?
Hiç Yarışa Girdi mi Göz Yaşların Ve Yağmurlar ?
Sen Alarken Düştü mü Gözünden Anılar Damla Damla ?
Bitti ! Unuttum işte ! Deyipte Canın Yandı mı Adını Her İşittiğinde ?
Sende Benzettin mi Kimi Görsen Sevdiğine ? Her Telefon Çalışında Ümitlendin mi Keşke O Olsa Diye ?
Sende Çıldırdın mı Başkasıyla Birlikte Olduğunu Düşündükçe ?
Bekledin mi Yalanda Olsa Seviyorum Demesini ?
Kabullendin mi Artık Senin Değil Ellerin Olduğunu ?
Yüreğindeki Yaraya Tuz Basmak Nedir Bilir misin Sen ?
Yazıklar Olsun Bana ! Diye Kendini Suçladın mı Sevdiğin İçin ?
Kahrettin mi Gecelere Onu Sana Vermediği İçin ?
Yanlızlıkla Başbaşa Kaldın mı Sende ?
Sen Nerden Bileceksin ki Yanlızlık Nedir ? Nasıl Olsa BENİM Senin GÖZÜNDE'Kİ DEĞERİM
"BİR KAĞIT PARÇASI" BİR ÇEK' LİK İŞİ KALMIŞ
BİRi

Sen Hiç Çaresiz Kaldın mı ?
Sanada Koydu mu Deli Gibi Severken Bırakıp Gitmek ?
Canın Yandı mı Seninde Onun Gözlerine Her Baktığında ?
Kendi Ellerinle Başkasına Yar Ettin mi O Delice Sevdiğini ?
Bütün Hüzünlü Şarkılar Acıttı mı Canını Benim Gibi ?
Hiç Yarışa Girdi mi Göz Yaşların Ve Yağmurlar ?
Sen Alarken Düştü mü Gözünden Anılar Damla Damla ?
Bitti ! Unuttum işte ! Deyipte Canın Yandı mı Adını Her İşittiğinde ?
Sende Benzettin mi Kimi Görsen Sevdiğine ? Her Telefon Çalışında Ümitlendin mi Keşke O Olsa Diye ?
Sende Çıldırdın mı Başkasıyla Birlikte Olduğunu Düşündükçe ?
Bekledin mi Yalanda Olsa Seviyorum Demesini ?
Kabullendin mi Artık Senin Değil Ellerin Olduğunu ?
Yüreğindeki Yaraya Tuz Basmak Nedir Bilir misin Sen ?
Yazıklar Olsun Bana ! Diye Kendini Suçladın mı Sevdiğin İçin ?
Kahrettin mi Gecelere Onu Sana Vermediği İçin ?
Yanlızlıkla Başbaşa Kaldın mı Sende ?
Sen Nerden Bileceksin ki Yanlızlık Nedir ? Nasıl Olsa BENİM Senin GÖZÜNDE'Kİ DEĞERİM
"BİR KAĞIT PARÇASI" BİR ÇEK' LİK İŞİ KALMIŞ
BİRi

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 10
Yazar: Lâlcivert
Hikaye Adı : Gördünüz mü?
Link: #29382781

"Pardon, bakar mısınız?" Karşımdaki adam işaret parmağıyla göğsüne dokunuyor, 'ben mi' dercesine.

"Evet evet siz. Şey ben gözlerimi arıyorum da gördünüz mü acaba?"

Adam bana deliymișim gibi bir bakış atıp arkasını dönerek hızlıca uzaklaşıyor yanımdan. Dalga seslerinin eşliğinde, kalıveriyorum oracıkta. Yine... Tek başıma...
...
Sanırım ömrümün yarısı gözlerimi aramakla geçti, diğer yarısı ise görememekle...

Bu dediklerim şuan kulağa deli saçması geliyor olabilir. Fakat anlayacaksınız birazdan beni, neden gözlerimi aradığımı.


Onunla karşılaşmadan önceydi. Yine bir gün işten çıkmışım. Mesai sonrası şehir trafiğinde araba kullanmaktan nefret ettiğim için metroyu tercih ederdim o zamanlar. Metroda yüzlerini tanıdığım ama tanışmadığım insanları izlerdim sonra. Hayatları hakkında tahminler yürütürdüm. Kimisinin pantolonunun ütüsüne bakardım mesela, kimisinin ayakkabısına... Birisinin ayakkabısına bakarak o insanın hayatı hakkında bir çok şey öğrenebilirsiniz. Kimisi hayatın ağırlığından yıpranır, üstünde zamanın ve yaşanmışlığın izini taşır. Kimi zaman beyaz bir çimento lekesi olur bu ya da tabanı burundan ayıran utangaç bir delik... Kimisi ayağı vurmasına rağmen, acıtmasına ve kanatmasına rağmen güzel duruşundan ödün vermez. Ama sadece kısa süreli 'seçenek' olduğunun da farkındadır. Sadece belli yerlere giderken giyilir. Kısa sürelidir ömrü. Bu ayakkabılar bana duyguları saklayan bir maskeyi andırır genelde.

Hani İngilizler diyor ya 'putting yourself in someone else's shoes' diye. Ben de kendimi başkalarının ayakkabısının yerine koyuyordum işte.

Zaten tek yapabildiğimde buydu. Onca yıllık ömrümde bir kez bile kendi ayakkabıma bakmamıştım ben o zamana kadar. Neden diye de sormadım. O kadar uzaktım ki kendime... Göremiyordum. Görmeye de çalışmıyordum: Bakmıyordum.

İşte o gün yine kasvetli ve yorgun metroda ineceğim istasyonun gelmesini bekliyordum. Şuan geçmişe baktığımda siyah beyaz kasvetli bir film sahnesi olarak canlanıyor burası kafamda... Sonra yanıma O oturuyor. Onu da Schindler'in Listesi'ndeki kırmızı paltolu kıza benzetiyorum bu kısa film sahnesinde; o siyah beyaz sahnede rengi olan tek şey... Bu sahne bugünün çerçevesinden baktığımda o kadar net ki. O zaman fark etmemiştim bu renkleri… Ve renksizliği... Dedim ya hayatımın yarısı görememekle geçti diye... O yarıdaydım işte.

Kulağında bir kulaklık vardı fakat sesi o kadar yüksekti ki kulaklıktan dışarı taşan piyanonun huzurlu melodisini rahatça duyabiliyordum. Kulak kesildim ben de o sese. Notalar bugün bile kulağımda çınlıyor... Nasıl unuturum ki?

Tekrar yaşıyorum o günü...

Gözlerimi kapatmışım sonra farkında değilim. Sadece sese odaklanmışım. O sırada omzuma değen parmağıyla açıyorum gözümü. Kulaklığının bir ucunu bana uzatmış bekliyor. Gözlerine bakıyorum o an. Onaylarcasına başını sallıyor. Kulaklığı takıyorum.

İneceğim istasyon hiç gelmesin istiyorum.

İneceğim istasyon geliyor.

Yavaşça kalkıyorum oturduğum yerden. Kulaklığı çıkarıp ona uzatacakken kulağıma uzanan elimi tutuyor. O da benimle birlikte kalkıyor. Küçük bir çocuk heyecanıyla atıyor kalbim. Uzun zamandır ilk defa atan kalbimi, kanımın kırmızılığını hissediyorum iliklerime kadar.

Çok saçma... Çok saçma ama engelleyemiyorum. Sanki bir yerlerde değişimi hissediyorum. O 'an'ı hissediyorum.

Farkında değilsiniz belki ama "an"lar en büyük dönemeçleridir hayatınızın. En keskin virajlari...

Ben de o gün benim 'an'ıma doğru yol alıyorum.

Yeraltından çıkınca soru dolu bir ifadeyle bakıyorum suratına. ”Seni bir yere götüreceğim”, diyor. "Gel benimle"

Gözlerime bakıyor. Henüz görmemiș olan gözlerime. Sessiz onayımla ilerlemeye başlıyor. Bir adım arkasında da ben.

Yürüyoruz.

Anlamaya çalışıyorum bu sırada ne yaptığımı, ne yaptığını... Nereye gittiğimi, gittiğimizi... Bu düşüncelerle ona bakıyorum sürekli. Yan profilden görebildiğim kadarıyla yüz ifadesinden bir şeyler çıkartmaya çalışıyorum. Paylaştığımız kulaklıktan notalar yayılmaya devam ediyor.

Bu sırada sahil yoluna geldiğimizi fark ediyorum. Az ileride rıhtım var.

Düşüncelerimin sesini kısarak takip ediyorum onu. Bir değişiklik var bugün hayatımda, doyasıya tadını çıkartmak istiyorum, sonunu düşünmeden.

Beni denize kıyısı olan hafif yüksek bir yere getiriyor. Hiç kimse yok. Hava kararmış, biraz da soğuk; nefesimin buharı havaya karışıyor. Duyduğum tek ses dalgalar, kimisi sertçe çarpıyor bulunduğumuz yerin aşağısındaki beton duvara, kimisi ise kıyıya gelemeden yumuşak bir şekilde denize karışıyor. Kulaklığın kulağımdan çıktığını o zaman fark ediyorum.

Bu farkındalıkla başımı denizden çevirip ona bakıyorum. Tebessüm ediyor. Sonra işaret parmağıyla bir yeri işaret ederek "Bak" diyor. "İşte, aradığın orada."

İyi de ben bir şey aramıyorum ki... Bir şey kaybetmedim çünkü. Kaybetmeden bir şey aranır mı? Ya da kaybettiğini bilmeden…

Yine de işaret ettiği yere bakıyorum. Kıyı şeridinin önünde bir karartı görüyorum. Karartıya yaklaşıyorum. Denizin korumalığına dayanmıș bir ayna var karşımda.

Bu nasıl bir saçmalık böyle? Mantığını kaybetmiş absürt bir filmin içinde gibi hissediyorum kendimi. Arkamı dönerek ona bakıyorum.

“Bu ne şimdi?”
“Bir ayna.”

Gerçekten mi?

“İyi de, ben ne yapayım aynayı?”
“Bak, kendine bak.”

Ha?

“Hava karanlık, nasıl bakayım? Zaten aşağı yukarı tahmin edebiliyorum nasıl göründüğümü; yorgun, sıradan ve her zamanki ben işte…” Bir kaç saniye duruyorum ve meraklı bir isyanla soruyorum:

“Allah aşkına bu aynanın burada ne işi var?”

O ise sakin:
“Düşünme. Bak sadece ve gör.”
Bu saçmalığın bir an önce bitmesi dileğiyle gözlerimi devirerek aynaya yaklaşıyorum.

Garip bir şekilde kararmış olan havaya rağmen rahatça kendimi görebiliyorum. Biraz daha yaklaşıyorum sonra ve kendimi soyutladığımı hissediyorum. Dalgaların sesi bir kaç perde öteden belli belirsiz duyuluyor. Gözlerimi görüyorum sonra aynadan. Bir farklı bakıyorlar sanki. Bir an ürperiyorum. Benim gibi görünen ama ben olmayan birine baktığımı hissediyorum birden. Biraz daha yaklaşıyorum. Artık aynada gördüğüm tek şey kararmış havada parlayan gözlerimin yansıması. Daha yakından görmek istiyorum onları fakat bir süre sonra burnumun engeline takılıyorum. Ancak ben daha da yaklaşmak istiyorum. Gözlerimde bir şey var onu görmek istiyorum. Görüntünün komikliği ve saçmalığı umrumda bile değil! Bunun için burnumu bile söküp atabilirim o anda.


Baktıkça görüntü değişiyor, baktıkça kendime yabancılașıyorum. Bir sözcüğü defalarca tekrar edince anlamını yitirmesi gibi, anlamımı yitirdiğimi hissediyorum.

Derinlerdeyim. Hissediyorum. Göreceğim şeyi kaçırma korkusuyla gözlerimi bile kırpmıyorum. Gözlerim kırpılma isteğiyle acımaya başlıyor, göz altlarımda tuzlu bir sıvı birikiyor. Bir kaç damla yaş geçtiği yerde ıslak bir iz bırakarak usulca çenemden aşağı süzülüyor. Damlalar birikiyor ve birbirinden aldığı kuvvetle eskimiş ayakkabımın üstüne bir feryat gibi düşüveriyor.

İşte tam o ‘an’da.

Görüyorum.

Gözlerimde ‘ben’i görüyorum. Görmezden geldiğim, kaçtığım, yok saydığım, kaybettiğim; kaybettiğimi bile fark etmediğim, diğerlerine kurban ettiğim ‘ben'i görüyorum.

Ve ayna kırılıyor. ‘Ben’i gören gözlerim denize savruluyor.

Bu ‘an’ı anlatabilmem, kelimelere dökebilmem imkansız…

Sonra dalgaların sesi tekrar kulaklarıma doluyor. Dünyaya geri döndüğümü hissediyorum. Sessiz bir çığlıkla arkamı dönüyorum. Gitmiş…

İşte ben o gün ‘ben’i gören gözlerimi bir ayna yansımasında kaybediyorum, o’nunla birlikte. O günden beri arıyorum o denize savrulan parçaları. Her Allah’ın günü o yere tekrar geliyorum ve kim varsa soruyorum.

Çok aradım... Gerçekten… Bir çay kaşığının çukur aynasına baktım mesela, tersten de olsa görebilmek için gözlerimi. Bir gece vakti, şehrin ışıklarına karışmış odamın penceresindeki yansımamda aradım sonra. Aynanın düştüğü denizden yansıyan yüzüme baktım ardından bir umut bulurum diye... Savrulan ‘ben’in parçaları hatırına... Ama yok. Bulamadım. O gözlerimi bir daha hiç bir yerde bulamadım. Onu da…

Gözlerimle birlikte, bana gözlerimi, gözlerimin aynasını göstereni de kaybettim ben.

Elimde kalan ise sadece o 'an'. Hayatımı değiştiren, beni bir arayışa sürükleyen o 'an'.

Ben ömrümün yarısı boyunca görmediğim, bir 'an'lık farkındalıktan sonra ise kaybettiğim 'ben'imi arıyorum: 'Ben’i gören gözlerimi…

Siz, evet evet siz… Acaba görmüş olabilir misiniz 'ben'i gören gözlerimi?

Hayır mı... Ben aramaya devam edeyim o halde. Ama yine de artık anlıyorsunuz değil mi beni, neden gözlerimi aradığımı?

Sahi siz hiç gördünüz mü 'ben'i gören gözlerinizi?

Gördünüz mü?
"Pardon, bakar mısınız?"  Karşımdaki adam işaret parmağıyla göğsüne dokunuyor, 'ben mi' dercesine.

"Evet evet siz. Şey ben gözlerimi arıyorum da gördünüz mü acaba?"

Adam bana deliymișim gibi bir bakış atıp arkasını dönerek hızlıca uzaklaşıyor yanımdan. Dalga seslerinin eşliğinde, kalıveriyorum oracıkta. Yine... Tek başıma...
...
Sanırım ömrümün yarısı gözlerimi aramakla geçti, diğer yarısı ise görememekle...

Bu dediklerim şuan kulağa deli saçması geliyor olabilir. Fakat anlayacaksınız birazdan beni, neden gözlerimi aradığımı.


Onunla karşılaşmadan önceydi. Yine bir gün işten çıkmışım. Mesai sonrası şehir trafiğinde araba kullanmaktan nefret ettiğim için metroyu tercih ederdim o zamanlar. Metroda yüzlerini tanıdığım ama tanışmadığım insanları izlerdim sonra. Hayatları hakkında tahminler yürütürdüm. Kimisinin pantolonunun ütüsüne bakardım mesela, kimisinin ayakkabısına... Birisinin ayakkabısına bakarak o insanın hayatı hakkında bir çok şey öğrenebilirsiniz. Kimisi hayatın ağırlığından yıpranır, üstünde zamanın ve yaşanmışlığın izini taşır. Kimi zaman beyaz bir çimento lekesi olur bu ya da tabanı burundan ayıran utangaç bir delik... Kimisi ayağı vurmasına rağmen, acıtmasına ve kanatmasına rağmen güzel duruşundan ödün vermez. Ama sadece kısa süreli 'seçenek' olduğunun da farkındadır. Sadece belli yerlere giderken giyilir. Kısa sürelidir ömrü. Bu ayakkabılar bana duyguları saklayan  bir maskeyi andırır genelde.

Hani İngilizler diyor ya 'putting yourself in someone else's shoes' diye. Ben de kendimi başkalarının ayakkabısının yerine  koyuyordum işte.

Zaten tek yapabildiğim de buydu. Onca yıllık ömrümde bir kez bile kendi ayakkabıma bakmamıştım ben o zamana kadar. Neden diye de sormadım. O kadar uzaktım ki kendime... Göremiyordum. Görmeye de çalışmıyordum: Bakmıyordum.

İşte o gün yine kasvetli ve yorgun metroda ineceğim istasyonun gelmesini bekliyordum. Şuan geçmişe baktığımda  siyah beyaz kasvetli bir film sahnesi olarak canlanıyor burası kafamda... Sonra yanıma O oturuyor. Onu da Schindler'in Listesi'ndeki kırmızı paltolu kıza benzetiyorum bu kısa film sahnesinde; o siyah beyaz sahnede rengi olan tek şey... Bu sahne bugünün çerçevesinden baktığımda o kadar net ki. O zaman fark etmemiştim bu renkleri… Ve renksizliği... Dedim ya hayatımın yarısı görememekle geçti diye... O yarıdaydım işte.

Kulağında bir kulaklık vardı fakat sesi o kadar yüksekti ki kulaklıktan dışarı taşan piyanonun huzurlu  melodisini rahatça duyabiliyordum. Kulak kesildim ben de o sese. Notalar bugün bile kulağımda çınlıyor... Nasıl unuturum ki?

Tekrar yaşıyorum o günü...

Gözlerimi kapatmışım sonra farkında değilim. Sadece sese odaklanmışım. O sırada omzuma değen parmağıyla açıyorum gözümü. Kulaklığının bir ucunu bana uzatmış bekliyor. Gözlerine bakıyorum o an. Onaylarcasına başını sallıyor. Kulaklığı takıyorum.

İneceğim istasyon hiç gelmesin istiyorum.

İneceğim istasyon geliyor.

Yavaşça kalkıyorum oturduğum yerden. Kulaklığı çıkarıp ona uzatacakken kulağıma uzanan elimi tutuyor. O da benimle birlikte kalkıyor. Küçük bir çocuk heyecanıyla atıyor kalbim. Uzun zamandır ilk defa atan kalbimi, kanımın kırmızılığını hissediyorum iliklerime kadar.

Çok saçma... Çok saçma ama engelleyemiyorum. Sanki bir yerlerde değişimi hissediyorum. O 'an'ı hissediyorum.

Farkında değilsiniz belki ama "an"lar en büyük dönemeçleridir hayatınızın. En keskin virajlari...

Ben de o gün benim 'an'ıma doğru yol alıyorum.

Yeraltından çıkınca soru dolu bir ifadeyle bakıyorum suratına. ”Seni bir yere götüreceğim”, diyor. "Gel benimle"

Gözlerime bakıyor. Henüz görmemiș olan gözlerime. Sessiz onayımla ilerlemeye başlıyor. Bir adım arkasında da ben.

Yürüyoruz.

Anlamaya çalışıyorum bu sırada ne yaptığımı, ne yaptığını... Nereye gittiğimi, gittiğimizi... Bu düşüncelerle ona bakıyorum sürekli. Yan profilden görebildiğim kadarıyla yüz ifadesinden bir şeyler çıkartmaya çalışıyorum. Paylaştığımız kulaklıktan notalar yayılmaya devam ediyor.

Bu sırada sahil yoluna geldiğimizi fark ediyorum. Az ileride rıhtım var.

Düşüncelerimin sesini kısarak takip ediyorum onu. Bir değişiklik var bugün hayatımda, doyasıya tadını çıkartmak istiyorum, sonunu düşünmeden.

Beni denize kıyısı olan  hafif yüksek bir yere getiriyor. Hiç kimse yok. Hava kararmış, biraz da soğuk; nefesimin buharı havaya karışıyor. Duyduğum tek ses dalgalar, kimisi sertçe çarpıyor bulunduğumuz yerin aşağısındaki beton duvara, kimisi ise kıyıya gelemeden yumuşak bir şekilde denize karışıyor. Kulaklığın kulağımdan çıktığını o zaman fark ediyorum.

Bu farkındalıkla başımı denizden çevirip ona bakıyorum. Tebessüm ediyor. Sonra işaret parmağıyla bir yeri işaret ederek "Bak" diyor. "İşte, aradığın orada."

İyi de ben bir şey aramıyorum ki... Bir şey kaybetmedim çünkü. Kaybetmeden bir şey aranır mı? Ya da kaybettiğini bilmeden…

Yine de işaret ettiği yere bakıyorum. Kıyı şeridinin önünde bir karartı görüyorum. Karartıya yaklaşıyorum. Denizin korumalığına dayanmıș bir ayna var karşımda.

Bu nasıl bir saçmalık böyle? Mantığını kaybetmiş absürt bir filmin içinde gibi hissediyorum kendimi. Arkamı dönerek ona bakıyorum.

“Bu ne şimdi?”
“Bir ayna.”

Gerçekten mi?

“İyi de, ben ne yapayım aynayı?”
“Bak, kendine bak.”

Ha?

“Hava karanlık, nasıl bakayım? Zaten aşağı yukarı tahmin edebiliyorum nasıl göründüğümü; yorgun, sıradan ve her zamanki ben işte…” Bir kaç saniye duruyorum ve meraklı bir isyanla soruyorum:

“Allah aşkına bu aynanın burada ne işi var?”

O ise sakin:
“Düşünme. Bak sadece ve gör.”
Bu saçmalığın bir an önce bitmesi dileğiyle gözlerimi devirerek aynaya yaklaşıyorum.

Garip bir şekilde kararmış olan havaya rağmen rahatça kendimi görebiliyorum. Biraz daha yaklaşıyorum sonra ve kendimi soyutladığımı hissediyorum. Dalgaların sesi  bir kaç perde öteden belli belirsiz duyuluyor. Gözlerimi görüyorum sonra aynadan. Bir farklı bakıyorlar sanki. Bir an ürperiyorum. Benim gibi görünen ama ben olmayan birine baktığımı hissediyorum birden. Biraz daha yaklaşıyorum. Artık aynada gördüğüm tek şey kararmış havada parlayan gözlerimin yansıması. Daha yakından görmek istiyorum onları fakat bir süre sonra burnumun engeline takılıyorum. Ancak ben daha da yaklaşmak istiyorum. Gözlerimde bir şey var onu görmek istiyorum. Görüntünün komikliği ve saçmalığı umrumda bile değil! Bunun için burnumu bile söküp atabilirim o anda.


Baktıkça görüntü değişiyor, baktıkça kendime yabancılașıyorum. Bir sözcüğü defalarca tekrar edince anlamını yitirmesi gibi, anlamımı yitirdiğimi hissediyorum.

Derinlerdeyim. Hissediyorum. Göreceğim şeyi kaçırma korkusuyla gözlerimi bile kırpmıyorum. Gözlerim kırpılma isteğiyle acımaya başlıyor, göz altlarımda tuzlu bir sıvı birikiyor. Bir kaç damla yaş geçtiği yerde ıslak bir iz bırakarak usulca çenemden aşağı süzülüyor. Damlalar birikiyor ve birbirinden aldığı kuvvetle eskimiş ayakkabımın üstüne bir feryat gibi düşüveriyor.

İşte tam o ‘an’da.

Görüyorum.

Gözlerimde ‘ben’i görüyorum. Görmezden geldiğim, kaçtığım, yok saydığım, kaybettiğim; kaybettiğimi bile fark etmediğim, diğerlerine kurban ettiğim ‘ben'i görüyorum.

Ve ayna kırılıyor. ‘Ben’i gören gözlerim denize savruluyor.

Bu ‘an’ı anlatabilmem, kelimelere dökebilmem imkansız…

Sonra dalgaların sesi tekrar kulaklarıma doluyor. Dünyaya geri döndüğümü hissediyorum. Sessiz bir çığlıkla arkamı dönüyorum. Gitmiş…

İşte ben o gün ‘ben’i gören gözlerimi bir ayna yansımasında kaybediyorum, o’nunla birlikte. O günden beri arıyorum o denize savrulan parçaları. Her Allah’ın günü o yere tekrar geliyorum ve kim varsa soruyorum.

Çok aradım... Gerçekten… Bir çay kaşığının çukur aynasına baktım mesela, tersten de olsa görebilmek için gözlerimi.  Bir gece vakti, şehrin ışıklarına karışmış odamın penceresindeki yansımamda aradım sonra. Aynanın düştüğü denizden yansıyan yüzüme baktım ardından bir umut bulurum diye... Savrulan ‘ben’in parçaları hatırına... Ama yok. Bulamadım. O gözlerimi bir daha hiç bir yerde bulamadım. Onu da…

Gözlerimle birlikte, bana gözlerimi, gözlerimin aynasını göstereni de kaybettim ben.

Elimde kalan ise sadece o 'an'. Hayatımı değiştiren, beni bir arayışa sürükleyen o 'an'.

Ben ömrümün yarısı boyunca görmediğim, bir 'an'lık farkındalıktan sonra ise kaybettiğim 'ben'imi arıyorum: 'Ben’i gören gözlerimi…

Siz, evet evet siz… Acaba görmüş olabilir misiniz 'ben'i gören gözlerimi?

Hayır mı... Ben aramaya devam edeyim o halde. Ama yine de artık anlıyorsunuz değil mi beni, neden gözlerimi aradığımı?

Sahi siz hiç gördünüz mü 'ben'i gören gözlerinizi?

İklim, bir alıntı ekledi.
08 Nis 14:59 · 7/10 puan

Harikalar Diyarı’na Dönüş
“Kelimeler, Alice’e (ve bize) bu afallatıcı dünyadaki tartışmasız tek gerçeği, görünüşteki bir rasyonalizmin altında, hepimizin deli olduğumuz gerçeğini gösteriyor.”

Kitap-lık Sayı: 196, Kolektif (Sayfa 9 - Alberto Manguel)Kitap-lık Sayı: 196, Kolektif (Sayfa 9 - Alberto Manguel)
Esther. Sema, Stepançikovo Köyü'ü inceledi.
01 Nis 16:52 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Dostoyevski yolculuğumda bir köye uğradım. Bu köyde Sergey ile karşılaştık. Oturduk bir güzel çay ısmarladı bana. Dedim:" Beyefendi nedir bu köyün aslı astarı? Nedir yaşadıkları? "Başladı bana koskoca bir hikaye anlatmaya. Bu hikaye beni kah güldürdü, kah acı acı tebessüm ettirdi. Kendisi de pek olayların içinde olmayı tercih etmediği için sanki bir gözlemci edasıyla her şeyi anlattı bana. Ben ise süprizleri bozmamak adına detaylandırmadan siz değerli kitapdaşlar ile paylaşıyorum bazı durumları:

Bu köyün Sergey 'in de dayısı olan bir sahibi var:Albay. Oldukça iyi kalpli, asil, babayiğit bir insan. O kadar saf ve temiz ki... Böyle adamlar var mı ki dedirtiyor insana. Ancak bazen o kadar ahmakça davranışlarda bulunmuş ki sinirlendim dinledikçe hikayeyi. Albayın bir annesi var tam bir cadaloz. Bu ne biçim anne dedirtti. Ananın yufka yüreği, evlat için canfeda gibi şeyleri göremezsiniz bu kadında. Bencillik içine işlemiş sanki. Ama beni en çok güldüren karakter olduğu şüphesiz. Ayılıp bayılmaları ile ünlüdür:) Bu video karşıma çıktı ve istemsizce güldüm. Bakın kendisi oğluna inat bir generalle evlenmiş. General karısıdır.
https://youtu.be/xUDBftjW2lg

Generalin rahatsızlığı yüzünden eve alınan bir çalışan var: Foma. Bu çalışan zamanlar sonra tüm ev halkına, köy halkına bilgelik taslayan birisi. Bu adam sıklıkla karşılaşabileceğimiz yöneticilerden farksız. Kibirli oluşu, herkese tepeden bakması gibi özellikler işte. Ağzının iyi laf yapması ile herkesin el pençe durduğu birisi. Bana kimi zaman ters köşe yaptırdı. Hak verdim bazen öyle haykırışları var ki... Fakat insanları aşağılaması ve ulaşılamaz büyüklükteki kibri yüzünden tüm iyi yönleri yok oldu gözümde. Oysa insan olmak yeterli.
#28558394 /> Bu alıntının, bize verilen mesaj olduğunu düşünüyorum. Kendim bu sonuca vardım. Elbet başka türlü görenlerde olacaktır. Benim alacağım ders bu oldu.

Her şeyin bir sebebi var bu hayatta. Tüm canlı ve cansız varlıkların, hepsinin bir amacı var. Her şeyin birbiri ardına bağlantılı işlevi olduğunu düşünüyorum. Domino taşı etkisiyle...

Bir insanın egosunun altında kim bilir üzüntü dolu bir hikaye yatıyor olabilir. Ağlayan insanlara da ne kadar mızmız ve ağlaksın demek yerine, ne olduğunu ısrarla ilgileniyormuş gibi sormak yerine, sarılsak yetmez mi? Hiçbir şey demeden sadece sarılsak...

Katlanamıyorum birçok şeye. Saygı duymaya çalışıyorum, öfke duymamaya çalışıyorum, düşünüyorum... Kimi zaman bu benim ani patlama yaşamama sebep oluyor. Aklımda hiçbir zaman tek bir düşünce olmuyor. Her zaman birden çok şey düşünüyorum. İnsanlara kızıyorum. En çok da kendime kızıyorum. İyi bir insan olamadığıma kızıyorum. Herkese kucak açamadığıma kızıyorum. Herkes gibi bir mahluk olduğuma kızıyorum...

Kırıldım. Çok kırıldım. Parçalandım. Parçalarım birilerine battı. Sakındıkça kimseye zarar vermemek için, daha çok zarar verdim. Kendimi boş verdim, başkalarını düşündüm. Bir de baktım ki yalnızım... Ne yapmalı? Bununla yaşayıp kendime bakmaya başladım.
İnsan yaşamalı ne olursa olsun. Çünkü eğer hala nefes alıyorsak, bir yerde birinin bize ihtiyacı vardır. Bu dünyanın daha bize ihtiyacı vardır. Böyle düşünüyorum ben.

Sergey ile sohbet ederken, kafamda o kadar çok düşünce oluştu ki. Bunlar zaten devamlı aklımda olan şeyler aslında. Daha anlatamadığım o kadar beni deli eden şeyler var ki...

Yine soru işaretleri oluşturan, 5N1K'lık sorular oluştu ki karakterle ilgili, alıştım artık. Dostoyevski yine yaptı yapacağını. Güldüm tabiki buna. Yolculuğa devam etmek üzere başka diyarlara doğru yol alırken hikaye beni bu şarkıyı dinlemeye iteledi:
https://youtu.be/Aw5SKDoe2QQ
Sizlere de iyi insanlar diliyorum...

Cebrail Gözen, bir alıntı ekledi.
24 Mar 22:05 · Kitabı okudu · Beğendi · 6/10 puan

Çocukluk çayın dem kısmıdır sevgili Tsubasa, büyümekse sıcak suyudur. Dem'e ne kadar su katarsan kat, çayın tadına dem hakim olur... 80 lik bir ihtiyar bile olsan, çocukluk daha ağır basar ruhta. Bu böyledir...

Deli Çocuğun Güncesi, Özgür BacaksızDeli Çocuğun Güncesi, Özgür Bacaksız
Alev Demir, bir alıntı ekledi.
27 Şub 15:17 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Çocukluk çayın dem kısmıdır sevgili Tsubasa, büyümekse sıcak suyudur. Dem'e ne kadar su katarsan kat, çayın tadına dem hakim olur... 80 lik bir ihtiyar bile olsan, çocukluk daha ağır basar ruhta. Bu böyledir...

Deli Çocuğun Güncesi, Özgür BacaksızDeli Çocuğun Güncesi, Özgür Bacaksız
Şevkets, Şu Çılgın Türkler'i inceledi.
 18 Şub 14:09 · Kitabı okudu · 17 günde · Beğendi · 10/10 puan

Şu Çılgın Türkler
Ne kadar yabancıymışız kendi tarihimize, Milli Mücadelemize
Bir kitabı okurken ancak bu kadar hayıflanabilirdim! Ne de geç kalmışım!

***"... acele olarak telsize ihtiyacımız var efendim.
İsmet paşa acıyla güldü:
-Acele ihtiyacımız olmayan ne var ki ?" (sayfa:43)
Bence başlangıcın özetiydi bu konuşma. Yo hayır! Bütün olayın özetiydi belki de.

***Yzb. Faruk'a Harbiye Nazırlığı'nda İngiliz subaya neden selam vermediği sorulduğunda, rütbesinin kendisinden altta olduğunu ve önce onun selam vermesi gerektiğini söylemesi, dik duruşumuzun bir göstergesiydi. Harbiye Nazırının, İngiliz subayından özür dilemesini emretmesi üzerine Yzb. Faruk'un apoletlerini sökmesi, ciğerimin sökülmesi etkisi uyandırdı. Yüreğimi kabarttı, gözümü yaşarttı. (sayfa:57)

***Başta Mustafa Kemal ve bir avuç yürekli dışında kimse inanmıyordu belki de bu savaşı kazanacağımıza. Ama Fransız diplomat Mösyö Boullion'un dediği gibi olmadı! "Kağnı kamyonu yenemez" Hayır. Kağnı kamyonu yendi. (sayfa:136)

***Falih Rıfkı Atay'ın, Sakarya'nın ismi yedi günden beri milli coğrafyadan milli tarihe geçti, dediği gibiydi. Ama ben bihaber idim. Anca öğrenebildim! (sayfa:418)

***Savaş boyunca söylenecek o kadar çok şey vardı ki, her biri söylenmeye değer onca şeyden biri de Atatürk'ün şu sözleri, "Dünya'da hiçbir kadın, 'Ben vatanımı kurtarmak için Türk kadınından daha fazla çalıştım' diyemez" (sayfa:679)

Kitapta o kadar çok anekdot var ki...

*75 mm'lik mermi sorunu, Kullanacağımız merminin az olması yetmiyormuş gibi, çapında da sorun var. 77 mm'lik mermiler tornalardan geçerek 75'lik toplara uyduruldu.

*Savaşın ortasında Öğretmenler Kongresi'nin yapılması, düşmanın yanı sıra cehaletle savaşılması,

*Gazi Çavuş'un tekrar orduya katılması ve acemilere eğitim vermesi,

*Fatma Seher Hanım ve çetesi,

*Yzb. Faruk ve Nesrin'in aşkı, Bu kısımla ilgili olarak Nesrin ile Halide Edip'in yanına giden Yzb Faruk onlarla sohbet etmeye başlar. Halide Edip'in şu sözleri her okuduğumda gözlerimi yaşarttı. {Tren yolculuğu sırasında Yzb.Faruk'un eliyle dizindeki yamayı örtmeye çalıştığını fark edince, 'Lütfen örtmeyin..' dedi '..utanmayın da. O yama bizim için İngilizlerin dizbağı nişanından çok daha değerli. Ordumuz heybetini yoksulluğundan alıyor.} (sayfa:140)

*Deli Battal'ın, askere çorap ve çarıklarını vermesi,

*Rüsumat IV gemisi ve Mahmut Kaptan

*Atatürk'ün İstanbul Harp Okulu'ndan ve işgal altındaki şehirlerde bulunan askeri liselerden kaçarak Ankara'ya gelenler ve yedek subaylara yaptığı "Harbiyeliler" konuşması (sayfa:264)

*Uzunbey Baskını'nda fırsatı kaçırmamız, {Uzunbey mevkisine baskın düzenleyen Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Altay, Yunanlıları kıskaca almıştır. Fakat telsizle (çiçek gibi bakılması emredilmiş olan telsiz -çiçek gibi bakmanın alemi var mı olan telsiz-) gelen emir üzerine acilen dönmek zorunda kalmıştı. Yunan başkomutanı Papulas oradaydı. (sayfa:401)

*Askerin susuzluğunu gideren Kel Zeynel,

*İstiklal Yolu: İnebolu sahilinden başlayıp Kastamonu ve Çankırı üzerinden Ankara'ya uzanan, Kurtuluş Savaşı boyunca İnebolu'ya deniz yoluyla gelen cephanenin kağnılarla cepheye ulaştırılmasında kullanılmış olan 340 km'lik yoldur.

Okurken insanı duygulandıran, gururlandıran ve beni okumakta bu kadar geç kaldığım için utandıran bir kitaptı.
Bize bu vatanı emanet eden başta Mustafa Kemal ve silah arkadaşları ve bütün gazi ve şehitlerimizden Allah razı olsun.
Bu kitabı yazan Turgut Özakman'dan da Allah razı olsun.

Şeyma Öztürk, Zorba'yı inceledi.
24 Oca 23:18 · Kitabı okudu · 8 günde · 7/10 puan

Şu dünyada yaşadığımız ortalama 70 yıl boyunca pek çok insan tanır, pek çok olaya şahit oluruz. Hangimize yaşadıklarına dair fikri sorulsa, yüksek ihtimalle çoğumuz roman gibi bir hayatımızın olduğundan dem vururuz. Her karşılaştığımız insan, yaşamımızın akışını iyi ya da kötü yeni bir rotaya yönlendirir, yeni bir dünyanın kapılarını aralar bize. Hasan Ali Toptaş'ın deyimiyle 'İnsanı insan eksiltir, nasıl çoğaltansa..."

Kazancakis bizleri yaşadığımız çağın dur durak bilmeyen akışında çok sık göremeyeceğimiz biriyle tanıştırır: Yaşadığı kötü olaylardan derin bir şekilde etkilenen ve hayat felsefesini çok farklı bir boyuta taşıyan, deyim yerindeyse feleğin çemberinden geçmiş, ruhunu da bedenini de kuş misali özgür bırakan Zorba... Hayatta hemen hemen hiçbir şeyi ciddiye almaz Zorba. Her şeyi bir oyundan ibaretmişçesine yaşar. Canı ister bir anda kalkıp sevincinden oynar, şarkı söyler, etrafına neşe saçar. Anı yaşar, geçmişi ve geleceği düşünmez, içinde bulunduğu saniyeleri mutlu geçirmeye bakar. Unutmadan söyleyelim kadınları da pek sever. Hem kızar onlara hem de her fırsatta naif varlıklar olduklarını hatırlar ve hatırlatır, gönüllerini hoş tutmaya çalışır. Anlayacağınız deli dolu, hayatı her anıyla yaşamayı seven, çapkın, her limanda sevgilisi olan türden bir adamdır.

Zorba ne derece sınırları olmayan bir adamsa Patron da o derece kalıplara sığınan, entelektüel, kitapkurdu biridir. Her adımını düşünerek atar, mantık sınırları dışına çıkmaz ve duygularını her fırsatta bastırır. İşte hayat bu iki zıt karakteri günün birinde biraraya getirir ve iki farklı dünyanın etkileşimini görmemize olanak sağlar.

Eseri okurken kendimi hangi kategoriye koymam gerektiğini sorguladım sürekli. Acaba bizler birer Zorba olabiliyor muyuz, yoksa Patron olmaktan öteye geçemiyor muyuz diye düşündüm. Sanırım yaşadığımız süre boyunca pek az Zorba'lık yapıp anı yaşıyor, içimizden geldiği gibi davranıyoruz. Çoğunlukla ise Patron misali kendi kendimizi esir ediyoruz bazı şeylere.

Kitapta yer alan karakterlerin temsil ettiği olguları beğenmekle birlikte, bu karakterler için biçilen olay örgüsü beni çok fazla etkilemedi. İki karakteri birbirinden net bir çizgiyle ayırmak adına anlatılan kimi olaylar isabetliydi fakat eserde yer almasına pek de gerek olmayan kısımlar da mevcuttu. Bu kısımları okurken sıkılmadan edemedim. Bunun yanı sıra Zorba'nın hem Patron'a hem de bizlere insanın doğasına yönelik verdiği evrensel mesajlar gayet güzeldi.

Kitabı bitirir bitirmez Mihalis Kakogiannis yönetmenliğindeki 1970 yapımı Zorba filmini de izleyip karşılaştırma yapmak istedim. Filmin siyah-beyaz olması böylesi bir filme yakışmasa da genel olarak kaliteli bir yapımdı. Kitabı motamot ekrana aktarmaktansa meselenin özünü vermek adına izleyiciyi usandırmayan sahnelere yer verilmesi güzel bir yöndü. Film mi kitap mı derseniz seçim yapamam sanırım. İyisi mi kitabı okuyun, üstüne de bir güzel filmi izleyin derim.

Bu arada unutmadan, anı yaşayın, keşfedin ve Zorba misali her daim küçük şeylerle mutlu olabilmeyi deneyin! :)