• ben dahil hiçbir coğrafyacının derste anmadığı, hiçbir dağcının adımını atmadığı, coğrafi haritalarda esamesi bile okunmayan Kusura Bakma Dağları diyorum, ziyarete açık olsa Nemrut'u solda sıfır, efsanede kısır bırakırdı.
  • Ben garip, ben yorgun, ben uykusuz ve en kötüsü de ben derste... hele bana bi buket şiir atın...
  • Derste konuşan yeni ve yaşlı bir zat ise: “Muhterem ağabey, Allah razı olsun istifade ettik. Burada; nasıl câmilerde vaaz yapılır, onun gibi Üstad ve Risale-i Nur’dan bahsediyoruz. Senin bu mevzuunu müsait bir vakitte konuşalım. Ben evladınız yerindeyim” demek. Bu şekilde davranılınca şeyh de, hoca da olsa tatmin olur. Bu hizmette; tevazu ve mahviyetle muvaffak olunur.
  • 208 syf.
    İstanbul Okuma Grubu’nun bu ayki kitabı Yaşar Kemal’in “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” adlı romanıydı. Okuma grubumuzun en yoğun katılımlı toplantılarından biriydi -en son Yeraltından Notlar’da bu kadar yoğun katılım görmüştüm- öyleki moladan önce sayı 40’ı bulmuştu. Tabii toplantı sadece sayısal olarak dolu değildi, katılımcıların hemen hepsi gayet yerinde tespitler yaptılar ve dolu dolu yorumlarla harika bir toplantı oldu. Kitap distopik bir kurguya sahip olduğu için ister istemez "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört", "Hayvan Çiftliği" gibi distopyalarla kıyaslandı, eserin alegorik yapısından hareketle romanda neyin neye tekabül edebileceği konusunda çeşitli görüşler öne sürüldü, güncel yorumlar yapıldı ve sonuç olarak görüldü ki büyük yazarların eserleri klasiktir ve onlar ne anlatırlarsa anlatsınlar anlattıkları her devir için bir şeyler söyler. Oğuz Aktürk de toplantı sonrası yazdığı uzun değerlendirme yazısında tespitlere değindiği için ben bu konuya daha fazla girmeyeceğim ve direkt bu kitabın bana çağrıştırdıklarını 1000 Kitap’taki kıymetli kitap dostlarımla paylaşacağım.
    Üniversite son sınıfta “Türk Dünyası Edebiyatları” isminde iki dönemlik bir ders almıştık. Bu derste başta Aytmatov’un tüm eserleri ve Cengiz Dağcı olmak üzere Türk Dünyası coğrafyasında yayımlanıp Türkiye Türkçesine aktarılmış eserlerin hepsinden çok sayıda örnek okumuştuk. Hocamızın büyük bir ustalıkla ve tematik olarak hafta hafta seçtiği bu eserler sayesinde o güne kadar hiç fark etmediğimiz yepyeni bir dünyanın kapıları önümüzde açılmıştı. Bu sayede daha önce Sovyetler Birliği hakimiyetinde ve dışa kapalı bir hayat yaşayan insanların bilhassa Stalin devrinde yaşadıkları zulümlere bizzat şahitlik etmiştik. Bu ilgi bende sonraları da devam etti. Elimden geldiğince bu dünyayı takip etmeye, okumaya ve yazmaya devam ettim. Bu eserleri ilk okuduğumda hemen hepsinde bazı ortak konuların tekrar tekrar kullanıldıklarına şahitlik etmiştim hatta bu konuların bir listesini de çıkarmştım. Bunları niye mi anlatıyorum? “Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca” kitabını okuyunca da listemdeki pek çok konunun bu kitapta da tekrar edildiğini fark ettim. Evet zulmün mantığı birdir ve eğer totaliter bir sistemden söz ediyorsak uygulamaların hemen hepsi birbirine benzer. O başlıkların neler olduğunu tek tek saymayacağım ama yazı içinde yer yer bazılarına temas edeceğim.
    Totaliter sistemlerin kitleleri hakimiyetleri altına almak için bazı yöntemleri kullandıklarından bahsetmiştik. Bu kitapta da gördüğümüz gibi bu yöntemlerin başında, hakimiyet altına almak istediğiniz topluluğa kim ve ne olduklarını unutturmak gelir. Dillerini, öz kültürlerini özetle köklerini unutan bir topluluk köksüz bir ağaç gibi ortada kalır ve kolaylıkla manipüle edilmeye açık hale gelir. Aytmatov bu durumu “Gün Olur Asra Bedel”de Mankurt efsanesi vastıtasıyla anlatır ve kendisini, soyunu sopunu kim olduğunu unutup mankurtlaşan Jolaman’ın annesi Nayman Ana’yı vurması ile işin gelebileceği trajik boyutu çarpıcı şekilde aktarır bize. Türk dünyası romanlarında mankurtlaşmış insan tipleri ile onların karşısında öz değerlerini savunan kahramanların çatışmalarını sık sık görürüz. Tıpkı Sabitcan ve Yedigey (Gün Olur Asra Bedel) örneğinde olduğu gibi.
    Bu romanlarda karşımıza çıkan bir diğer önemli mesele de eğitimdir. Sıkmamak adına çok detaya girmeyeceğim ancak bu eğitimin en önemli parçalarından biri de kitleleri (çocukları, gençleri) marşlar ve sloganlar aracılığıyla tek tip bir eğitime tabi tutmaktır. Sloganlar hazırdır ve sloganı ezberleyen kişi bunu tekrar eder sadece ve düşünmez. Bu sloganı ya da marşı bir grupla birlikte seslendirmek de coşku vericidir ve topluluk üzerinde hipnotik bir etki meydana getirir. Özetle bu tür sloganlar kitleleri topluca bir ideale, bir hedefe yönlendirmek için birebirdir. Farklılığın zenginlik değil suç sayıldığı bu okullarda aslolan tek tip düşünen sistem insanları yetiştirmektir. (Kitapla direkt bağ kurmuyorum ancak okuyan arkadaşlar karıncalara ezberletilen sloganları hatırlayacaklardır.)
    Bu sistemlerde kullanılan bir diğer yöntem de topluluktaki bireyleri çok ağır iş yükü altında ezmek suretiyle meşgul ederken diğer yandan da onları çok önemli işler yaptıklarına, çarkın çok önemli bir parçası olduklarına inandırmaktır. (Romanda karıncaların saray yapmaları) Gariptir ki halk bu ağır işlerde çalışırken onları bu işleri verenler yan gelip yatarlar genellikle.
    İhbarcılık Türk dünyası romanlarının en önemli meselelerinden biridir. Romanlardaki karakterler herkesin birbirini çeşitli çıkarlar uğruna ihbar ettiği güvenilmez bir dünyanın çarkları içinde kaybolmamak için nafile yere çabalarlar. Küçücük çocukların bile casusa dönüştürüldüğü, Pavlik Morozov ismindeki babasını ihbar eden bir çocuğun kahraman ilan edildiği bu dünyada her çocuk aynı zamanda bir casus adayıdır.
    Totaliter sistemlerin en önemli özelliklerinden biri de kendi kutsallarını üretmesidir. Önce bireyleri içinde yaşadıkları topluma bağlayan her ne varsa unutturulur, ardından da onlara suni Tanrılar verilir. Bu sayede bireylerin uyutulması ve istenilen hedefe yönlendirilmesi kolaylaştırılmış olur.
    Pek tabii ki Türk dünyasındaki topluluklar üzerinde yapılan faaliyetler Sovyetler Birliği dönemi uygulamalarıyla sınırlı değildir. İsmail Gaspıralı’nın yaptığı çalışmalar (ortak dilde gazete, cedit okulları) Rusya’nın dikkatini çekmiş ve 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rus olmayan milletlerin bağımsızlık talepleriyle karşılaşan Rusya bu dönemde çeşitli projeler üretmiştir ki ben kısaca bu politikaların en önemli mimarlarından biri olan Kazan’da Üniversitede Türk lehçeleri ve ilahiyat üzerine çalışan Ortodoks papazı Prof. N. İlminskiy’'den bahsetmek istiyorum.. İlminskiy’nin geliştirdiği proje bağlamında Rusya eğitim kurumları ve basın kullanılarak yazılı dil hüviyeti kazanmış diller, lehçe ve şivelere ayrılarak çok sayıda yazı dili üretilmiş, ardından da iç içe geçmiş etnik gruplar “aracı dil” olarak Rusçaya mecbur edilmiştir. İlminskiy, Türkler için açılan Rus okullarında, Rusçanın yanı sıra her Türk boyunun kullandığı lehçeyi, Rus alfabesinde, ayrı bir dil gibi öğretmiştir. Böylece Türk gençleri bir taraftan Rus okullarında Ruslaşmaya zorlanırken diğer taraftan Gaspıralı İsmail Bey’in Cedit okullarıyla oluşturmaya çalıştığı dil ve kültür birliğinin önüne geçilmiştir. Bu proje sayesinde aralarında çok az farklılıklar olan lehçeler farklı alfabelere bölünmüş ve ayrı bir dil olarak algılanması sağlanmıştır, bu çalışmanın amacı çok yakın diller konuşan akraba Türkleri parçalamak suretiyle birbirinden ayırmaktır. (Kaynak: https://guneyturkistan.wordpress.com/...lastirma-politikasi/)
    Bu politika sayesinde Kırgızca, Kazakça, Özbekçe, Türkmence, Tatarca, Azerice gibi ismini burada sayamayacağım pek çok suni dil oluşturulmuş ve bu politika Sovyetler Birliği döneminde de devam ettirilmiştir. Pek tabii ki bu projenin amacı birbirine yakın lehçeler konuşan toplulukları suni bir ayrıma tabi tutarak ayırmak ve onların birlik olmalarını önleyerek kolay yutulur lokmalara dönüştürmektir. “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” kitabında da karıncalara dillerinin unutturulmaya çalışmasının benzer bir amacı olduğunu görmekteyiz.

    “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” kitabında geçen insanlara dair yorumların olduğu bir bölüm bana Aytmatov’un “Beyaz Gemi” romanını da hatırlattı, bu bölümleri de karşılaştırmak istiyorum.

    “İnsanlar kendilerini bir alıp satma deliliğine kaptırmışlar ki, delilik derim sana. Evrende ne bulurlarsa alıp satıyorlar.(…) Allah bizi, dünyamızı insanların şerrinden esirgesin. (…) Şimdi bırakalım insanları Allah onların belasını vermiş zaten. Onlar böyle giderlerse dünyamıza, evrene onlardan hiçbir hayır gelmez. Onlardan kötülükten başka bir şey bekleyemeyiz. (Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, s.81)”

    Aytmatov “Beyaz Gemi” romanında Boynuzlu Maral Ana efsanesini anlatır. Bu efsanede iki kimsesiz çocuğu evlat edinen Maral Ana’ya Topal Çopur Nine’nin yaptığı bir uyarı vardır ki yukarıdaki satırlara çok benzer:

    “İyice düşündün mü Maral Ana? İnsan yavruları bunlar, insan! Büyüdükleri zaman senin yavrularını öldürürler!
    -Hayır, büyüyünce benim maral yavrularımı öldürmezler. Ben onların anaları olacağım, onlar da benim çocuklarım. İnsan öz kardeşlerini öldürür mü?
    Çopur Topal Nine acı acı başını salladı:
    Öyle deme Maral Ana, insanları tanımazsın, orman hayvanları şöyle dursun, birbirlerini öldürmekten bile çekinmez onlar. Sözlerimin doğruluğunu anlayasın diye bu çocukları sana verirdim, verirdim ama insanlar bu çocukları da öldürürler. Ne diye çekeceksin böyle büyük bir acıyı?”
    Nitekim romanda Çopur Topal Nine haklı çıkar ve Maral Ana’nın soyundan gelen insanlar gün gelir soyundan geldikleri marallara da ihanet ederler.

    Romanda bir gönderme de Tevfik Fikret’in Han-ı Yağma şiirinde geçen “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin / Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin” dizelerine yapılmıştır. İlgili bölüm şudur:
    “Bini çalışır aç kalır, on bini, yüz bini çalışır aç kalır, birisi yalnız birisi döke saça yer, tıksırıncaya kadar yer yer doymaz. “

    “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” romanının bende çağrıştırdıkları bunlar oldu. Kitaptan uzaklaşmış gibi görünsem de temelde totaliter sistemlerin hepsinin mantığının aynı işlediğini anlatmak istedim. Umarım okuyan herkes için ufuk açıcı bir inceleme olmuştur.
  • 199 syf.
    -Ya yaşa, ya öl.

    -İkisi de olmuyorsa?

    -Uydurun Aslan Bey, uydurun.
    Zaten her şey çok uyduruk.


    Zamanın Farkında, Şule Gürbüz'ün beş farklı öyküsünden oluşan, Oğuz Atay Öykü Ödülü'ne sahip, felsefe ve edebiyat birleşimiyle oluşmuş, hoş bir kitap.

    Toplumcu, özgün, soyut, karakterler üzerinden genele doğru, iğneleyici ve sorgulayıcı bir dille yazılmış.
    Cümle yapısı uzun fakat çok etkileyici.
    Her cümle başlı başına bir öykü...


    Kitabın ilk öyküsünde, müzikle ilgili genç bir adamın, zaman içerisinde ilerlediği bu yolun zorluğunu ve yaşadığı iç sıkıntıları anlatıyor.
    Müzik terminoloji ve kuram işi değildir, en çok ruh işidir.
    Hissetmek ve karşı tarafa hissettirmektir.
    Solfej, bono falan ezber işidir, yürekten göklere seslenebilmek hepsinden çok daha büyülüdür.

    #40472571


    Öyküde sistem eleştirisi de mevcut.
    Hangi mesleğe tabiiysen, nerede büyümüşsen, hangi dine mensupsan halin tavrın da o yönde olmalıdır gibi yanlış, kalıplaşmış düşünceleri eleştiriyor.

    -Rock müzik yapıyordu dimi bu çocuk?
    -Yok be, klarnet çalıyor o Kültür Bakanlığı'nda.
    -Hadi canım, e küpeleri, upuzun saçları, üzerinde de hep siyah deri ceketi var...


    İkinci öykü de, kendince edebiyat ve kültür kumkuması olan anne babasının, kendini bulmasına ve yatkınlığını keşfetmesine izin vermedikleri bir gencin hikayesi anlatılıyor.
    Aile, kişiliğin şekillenmesinde önemlidir. Önemlidir, otorite değil. Her bireyin var oluşunu keşfetmesi ve düzene, sisteme, dünyaya, olana, olmayana karşı savunma mekanizması farklıdır.
    Ben şarkı söylerim, sen kitap okursun, o fotoğraf çeker, başkası suyun kaldırma kuvvetini bulur.
    Her birey özgün ve özgürdür.


    Üçüncü öyküde, rastlantılar sonucu geleceğiyle ilgili küçük ipuçları keşfeden ama yanlış keşfeden bir kadının ısdıraplı bekleyişi anlatılıyor.

    -Elif, senin baban ne iş yapıyordu?
    -Eğitmen.
    -Vaaay.
    -Felsefe mi, türkçe mi, tarih mi, ne?
    -Şey, şey... Ya, öğretmen bize bakıyor, susalım kızacak.
    (İlla süslü bir kelime kullanacaksın değil mi,
    at antrenörü diyemedin...)


    Dördüncü öykü mutfak.
    Birleştiğimiz yerin, aile olduğumuz yerin öyküsü.
    Saat 7 olmadan o sofraya oturulur. Otobüste çıkan kavga, derste bilinen soru, işyerinde ki kayırma ve bilimum hikaye orada anlatılır. Bazı mutfaklar kendi yaşamını konuşur, bazıları başkalarının yaşamını...


    Beşinci ve en can alıcı öykü "Zamanın Farkında."
    Bu öyküde Aslan Bey kendini anlatıyor.
    Yalanlarını, görünmek için yaptığı yanlışları, görmemek için yapmadığı ya da yapıyor gibi göründüğü şeyleri.
    Hem de farkına vararak, zamanın farkına vararak.
    Toplumu insanlar üzerinden, insanları da yapıp ettikleri üzerinden eleştiriyor.


    Özenen, kendi gibi olamayan, be olduğunu bilmeyen, yerini bilmeyen, insanlar iyi olduğunda rahat uyuyamayan, kendisi iyi olduğunda ana haber bülteni tadında yayınlar yapan insan, harbi insan mı o?


    #40692412



    İnsanlar bazı şeyleri yaşamak için yaparlar, bazılarını da yer edinmek için. Rüşvet mi dersiniz, adam kayırma mı dersiniz, muhtacı hor görmek hatta görmemek mi dersiniz, küfesini doldurmuş olandan yararlanmak - yalakalık- mı dersiniz, öff, sürüsüne bereket.

    İnsan olmaya gör, başına neler gelir şu hayatta, ya da gelmez hep teğet geçer.
    Kişi kendi olmalı, içine bakmalı, oldum dememeli
    -hiçbir zaman tam olmamalı-, hep huzursuz olmalı ki ilerlemeli, mutsuz -huzursuz demek daha doğru- olmalı ki mutluluğu keşfedebilme, görünce tanıyabilmeli,
    yürümeli, hiçbir yere varamamak ve sonunda içine dönmek için yürümelidir.


    İnsanın tarifini veremiyoruz, koşuuun!

    1 su bardağı sevgi, 3 çorba kaşığı merhamet, 1 tatlı kaşığı saygı, bir tutam merhamet...

    #40707664


    #40610463



    Sevgiyle.
    Keyifli okumalar.
  • Ben ortaokuldayken, Türkçe hocamız tahtaya konuşanların değil, konuşmayanların ismini yazdırırdı. Ve bir gün derste şöyle demişti; çocukları konuşturmazsan, konuştuğu için cezalandırırsan gelecekte ya hiçbir olaya tepki vermeyen cesaret edip konuşamayan bir halk yaratırsın, ya da konuşamadığı ve kendisini ifade edemediği için her şeyi zorbalıkla halletmek isteyen bir halk yaratırsın.
    Münir Özkul
  • Metehan ile Oğuzhan kardeş gibi büyümüş, Balıkesir’de yaşayan iki yakın arkadaştırlar. Her ikisi de 11 yaşındadırlar. Metehan sarı saçlı, mavi gözlü, kalın kaşlı, uzun boylu ve sıska bir çocuktur. Oğuzhan ise onun tam tersi fiziksel özelliklere sahiptir. Oğuzhan esmer, kahverengi gözlü, ince kaşlı, kısa boylu ve hafif tombul bir çocuktur. Karakteristik olarak ise ikisi de iyi kalpli, mülayim, sevecen ve yardımseverdirler. Ancak Metehan, Oğuzhan’a göre hırslarına yenik düşen bir çocuktur. Ayrıca çok fazla olmasa da kıskanç bir tarafı vardır.
    Bu iki kafadar arkadaşın ikisinin babası da memurdur. Oğuzhan’ın babası öğretmen, Metehan’ın babası ise postacıdır. İkisinin annesi de ev hanımıdır. Babalarının görev yeri olan Balıkesir’de tanışmışlardır. Metehan’ın ailesi aslen Sivaslıdır. Oğuzhan’ın ailesi ise aslen İzmirlidir. Aileleri ile birlikte aynı apartmanda yaşamaktadırlar. Oğuzhan ailenin tek çocuğudur. Metehan ise dört kardeştir. İki ablası ve bir de erkek kardeşi vardır.
    Günlerden bir gün sabah okula giderken bu iki çocuk asansörde karşılaşırlar:
    Oğuzhan: Günaydın Mete nasılsın? Uzun zamandır görüşemiyoruz.
    Metehan: Aaa günaydın Oğuz! İyiyim, sen nasılsın? Şaka yapıyorsun herhalde daha iki gün önce gördük birbirimizi.
    Oğuzhan: Olsun iki gün bile çok uzun geldi bana. Biliyorsun senin gibi kardeşlerim olmadığı için canım çok sıkılıyor evde. Hafta sonumu bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirdim.
    Metehan: Öyle deme benim de kardeşlerim var da ne oluyor sanki? Hiçbiriyle geçinemiyorum evde kimse beni anlamıyor ben de çok sıkıldım evde. Keşke beni çağırsaydın da dışarıda futbol oynasaydık.
    - Bence yanlış düşünüyorsun. Onlar senin ailen, her yerde ve her koşulda sana destek olacak değerli insanlar onlar. Aklıma geldi seni çağırmak ama annem hava soğuk, hasta olursun der diye sormaya bile tenezzül etmedim. Çünkü ne zaman dışarı çıkmak için izin istesem hep bu cevabı veriyor. Neyse boş ver beni, sen neler yaptın hafta sonu?
    - Annen senin iyiliğin için böyle davranıyor bence ona da hak vermelisin. Benim de hafta sonu evde canım çok sıkıldı ama senin gibi bilgisayardan oyun oynayamadım, bilgisayarım yok benim biliyorsun. Bende o yüzden kitap okudum. Jules Vern’in “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” adlı kitabını bitirdim. Türkçe öğretmenimiz derste muhakkak okuyun demişti ya. Sen okudun mu o kitabı?
    - Hayır, okumadım bilgisayardan başımı kaldırmadım ki hiç.
    - Bence okumalısın tavsiye ederim. Macera dolu ve akıcı bir kitap ama bazı yerleri biraz sıkıcıydı.
    - Vaktim olursa okurum bir ara. Neyse muhabbete daldık okula geç kalacağız haydi gidelim artık.
    Oğuz ile Mete konuşmalarını sonlandırıp okula gittiler. Okula vardıklarında ilk ders Türkçedir. Derse başlar başlamaz Sedat öğretmen öğrencilerine Jules Vern’ in kitabını okuyup okumadıklarını sordu. Sınıfın çoğunluğu kitabı okumuştu. Oğuzhan ve birkaç kişi hariç. Sedat öğretmen, Oğuzhan’a neden kitabı okumadığını sordu:
    Oğuzhan:” Öğretmenim hafta sonu çok meşguldüm sürekli işim vardı o yüzden okuyamadım.” diyerek cevap verdi.
    Bu sırada en önde dersi dinleyen Mete söze karıştı:
    -Öğretmenim Oğuz yalan söylüyor. İki gün boyunca bütün vaktini bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirmiş. Sürekli meşguldüm işim vardım dediği de bundan ibaret.
    Bu sözlerin üzerine Oğuzhan’ın yüzü kıpkırmızı oldu. Bütün sınıfın gözleri onun üzerinde toplandı. Öğretmen de bunun üzerine çok sinirlendi ve Oğuzhan’ı bütün sınıfın önünde azarladı. Bununla da yetinmeyip ailesiyle de konuşacağını söyledi. O günün akşamına da Sedat öğretmen, Oğuzhan’ın annesini arayarak durumu anlattı. Annesi de öğretmenden özür dileyerek telefonu kapattı. Hemen odasından Oğuzhan’ı çağırarak on gün boyunca televizyon izlemeyi ve bilgisayardan oyun oynamayı yasakladı. Oğuzhan annesinden defalarca özür dilediyse de bir daha yapmayacağım diye dakikalarca dil döktüyse de boşunaydı, annesi kararından kesinlikle vazgeçmedi. Bu olaydan sonra Oğuzhan, on gün boyunca hiçbir teknolojik alete dokunamadı. O da bu zaman diliminde kitap okumaya ve matematik sınavına çalışmaya başladı. Çünkü kendisi matematik dersinde baya iyiydi. En zor problemleri bile çözebiliyordu. Arkadaşları çözemediği soruları ona danışıyorlardı. Oğuzhan’ın aksine ise Metehan’ın matematikle arası pek yoktu. O daha çok kitap okumayı sever matematik dersinden nefret ederdi. Günler günleri kovaladı ve matematik sınavının olacağı hafta geldi kapıya dayandı. Bu süre zarfında Metehan, Oğuzhan ile bir kere bile konuşmamıştı. Yaptığı hatanın farkında değildi. Oğuzhan’dan özür bile dilememişti. Sınıfta karşılaştıklarında onun yüzüne bile bakmamıştı. Oğuzhan bu duruma çok içerlenmiş, Metehan’ın neden böyle bir şey yaptığına anlam verememiş, arkadaşının hatasını anlamasını beklemişti.
    Matematik sınavına iki gün kala Oğuzhan evdeydi ve matematik sınavına çalışıyordu. Tam derse odaklanmışken birden kapının zili çaldı. Oğuzhan kapıyı açtı ve karşısında Metehan’ı gördü. İlk konuşan Metehan oldu:
    -Oğuz merhaba nasılsın?
    - İyiyim Mete sen nasılsın?
    -Ben de iyiyim. Seni çok kırdım farkındayım. Bütün sınıfın önünde seni küçük duruma düşürdüm.
    Oğuzhan cevap vermedi. Metehan konuşmasını sürdürdü:
    -Biliyorsun pazartesi matematik sınavımız var. Benim de matematiğim iyi değildir. Doğal sayılarda toplama-çıkarma konusunu biraz anladım ama çarpma-bölmeden hiçbir şey anlamadım. Kesirler ve kesirlerde işlemler konusunda ise çok kötüyüm sanırım böyle giderse sınavdan çok kötü bir not alacağım. Ablalarıma sordum ama onların da sınavları varmış. Hem zaten onların da matematiği kötüdür. Senin matematiğin iyidir sınava beraber çalışalım mı?
    -Mete geçen gün yaptığın olaydan sonra hangi yüzle bunu söylüyorsun?
    -Evet, haklısın senden çok çok özür dilerim Oğuz. Hatamın farkına vardım bir anlık hırsıma yenik düştüm ve seni zor duruma düşürdüm. Ama öğretmenimiz kitabı mutlaka okuyun demişti sen de okumamışsın. Sana sorduğumda ise hafta sonunu bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirdiğini söyledin. Benim de bilgisayarım olmadığı için seni çok kıskandım bu yüzden bende böyle bir şey yaptım. Çok pişmanım.
    -Ben senin böyle düşünebileceğini hiç hesaba katmamıştım amacım kesinlikle sana hava atmak veya kırmak değildi. Ama farkında olmadan seni kırdıysam ben de özür dilerim. Yine de bu söylediklerin seni aklamaz. Keşke gelip bunu bana daha önce söyleseydin.
    -Evet, sen de haklısın gelip sana söyleseydim belki de olay bu kadar uzamayacaktı. Ama insanlar birbirleriyle konuşa konuşa sorunlarını çözebiliyorlarmış demek ki. Bu olay sayesinde bunu öğrenmiş olduk. Eğer bir daha böyle bir durumla karşılaşırsak susmak yerine sorunlarımızı iletişime geçerek çözmeye çalışalım olur mu?
    -Kesinlikle sana katılıyorum. Ee kapı ağzında mı konuşacağız böyle içeri gelsene. Hem annem peynirli poğaça yapmıştı, çay da demler bize. Biz de benim odamda matematik sınavına çalışırız.
    -“Oooo! Peynirli poğaça en sevdiğim. Tamam, olur anlaştık.” diyerek Oğuzhan’ın odasına geçtiler. Saatlerce sınava çalıştılar. Oğuzhan, Metehan’a anlamakta zorlandığı konuları anlattı. Her ikisi de sınavdan yüksek not aldılar. Aralarındaki bu soğuklukta bir kuş misali uçuk gitti.