Herkes bilir ki, bir milletin hayatında, rejimler ve hükûmetler geçicidir de "devlet" bir şuur ve müessese olarak devamlıdır. Yani, rejimler, hükümetler ve hanedânlar değişir ve fakat devlet değişmez. Düşünün, "Çin" bir devlet olarak kaç bin yıldan beri mevcuttur. Tarihçilerin iddiasına göre, "Çin", aşağı-yukarı 3500 yıldan beri "Çin Devleti'dir. O günlerden bugünlere bilmem kaç hanedân, bilmem kaç hükümet, bilmem kaç rejim gelip geçmiş-tir, ama "Çin", yine "Çin Devleti" olarak anılmaktadır. Durum, "Japonya", "İran", "Yunanistan", "İngiltere", "Fransa" ve diğerleri için de aynıdır. Evet, pek az istisnası ile durum, bütün büyük ve köklü devletler için aynı... Milletlerin ve devletlerin hayatında, önemli "dönüm noktaları" ve "dönemeçler" elbette vardır. Bunlar, o milletin ve devletin hayatında, unutulmaz izler de bırakırlar; ancak, bütün bu değişiklikler, kolay kolay "devletin adını" değiştirmez. Üzülerek belirtelim ki, birçok sebebe bağlı olarak, bizde durum aksinedir. Hayrete şayan bir vakıa olarak belirtelim ki, bizde, bizim insanımızda, "sürekli bir Türk tarihi şuuru" gelişmemiştir. Bizde, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti,... hep ayrı ayrı "devletler" gibidir. Bunlar, sanki, bir milletin, tarih sahnesine çıkışını ifade eden "diriliş ve silkiniş periodları" değildir. Bırakın "Türk Tarih Şuurunu", bizde "Türkiye Tarih Şuuru" bile, tam mânâsı ile gelişmemiştir. Dikkat edin, biz, Anadolu kapılarının 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra Müslüman Türklere açıldığını, ısrarla belirtmemize ve bu toprakları "vatan" edinmemize rağmen, buradaki "millî mâceramızı" bile bir "bütünlük" içinde idrak edememekteyiz. Bizdeki "tarih eğitim ve öğretimi" o derecede sakattır ki, biz, "Selçukluları", "Osmanlıları" ve "Türkiye
Sayfa 160·Kitabı okudu
Modern toplum/modern devlet bireyden koşulsuz sadakat ve itaat beklerken sokağa inmez, halk arasına karışmaz, böylece de zaaflarını, sırlarını paylaşmayarak gücünü sınatmaz. Eğer bir güç sınaması gerekecekse de stresten çok korkuyu silah olarak seçer ve indiği sokakta halkı kendi içinde bölerek kırar. "Modern toplum/modern devlet"in korkmuş vatandaşa değil, mağdur vatandaşa ihtiyacı onun devamı ve iktidarı için şarttır.
Sayfa 127 - Can Yayınları
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Nasıl olur da sadece tozun, hammaddenin devamlılığına bizim hakiki içsel tabiatımızın bir devamı olarak bakılabilir? Ah, ama o halde siz, bu tozun ne olduğunu biliyor musunuz? Onun ne olduğunu ve ne yapabileceğini biliyor musunuz? Onu küçümsemeden önce ne olduğunu öğrenin. Şimdi burada toz ve kül olarak durmakta olan bu madde, suda çözündüğü zaman çok geçmeden kristallere dönüşecektir. O zaman metal gibi parlayacak, elektrik kıvılcımları çıkaracaktır. O, galvanik yoğunluğuyla en güçlü ve sağlam karışımları çözerek toprağı metallere çeviren bir güç ortaya koyar. Hatta o, kendiliğinden bitkiye ve hayvana dönüşecektir ve onun gizemli rahminden, sizin o daracık zihinlerinizle kaybından bunca korkup endişe ettiğiniz yaşam gelişecektir. Şimdi böyle bir madde olarak varlığını sürdürmek mutlak hiçlik mi demektir? Gerçekten de ben, maddenin bu devamlılığının dahi, her ne kadar sadece bir imge, bir mecaz olarak veya daha doğrusu gölgeli bir taslak olarak bile olsa kendi hakiki içsel yok edilemezliğimizin bir kanıtı olmaya yetebileceğini olanca ciddiyetimle ileri sürmekteyim.
Devam anlamaya, çalışmaya, acı çekmeye devam ise ki, her şey henüz bitmediğine göre öyle bütün bunlara eskiden bıraktığı yerden devam etmedikçe, eski kadar mahrum ve gayretkeş, mahzun ve talepsiz, yoksul ve memnun olmadan kimse kimsenin devamı değildir.
Sayfa 66·Kitabı okudu
Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu'nun devamı mı?
1923'te Osmanlı Devleti'nin bütün mevzuatı, siyasi, ticari, iktisadi bütün müesseseleri toptan mı kaldırılmıştır? Hayır, bu kurumlar bugün dahi devam etmektedir. Sadece rejim,yönetim şekli değişmiştir. Dolayısıyla devlet hayatında hiçbir kesinti söz konusu değildi, devam ediyordu.
Sayfa 91·Kitabı okuyor
Alıntı
Byung-Chul Han
Düello da ritüelleşmiş bir ikili-mücadeledir. Arkaik kültürlerdeki adli düelloya kadar geri gitmektedir. İçinde kutsal bir boyut barındırır. Hüküm bir tanrı yargısını andırmaktadır. Carl Schmitt burada dike (Yunanca adalet) ve tyche (Yunanca yazgı, rastlantı, tanrısal alın yazısı) iç içe geçmektedir. Adli düellonun Yeni Çağ’daki devamı sayılabilecek düello da bir yargı yetkisine sahiptir. Düellodan önce hay­siyet divanına başvurulur. Bu, medeni usul mahkemelerindeki işlemlerden pek farklı değildir. Ritüelleşmiş bir ikili-mücadele olarak sert ve kesin oyun kurallarına tâbidir. Tarafların simetrisine büyük bir titizlikle dikkat edilir. Düello, ritüelleşmiş bir oyun biçimini alır: “Mücadelenin gerçekleştiği alan bir oyun alanıdır; silahlar birbirinin tamamen aynı olmalıdır; düello tek bir işaretle başlar ve biter; atışların veya kılıç darbelerinin sayısı önceden bellidir.” Düellonun gereklerine itiraz edenler onursuz sayılır ve kovularak sosyal konumlarını kaybederler. Bu ritüelleşmiş ikili-mücadelede söz konusu olan bir başkasının yok edilmesi değil, onurdur. Taraflar, savaşa girip hayatlarını ortaya koymakla haysiyetlerini, “erkeklik onur”larını kanıtlamaktadır. Düello, sonucundan bağımsız olarak onuru yeniden tesis etmektedir. Taraflar, düellodan sonra toplumsal yargı nezdinde onurlu erkekler sayılır. Avrupa’nın askeri onur tasavvurunu önemli ölçüde şekillendiren şövalyelerin onur kodeksine göre, bizzat kendini de tehlikeye atmadan düşmana saldırmak onurlu bir davranış değildir. Düşmana sadece muharebe meydanında saldırmak onurlu bir davranıştır. Buna karşılık düşmanı sinsice öldürmek, sözgelimi zehirlemek onursuz bir davranıştır. Simetriye ve karşılıklılığa büyük bir titizlikle dikkat edilir. Ritüelleşmiş ikili-mücadele olarak savaşta adil olmak için öncelikle savaş
Felsefe