• 248 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Saygıdeğer Hasip Saygılı Hocamız, 2009-2010 döneminde Kosova'da 18 ay Türk Kıdemli Subayı (NATO-KFOR Harekât Başkanı) ve Türk Temsil Heyeti Başkanı görevlerinde bulunmuş; yer yer Harp tarihçisi, bazen de Türk Subayı olarak buradaki gözlemlerini , yerel halkı ve azınlık Türk halkıyla ilgili tespit, değerlendirme ve tecrübelerini kaleme almış ve bizimle paylaşmıştır.

    Rumeli'de Bizden Ne Kaldı? Osmanlılar'ın Balkan yarımadasına verdikleri coğrafî isimdir Rumeli. Malûmunuz; Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başlarında, ''Düvel-i Muazzama'' dediğimiz Avrupalı büyük devletlerin çıkarları Osmanlı üzerinde çakışıyordu. Osmanlı Devleti bunun farkında olup denge politikası uygulayarak bir süre ayakta kalmaya çalıştı. Ancak bahsedilen bu devletler Osmanlı'yı ''hasta adam'' olarak görmüş, devletin zayıflayan siyasî ve ekonomik durumunu fırsat bilerek, tabiri caizse pastadan pay alabilmek için Osmanlı Devleti'ne bazen dostça, bazen düşmanca yaklaşmışlardır. Bu ikiyüzlü siyasetleri, Balkanlarda Osmanlı'ya tâbi milletleri kışkırtmaları ve isyana sebebiyet vermeleri, savaşlarda birçok cephede birden savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti'nin savaşları kaybetmesi sonucunda da Rumeli toprakları kaçınılmaz olarak elden çıkmıştır. Türk milleti tarih boyunca bütün milletlere yardım etmiş, zor durumdaki milletlere kucak açıp onları korumuş müstesna bir millettir. Osmanlı Devleti fethettiği memleketlerde han, hamam, kervansaray, çeşme, köprü, türbe, cami gibi eserlerle buraları ihyâ etmiştir. Ancak Rumeli'de yaşayan Türkler, bilhassa ''Türk'ten daha ziyâde Türk'' olarak anılan Boşnaklar bir zamanlar gölgesinde yaşadıkları devletin yadigârlarına sahip çıkmamakta ve artık millî değerlerine minnet duymamaktadırlar. Kitapta yazar, bizzat bölgede şahit olduğu hususlar çerçevesinde; buradaki Türklerin ''Evlâd-ı Fatihân'' olmalarıyla övünmeleri ama buna lâyık olmak için çaba sarf etmemeleri, her şeyi Türkiye'den beklemeleri üzerinde durmuştur. ''Övünülecek bütün şahsiyetleri toprak olmuş bir toplum ne kadar sefil..'' Elbette bu durum şanlı tarihimizle gurur duymayacağımız anlamına gelmez; tarihe sadece kendi gözümüzle bakarsak öznellikten öteye geçemeyip, yabancıların Türkler hakkındaki algılarını haklı çıkarmış oluruz. Kayda değer bir şeyler yapmayıp sadece atalarının şanlı zaferleriyle övünmek de Türklüğün tabiatına yakışmaz. Buna ek olarak yazar, yüzyıllardır Osmanlı hakimiyetindeki toprakları kaybettiren süreçlerin milletdaşlarımızda hâlen kan kaybını sürdürdüğü kanaatinde. Bölgede uzun vâdeli politikaların geliştirilmemesi ve sivil toplum örgütlerinin devreye sokulmaması bunun kanıtı gibi görünüyor. ''Evlâd-ı Fatihân nasıl perişan olmuş?'' diye soruyor yazar ve cevap veriyor:

    ''Bildiğim; milletdaşlarımızın gözlerimle tanık olduğum üzere Kaşgar'dan Kabil'e, Bakü'den Priştine'ye hemen her yerde süründükleridir. Boş övünmeleri bırakıp meselenin varlığını kabul edersek belki çıkış yoluna yaklaşabiliriz.''

    Bizim, yabancıların gözündeki malûm ''Türkler hep atalarıyla övünürler; lâkin kendileri ilerlemek için çaba sarf etmez.'' algısını çürütmemiz gerekir. (Yabancı yazarların, diplomatların seyahâtnâme ve hatıralarını okumanızı salık veririm, işte o zaman yabancıların gözünden Türkler hakkında ne demek istediğimi anlarsınız.) Bu konuya istinâden Oktay Sinanoğlu'na hak vermeliyiz:

    ''Atalarınla övünme, atalarına lâyık olmaya çalış.''

    Nasihâtlere burun kıvırmayalım, ders almaya çalışalım, zîra gelecek için yön çizmemizde tarihimiz kadar önemlidir. Benzeri bir nasihât de Keçecizâde İzzet Molla'dan:

    ''Olma ınnîn-i mâarif racûl-i kâmil isen
    İftihâr etme pederle ulemâ-zâde gibi''
    (Kâmil adamsan marifet kısırı olma. Âlim çocuğu gibi babanla övünüp durma.)

    Kitabı okurken çok duygulandığımı, hüzünlendiğimi, yer yer sinirlendiğimi ifade etmeliyim. Size de biraz aktarmaya çalışayım, ki hak verip vermemek size kalmış.
    Yazarın kitapta da bahsettiği menfur olay, 2018'de Kosova'da (539 Yıl Osmanlı hakimiyeti) gerçekleşen Türk bayrağına saldırı düzenlenmesi ve bu çirkin olayı uluslararası ilişkilerin sağlığı açısından yetkililerin saldırıyı kınamaktan başka bir şey yapmayıp âdeta geçiştirip üzerini örtmesi, olayın çirkinliği kadar üzücü bir durum. Hani bayrak bir ülkenin namusuydu? Bayrağa yapılan saygısızlık o millete yapılmış sayılırdı? Biz atalarımızdan böyle öğrenmedik mi? Bu ve bunun gibi olaylar bir defalık değil elbette, bölgedeki millî ve kültürel yapılarımızın yıkılırken ülkemizin ses çıkarmaması Rumeli'deki durumumuzu gözler önüne seriyor. ''Türk kültür ve değerlerini biz yok sayar küçümsersek, Bosna, Kosova, Makedonya gibi Rumeli topraklarında ecdâd yadigârı kültür eserlerimizi yok eden vandallara kızma hakkımız olur mu?'' Kitabı okurken çokça 'Türkiye bu kadar âciz mi' diye çok sordum kendime. Türk tarih ve kültürünün ihyâsı için Türk bilim insanlarına ve Türk devlet büyüklerine büyük görev ve sorumluluklar düşmekte. Fikrimce şanlı ecdâdımızdan kalan kültürel mirasa sahip çıkmazsak, atalarımızla gurur duymanın ne anlamı kalır ki? Öyleyse makam sahibi olmakla iş bitmiyor, o makamın hakkını vermek, gereğini millî bir vazife olarak yapmak gerektiğini düşünüyorum. Yüzyıllarca Türklerin yaşadığı bu topraklarda, şimdilerde Türk karşıtlığına, Türklere ve kültür eserlerimize yapılan zulümlere Türkiye'nin yaptırım gücünün olmaması, gerek yurt içinde gerek yurt dışındaki kadroların tarihî ve millî bilince sahip olmaması, yetkili kişilerin görevlerini hakkıyla yerine getirmemesi, başkonsolosluk ve büyükelçilik gibi önemli makamlara liyâkatli kişilerin getirilmemesi durumu; dışarıdaki hak ve çıkarlarımızın zedelenmesi ve milletimizin olumsuz intiba bırakması açısından başlıca sorunlar doğurmakta. Kitapta vurgulanan bu sorunlarımızın hâlen devam etmekte olduğunu görmek kendi adımıza acı verici bir durum. Yeri geldi çok âh çektim; çünkü bu tarihî Türk toprakları şimdilerde Türk düşmanlığı beslemekte. Sırplar, Bulgarlar Osmanlı'ya isyan etmelerinin tarihini yıl dönümleri olarak kutlarken, bizim bırakın Anadolu'ya girişimiz açısından önemli Malazgirt Savaşı'nı hatırlamak şöyle dursun, birçok insan millî bayramlarımızı samimiyet ve içtenlikle kutlamıyor bile. Birlik ve beraberlik olması gereken Türkler birbirlerini desteklemiyor ve sonuçta hak-hukukumuz çiğneniyor. Bu tarihte de böyle, günümüzde de.. (Ankara Savaşı, Dandanakan ve Yassı Çemen gibi savaşlar Türk'ün Türk'ü kırdığı savaşlar olarak bilinir.) Yeri geldi mi atalarından bahsedip Türklüğüyle övünen milletimiz, üstüne tarihi sıkıcı (tanıdığım birçok insanın ifade ettiği gibi tarihi sıkıcı görmeleri. Aslında herkesin bir geçmişi olduğu gibi ülkelerin, milletlerin, hattâ eşyaların bile bir geçmişi var. Tarih olmadan coğrafyanın, siyasetin, edebiyatın vs. olamayacağını düşünemiyorlar. ) veya gereksiz görüp okullarda ders sayısını azaltırlar. Bildiğim kadarıyla her ülke kendi milli tarihini okullarda ülkemizden ziyâde öğretirken bizim durumumuz elbette dalgalı eğitim sisteminin bir yansıması. Bu durum da tarih derslerini okullarda teşvik etmenin yerine itibarsızlaştırdı. Yakında Tarih derslerini de kaldıracaklar, öğrenciler milliyetinden, tarihinden yoksun yaşayacak diye endişeliyim.. Tarihtir bizi köklerimize bağlayan, geçmişimizi anlamada, geleceğimize yön çizmede önemli bir safhadır. Tarih, milletlerin hafızasıdır; milletler de insanlar gibi hafızalarıyla yaşarlar. Hafızasını kaybetmiş, geçmişini hatırlamayan bir insan düşünün, içinde bulunduğu ânı sağlıklı bir şekilde nasıl anlayabilir ve geleceğini nasıl biçimlendirebilir? Buna karşı çıkanlar olabilir; fakat bu hususta eğitimin daha millî olması kanaatindeyim. Günümüz sorunlarına çözüm bulamayışımız ve tarihteki bazı hataları tekrar edişimiz bu husustaki eksikliğimizden kaynaklanmakta. Bazen Ömer Seyfettin'in kendi döneminde çektiği ıstırapları bir çekmiyorum desem yalan olur. Ki eğitim, bu ülkede önem verilmesi, zaman kaybedilmeden el atılması gereken en önemli konu diye düşünüyorum.

    Kitapta görsel açıdan yazarın çektiği fotoğrafları koyması anlatılanlar bağlamında artı bir değer kazandırmış. İnsanın insana saygısının olmadığı bir dönemde, Balkanlarda ve Avrupa şehirlerinde Türk karşıtı eli kanlı çetecilerin birçok heykeli sergileniyor ki, bu heykeller bizim tarihimize hakaret niteliğinde.. Yüzyıllardır biz Türklere ''barbar'' diyen Avrupa insanı kendi barbarlığını görmezden geliyor. Bu duruma kültür bakanlarımız başta olmak üzere, kuruluş amacı yurt dışındaki haklarımızı korumak olan vakıf vs. kurum-kuruluşlar dur demiyorlarsa diplomasimiz geçmişten bugüne kadar yol kat edememiş demektir. Aynı şeyi Türkiye'de biz yaptık farz edelim, birilerinin gözüne batmaz mıyız ve yoğun bürokratik iletişim sayesinde diktiğimiz heykeller kaldırılmaz mı?

    Öte yandan Rumeli elimizden çıktıktan sonra Anadolu'ya yapılan yoğun Türk göçleri ve baskıya maruz kalan Türklerin muhtelif zamanlarda yaptığı göçlerle Rumeli'deki Türk nüfusu iyice azalmış, siyasî, eğitim ve kültürel alanlarda da düşüşe geçmişlerdir. Askerimizin çekildiği, bayrağımızın indiği bu toprakları süratle terk ediyoruz. Kültürel mirasına sahip çıkmak, geçmişini, kültürünü gelecek nesillere aktarmak hepimizin millî vazifesi olmalıdır. Aksi takdirde tarihte başka milletlerin kültürlerinin etkisine girerek yok olmuş birçok topluluğun örneği aşikârdır.

    Kitapta adı geçen; Arnavutlar tarafından Yakova'da boğazlanan Sadrazam Müşîr Mehmet Ali Paşa, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten kaç yüz yıl önce şiirleriyle ''Ne mutlu Türk'üm diyene'' ifadesiyle kadı, şair, tarihçi, asker Suzî Çelebi ve Sırp ordusuna Müslümanlardan asker toplanmasına karşı çıktığı için görev yaptığı camide süngülenen Hafız Arif Efendi gibi şühedâmızın metruk kabirlerinin, yazarın gerekli makamlara resmi beyânlarına rağmen kılını bile kıpırdatmayan, ecdâdına kayıtsız kalan makam sahipleri bunların veballerini nasıl ödeyecek? Bir zamanlar bizim dediğimiz topraklarda Türk izlerinin yavaş yavaş silinmesi; tarihine, ecdâdına, kültür varlıklarına sahip çıkmayan, haklarını savunmayan, ilerlemekten çok gerilemeyi tercih etmiş azınlık vatandaşları hem de gereğini yerine getirmeyen, kayıtsız kalmakla, makamlarını işgal etmekle yetinen birtakım kimselerin yüzündendir desek yalan olmaz herhalde..

    ''Gafil derler gaflet donun giyene
    Er demezler yavuz nefse uyana
    Kazanır kazanır verir ziyâna
    Hak yoluna bir puluna kıyamaz.''
    (Prizrenli Ümmî Sinan Efendi)

    Dikkatimi çeken bir başka husus ise; bu topraklarda tekke geleneğinin hâlen yaşatılıyor olması. Kosova-Prizren Melâmi Tekkesi'nin aynı zamanda bir kültür ve eğitim vakfı olması; bu çerçevede burada hafızalardan silinmek üzere olan bestelerin derlemesi, unutulmuş güftelere uygun besteler yapması, tekke ziyaretçilerine ilahiler, nefesler icra etmeleri; tekkenin şeyhinin de şair, bestekar, icrâcı, yazar ve tarihçi olması kültür yönünden aktif olduklarını göstermekte.

    Yazarın bazı yazarlarla ve muhtelif dergi ve gazetelerde yaptığı çeşitli söyleşileri Balkan tarihimiz ve günümüz sorunlarına değinmesi açısından önemli. Ayrıca yazarın Makedonya, Bulgaristan, Sofya, Belgrad gezilerini kaleme alması ve bizimle paylaşması; gerek Balkanlarda son dönemlerdeki gelişmeler, gerek bölge halkının tavır ve davranışları, gerekse kültürel açıdan bende bir seyahâtnâme tadı bıraktı diyebilirim. Yazarın sık sık Rumeli'deki gözlemleriyle Türkiye insanımızın genel yapısını karşılaştırması, nerelerde hatalı olduğumuzu görmek açısından faydalı. Bu topraklarda artık güzel Türkçemizin, yöresel yemeklerden tutun, günlük konuşma ve yazmaya, şehirlerdeki adres levhalarına kadar unutulması içimizi acıtan başka bir vehâmet diyebiliriz. Türk milletinin tarihî ve millî bilince sahip olması, birbirine kenetlenmesi ve gelişmeleri sorgulaması, ilerlemek ve tarihî hataların tekrarlanmaması açısından önem arz etmektedir.

    ''Türk azdır diye bulma bahane
    Odun bir şulesi bestir cihâne'' /Suzî Çelebi
    (Kimse Türklerin azlığını gerekçe göstermesin, ateşin bir kıvılcımı dünyayı yakmaya yeter.)

    ''Baş vererim bir taş vermen''
    (Ölürüz; ama vatanımızın bir karışını fedâ etmeyiz.)

    Yazarın görev yaptığı sırada Prizren'deki Sultan Murat Kışlası'nın ismine karşı çıkan Sıpların ''Türklerin kışlalarına Sultan Murat adını vermelerinin kendilerine hakaret anlamına geldiğini'' bildirmesi, buna istinâden yazarın üzerine vazife bilip cesaret göstererek Sırp Ortodoks keşişine elektronik mektupla durumun nedenini sorması ve keşişin Sırp tarihiyle ne kadar donanımlı ve Türk karşıtı olduğu sezilen cevabî mektubu çok ilgimi çekti. 1389-I. Kosova Savaşı'ndan Türk ordusunun zaferle dönmesi ve Sıpların kralı Lazar'ın savaşta ölmesi üzerine Sıpların Türklere karşı bu kadar kindar olduklarını bilmiyordum. Ayrıca cennetmekân Sultan Murad'a zaferden sonra etek öpme bahanesiyle yaklaşıp savaş meydanında onu şehit eden Sırp Miloş Obiliç'in heykelinin dikilmesi ve padişahımızın şehit edildiği günün yıl dönümlerini bayram (Vidovdan Bayramı) olarak kutlamaları da bize hakaret değil mi?

    Rumeli topraklarının kaybedilmesiyle ''Aman Sultan Reşat gel bizi kurtar'' ağıdının yakılmıştır. (Kosovalı İrfan Şekerci tarafından kayıtlara geçmiştir.) Oysa bu türkü yakılmazdan 4-5 yıl önce Rumeli'nin, şehirlerimizin düşmanla savaşılmadan verilmesi için Müslüman eşrafın toplu dilekçe verdiğine şahitlik etmesi, Türk milletinin topraklarda azınlık durumuna neden düştüğünü içler acısı bir şekilde anlatıyor. Dikkatimi çeken başka bir husus ise; karadüzen ya da gâvur sandığı denilen Prizren şehrine özgü bir sazla hâlâ tekkelerde türkü, nefes ve ilâhilerin seslendirilmesi çok hoş. Sazın ezgisini beğendiğim için buraya bir adres bırakıyorum, belki birilerinin keşfetmesine vesile olurum. (https://kirmizilar.com/...e-bir-melami-tekkesi )

    Son olarak bu kitapla tanışmama vesile olan Oğuzhan Saygılı Hocam'a ve bu kıymetli kitabın yazarı Saygıdeğer Hasip Saygılı Hocam'a teşekkürlerimi iletiyorum. Yazarın cesur, milli ve tarih bilincine sahip bir Türk olarak görevini canla başla yerine getirmesi ve bu toprakları görevi süresince aktif icraatlarda bulunmasına okuduklarımla tanık oldum. İnşallah bu kitapta değinilen gereği yerine getirilmesi elzem göndermeler gerekli yerlere ulaşır ve dışarıdaki milletdaşlarımızın hakları korunur ve buralardaki Türk varlığımız ilelebet devam eder. Ömrüm yeterse ve imkânlar el verirse, birgün ben de Rumeli ve Türkistan topraklarını ziyaret etmek istiyorum. Rumeli'deki Türk izlerinin bugünkü hakikâtini görmek ve yetim bıraktığımız Türk kardeşlerimizi biraz olsun tanımak açısından bu kıymetli kitabı tüm okurlara tavsiye ediyorum. Okuyun okutturun. Kitapla ve sevgiyle kalın.

    Kitap Şuuru
  • GEORGE ORWELL

    “Rusya ve Stalin’i eleştirebilmek entelektüel dürüstlük testidir. Edebiyatçı bir entelektüele göre gerçekten tehlikeli olan tek şey budur.” * diyen Orwell açıkça görüşlerini ifade ediyordu. Orwell ve 1984’ün tüm kapitalist ülkelerde eğitim müfredatlarına, en çok satanlara, mutlaka okunması gereken 10 kitap listelerine birden girmesi ve yaygınlaşması tesadüf sayılamaz. Orwell kitabı yazdığında bastıracak dahi yer bulamaması ve uzunca bir süre sonra emperyalizm için çok kullanışlı hale gelmesine yol açacak bir zemini yaratmıştır. Egemenler, sosyalizm-komünizm fikrinin kendisini entelektüel ve akademik alanda “sağ”ın ve klasik egemen düşüncelerin saf hali ile alt edemeyeceği ortadaydı ve bunun için “sol”dan bir desteğe ve hatta truva atlarına ihtiyacı vardı. Hayatında Sovyetler’de bulunmamış bir yazarın Sovyetler üzerine yazdığı kitabıyla bu kadar ünlenmesi hiçbir şey değilse komiktir. Orwell, emperyalizm için her zaman çok kullanışlı bir yazar oldu. SSCB çözüldükten sonra bile anti-komünizmin en temel liberal düşünüş noktaları olan “totalitarizm” ve kabaca “demokrasi” sorunu konu olduğunda özellikle gençler tarafından 1984 hala bir referans noktası olabiliyor.

    Orwell’ın düpedüz bir anti-komünist olması, bu kitaba dair yapılan değerlendirmeyi de etkileyen bir nokta. Çünkü İspanya İç Savaşı’nda savaşmış (ki hiç savaşmadığı konusunda ciddi bir tartışma var- Claude Simon’un açıklamaları-) komünist bir yazarın “içeriden” komünizm eleştirisi olarak görmek ile anti-komünist histeri ile bir karalama kitabı olarak değerlendirmesi ayrı bir şey.

    Orwell’ın birçok kişiyi ihbar eden bir aşağılık olması, hatta bunların içinde Şarlo’nun bile olması yine bir göstergedir. “Büyük Birader”liğe soyunan Orwell birçok insanı “komünist” olduğu ve “güvenilmez” olduğu gerekçesi ile liste liste isimlerle dökülür. Orwell’ın açıkça komünist totaliterizme karşı amerikancılığın tarafı olduğu açık. Kitabın da ötesinde birçok beyanına bakıldığında da açıkça görülebiliyor.

    Orwell’ın ve 1984’ün bu tarafı önemlidir. Çünkü kitapta kullanılan dil ve kavramlar öylesine değildir. “Yoldaş”, “Parti”, “Devrim”… Soğuk Savaş’ın kültürel alandaki dönüşümlerle birlikte doğrudan CİA eliyle nasıl yönetildiğini kolaylıkla ulaşılabilir belgelerle görebiliyoruz bugünden. ** Bu kitabın çok net olarak anti-komünist bir kitap olarak tarihte yerini aldığını söylemek gerekir.

    1984, 1991, 2020

    1984 hesaplaşmak istedi. Hesaplaşmak istediği, hatalarıyla, eksikleriyle reel sosyalizm 1991’de çözüldü. Artık dünyada totaliter bir devlet olan SSCB yoktu. Hitler faşizmi ile aynı kefeye koyulan “Stalinizm” yoktu. Dünya küresel bir köy haline geliyor, ulus-devletler çözülüyor, bireysel özgürlükler arttırılıyor, sınırlar ortadan kalkıyordu.

    İdeolojilerin, tarihin, ütopyaların sonuna gelinmişti. Bu tezlerin çok ciddi bir kısmı bitti, gitti. 2020’nin dünyasında ise tam tersi bir tablonun çıktığını herkes görebiliyor. Sosyalizmin kazanımlarının, sosyalizm “tehdidinin” kapitalist ülkelere geri adım attırabiliyor olmasının, emperyalizmi dizginleyebiliyor olmasının artık bir önemi kalmamış durumda. Dünyada Küba gibi özgün bir örnek sayılmazsa komünizm canavarı yok. 1984’te anlatılan o “korkunç” Komünist Parti’ler örgütsel olarak hala zayıf…

    Ülkemiz için durum farklı mı? Alev Alatlı, “George Orwell yaşasaydı Tayyip Erdoğan’ı ayakta alkışlardı” demişti bir zaman. Ülkemizin koca bir 1984’e dönüşmesi bir tesadüf değil. Bu düzen, adı yeniden krizlerle anılıyor ve yönetmekte zorlandığı noktalarda sopaya başvuruyor. Devletin ideolojik aygıtları ile beraber zor aygıtları sürekli olarak devrede. Özellikle ideolojik boyutları kritik. Bu kapitalist düzen, insanı örgütlerken 24 saat çalışıyor tüm mekanizması ile. Durmadan, tüm araçları ile… Bunu delebilecek olan, “umut” olan; mücadelenin kendisi, pratik hayatın dönüştürücülüğüdür. Buradan bir çıkış aranacaksa böyledir. Çıkış aramaları ise distopyaların değil, ütopyaların görevidir.

    Şimdi dünyada henüz devrim tehdidi yokken, emperyalist-kapitalist düzen tüm dünyaya azgınca saldırmaya devam ederken bile anti-komünizmden geri düşmüyor. 1984’ün “Nefret Haftaları” devam ediyor. Kimi zaman bir üniversite dersliğinde, kimi zaman bir kitapçıda, bir kantinde çay masasında, twitter’da atılan bir flood içinde, okunması gereken kitaplar listesinde, besteller’larda. Komünist ‘’ütopyaya’’ karşı düzenlenen “Nefret Haftaları”nda en önemli yerlerinden birisini alıyor 1984…

    Komünizm mücadelesinin, felsefe tarihinde ütopyacı cephede olması, onun bir ütopyadan çok daha öte insanlığın tarihiyle, bilimiyle, geleceğiyle olan bir mücadeleye kendisini oturtuyor olması gözden kaçmamalı. Öyle ki, klasik ütopyalarda bulunan ideal düzen tasarımlarına benzer bir tasarım ne Marks’ta ne Lenin’de ne de başkasında bulunmamaktadır. Komünizme dair ön tartışmalar olmakla birlikte, neyin nasıl olacağına dair net bir sistematik düzen hiçbir zaman ifade edilmemiştir.

    İnsanlığın lineer bir çizgi üzerinde akmayan, diyalektik olarak sarmal olarak ilerleyen tarihsel sürecinde kimi sıçramaların yaşanacağı bir dönemin kapıları aralanıyor. İnsanlığın, köleci toplumlardan beri oluşan eşitlik ve özgürlük arayışı, ütopyacılığın ayırt edici yönü olarak alternatif düzen arayışı sürüyor. Bir daha aynı hataları yapmadan, bir daha yıkılmayacak bir düzen için dünyanın dört bir yanında o “hayalet” yeniden dolaşmaya başlıyor.
    Bu mücadelenin bir yönü de 1984’ün hilekarlığı ve oynaklığıyla kavgadan geçiyor. Faşizm ve komünizmi, totalitarizm ile tek potada eritenler dünyada kapitalist düzene post-modern bir mistik yönelişle eleştiri ötesinde bir derdi bulunmuyor. Öyle ki, sosyalizm “tehditi” bir an için ortaya çıkacak olsa tüm çıplaklığı ile burjuvazinin kollarına nasıl koşacaklarını görmek gerekir. Bu bakış açısının dünyada geldiği yer bellidir. Ülkemizde de benzer biçimde Cumhuriyet’in tasfiyesi, totaliter Kemalist diktatörlük ile hesaplaşma gibi ideolojik argümanlarla gerçekleştirildi. İslamcılar iktidara yerleştirildi. AKP’nin bir sermaye düzenin temsilcisi olarak adım adım ülkeyi bir diktatörlüğe taşımasına yol açıldı. AKP düzenine çuval çuval ideolojik harçlarını taşıyanlar bunlardır.

    Burjuvazinin maharetlerinden birisi de siyasal iktidar ve düzen siyasetindeki saldırılarını saklayabiliyor olması, asıl ‘düşman’ olarak kendisini gizleyebiliyor ve muhalif insanları onun siyasi temsilcileriyle karşı karşıya bırakabiliyor ve aradan sıyrılabiliyor olmasıdır. AKP düzeni 1984’te anlatılan dünyaya benzer evet ama bunların asıl gücünü aldıkları yer asalak patronların sınıf iktidarıdır. Bu basit gerçek gözden kaçırıldığı an, bu düzen her seferinde kendisini yenileyebiliyor.

    Burjuva ideologları bırakalım ütopyaların distopyalara, totaliter rejimlere dönüştüğü uydurmasına inansınlar, bırakalım en temel görevleri olan bu düzenin sürekliliği için silahları kadar kalemlerini de kullansınlar. “Tıpkı bugün!” söylemini bir kez daha biz kullanalım bu noktada: sol liberaller tarih boyunca işçi sınıfının mücadelesinin önüne set çekmek için var oldular, düzen içi solculuğu, reformizmi ortaya koydular. Geçmişte Stalin, SSCB, komünizm karşıtlığıyla yatıp kalkanlar, bugün yine emperyalizmin çıkarlarıyla doğrudan örtüşen konumlar alıyorlar. Ortadoğu’da köküne kadar ABD’ciler, koronavirüs günlerinde utanmadan hala piyasacılar, gericiliği hala cumhuriyet-aydınlanma düşmanlıklarından yana meşrulaştırırlar, AKP bunlara ihtiyaç duymayıp ittifaklarını bozmalarına rağmen hala AKP düzeni methiye ederler.

    Evet “Tıpkı bugün!” gibi diyoruz, çünkü tarih bize bunu öğretiyor. Bizim bunu söylediğimiz nokta ise belli; emperyalist-kapitalist sistem ciddi ekonomik krizler içerisinde, kendi iç çelişkileri ve gerilimleri daha fazla gün yüzüne çıkıyor, kapitalizm en genel anlamıyla insanlığa “yeni bir hikaye” anlatamıyor ve bu ideolojik krizi gün geçtikçe büyüyor.

    Evet “Tıpkı bugün!”, kapitalizmin karşısında sosyalizm alternatifi kendisini en yakıcı biçimiyle daha fazla hissettiriyor ve yine olmazsa olmazı bu düzeni değiştirebilecek sınıfı ve güçlü Parti’sini tarih sahnesine davet ediyor.
    Dünyada da, ülkemizde de bu tablonun sonucu bir çıkışsızlık değil, “yeni” olanın bir çıkışıyla değişebilir. “Yeni” derken, şapkadan çıkan tavşanlar değil, yaşamın “yeşil ağacı” ile birlikte ortaya çıkacak mücadeleler içerisinde şekillenecek olanı kastediyorum. Yeter ki, bu yeşil ağaca 1984’ler gölge düşürmesin, bu ağacın illa kökleri bir yere dayandırılacaksa 1516’dan devam edelim; Ütopyadan*…

    Şimdi ise bugün, 1984’lere rağmen, 1917’nin öyküsünü anlatarak eşitliğin, özgürlüğün mücadelesi büyütülebilir…


    *  Michael Parenti / Sol Anti-Komünizm: En Beteri

    ** https://www.theawl.com/...d-by-the-cia-ranked/

    ***  Thomas More, Ütopya
  • 372 syf.
    ·Puan vermedi
    ✔Platon ya da Eflatun, MÖ 427-437 yıllarında yaşamış Yunan filozofu, matematik, müzik ve jimnastikle uğraşmıştır. Akıl hocası Sokrates öğrencisi de Aristotales olan düşünürün asıl adı Aristokles'tir. 
    ✔Geniş omuzları ve atletik yapısı nedeniyle Yunanca geniş anlamına gelen Platon lakabı ile anıldı ve tanındı.
    ✔ Atina’da demokrasi çöktüğünde 23 yaşındaydı. Yenilenen Demokrasi MÖ 399 yılında hocası Sokrates idam edildiğinde 28 yaşındaydı. Bu olaydan sonra Atina’dan ayrılmış -tahminen 18 yıl süren bir ayrılık – bütün Yunan topraklarını gezmiştir.
    ✔Döndüğünde ise Platonik akademinin – Akademos – kurucusu olmuştur.
    Okulun en bilindik öğrencilerinden birisi de Aristoteles’tir.
    ✔Yaklaşık olarak 300 yıl etkin bir şekilde eğitimin devam ettiği bu okullarda
    Hristiyanlığı’nda çıkması ve yaygınlaşmasıyla manastırlara devredilmiş; akabinde ise modern çağın üniversiteleri haline gelmiştir.
    ✔ Devlet kavramına önem veren Platon, devleti erdemin yaşamsal sığınağı olarak tanımlaşmıştır ve devlet ile ilgili düşüncelerini de "Devlet" adlı kitabında toplamıştır. Platon, "Devlet" adlı eserinde ideal devletin nasıl olacağını belirtmiştir.
    ✔Günümüzdeki devlet felsefesi üzerinde temel kaynaklardan biri olması açısından önemlidir. Aynı zamanda edebiyat, felsefe, metafizik, siyaset felsefesi ,mutluluk felsefesi üzerine yazılmış bir eserdir.
    ✔Kitap siyasi bir inceleme olup bu eserde baş karakter Eflatun( Platon )'un hocası Sokrates' tir. Karşılıklı konuşmalarla bir devlette olması gereken özellikler ortaya konmuştur. Devleti oluşturan unsur insan olduğu için insanlar üzerinden konu genişletilmiştir. Devletin görevi erdemli insanlar yetiştirmektir.
    ✔Devlet on tane kitaptan oluşmaktadır. Birinci kitap bir önsöz, hazırlık, hazırlama mahiyetindedir. İkinci kitap ile altıncı kitap ise kurumun/devletin yani siyaset felsefesinin en yoğun olduğu bölümlerdir. Yedinci ile onuncu kitap ise devlet insan, devlet insan ruhu ve insan metafiziği olarak devam etmektedir.
    ✔Devlet Anlayışı: Platon'a göre birey, içinde yaşadığı devletin karakterini aksettirir. "Mükemmel ve adil devletler, mükkemmel ve adil insanlar yetiştirir. Buna karşılık, adil olmayan devletler de karaktersiz ve kötü insanlar yetiştirir.
    ✔Devlet insanların bir araya gelerek kendi iradeleri ile kurdukları kurum değil, bir organizmadır, bir bütündür. Devlet büyük çapta bir insan, insan ise küçük çapta bir devlettir. Despot devletler içinde yaşayan fertler ise despot ve köle ruhlu olurlar.
    ✔Platon'a göre birtakım devlet şekilleri yanlıştır. Bu yanlış devlet şekillerinden biri askeri (militarist) devlettir. Bu devlet şekline Platon "Timokrasi" ismini verir. Bu devlet şeklinde savaş amaçtır. Bireylerde şan şeref duygusu hakimdir.
    ✔Yanlış devlet şekillerinden bir başkası servetin egemen olduğu devlettir (Plutokrasi). Bu devletin karakteristik özelliği, zenginler ile yoksullar arasındaki nefrettir. Bu iki sınıf arasında son derece keskin zıtlık ve kin vardır. Böyle bir devlette her şey servet zenginliğine yönelmiştir.
    ✔Üçüncü yanlış devlet şekli Demokrasidir. Demokrat devletin tüm kaderini Halk Meclisi ve bu mecliste esen hava belirler. Bu Halk Meclisi demagoglar tarafından ustalıkla yönetilir. Bu tip bir devlet şeklinde, devlet, sürekli dalgalanan heyecan ve tutkuların elinde perişan olur, vatandaşlara akıl değil heyecan hakim olur.
    ✔ 4. yanlış devlet şekli, tek yanlı devlet şekli olan despotik devlettir. Bu devlet şekli ya zalim ya da köle tipi insanlar yetiştirir. Her köle zalim bir ruh taşır; kölelikten kurtulur kurtulmaz hemen bir zalim kesilir. ✔Bu yanlış devlet şekillerinden her biri kendine has yanlış bir insan tipi oluşturur.
    Platon'a göre devlet vatandaşlar arasında yaşanan iş bölümüne dayanır. İdeal bir devletin yurttaşları üç sınıfa ayrılır: işçiler, bekçiler yahut savaşçılar ve idarecilerdir.
    ✔ İşçi sınıfı çalışıp üretimde bulunarak devletin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Bekçiler sınıfı toplum içinde güvenliği ve dışarıya karşı devletin varlığını savunur. Yöneticiler sınıfı ise devleti yönetir.
    ✔Bu toplumda her sınıfın bir erdemi vardır. İşçi sınıfının erdemi kanaatkâr olmak, bekçi sınıfının erdemi cesaret, yöneticilerin erdemi ise bilgeliktir.Ayrıca bu toplumda Kadın-Erkek eşitliği mevcuttur.
    ✔Devlet'te iki düşüncenin çatışmasına da tanık oluruz:
    1) İnsanlar doğuştan iyi ve eşittirler; toplumun kötü düzeni onları bozuyor, güçlüler güçsüzleri eziyor. Kanunlar güçlülerin elinde güçsüzlere karşı silah okuyor.
    2) İnsanlar doğuştan ne iyi ne de eşittirler. Yalnızca güçlü ve güçsüzler vardır. Güçlünün güçsüzü yönetmesi, doğa gereğidir ve doğrudur. İnsan haklı olmaya değil, güçlü olmaya bakmalıdır.
    ✔Platon’un açtığı bu ütopik devlet anlayışı yolu, gelecekte hem doğu hem de batı felsefelerinde temsilciler bulmuştur. Doğu felsefesinde böyle ütopik bir devlet anlayışını Fârâbî’de görmekteyiz.
    ✔ Yıllardır ilgiyle okunan bu eser hala binlerce kişi tarafından okunmaktadır. kimileri tarafından beğeni, kimileri tarafındandan da yoğun bir eleştiriye maruz kalmaktadır.
    İyi okumalar...
  • 208 syf.
    ·3 günde·7/10
    KİTAP KRİTİĞİ
    “Medeniyetlerin yenileşmesini doğuran başlıca önemli değişiklikler fikirlerde, anlayışlarda ve inançlardan oluşan değişikliklerdir.” sözleri ile giriş kısmında başlamakta olan kitap kitleler çağı, kalabalıkların ruhu, kitlelerin fikirleri, mantıkları, hayal dünyaları, kitlelerin değer yargılarının büründüğü dini şekiller gibi ana başlıklar altından kendi arasında 1.kitap, 2.kitap olarak ayrılarak yazılmıştır.
    GİRİŞ
    Toplumların ve bireylerin yaşanan harpler, yıkılan krallıklar oluşan devletler ile birlikte kitleler çağının bir temeli atılmıştır. Eski devirlerde yaşanan olayların psikolojik etkisiyle artık toplumun sesi daha fazla dinlenmiş, onları yöneten yöneticilerin hareket tarzlarını bunlar belirlemektedirler.
    Kitlelerin sesi artık daha fazla çıkmaktadır. Haklarını isteme davası içerisine girmişlerdir. Bütün milletlerde kitleler zaman içerisinde daha fazla güçlenmeye başlamışlardır lakin bir medeniyetin değişmez kuralları, bir disiplini olması gerekmektedir o halde kitlelerin yönetilebilmesi de bir o kadar önemlidir.
    Bir kitlenin oluşumundan fiili davranışına değişiklik gösterebileceği gibi kitleleri sadece kötü olarak bilmekte bir yanlıştır evet kitleler cani olabilirler ama kahraman kitlelerde bulunmaktadır. Birisi bir devleti tamamen yıkabilecek güçteyken bir öteki de tam tersi bir devleti kurtarabilecek ya da bir devlet kurabilecek güçtedir. Kitlelerin psikolojilerini anlamak onlara yön vermek anlamında çok önemlidir.
    Napolyon Fransız halk kitlelerinin ruhların pek derin surette nüfuz ediyordu fakat çeşitli ırkların psikolojisini tamamıyla anlamamıştı. En zeki danışmanları da bu konuda hiçbir şey bilmemekteydiler. Talleyrand, Napolyon’a yazdığı mektupta “kendisini İspanyolların bir kurtarıcı diye kabul edeceklerini” söylüyordu. Halbuki İspanya onları vahşi hayvanlar gibi karşıladı. Bir ırkın içgüdülerini, ırkın özünü ve sosyolojisini bilen bir psikolog anca bunu fark edebilirdi.

    BİRİNCİ KİTAP
    Kalabalıkların Ruhu
    Psikolojik kitle oluşmasında bireylerin aynı özelliklere aynı yaşam standartlarına bağlı olması gerekmemektedir. Yaşanan heyecan verici bir olay mesela milli bir olay ya da yaşanan bir adaletsizlik karşısında bir araya gelerek oluşturabilmektedirler. Kitlenin oluşumunun da bir karakteristik özelliklere sahip yapısı vardır bu geçici olsa bile kitle içerisinde yeni özellikler kazanarak gelişerek büyüyebilmesi mümkündür. Kitleleri sınıflandırabilmek mümkündür, ortak özellikler, vizyonlar, misyonlar göstererek kitleleri birbirinden ayırt etmeye yarayan özellikleri bulunmaktadır.



    Bir kitle her ne kadar içlerinde birbirinden farklı sosyal yaşamlar, bireyler bulundursa da onlar bir araya geldiklerinde onları harekete geçirecek duygular aynı frekanstadırlar. Kişinin birey halinde duyduğu ya da uyguladığı eylemler farklı olsa da bir kitle oluştuğu zaman ortak paydada bulunmakta, ortak kararlar ile hareket etmektelerdir. Psikolojik kitle bir canlı organizmasına benzemektedir birbirinden farklı hücrelerin bir araya gelerek oluşturduğu bir yapıdadır.
    Bir ırkın bütün fertleri birbirine benzerler. Bunun nedeni, ırkın ruhunu oluşturan bilinç altı unsurlardır. Bir ırkın fertlerini birbirinden ayırt ettiren şey, terbiyenin ve az rastlanır genetik özelliklerin eseri olan, bilinçli etkenlerdir. Zekâları bakımından birbirine hiç benzemeyen insanlar, bazı defa aynı iç güdülere, aynı isteklere, aynı hislere sahip olurlar. Din, politika, ahlak, sevgi, nefret vs. gibi hisler sahasına giren şeylerde, eğitimli ve yetişmiş insanlar, sıradan fertlerin seviyesine nadir hallerde inerler.
    Kitle bireyleri kendi çıkarları yerine topluluğun menfaatlerine kendilerini kolayca feda ederler. Bireyler bir gruba dahil olduğu durumlarda kendisinden vazgeçme durumu olmaktadır. Kişi zaman zaman topluluğunda kendisini yalnızca bir robot haline getirebilmektedir. Söylenen sözleri sorgulamadan uygulamak, kendi benliğine zıt davranışlar sergileyebilmektedir. Uyutulduğu ellerin bir kuklası haline gelmektedir, kendisini bir kitleye bağlı hisseden bir birey bu davranışları yapabilmektedir.
    Tarihte yaşanan haçlı seferleri gibi savaşlarda bireylerin yiyecek ekmek, savaşacak silah bulamasalar bile şuursuzca ana hedeflerinin bir ilahın mezarını tekrar ele geçirmek gibi ortak paydalarda kişiler kendi benliklerini bir kenara koyarak, tarihte kahramanca savaşlar vermektelerdir. Bunun örnekleri kendi bağımsızlığını ilan etmiş günümüz toplumlarında da mevcuttur.
    Tarih kitapları yanlı olmaktadırlar çünkü tarih kitaplarında anlatılan kısımlar bir kitlenin gördüğü ya da savunduğu taraf ile yazılmaktadır, kitlelerin bu yüzden şahitliğine güvenilmemektedir.
    Kitleler maalesef ki bilinçli fiiller gerçekleştirmezler bir fanatik gibi seyir takınırlar. Tarih boyunca akan kanlar kitlelerin kanı olmuştur, bir insanın benliğinden vazgeçmesi ancak bu seyri doğrular. Kitleler kolaylıkla bir cellada ya da haklı bir dava ile ölen şehit olabilirler. Kitlede ki bireylerinin sayısının çokluğu onları karşı konulamaz bir güce sahip hissettirir, imkânsızlık duygusu kitleden silinmiş olur.
    Kitlelerin genel bir özelliği telkine kolayca meyilli olmalarıdır. Telkin olanlar hemen her şeyi yapabilirler bir saray ateşe verebilir, bir miting düzenleyebilir her şey onları doğru bir şekilde kışkırtmaya bağlıdır. Onlar için gerçek olmayan olaylara bile inanmak mümkündür örneğin; Paris kuşatasında bulunmuş olanlar, hiç de inanılmayacak şeyler hakkında kalabalıkların saf bir şekilde, hemen her şeye çabucak inandıklarının çeşitli örneklerini görmüşlerdi. Bir evin üst katında yakılan bir mum, kuşatmacılara verilmiş bir işaret sayılmıştı. Oysa iki saniye düşünebilen, kilometrelerce bir mesafeden bir mum ışığının, kuşatmacılar tarafından görülebilmesi imkansızdır. Ayriyeten bu inanılan olayın da zaman içerisinde değişime uğrayacağı daha abartılacağı gibi gerçekler göz ardı edilemez.


    Kitle kahramanlarının duygularının kitle bireylerinin de aynı abartıya ve aşırılığı göstermesi gerekmektedir çünkü kitle içinde bulunduğu fanatizmin altında bir reaksiyon alması halinde dağılmaya da meyillidir. Kitle kahramanının kitle bireylerine karşı tavrı bir tiyatro oyuncusu gibi şişirilmeli ve büyütülmelidir lakin kitlelerin hangi olaya hangi tepkiyi vereceği tam olarak kestirilemez. Kitlelerdeki abartıcılığın mantıki yönü bulunmamaktadır, abartıcılık tamamen kitlenin içinde ki duyguları harekete geçirmektir.
    Bireyler tartışmaya açıktır, fikir alışverişi yapılabilir yalnız kitle böyle değildir kitleler sabit fikirliler kendi fikirlerine ters gelen bir fikre şiddetle karşılık verirler. Kitleler karşılarında bulunan zayıf bir hükumete karşı kolaylık ile ayaklanabilecekleri gibi güçlü bir hükumete de ayaklanmaları daha zordur. Eğer bir hükumetin gücü değişikliklerde bulursa kitle kölelikten anarşiye, anarşiden köleliğe geçer. Kitle kendi haline bırakıldığı zaman, yorgun düşerek içgüdüsel olarak dağılım gerçekleşerek köleliğe geçiş yapmaktalardır.
    Kitleler için kavranması mümkün düşünceler iki bölüme ayrılır. Birinci sınıf, bir kişi veya bir inanç hakkında gösterilen fazla ilgi gibi o anı meydana getiren tesadüfi ve geçici fikirlerdir. İkinci sınıf ise çevrenin, kalıtımcılığın ve kanıların büyük ve derin kesinlik verdiği asıl düşünceler oluşturmaktadır. Eski dini düşünceler, bugünkü demokratik ve toplum düşünceleri örnek olarak verilebilir.
    Kitlelerin yargılama yoluyla kesin olarak etki altına alınamayacakları söylenemez ancak onların kullandıkları ve onlar üzerinde etki eden kanıtlar, mantık bakımından o derece aşağı görünür ki, yalnız benzerlik bakımından yargılama sıfatı verilebilir. Bu düşünceler, şeffaf bir cisim olan buzun ağzında eridiğini pratik deneyimiyle bildiğinden, buz gibi şeffaf olan camında ağzında erimesi lazım geldiğini kanıtlayan Eskimo'nun düşünceleri gibi bir çağrışım yasasına bağlıdırlar.
    Kitleler mantıklı değerlendirme yapamazlar, yanlı olarak kendilerine yakın olan fikirlere daha çok bağlı oldukları için doğru karar vermeleri mümkün olmayabilir. Kitleleri harekete geçirmek için yazılan nutukların metinleri hafif kalsa da amacı filozofların okuması için değildir insanları harekete geçirmek içindir. Sayfalarca yazılan nutuk hitap ettiği kesimi harekete geçirecek birkaç cümleden daha değerli değildir.
    Bütün ilkel kimselerde olduğu gibi yargılamanın ve aklın kontrolünden uzak bulunduğu için etki altında bırakılmaya uygundur. Halkın hayal gücüne en çok etki eden manzara tiyatrodur. Bütün dönemlerin ve memleketlerin devlet adamları, bunların en baskıcıları da içlerinde olmak üzere hepsi kitlelerin hayal gücünü kudretlerinin destekleri diye tanımışlardır. Bunlar hiçbir zaman kitle hayal gücüne aykırı olarak hükümet yönetmeyi denememişlerdir.
    Napolyon şöyle diyor “Vendee harbini kendimi Katolik yaparak kazandım, kendimi Müslüman olarak gösterdikten sonra Mısıra yerleştim, kendimi Papanın nüfuzunu yaymaya taraf olduğumu gösteren belge göstererektir ki İtalya'da papazları elde ettim. Eğer Yahudi bir halka hükmetseydim Süleymanın mabedini yeniden inşa ederdim”




    Kitlelerde yargılama gücünün bulunmadığı düşünceleri bütünüyle ya kabul veya red ettiklerini, münakaşaya ve itiraza dayanma güçlerinin olmadığını, onların üzerine etki eden telkinlerin bütün kavrama alanlarını kapladığını ve derhal fiil haline geçmeye eğilimli olduklarını ve kendilerine uygun şekilde telkin olunan bir ideal uğruna canlarını fedaya hazır olduklarını biliyoruz. Kitlelerin kanaatleri, körü körüne itaat, korkunç hoş görmezlik, dini duygulara bağlı şiddetli propaganda ihtiyacını taşır. Bu bakımdan denebilir ki onların bütün inançları bir dini şekle sahiptir. Onların alkışladıkları bir kahraman onlar için gerçekten bir ilah gibidir
    İKİNCİ KİTAP
    Kitlelerin Fikirleri ve İnançları
    Kitlelerin düşünce ve inançlarının uzak etkenleri: Düşünce ve inançları belirleyen etkenler iki sınıftır: 1. Uzak Etkenler, 2. Yakın Etkenler. Uzak etkenler arasında kitlelerin bütün düşünce ve inançlarında bulduğumuz ırk, gelenekler, zaman, kurumlar, eğitim gibi genel olanları vardır
    Dış görünüşler yanıltıcı olmasına rağmen ne din, dil, sanatkâr medeniyetin hiçbir kültür öğesi, olduğu gibi bir kavimden öteki kavme geçemez. Gelenekler geçmişin fikirlerini, gereksinimlerini ve duygularını temsil ederler. Bir toplum geçmiş yılların oluşturduğu bir organizmadır. O da ancak ağır ağır olan kalıtsal birikimler sonucu değişebilir. Kökleşmiş bir gelenek olmadan medeniyet olmaz. Bu gelenekler yavaş yavaş değiştirilmemesi halinde de ilerleme gerçekleşmez.
    Hiçbir rejim, bir günde kurulamaz siyasi ve toplumsal kurumlar, oluşumları asırlar isteyen eserlerdir. Derebeylik kendisine özgü kuralları bulmadan önce şekilsiz ve başıboş bir halde asırlarca yaşadı. Mutlak hükümdarlıklar dahi düzenli hükümet araçları bulunmadan önce asırlarca yaşadı ve bu bekleyiş devirlerinde büyük kargaşalar çıktı. Kurumlar ve yöneticiler bir kitlenin karakterine uygun biçimde idareci olurlar. Kitlelerin kaderini hükümetler değil, kendi karakterleri belirler.
    Öğretim ve eğitim kesin sonucu insanları iyileştirmek ve hatta eşit kılmaktır. Birçok filozoflar ve bu arada Herbert Spencer, öğretimin insanı ne daha ahlaklı ne de daha mutlu yaptığını ve insanın güdülerini kalıtsal ihtiraslarını değiştirmediğini, kötü bir yön verilmesi durumunda eğitimin faydalı olmaktan çok tehlikeli olduğunu göstermiştir. Tanınmış bir hakim olan M.Adolphe Guillot şuna dikkat çekmiştir; bin tane okuma yazma bilmeyen katile karşılık bugün üç bin okumuş katil bulunmaktadır.
    Latin sıfatıyla nitelendirilen eğitimin birinci tehlikesi ciddi bir pedagojik hata üzerine kurulmuş olmasıdır. Bu hata, kitapları ezberlemenin zekayı geliştirdiği sanılmaktadır. Bu düşünce ile mümkün olduğu kadar çok ezberletmeye gayret edilmektedir. İlkokuldan doktoraya ve hatta öğretmenliğe kabul sınavına kadar, genç adam kendi akli yeteneğine çalıştırmadan ve bireysel yeteneklerine baş vurmadan kitapların yazdıklarını yutmaktan başka bir şey yapmaz. Onun için öğretim, öğrenim, ezberden okumak ve itaat etmekten ibarettir.




    Kelimeler çeşitli bilinçaltı isteklerini ve bunların hareket altına çıkma ümitlerini sinelerinde toplarlar. Kelimeler hayallerin görünmesine vasıta olan ve bunları çağırmak için üzerine basılan elektrik düğmelerinden başka bir şey değillerdir. Kavimler için kuruntular, hayaller gerekli olduğundan, böceklerin ışığa doğru gittikleri gibi, onlarda kendilerine bu kuruntuları sunan hatiplere doğru iç güdüsel bir hareketle koşarlar. Kitleler hiçbir zaman gerçeğe susamamıştır. Onları hayallere çekmesini bilenler onlara hâkim olurlar ve hülyalarını ortadan kaldıranlarda onların kurbanı olurlar.
    Deneyim bir gerçeğin kitlelerin ruhuna sağlam olarak yerleştirmek ve fazla tehlikeli olmuş kuruntuları yıkmak için hemen hemen biricik usul tecrübedir. Deneyimin geniş ölçüde etki edebilmesi için sık sık tekrarlanması gerekir.
    Kitleleri inandırmak için önce besledikleri duyguları anlamak, bu hislere iştirak eder görünmek, sonra da bu duyguları sıradan çağrışımlar uyandırarak ve sakinleştirici bazı hayaller kullanılarak bu duyguları değiştirmeye girişmek, gerektiğinde geri dönmeyi bilmek ve özel olarak, uyandırılan duyguları her zaman anlamak gerekmektedir. Söylenildiği anda meydana gelen etkilenmeye göre sözü değiştirmek gerektiği her konuşmaya daha başından etkisiz olmaya mahkumdur. Konuşmacı dinleyenlerin düşüncelerini değil de kendi fikirlerini takip ederse sadece bu nedenler bile nüfuzunu kaybedebilir.
    Kitle çobanından vazgeçmeyen bir sürüdür. Önderler çoğu defa düşünce adamı değil aksiyon adamıdırlar. Onlar yarı aydındırlar. Halk, güçlü iradeye sahip olan adamı daima dinler. Önderlerin ikinci sınıfı yani devamlı bir iradeye sahip olanlar, daha az parlak görünüşlere rağmen çok daha önemli çok daha etkili hareket eden örneklerdir.
    Kitlelerin ruhuna bazı düşünce ve inançları örneğin toplumsal teorileri yavaş yavaş sindirmek söz konusu olduğu zaman önderler tarafından değişik usuller kullanılır. Onlar başlıca şu üç usule başvururlar: İddia-tekrar-sirayet.
    Kitlelerin düşünce ve inançları birbirinden farklı iki sınıf oluşturur. Bir tarafta üzerine bütün bir uygarlığın kurulduğu ve yüzyıllarca yaşayan devamlı inanışları: Bir zamanlar derebeylik kavramları, dini düşünceler zamanımızdaki milliyetler prensibi demokratik ve toplumsal fikirler bu gibi sabit büyük inançlardır. Öte yandan her dönemin doğuşunun ölümünü gördüğü genel kavramlardan, anlayışlardan çıkma geçici ve değişken düşünceler bulunur.
    Gücünü göstermiş olduğumuz sabit düşünceler üzerinde daima doğan ölen düşünceler tabakası bulunacaktır. Bunlardan bazılarının ömürleri pek kısadır ve en önemlilerinin ömrü bir kuşağın ömrünü hemen hemen geçmez.
    Kitlelerin Sınıflandırılması: Her Kavimde gözlenmesi mümkün olan değişik kitle tabakaları şöyle sınıflandırılabilir.
    Farklılıklardan Oluşmuş Kitleler; İsimsiz (mesela sokak kalabalıkları), İsimli (jüriler, parlamentolar).
    Benzer Özelliklere Sahip Kitleler; Mezhepler (dini, siyasi), Kastlar (askeri kastlar, kilise kastları), Sınıflar (burjuvalar, köylüler)


    Kolektif olduğu ölçüde güçlü bulunan bir telkine uymakla yaptığı kötü hareketin beğenildiği, vatandaşlarının genel tasvibiyle karşılaştığı şekilde fiili icrada en doğru hareket ettiği kanaati. Bu gibi haller ve şartlar ortasında işlenen bir fiile kanun bakımından cinayet denir. Fakat psikolojik bakımdan böyle bir vasıf verilemez. Cani denen kitlelerin genel karakterleri, bütün kitlelerde gördüğümüz karakterlerin tamamıyla aynıdır. Telkine elverişlilik, çabuk inanılırlık, hareketlilik, iyi veya kötü duygularda mübalağa ve aşırılık, bazı ahlaki hallerin belirmesi.
    Bilim veya sanat adamlarından kurulu bir meclisin genel mevzular hakkındaki kararları duvarcılar meclisinin vereceği kararlardan pek farklı olmaz. Jüriler diğer kitleler gibi nüfusun etkisi altında kalırlar. Teşekkülleri bakımından demokratik olan bu heyet, temayüllerinde aristokrattır. Ünvan, aile, servet, şöhret, meşhur bir avukatın hazır bulunuşu gibi birbirlerinden şu ve bu suretle parlak görünen şeyler suçluların ellerinde ehemmiyetli kurtuluş vasıtalarıdır.
    Adayın sahip olması gereken özelliklerin başlıcası nüfus ve itibardır. Kişisel nüfus ancak servetle sağlanabilir. Zekâ ve hatta deha bile başarı faktörü değildir. İşçi ve köylülerden oluşan seçmenler kendilerini temsil etmek üzere kendi aralarından birini pek seyrek durumlarda seçerler, zira bu kimselerin onlar üzerinde nüfusu yoktur. Fakat adaya yalnız nüfusta yetmez, seçmenler düşüncelerinin ve gururlarının beğenildiği okşanıldığını görmek isterler. Aday olan kimse seçmenlerini fazla övmeli ve en olmayacak şeyleri adamaktan çekinmemelidir.
    Her mecliste üyenin bir kısmı sabit düşünceli diğerleri kararsızdır. Esasında genel konular daha çok olduğundan kararsızlık egemendir. Bu kararsızlık seçmenlere yaranamamak korkusu ile birlikte önderler tarafından gelen telkinler ortasında bir denge kurmak endişesinden doğar. Yine de daha layıkıyla kararlaştırılmış düşünceler bulunmayan bir topluluktaki münakaşalara egemen bulunanlar kuşkusuzdur ki önderlerdir. Grup başkanı namı altında her ülkede mevcut bulunan önderleri bir gereksinimi karşıladığı açık görünen bir durumdur. Onlar meclislerin gerçek hakimleridir. Siyasi meclisler dâhilerin şöhretlerini en az tanıttıran yerlerdir. Orada zaman ve mekâna uygun zekalar itibar görür ve vatana değil partilere hizmet değer kazanır. Önder bazen zeki ve bilgili olabilir, fakat bu durum onun için genellikle faydalı olmaktan çok zararlıdır. Olayları göstererek açıklayan ve anlatan zekâ, insanı şefkatli yapar, yeni bir düşünceyi yayan önderler için gerekli şiddet ve hiddeti zekâ köreltir. Her dönemin özellikle devrimin en büyük önderleri pek dar kafalı olmalarına karşılık büyük etkiler meydana getirmişlerdir. Fazla heyecanlı bir duruma gelen parlamento meclisleri gayri mütecanis halk kitlelerinin seviyesine düşer ve hisleri de çok abartılı bir hususiyet gösterir. Bunlarda kahramanca olduğu kadar zalimce hareketlerde görülür. Dertler kendilerini kaybederler ve şahsi menfaatlerine taban tabana zıt kararlar lehine oy kullanırlar.
    Meclis çalışmalarında görülen bütün zorluklara rağmen, kavimlerin kendi kendilerini yönetmek ve özellikle kişisel baskıların boyunduruğundan mümkün olduğu kadar kurtulmak için bulmuş oldukları şekillerin bugün dahi en iyisidir.






    Kitapta Beğendiğim Bölümler
    Kitlelerin fikirleri ve inançları başlığının ilk bölümünün 5. konusu öğretim ve eğitim bölümün çok beğendim 1895 yılında yazılmasına rağmen Türkiye'nin şu anda içinde bulunduğu yanlış eğitim sistemini o zamanda da örnekleri olduğunu göstermektedir. Kitap şu örneği bize sunmuştur;
    “Latin sıfatıyla nitelendirilen eğitimin birinci tehlikesi ciddi bir pedagojik hata üzerine kurulmuş olmasıdır. Bu hata, kitapları ezberlemenin zekayı geliştirdiği sanılmaktadır. Bu düşünce ile mümkün olduğu kadar çok ezberletmeye gayret edilmektedir. İlkokuldan doktoraya ve hatta öğretmenliğe kabul sınavına kadar, genç adam kendi akli yeteneğine çalıştırmadan ve bireysel yeteneklerine baş vurmadan kitapların yazdıklarını yutmaktan başka bir şey yapmaz. Onun için öğretim, öğrenim, ezberden okumak ve itaat etmekten ibarettir.”
    Ülkemizin okuduğunu anlamama gibi sorunlarına ışık tutan bu bölüm 125 yıl öncesinde yazılmasına rağmen ülkemiz hala daha bu eğitim sistemini benimsemektedir.

    Kitap İle İlgili Kişisel Eleştirim
    Kitap yazım hataları, çeviri eksikliği gibi sebeplerden dolayı maalesef ki okurken zorluk çektiğim bir kitap olmuştur. Bundan yazar değil yayın evi sorumludur. Bu kitabı okuduğumda tabiri caizse aydınlanma yaşadım, başımızda olan insanlar, dünyayı yöneten insanlar gibi birçok şeyi sorgulamamı ve zaten farkında olduğun sistemi ve sistemin koyunlarını daha iyi anlayabilmiş oldum. Kitlelerin ırklarına göre olaylara gösterdikleri farklı tepkilerde bunun cabası örneğin Türkiye'de uygulanan zamlar ve vergilerin artmasına sesi çıkmayan insanlar plastik poşetin 25 kuruş fiyata çıkması ile isyanda bulunmuş ardından bu isyan kısa sürerek tekrardan kölelik denen sıfata geri dönmesini sağlamıştır. Fransa'da ise benzine getirilen zam ile halkta bir kitle oluşarak eylemler yapmış kitapta anlattığı örneklere benzer davranışlar sergilemiş hatta raydan bile çıkmıştır. Kitlelerin psikolojilerini anlamak ya da anlamaya çaba sarf etmek günümüz insanı için oldukça önemli bir olgudur, yaşadığımız zamana bize karşı konuşan hükumeti algılamamızı sağlayacı kanaatindeyim.
  • İslam kelimesi, Arapça'da "barış" kelimesiyle aynı anlama gelir. İslam, Allah'ın sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir. Allah tüm insanları, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına çağırmaktadır. Bakara Suresi'nin 208. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

    "Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe" (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır."

    Ayette görüldüğü gibi Allah, insanların "güvenliği"nin ancak İslam'a girilmesi, Kur'an ahlakının yaşanmasıyla sağlanabileceğini bildirmektedir.

    Allah bozgunculuğu lanetlemiştir

    Allah, insanlara kötülük yapmaktan sakınmalarını emretmiş; küfrü, fıskı, isyanı, zulmü, zorbalığı, öldürmeyi, kan dökmeyi yasaklamıştır. Allah'ın bu emrine uymayanlar, ayetin ifadesiyle "şeytanın adımlarını izleyenler" olarak nitelendirilmiş ve açıkça Allah'ın haram kıldığı bir tutum içerisine girmişlerdir. Kur'an'da bu konudaki birçok ayetten sadece iki tanesi şöyledir:

    "Allah'a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir." (Rad, 13/25)

    "Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas, 28/77)

    Görüldüğü gibi, Allah, İslam dininde, terör, şiddet anlamlarını da kapsayan her türlü bozgunculuk hareketini yasaklamış ve bu tür bir eylem içinde olanları lanetlemiştir. Müslüman dünyayı güzelleştiren, imar eden insandır.

    İslam, düşünce hürriyetini ve hoşgörüyü savunur

    İnsanların fikir, düşünce ve yaşam özgürlüğünü açıkça sağlayan ve güvence altına alan bir din olan İslam, insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi (zan) dahi engelleyen ve yasaklayan emirler getirmiştir.

    Değil terör ve çeşitli şiddet eylemi, İslam, insanların üzerinde fikri olarak bile en ufak bir baskı kurulmasını yasaklamıştır:

    "Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır." (Bakara, 2/256)

    "Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin." (Gaşiye, 88/22)

    İnsanların bir dine inanmaya veya o dinin ibadetlerini uygulamaya zorlanması, İslam'ın özüne ve ruhuna aykıdır. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir kabulü şart koşar. Elbette Müslümanlar birbirlerini Kur'an'da anlatılan ahlaki vasıfların uygulanması için uyarabilir, teşvik edebilirler. Ama asla bu konuda bir zorlama yapılamaz. Ya da dünyevi bir imtiyaz tanınarak, kişi dini uygulamaya yönlendirilemez.

    Bunun aksi bir toplum modeli varsayalım. Örneğin insanların ibadet yapmaya zorlandıklarını farzedelim. Böyle bir toplum modeli İslam'a tamamen aykırıdır. Çünkü inanç ve ibadet, sadece Allah'a yönelik olduğunda bir değer taşır. Eğer bir sistem insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, bu durumda insanlar o sistemden korktukları için dindar olurlar. Din açısından makbul olan ise, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda Allah rızası için dinin yaşanmasıdır.

    Allah masum insanların öldürülmesini haram kılmıştır

    Bir insanı suçsuz yere öldürmek, Kur'an'a göre en büyük günahlardan biridir:

    "Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır." (Maide, 5/32)

    "Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza ile' karşılaşır." (Furkan, 25/68)

    Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, masum insanları haksız yere öldüren kişiler büyük bir azapla tehdit edilmişlerdir. Allah tek bir kişiyi öldürmenin, tüm insanları öldürmek kadar ağır bir suç olduğunu haber vermiştir. Allah'ın sınırlarını koruyan bir insanın değil binlerce masum insanı katletmek, tek bir insana bile zarar verme ihtimali yoktur. Dünyada adaletten kaçarak cezadan kurtulacağını sananlar, öldükten sonra, ahirette Allah'ın huzurunda verecekleri hesaptan asla kaçamayacaklardır. İşte bu nedenle ölümlerinin ardından Allah'a hesap vereceklerini bilen müminler Allah'ın sınırlarını korumakta büyük bir titizlik gösterirler.

    Allah, müminlere şefkatli ve merhametli olmalarını emreder

    Bir ayette Müslüman ahlakı şöyle anlatılmaktadır:

    "Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır." (Beled, 90/17-18)

    Allah'ın, ahiret günü kurtuluşa erenlerden olmaları, rahmetine ve cennetine kavuşabilmeleri için kullarına indirdiği ahlakın en önemli özelliklerinden biri ayette görüldüğü gibi "merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak"tır.

    Kur'an'da tarif edilen İslam son derece modern, aydınlık, ilerici bir yapıya sahiptir. Gerçek Müslüman, her şeyden önce, barışçı, hoşgörülü, demokrat ruhlu, kültürlü, aydın, dürüst, sanattan ve bilimden anlayan, medeni bir kişilik yapısına sahiptir.

    Kur'an'ın getirdiği güzel ahlakla yetişen bir Müslüman, herkese İslam'ın öngördüğü sevgiyle yaklaşır; her türlü fikre karşı saygılıdır; estetiğe ve sanata değer verir, olaylar karşısında her zaman uzlaştırıcı, gerilimi azaltan, kucaklayıcı, itidalli davranışlar sergiler. Böyle insanların oluşturdukları toplumlarda ise, bugün en modern devletler arasında gösterilen ülkelerden daha gelişmiş bir medeniyet, yüksek bir toplumsal ahlak, neşe, huzur, adalet, güvenlik, bolluk ve bereket hakim olacaktır.

    Allah Hoşgörü ve Affediciliği Emretmiştir

    Kur'an-ı Kerim'in Araf Suresi'nin 199. ayet-i kerimesindeki "Sen af yolunu benimse" sözleriyle ifade edilen "affedicilik ve hoşgörü" kavramı, İslam dininin temel kaidelerinden birini oluşturur.

    İslam tarihine bakıldığında, Müslümanların Kur'an ahlakının bu önemli özelliğini sosyal yaşama nasıl geçirdikleri çok açık bir şekilde görülür. Müslümanlar ulaştıkları her noktada, hatalı uygulamaları ortadan kaldırarak hür ve hoşgörülü bir ortam oluşturmuştur. Din, dil ve kültür bakımından birbirine taban tabana zıt olan halkların aynı çatı altında barış ve huzur içerisinde yaşamalarını sağlamış, kendisine tabi olanlara da büyük bir ilim, zenginlik ve üstünlük kazandırmıştır. Nitekim büyük bir coğrafyaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmesindeki en önemli nedenlerden biri, İslam'ın getirdiği hoşgörü ve anlayış ortamının yaşanması olmuştur. Asırlardır hoşgörülü ve şefkatli yapılarıyla tanınmış olan Müslümanlar, her zaman dönemlerinin en merhametli ve en adil kişileri olmuşlardır. Bu çok uluslu yapı içerisindeki tüm etnik gruplar, yıllarca mensubu oldukları dinleri özgürce yaşamışlar, üstelik dinlerini ve kültürlerini yaşayabilecekleri tüm imkanlara da sahip olmuşlardır.

    Gerçek anlamda Müslümanlara mahsus olan hoşgörü, ancak Kur'an'ın emrettiği doğrultuda uygulandığında tüm dünyaya barış ve esenlik getirir. Nitekim Kur'an'da

    "İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel bir tarzda(kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost (un) oluvermiştir." (Fussilet, 41/34)

    ayet-i kerimesi ile bu özelliğe dikkat çekilmiştir.

    Tüm bunlar, İslam'ın insanlara öğütlediği ahlak özelliklerinin, dünyaya barış, huzur ve adalet getirecek erdemler olduğunu göstermektedir. Şu an dünya gündeminde olan ve adına "İslami terör" denen barbarlık ise, Kur'an ahlakından tamamen uzak, cahil ve bağnaz insanların, dinle gerçekte hiç bir ilgisi olmayan canilerin eseridir. İşledikleri vahşetleri İslam kisvesi altında yürütmeye çalışan bu kişi ve gruplara karşı uygulanacak kültürel çözüm, gerçek İslam ahlakının insanlara öğretilmesidir.

    Başka bir deyişle, İslam dini ve Kur'an ahlakı, terörizmin ve teröristlerin destekleyicisi değil, yeryüzünü terörizm belasından kurtaracak çaredir.

    Barış Dini ve Sevgi Peygamberi

    Peygamberler, dünyayı esenlik ve barış yurdu hâline getirmek için görevlendirilmiş kimselerdir. Onlar, insanlığa "barış ve esenlik" anlamına gelen İslâm dinini ulaştırmak için gönderilmişlerdir. Bir hadislerinde Peygamberimiz (s.a.s.),

    "Biz peygamberler baba bir kardeşleriz, hepimizin dini birdir." (Buharî, Enbiya, 48)

    buyurmuştur. Yüce Allah da Kur'ân'da,

    "Allah katında yegâne geçerli din İslâm'dır." (Âl-i İmran, 3/19)

    buyurur ve bütün peygamberlerin bu dini insanlara tanıtmak için geldiğini ve bu konuda peygamberlerin ilk örnekleri insanlara sunduğunu haber verir.

    İslâm, barış ve esenlik demektir. Müslüman da barış ve esenliğe ermiş, barış ve esenliği hedeflemiş kimse demektir. Yüce Allah'ın bir adı da 'Selâm'dır. Buna göre O, barış ve esenlik kaynağıdır. O'na teslim olan Müslüman, barış ve esenlik kaynağına bağlanmakla önce kendi iç dünyasında huzur ve sükuna kavuşan, sonra da tanıştığı bu huzuru dış dünyasına taşıma sevdasında olan kimse demektir. Gerçekten de iyi Müslüman, en olumsuz şartlarda bile yaşasa, her türlü stres, buhran ve iç huzuru zedeleyen duygulardan uzak kalmaya çalışır. Bu sebeple 'Darü's-Selâm' (barış ve esenlik yurdu) Cennet'e talip olan Müslüman dünyayı, barış yurdu hâline getirmekle görevlendirilmiştir. Bir açıdan bu yüzden de olacak ki ilk insan, dünyaya gelmeden önce Cennet'e konmuş, Cennet'te bir süre yaşayıp Cennet kültürü ile donatıldıktan sonra dünyaya gönderilmiştir. Artık dünyaya gönderilen insan, kaybettiği Cennet'in sevdasıyla yanıp tutuşmakta, önce onu dünyada kurmaya çalışmakta ve hiç olmazsa âhirette ona tekrar kavuşmayı düşlemektedir.

    Aynı şekilde Müslüman'ın bir adı da 'emniyet ve güven sahibi' anlamında 'Mü’min'dir. Yüce Allah'ın bir adı da 'Mü’min'dir. Dolayısıyla güven kaynağı Yüce Allah'a inanan, O'na bağlanan mü'min, kendi iç dünyasında tutarlı, huzurlu olan ve iç dünyasında kurduğu bu güven ortamını dış dünyaya taşıyan kimse demektir. Bu yüzden inanan insanın varlığı, herkes için hayırdır. Nitekim Kur'ân, İslâm toplumundan bahsederken şöyle buyurur:

    "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız..." (Âl-i İmran, 3/110)

    İslâm dininin sahibi olan Yüce Allah'ın bir adı da Vedûd'dur (Hûd 11/90). Vedûd, çokça seven ve sevilen anlamına mubalâğalı ism-i fail kalıbıdır. Evet Yüce Allah, sevgi kaynağıdır. Sevgiyi O yaratmış ve bizim özümüze de "Kendi Ruhu'ndan üflerken" sevgiyi O yerleştirmiştir. İbn Arabî'nin dediği gibi,

    "Biz sevgiden sudur ettik, sevgi üzerine yaratıldık, sevgiye doğru yöneldik ve sevgiye verdik gönlümüzü." (İbnü'l-Arabî 1998, 38)

    Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur:

    "Rabbim Rahimdir, Vedûddur" (pek merhametlidir, kullarını çok sever)."(Hûd, 11/90)

    İşte kendisi her bakımdan güzel olan ve güzeli seven Yüce Allah, fıtratlara sevgiyi yerleştirmiş ve onun söz ve davranışlara yansımasını sağlamak için sevgi yumağı peygamberler göndermiş, sevmeyi ve sevilmeyi sağlayan düsturlar mecmuası kitaplar indirmiştir. Son olarak da Hz. Muhammed (s.a.s)'i göndererek, "birbirini yemede sırtlanları geçmiş" olan insanlardan, birbirini seven, başkasını kendisine tercih eden Müslümanlar yetiştirmiştir. Bu konudaki pek çok âyetten ikisi şöyledir:

    "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız."(Âl-i İmran, 3/103)

    "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Haşr, 59/9)

    İslâm'a göre en büyük fetih, barıştır. Nitekim Fetih Sûresi'nin ilk âyeti olan "Biz Sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik." âyetindeki "Feth-i Mübin"den kasıt, pek çok tefsirciye göre, Hudeybiye Barış Anlaşmasıdır (Taberî, 26:67-68; İbn Kesîr, 4:183) Neredeyse savaşın eşiğine gelmiş iki grup arasında imzalanan bu anlaşmanın en önemli maddesine göre ise, Müslümanlarla Mekke Müşrikleri on yıl süreyle birbirleriyle savaş yapmayacaklardı. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarından sonra Hicretin 6. yılında yapılan bu anlaşma ile Peygamberimiz (s.a.s.), güven ve barış dini İslâm'ın yayılmasının önündeki savaş engelini kaldırmıştır, bir bakıma, insanlar ile iradî tercihleri ve doğruyu bulma arasındaki engel kaldırılmıştır.

    Sevgi ve Güven Âbidesi Hz. Muhammed

    Hz. Peygamber (s.a.s.), varlığı insanlığın hayır ve yararına olan toplumu oluşturmak için çalışmış ve sonuçta böyle bir toplumu oluşturarak bu dünyadan ayrılmıştır. Nitekim, Onun sağlığında Hayber Yahudileri, Müslümanlardan gördükleri adalet ve hakkaniyet karşısında "Herhalde Cennet, Müslümanların eliyle yeryüzünde kuruldu." demekten kendilerini alamamışlardır. Peygamberimiz (s.a.s.), bizzat kendi hayatıyla bunun en güzel misalini sunmuştur.

    "Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'ı ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel bir örnektir." (Ahzâb, 33/21)

    Nitekim O, daha peygamber olmadan Mekke'de sergilediği kırk yıllık örnek hayatında herkesin takdirini kazanmış ve 'Muhammedü'l-Emîn' (Güvenilir Muhammed) denilmeye başlanmıştı. Onun bu güvenilirliği ve saygınlığı kendini, Hz. Hatice (ra)'nin ona uluslararası ticaret işlerini teslim etmesinde, Kâbe'deki Hakemlik olayında ve Mekke'de haksızlıklarla mücadele adına kurulmuş olan Hılfu'l-Fudul cemiyetinin saygın bir üyesi olmasında göstermişti. Yine peygamber olmadan önce yaptığı ticari ortaklıklarda O'nun güvenilirliği ve dürüstlüğü herkesin dikkatini çekmekteydi. O'nun peygamber olmadan önceki hayatı, altmış üç yıllık ömrünün yarısından fazla, kırk yıllık uzun bir süredir. O, bu dönemde Allah'tan vahiy almadan önce de, bir insan olarak tertemiz ve herkes için bir emniyet âbidesi olarak yaşamıştı. Hem de pek çok insanın pek çok erdemden yoksun olduğu bir dönemde. Bu sebeple O'nun, peygamber olmadan önceki ahlâkî güzelliği, olumsuz şartları bahane ederek işledikleri kötülükleri, yahut yapmadıkları güzellikleri örtbas etmeye çalışan günümüz insanı için son derece önemli ve anlamlıdır. O'nun peygamber olmadan önce de güzellikleriyle toplum içerisinde tanınan bir insan olduğunu açıklayan Kur'ân âyetlerinde şöyle buyurulur:

    "Yoksa peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?" (Mü'minûn, 23/69)

    "De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durmuştum. Halâ akıl erdiremiyor musunuz?" (Yunus, 10/16)

    Ben peygamber olmadan önce kırk yıl aranızda yaşadım. Siz benim doğruluğumu, dürüstlüğümü, emanete hıyanet etmeyişimi, ümmiliğimi biliyorsunuz. Ben gençliğimde hiç Allah'a isyan etmedim. Şimdi siz benden, böyle bir şeyi nasıl istersiniz? (Kurtubî, 8:321) O'nun sahip olduğu güzelliklerle ilgili Kur'ân âyetlerinden biri de şöyledir:

    "Gerçekten Sen çok üstün bir ahlâk üzeresin." (Kalem, 68/3)

    Fatiha ve Alâk sûresinden sonra üçüncü sırada inen Kalem sûresinin bu âyeti, O'nun baştan beri sahip bulunduğu faziletleri açık bir şekilde tescil etmektedir. Çünkü henüz onun tüm hayatını kuşatan Kur'ân âyetleri inmemişti; buna rağmen O, büyük bir ahlâk üzere bulunuyordu. Daha sonra O'nun, Kur'ân’la kendi içinde daha da olgunlaşan, mükemmellik içinde mükemmellik kazanan ahlâkî kişiliğini eşi Hz. Ayşe (ra) şöyle özetleyecekti:

    "Onun ahlâkı Kur'ân'dı." (İ. Hanbel, Müsned, 6:188)

    Hz. Hatice Vâlidemiz'le evlenirken nikâh merasiminde söz alan amcası Ebû Talip henüz yirmi beş yaşındaki yeğenini şöyle tanımlıyordu: "Doğrusu Muhammed, Kureyş'in hiçbir gencine benzemeyen, onlardan hiçbiriyle bir tutulamayan bir gençtir. Çünkü o, şeref, asalet, erdem ve akıl bakımından onlardan ayrılır." (İ. Hişam, 1/201)

    Kendisine ilk vahiy geldiğinde, gördüğü manzara karşısında heyecanlanan Hz. Peygamber (s.a.s)'e vefakâr ve fedakâr eşi Hz. Hatice (ra) şöyle diyordu:

    "Sen rahat ol, üzülme. Allah'a yemin ederim ki, Allah seni asla utandırmayacak, ele güne rezil etmeyecektir. Çünkü sen, akrabalık bağlarını gözetirsin. Hep doğru söylersin. Emanete hıyanet etmezsin. Sıkıntılara katlanmasını bilirsin, güçsüzlerin elinden tutarsın. Misafir ağırlamayı seversin. Zor durumda kalan mağdurların hakkını korumak için onlara yardım edersin." (a.g.e., 1:253)

    O'nun sahip olduğu bu erdemler, düşmanları tarafından bile teslim edilmişti. Rum Kisrası, elçi olarak huzurunda bulunan, o zaman henüz iman etmemiş Ebû Süfyan'a Peygamberimiz (s.a.s)’in özellikleri ile ilgili sorular sormuş ve aralarında şöyle bir diyalog geçmişti:

    - Bundan önce, onun hiç yalan söylediğine şahit oldunuz mu?
    - Hayır, asla böyle bir şeye şahit olmadık.
    - İnsanlara yalan söylemeyen, vallahi Allah'a yalan söylemez!

    Habeşistan'a hicret eden Cafer b. Ebî Talib de Necaşî'nin huzurunda şunları söylemişti:

    "Ey Kral! Allah içimizden, aramızda yaşadığı kırk yıl doğruluğu, dürüstlüğü, asaleti, emanete riâyetkârlığı ile tanıdığımız bir kimseyi peygamber gönderdi..." (İbn Kesir, Tefsir, 2:411)

    Peygamberliğinin onuncu yılında müşrik ve kâfirlerin aşırı baskılarına maruz kalan Peygamberimiz (s.a.s.), davetini taşımak ve onlardan kendisine arka çıkmalarını sağlamak için Taif'e gitti. Orada on gün kaldı ve ev ev dolaşarak onlara doğruları anlattı. Sonuçta onlar Hz. Muhammed (s.a.s)'le alay ettiler ve onu kovdular ve o çıkıp giderken onu ve arkadaşı Zeyd'i ayaklarından kan akıncaya kadar taşladılar. O (s.a.s.), Taiflilerin elinden kendini bir bağa zor atmış ve orada şöyle dua etmişti:

    "Allahım! Güçsüz ve zayıflığımı, hor ve hakir görülüşümü Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Zayıf ve güçsüzlerin Rabbi Sensin, benim Rabbim de! Şimdi beni kime bırakıyorsun. Beni, senden uzak olan düşmanlara mı bırakıyorsun? Eğer bana kızmamışsan, hiç önemli değil, çektiklerim bana hiç dokunmaz. Ben Sana, Senin nuruna sığınırım. Bana gazap etmenden korkarım. Senin af ve merhametin benim için çok geniştir. Her şey Senin rızan içindir. Bütün güç kuvvet Senin elindedir." (Köksal, 5/66-71)

    İşte o sırada kendisine gelen ve eğer istersen bu toplumu helâk edelim diyen meleğe Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle karşılık vermiştir:

    "Hayır, hayır. Ben onların helâk edilmelerini istemiyorum. Aksine Allah'ın onların soyundan, yalnız Allah'a ibadet edecek, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kuşaklar çıkarmasını diliyorum!" (Köksal, 5/76)

    Uhud savaşında yaralanıp dişi kırılınca, O, "Müşriklere beddua etseniz!" diyenlere;

    "Ben lânetçi olarak gönderilmedim. Ya Rab! Kavmime hidâyet nasip et, çünkü onlar bilmiyorlar."(Buhari, Enbiya, 37)

    diye dua etmişti. Kısaca O, insanlığa sevdalı, bütün varlığını insanlığın kurtuluşuna adamış bir sevgi ve merhamet peygamberiydi.. Ona göre, bir kişinin hidâyete ermesi, yani gerçekle tanışması, tüm dünya ve içindekilerden çok daha hayırlıydı.

    Hicretin sekizinci yılında Mekke fethedilmişti. 53 yıllık baba ocağını Peygamberimiz (s.a.s)’e ve O'nunla beraber inananlara dar eden, onlara olmadık işkence ve eziyeti reva gören, onları Mekke'den sürüp çıkaran, bununla da kalmayıp onları Medine'de bile rahat bırakmayan, defalarca Medine'ye saldırılar düzenleyen Mekkeliler Hz. Muhammed (s.a.s.) komutasında Mekke'ye giren on bin kişilik orduya beyaz bayrak kaldırıp teslim olmuşlardı. Tüm Mekkelilerin biraz heyecan ve biraz da korkuyla bekledikleri bir sırada Hz. Muhammed (s.a.s.), onlara karşı, sevgi, merhamet ve hoşgörüyü zirvede temsil eden insan olarak

    "Size bugün hiçbir şekilde başa kakma ve kınama yok. Allah sizi yarlıgasın. O, esirgeyicilerin en esirgeyicisidir. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!" (Köksal, 15/288-289)

    diyerek şanına yaraşanı yapmıştır.

    Allah Resûlü'nün Kur'ân âyetlerinde ve kendi sözlerinde geçen pek çok ismi ve sıfatı, bizim O'nu doğru olarak tanımamızda oldukça önemlidir.

    O Rahmet Peygamberidir (Rasülü'r-Rahme, Nebiyyü'l-Merhame). O, belli bir kesime değil, tüm âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

    O, Müjdeci ve Uyarıcıdır (el-Mübeşşir, el-Beşîr; el-Münzir, en-Nezîr)

    O, apaçık gerçektir (el-Hakku'l-Mübîn).

    O, tutunulacak en sağlam kulptur (el-Urvetü'l-Vüskâ).

    O, dosdoğru yoldur (es-Sırâtü'l-Müstakîm)

    O, ışığıyla etrafını aydınlatan parlak bir yıldızdır (en-Necmü's-Sâkıb).

    O, aydınlatan bir kandildir (en-Nûr, es-Sirâcü'l-Münîr).

    O, Allah'a çağıran bir davetçidir (Dâi ilâllah).

    O, şefaati makbul bir şefaatçidir (eş-Şefî', el-Müşeffe').

    O, ıslahatçıdır (el-Muslih).

    O, Allah'ın sevgilisi ve dostudur (Habîbullah, Halîlürrahman).

    O, güçlü delil ve kanıt sahibidir (Sâhıbü'l-Hucce ve'l-Bürhân).

    O, Allah'ın seçtiği seçkin kişidir (el-Mustafa, el-Müctebâ, el-Muhtâr).

    O, övülmüş, övülmeye lâyık kişidir (Muhammed, Ahmed, Mahmûd, Hâmid).

    O, Güvenilir Muhammed'dir (Muhammedü'l-Emîn).

    O, peygamberlerin sonuncusudur (Hâtemü'n-Nebiyyîn) (Kadı Iyaz, 189-195).

    İşte O, sevgi yumağı, güven ve dürüstlük âbidesi seçilmiş, gaye insanı anlamak, her şeyden önce O'nu tanımak, O'nun gibi olmakla ve O'nu sevmekle mümkündür. Zaten O'nu anlamanın anlamı da budur. Nitekim O,

    "Benim sünnetimi izleyen bendendir, ondan yüz çeviren ise benden değildir." (Ma'mer ibn Raşid, 11/291)

    buyurarak, bu gerçeğin altını çizmiştir. Kısaca söylemek gerekirse Peygamber Efendimiz (s.a.s)’i anlamak ve sevmek, her yönüyle O'nu doğru bir biçimde tanımak, O'na uymak, O'nun adını çokça anmak, O'nun ismine ve bize bıraktığı evrensel değerlere saygı duymak, O'nun sevdiklerini sevip, sevmediklerinden uzak olmak, O'nun ahlâkı olan Kur'ân ahlâkıyla ahlâklanmakla olur.

    Peygamberimiz’in Hayatından Sevgi Tabloları

    Şimdi Allah Resûlü'nün hayatından sevgi tabloları sunmak istiyoruz:

    1. Allah Sevgisi: Allah Resûlü (s.a.s.), sürekli Allah'ın gözetimi altında bir kul olduğunun şuurundaydı. O'na karşı kulluk görevlerini aksatmadan ve kendine yaraşır bir biçimde yerine getirmeye gayret ediyordu. Bu konuda O'nun hedefi, "Şükreden bir kul olmaktı" (Buharî, "Münafikun," 79) Peygamberimiz (s.a.s), Allah'ı en iyi bilendi. O'nunla irtibat hâlindeydi. O'nun hoşnutluğunu kazanmak tek derdiydi. Ölüm, onun için O'na kavuşmaktı. Nitekim O’nun pek çok sözünde Allah sevgisi, Allah için sevmek ana tema olarak işlenmiştir. Zaten O’nun bir sevgi yumağı oluşunun temelinde de, sevgi kaynağı olan Yüce Allah'a olan bu yakınlık ve irtibatı yatmaktadır.

    2. Çocuk Sevgisi: Peygamber Efendimiz (s.a.s.), çocukları kucağına alır, öper okşardı. (Buharî, "Edeb", 22) On tane çocuğu olduğu halde hiç birisini alıp öpmediğini söyleyen birisine, "Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim!" (a.y.) buyurmuştu. Çocuklarla ilgilendiği gibi gençlerle de özellikle ilgilenmiş, onları ciddiye almış, onlara değer vermiştir. O'na ilk inananlar arasında gençlerin ayrı ve önemli bir yeri vardı. O, liyakatli gençleri çok büyük sahabilerinin de içinde bulunduğu ordulara kumandan tayin ederek onları taltif etmiştir. O, Tebûk gazvesinde Neccaroğulları sancağını henüz yirmi yaşındaki Zeyd b. Sabit'e vermiş; Bedir savaşında yirmi bir yaşlarındaki Hz. Ali'yi sancaktar tayin etmiş; Kudâaoğulları üzerine gönderilen kırk bin kişilik ordunun başına on sekiz yaşındaki Üsame b. Zeyd'i geçirmiş; yirmi bir yaşındaki Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak göndermişti.(Doğuştan Günümüze…, 1:391-392)

    3. Aile ve Akraba Sevgisi: Ailesine düşkün bir ev reisiydi. Ev işlerinde onlara yardım etmekten asla çekinmezdi. Yeri gelince et doğrar, kabak doğrar, sökük dikerdi. Aile bireylerinin Allah'a karşı görevlerini yerine getirme konusunda da onlara çok düşkündü. Çünkü O,

    "Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) Biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir." (Tâhâ, 20/132)

    emrinin muhatabıydı. O, davetine önce akrabalarından başlamıştı. Çünkü Allah öyle buyurmuştu:

    "(Önce) en yakın akrabanı uyar." (Şuara, 26/214)

    Akrabalık ilişkilerini her zaman sürdürmüş ve yakınlarından da bunu istemişti. O, anne baba sevgisi üzerinde ısrarla durmuş, süt annesini, süt kardeşini, baba dostunu sevmeyi ısrarla istemiş, kendisi de onlara gereken ilgiyi göstererek en güzel misali sunmuştu.

    4. Arkadaş Sevgisi: Peygamberimiz (s.a.s.), cahiliye döneminin karanlıklarında yaşayan insanları her türlü sıkıntıya cefaya katlanarak insanlık tarihinin en mükemmel insanları seviyesine yükseltmiştir. Bir zamanlar kendisine olmadık işkence ve eziyeti yapmış olanları af ve onore etmiştir.

    "And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." (Tevbe, 9/128)

    "Mü’minlere kol kanat ger, onları şefkatle koru!." (Hıcr, 15/88)

    "Sana tâbi olan mü’minlere kol kanat ger..." (Şuara, 26/215)

    5. Ümmet Sevgisi: Hayatını ümmetine adadığı gibi, ahirette de, peygamberlerin bile kendi derdine düşeceği anda O (s.a.s.), "Ümmetî, ümmetî! Allah'ım, ümmetimi isterim ümmetimi!" (Ebu Avâne, Müsned, 1:158) diyecektir.

    6. İnsan Sevgisi: O, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir (Enbiya, 21/107). Ne kadar kötü de olsa herkesi davetine muhatap olarak kabul eden bir peygamber. İnsanları kurtarmak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bir peygamber. Ev ev, panayır panayır, şehir şehir dolaşmış, en zor şartlarda ve zamanlarda pek çok yere seferler düzenlemiş bir peygamber. İnanç ayrımı yapmadan konu komşusuna karşı görevlerini yerine getirmiş bir peygamber. Yanlış yere insanların öldürülmesine ve kim olursa olsun onlara eziyet, işkence edilmesine, insanların köleleştirilmesine şiddetle karşı çıkmış bir peygamber. Savaşta bile işkence edilerek insanları öldürmeyi yasaklamış, savaşa katılmayanlara ve Müslüman olduğunu söyleyenlere asla dokunulmamasını emretmiştir. O'nun döneminde yapılan savaşlarda ölen insanların sayısı dört yüzü bulmamaktadır.

    Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in sevgi ve şefkati ilâhî kaynaklıydı;

    "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever." (Âl-i İmran, 3/159)

    7. Diğer Canlılara ve Çevreye olan Sevgisi: O'nun, insan dışındaki canlılara, hayvan ve bitkilere de büyük değer verdiğini ve temiz bir çevre için elinden gelen her şeyi yaptığını görüyoruz. O,

    "Yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin." (Tirmizî, Birr, 16)

    buyurarak merhamete erişmeyi, tüm yeryüzündeki varlıklara merhamet etmeye endekslemiştir. Bir köpeğe su veren kadının bağışlandığını belirtirken, bir kediye eziyet edip ölümüne sebep olmanın Allah'ın gazabını çektiğini vurgulamıştır. Bir keçiyi sağan adama uğradığında ona şunları söylemiştir:

    "Sağdığında yavrusu için de süt bırak." (Mecmua'z-Zevaid, 8:196)

    Kendisine, "Hayvanlara yapılan iyilik için de mükâfat var mı?" diye soranlara şu cevabı vermiştir: "Evet, her canlıya yapılan iyilik için mükafat vardır." (Buhari, Şürb, 9) O, hayvanları bile keserken, bilenmiş bıçakla ve hayvana fazla eziyet çektirilmeden kesilmelerini özellikle emretmiştir. (Müslim, "Sayd". 57)

    Kendisi bir defasında beş yüz hurma ağacını birden dikmiş (İ. Hanbel, 5:354) ve bu konuda şunları söylemiştir:

    "Bir Müslüman bir ağaç diker de bunun meyvesinden insan, evcil veya vahşi hayvan, veya bir kuş yiyecek olsa, yenen şey diken için bir sadaka hükmüne geçer." (Müslim, Müsakat, 10)

    "Kıyamet kopma anında bile olsa, elinde bir ağaç filizi bulunan onu mutlaka diksin." (Buharî, el-Edebü'l-Müfred, 168)

    Davarları yapraklarını yesin diye, bir ağacı sopayla çırpan adama şöyle müdahalede bulunmuştu:

    "Biraz ağır ol bakalım, ağaca vurarak, onu kırıp dökerek değil, tatlılıkla sallayarak yaprağını dök!" (Üsdü'l-Ğabe, 3:276)

    Yüce Allah'ın Mekke'yi Harem bölge yaparak bir anlamda sit alanı ilân etmesi yanında, O da (s.a.s.), Medine ve Taif'i sit alanı ilân etmişti (Bayraktar, 5:223-227)

    "Yeryüzü bana mescid kılındı, onun toprağı temiz ve temizleyicidir,"

    buyuran Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mekke, Medine, Uhud dağı ve başka yerlerin sevgisini dile getiren pek çok hadisi vardır. O, gök cisimleriyle de ilgilenmiş, onların doğuş ve batışlarını dua fırsatı olarak değerlendirmiştir.

    Peygamber'i Sevmek

    Sevgi gönülde yer eden, dış dünyaya söz ve davranışlarla yansıyan bir duygudur. Sevgi bir verme eylemidir. Sevdiğine gönül verme, sevdiği uğruna verilmesini gerekeni vermedir sevgi. Peygamber (s.a.s)'i sevmek, O'na gönül vermek, özveride bulunma, hattâ gerektiğinde O'nun uğruna malını ve canını verme ile olur. Bu ise, O'nu tanımak, O'nu izlemek, O'nun sevdiklerini sevmek, O'nun bize emanetleri olan Kitap ve Sünnet'e saygı duymak ve sahip çıkmak, hiçbir konuda O'nun önüne geçmemekle gerçekleşir.

    Bilgi olmadan sevgi olmaz. Bu yüzden, O'nu doğru bir şekilde tanımadan lâyıkıyla sevemeyiz. O'nun sevgisini sadece adını taşımak ve adını saygıyla anmak, O'nun özel eşyalarına (Mukaddes Emanetler) saygı duymakla sınırlamak doğru değildir. O'nu sevmek demek, O'nu saygıyla ve çokça anmak demektir. Tevhidi okurken, ona salâvat getirirken, ezan-ı Muhammedî okurken-dinlerken, namazda tahıyyatta "Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Nebî!" derken, salli-bârik dualarını okurken O'nu andığımızın farkında olmaktır.

    Sevilmek için sevmek gerekir. Sevgiyi hak etmek, sevmek ve sevilmek için ise sevgi kaynağı Yüce Allah ile bağlantılı olmakla mümkündür.

    "İman edip, makbul ve güzel işler yapanları Rahman, (hem Allah, hem de mahluklar nezdinde) sevgili kılacaktır..." (Meryem, 19/96)

    Sevginin kaynağı, bir adı da Vedûd olan Allah'tır.

    "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah'a ve peygamberine itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez." (Âl-i İmran, 3/31-32)

    Anadoluda Peygamber Sevgisinin Tezahürleri

    O'nun ismi ve O'nu hatırlatan isimler: Muhammed, Ahmed, Mustafa,.. Gül, Güllü, Güldane, Gülber,.. Her Türk küçük Muhammed, yani bir Mehmetçiktir. Ehl-i Beytinin isimleri: Hasan, Hüseyin, Ali, Fatma, Ayşe, Hatice,.. Her Türk kızı bir küçük Ayşe'dir, Fatma'dır.

    Sırf O'nun ismine saygısızlık olmasın diye, O'nun ismini taşıyan bir kişi bir yaramazlık yapınca adının başına kötü bir ek alır da yanlış anlaşılmalara sebep olur diye, 'Muhammed' ile aynı şekilde yazılan ve fakat 'Mehmed' diye telaffuz edilen isim bize hastır.

    O'nun en güzel medhiyeleri olan mevlidler, kaside ve natlar ve diğer şiirler, bizim edebiyatımızda büyük bir yer tutar.

    O'nun adı anılınca, kalbimizdesin anlamına ellerimizi göğsümüze götürürüz. Adını saygı ve salâvatlarla anarız. Mübarek gün ve geceler, düğün, cenaze, asker uğurlama gibi pek çok özel gün, O'nun mevlidi okunarak kutlanır. Mevlidde O'nun doğumunu anlatan dizeler okunurken, sanki O karşımızdaymış gibi ayağa kalkarız. Mescidlerimiz, evlerimiz O'nun adı, şemaili yazılı levhalarla süslüdür.

    O (s.a.s.), Allah'ın sevgilisi (Habîbullah) dir.

    O'ndan bize kadar gelen özel eşyaları, tarih boyunca bizim onurumuz ve gururumuz olmuştur.

    Şairlerimiz saba rüzgarlarıyla, akan sularla, hacca giden insanlarla, çocuklarımız hacı leyleklerle hep ona selâm göndermişlerdir.

    Ama O sevgi odağına karşı sorumluluklarımız bunlarla sınırlı kalmamalıdır. O'nu bütünüyle ve sağlıklı bir biçimde tanıyarak, O'nu izlemeli ve O'na yaraşır Müslümanlar olmaya gayret etmeliyiz.