• 159 syf.
    ·6 günde·6/10
    Kitap daha çok bir günlükten ibaret. Babasına karşı nefretle büyüyen bir kızın, babasının günlüğünü okuması. Kitapta bir hayatın nasıl çürüdüğünü gözlemleye bilirsiniz.

    Reşat Nuri Güntekin’in diğer kitaplarına nazaran dönemi anlatan değilde, günümüzde de sıklıkla yaşanan sıkıntılar ele alınmış.

    Kitaptan çıkarılacak en önemli ders “her şey dışardan göründüğü gibi değildir, bir de içerden bakmak gerekir” (bence.)

    Çıkarılacak bir diğer ders daha “acımak duygusu olmayınca merhamet, merhamet olmayınca insanlık olmaz.” (bence)

    Kitabın eksikliğini en çok hissettirdiği şey “empati” (bence.)

    Okumanızı tavsiye ederim. :):)
  • "Merhamet zulmün parcasi" diyor ya hani, hah işte o hesap, bu acılara bu zulume dışardan acıyarak bakmak ben utandırıyor artik. Acıyarak bakmak yerine, yokmuş gibi davranıyorum, duymuyorum. Ara sıra gelen bir "vah" ile geliştiriyorum.
  • İçine çok girdiğiniz her hikayede eksik kalırsınız.
    Bazen bir kaç adım geri atıp, dışardan bakmak gerekir...
  • 520 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Bu kitap için ne söylesem eksik kalacak biliyorum. İyi ki okudum, iyi ki yazılmış dediğim kitaplardan biri oldu. Jack London’ın Martin’i kurgularken kendi hayatından yola çıkması, yer yer kendini Martin ile eşleştirmesi bu kitabı değerli kılan noktalardan biri. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Levent Cinemre çevirisinden okumanın ayrıcalığını yaşadım. Okuyacak olanlarla öncelikle tavsiyem bu basımı almaları. Cinemre’nin metne eklediği son notlar çok değerli. Yazarın hayatı ile Martin’in hayatının benzerlikleri, farklılıkları, karakterlerin London’ın hayatında aslında kim olduğu, adı geçen yazarların hayatı ve eserleri hakkında çok yerinde ve doyurucu bilgiler içeriyor. Okurken bu notlara bakmak tabii ki okuyucuya kalmış Cinemre’nin de dediği gibi ama bu notların benim okumamı çok zenginleştirdiğini söylemeyelim.

    Yarı otobiyografik olmasının verdiği heyecanın yanında aşkın, cesaretin, umudun, azmin ve bir vazgeçişin romanı bu. Martin’in eğitimsiz bir denizciyken çok okunan bir yazar olmasının serüveni bu. Ama romanın içeriği dopdolu. Dönemin siyasal eleştirisi, aydın kesimin iki yüzlülüğü, edebiyat ve edebiyat çevresinin zorlukları, güzellik algısı, toplumsal sınıflar arasındaki çatışmalar ve şu an aklıma gelmeyen birçok konunun işlendiği bir eser. Tüm bunları anlatan London’ın kullandığı şahane üslup ile kitabı elimden bırakamadım.


    ***Bundan sonraki yazacaklarım sürpriz bozan içeriyor. Uyarımı yapıp geliyorum Martin Eden’a.

    Kitabı bitirince Martin’in hayatı bana bir çan eğrisini anımsattı. Parasızlığın, işçi sınıfına mensup olup üst sınıftan bir kadına âşık olmanın getirdiği acılar, kendini dönüştürme çabası çanın yükselen kısmı. Martin kitap okumanın, bilgi edinmenin büyülü dünyasına adımını sadece sevdiği kıza ulaşabilmek için atmıyor. Sevdiği kadın Ruth ile tanışmadan önce kitaplara olan sevgisini şu cümleler ile bize gösteriyor London.

    “Mektubunu okuyan arkadaşına doğru bakınca sehpanın üzerindeki kitapları gördü. Açlıktan midesi kazınan birinin yiyecek gördüğü anda gözleri nasıl arzuyla dolarsa, onun da gözleri öyle şevkle, istekle parladı. İçgüdüsel bir adım ve omuzlarının bir sağa, bir sola yalpalaması, onu sehpanın yanına getirdi; kitaplara şefkatle dokunmaya başladı. Başlıklarına, yazarlarının isimlerine baktı, açıp biraz okudu, gözleri ve elleriyle ciltlerini okşadı; hatta kendisinin okumuş olduğu bir kitap gördü aralarında.” (s.5)

    Bu alıntıyı ekleme ihtiyacı duydum çünkü okuduğum bazı yazılarda Martin sadece sevdiği kadına ulaşabilmek için çabaladı anlamında cümleler gördüm.

    Romanın ilk bölümleri Martin’in aşkının alevlenmesi ve kendi sosyal sınıfı ile yeni tanıştığı sınıfın ayrımını kavraması ile geçiyor. Daha sonra Martin bu yeni tanıştığı sınıfın mükemmel olduğuna karar verip büyük bir azimle eğitim eksiğini kendisi tamamlıyor. Ve yazar olmaya karar veriyor. Bu kararı almasında içindeki yazma isteğinin yanında Ruth’a bir an önce kavuşma hayalinin payı büyük oluyor. Bunu yaparken maddi olarak o kadar zor günler geçiriyor ki. Günlerce aç kaldığı, kıyafetlerini rehin verdiği günler. Bu zor günleri daha da zor hale getiren ise başaracağına inanan kimsenin olmaması. Ama bu günlerdeki umudunu başarıya ulaştıktan sonra ne yazık ki bulamıyor.

    Defalarca dergilere yazıları gönderip editörlerden aldığı ruhsuz, basmakalıp yanıtlardan canı yanan Martin, editörler için de altı çizilecek şeyler söylüyor. “Editörlerin yüzde doksan dokuzunun başta gelen özelliği, başarısızlıkları. Yazar olmayı başaramamışlar. Sakın masa başı işinin sıkıcılığını, satışların ve işletme müdürünün kölesi olmayı yazarlıktan daha çok istediklerini zannetme. Yazmaya çalışmış ve becerememişler. İşte lanetli paradoks da tam burada. Edebiyatta başarıya açılan her kapının önünde bekçi köpeği olarak onlar, yani edebiyatta başarıya ulaşamamışlar durur.” (s.307)

    Tüm bu denemelerinde bir yandan Ruth ve ailesinin memnuniyetsizliğini ile başa çıkmaya çalışıyor. Burada Ruth karakterine de değinmek istiyorum. Kendisinin zayıf ve pek sağlıklı olmayan vücudunun yanında Martin’in genç ve sağlıklı bedeni Martin’e çekilmesine neden oluyor. Bir yandan Martin’in kişiliğinden de etkileniyor ama ne yazık ki birçok aşığın yaptığı hataya düşüp Martin’i ve aşkını kendi istekleri doğrultusunda değiştirmeye çalışıyor. Başaramayınca artık Martin elde etmek isteği bir âşık olmaktan çıkıyor.

    Bir gün Martin’in bir eseri yayınlanınca domino taşı etkisi ile hızlı bir şekilde tanınan bir yazar oluyor. Çan eğrisinin tepe noktasına ulaşınca bir dönüm noktasına gelmiş oluyor. Artık parası ve basılı eserleri vardır ama ulaşmak için çabaladığı şeylerin aslında dışardan göründüğü kadar değerli olmadığını anlıyor. Parası yokken onu terk edenlerin bir bir yanına gelmesi Martin için dayanılmaz bir nefretin, kalp kırıklığının ve hayattan soğumasının sebebi oluyor. Kötü günlerinde yanında olan bir avuç insan için kazandığı parayı hesapsızca veriyor. Çünkü biliyor ki dostlar kötü günde insanın yanında olunca daha değerli.

    Martin büyük bir hızla kazandığı başarının günün birinde yerle bir olacağının farkına varıp uzak diyarlara yelken açıyor. Bu yolculuk onu ebedî yolculuğuna ulaştırıyor.

    https://www.instagram.com/...rce=ig_web_copy_link
  • .

    Toplumun en büyük haksızlığa uğramış tarihî şahsiyetlerinden biri, II. Abdülhamid’dir. Kendisinden önceki devirlerin ağır yükünü omuzlarında taşıyan, en güvenebileceği adamların ihanetine uğrayan ve dağılmak üzere olan içi dışı düşman dolu bir imparatorluğu 33 yıl sırf zekâ ve hamiyeti ile ayakta tutan bu büyük padişahı katil, kanlı, müstebit, kızıl sultan, cahil ve korkak olarak tanıtılmış, daima aleyhinde işleyen bu propagandanın tesiriyle de böyle tanınmış talihsiz bir insandır.

    Daha ilkokul sıralarında belirli bir propagandanın tesirinde kalmaya başlayarak, yaşları ilerledikçe aynı telkinler ile büyütülen nesillerin, o propagandanın yalanlarını bir gerçek gibi benimsemelerinden tabiî ne olabilir?

    Öğren yavrum ki On Temmuz bayramların en büyüğü,Esir millet böyle bir gün zincirini kırdı, söktü.Ondan evvel geçen günler, bilsen ne siyahtı.Milletin her iyiliğini düşünecek padişahtı;Halbuki o zaman sultan,insan değil, canavardı,Canlar yakar, kan dökerdi, millet ondan pek bîzârdı!gibi saçmalar, kim bilir hangi kırılası kalemlerle yazılarak okuma kitaplarına geçiyor, körpe beyinlere Sultan Hamîd düşmanlığı aşılıyordu.

    Bu düşmanlığı aşılayanlar ilkönce İttihatçılar, yâni hürriyet kahramanları (!) yâni Sultan Abdülhamid’in 33 yıl ayakta tuttuğu imparatorluğu 10 yılda dağıttıktan sonra memleketten kaçan kişilerdi. İttihatçılardan sonra da Ermeniler, Rumlar, Yahudilerdi. Yâni, yabancıları işe karıştırarak Türkiye’yi batırmak için Osmanlı Bankası’nı basan, Anadolu’da kargaşalık çıkaran ve Avrupa’nın gık demesine meydan vermeden Sultan Abdülhamid tarafından tepelenen Ermeniler; yani Balkanlara saldırıp karışıklık çıkarmak ve yine yabancıların da işe karışması ile Türkiye’yi parçalamak isterken Sultan Hamid tarafından 1897’de tepelenen Yunanlılar (ve bizdeki adı ile Rumlar ); ve Filistin’de bir Yahudistan kurmak teşebbüsleri Sultan Hamid tarafından önlenen Yahudi’lerdi.

    Sultan Hamid, bin türlü siyasî tertiple bu azınlıkların azgınlıklarını yere sererken, onlarla birleşerek padişahı tahtından indiren kabadayılar:Türk, Musevi, Rum, Ermeni,Gördük bu rûz-ı rûşeni!şarkısının, bu unutulmaz ahmaklık ve ihanet bestesini söyleyerek meydanları çınlatıyor, Birinci Dünya Savaşı ile mütarekesine kadar Musevi, Rum, Ermeni vatandaşların nasıl bir “rûz-ı rûşeni” beklediklerini anlamamak gibi bir alıklıkla bir imparatorluğu idare ettiklerini sanıyorlardı.

    Sultan Hamid’i iyice anlamak için tahta çıktığı zamanı iyi bilmek lâzımdır. Sultan Aziz’in son zamanlardaki çöküntü sırasında, memleketi yürütmek için beliren iki akımdan libaralizmi V.Murat, muhafazakârlığı II.Abdülhamid temsil ediyordu. Liberaller, İngiltere ve Fransa’ya bakarak parlamento ile her şeyin düzeleceğine inanıyor, muhafakârlar, 30 milyonluk imparatorlukta 10 milyon Türk’ün hâkimiyetini sağlamak içim mutlak idareye lüzum görüyordu. Masonlar, Sultan Murad’ı da mason yapmışlardı. Gerçek yüzünü Sultan Murad’a göstermeyen masonluğun arkasında ise Yahudilik ve Avrupa emperyalizmi vardı.

    İlk Meşrutiyet Meclisindeki Hıristiyan mebuslar, Türkiye’nin biran önce parçalanması için Ruslar ile savaşa şiddetle taraftar olmuşlardı. Ve gerçekten de neredeyse imparatorluk dağılacaktı. Sultan Hamid, bunu gördükten sonra, meşrutiyeti devam ettirseydi, elbette ki yanlış bir iş yapmış olurdu. Müslüman olmayan mebuslarla birlikte, dışardan körüklenen Arap ve Arnavut milliyetçiliklerine de set çekmek üzere Meclisi kapatması, Sultan Hamid’in en büyük başarısı ve hizmetidir. Bu meclis kapatılmasaydı ne olacaktı? 8 milyon Hırıstiyan ve 12 milyon Müslüman yabancıya karşı, kültür seviyesi hepsinden geri 10 milyon Türkle bu devlet nasıl tutulacaktı? Demokrasi bir çoğunluk rejimi olduğuna göre, Türklerden çok olan Araplar, meselâ, resmi dilin Arapça olmasını teklif etseler ve Arnavutları da yanlarına alsalar, sonuç ne olacaktı? Bütün Türk olmayanlar birleşerek Osmanlı İmparatorluğunun Avusturya-Macaristan gibi federatif bir devlet olmasını isteseler, bunun, nasıl önüne geçilecekti? Karışmak için fırsat gözleyen Avrupa devletlerini kışkırtmak üzere demokratik nümayişler yapılsa, bu ne ile önlenebilecekti?

    İşte Sultan Hamid, Meclisi kapatarak bütün bu tehlikeleri önledi ve tahtından indirilmeseydi daha da önleyecekti.

    Fakat onun hizmeti bu kadar da değildi. 1877-1878 savaşından yenilerek çıkan Osmanlı ordusunu, o zamanın en mükemmel silâhları ile, meselâ mavzer tüfekleriyle silâhlandırdı. Denizci devletlerin ve Rusların denizden yapmaları mümkün taarruzlara karşı, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını tahkim etti. Ve, Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerle Fransızların 18 Mart 1915 saldırıları bu istihkâmlarla durduruldu.

    Mükemmel kurmaylar yetiştirdi. 1914-1918 savaşı ile İstiklâl Savaşı’nı bunlar idare ettiler. Sultan Aziz’in, Ruslarla çarpışıp Kırım’ı kurtarmak için hazırladığı donanma, denizcilik tekniğinin değişmesi karşısında değerini kaybetmişti. 8-10 mil giden gemilerle artık iş görülemezdi. Bunları kadro dışı ederek iki zırhlı ile iki kruvazör aldı. Büyük Osmanlı borçlarının üçte ikisini ödedi. Pek çok okul açıldı. Pek çok yol ve köprü, ayrıca hastahane ve çeşme gibi hayrat yaptırdı. Görülmemiş bir haber alma şebekesi kurdu. Yabancı elçilerden bile casusları vardı. Avrupa’da kuş uçsa haberi oluyor, aleyhimizdeki kararları önceden öğrenerek tedbirini alıyordu. Hilâfeti, Osmanlı Hanedanından almak için Mısır’da kurulan gizli bir derneğin üyelerinden biri Sultan Hamid’in adamlarından biri idi. Balkanlıların mezhep ve milliyet ayrılıklarını körükleyerek birleşmelerine engel olduğu gibi; İngiliz, Alman ve Rusları da birbirine düşürerek aleyhimizde birleşmelerini engelledi.

    Bunları yaparken de vezirlerinden, paşalarından kimseye güvenmemekte ne kadar haklı olduğunu zaman göstermiş ve koca vezirler, hiç sıkılmadan, yabancı elçiliklere, konsolosluklara sığınmışlardı.

    Çok namuslu ve dindar bir adam olduğu için, asla kan dökmemiştir. Mithat Paşa’yı öldürttüğü hakkındaki söylenti iftiradır. Gerçi o, Mithat Paşa’dan şüphe ediyor, onun Sultan Aziz’i öldürtmüş olduğuna inanıyordu. Fakat, dindar bir insan olarak, kan dökmekten, bütün hayatınca çekinmiş, Mithat Paşa ile arkadaşlarının idam kararlarını müebbet hapse çevirmişti. İsteseydi idam kararını imzalayamaz mı idi? Buna hangi kuvvet engel olabilirdi? Bunu yapmayarak sonra, Talif’te suikasta girişecek kadar az zekâlı mı idi?

    Memleketi doğrudan tehdit eden Moskof emperyalizmi ile batıdan tehdit eden Avrupa emperyalizmi ve onun temsilcisi İngiltere’ye karşı devleti savunan Sultan Hamid, ayrıca azınlıklar ve gafil hürriyetçiler ile de uğraşmaya mecbur olmuş, güneyden gelen siyonizme de göğüs germiştir.

    Sultan Hamid için Osmanlı İmparatorluğunu, soyumuzun düşmanı Moskoflarla hilâfetin düşmanı İngiltere’ye, devletimizin düşmanları siyonizme ve azınlıklara, rejimin düşmanı hürriyetçilere karşı savunmak meselesi ve vazifesi vardı. Bunun için de, kendisinin devlet başkanı kalması gerekti. Kendisi çekilirse, devletin tutunamayacağı hakkındaki düşüncenin doğruluğu, çok geçmeden gerçekleşmiştir.

    Şimdi bu kadar büyük bir dâvânın karşısında, Peyami Safa’nın ileri sürdüğü İsmail Safa’nın sürgün edilmesi gibi hâdiselerin ne ehemmiyeti olabilir? İsmail Safa ne istiyordu? Oğlunun iddiasına göre hürriyet! Yani meşrutiyet, serbest seçim. Yani bir alay Arap, Arnavut, Ermeni, Rum, Bulgar, Yahudi ve Sırp’ın Türkiye’nin kaderi hakkında söz sahibi olması… Şimdi akıl, anlayış, vicdan ve millî şuur sahibi olarak düşünelim: Böyle bir sonuca razı olunabilir mi?

    Sultan Hamid, sürgün ettiklerine aylık da bağladığına göre, Anadolu’nun en sağlam havalı yerlerinden biri bulunduğu, ahalisinin dinç ve gürbüz yapısı ile belli olan Sivas’ta İsmail Safa’nın ölmesi Sultan Hamid’in kabahatı mıdır? Verem olan İsmail Safa, İstanbul’da kalsaydı, ölmeyecek miydi?

    Babasına karşı beslediği sevgi dolayısıyla, Peyami Safa’nın bazı özel düşünceleri olması tabiîdir. Fakat, her gün binlerce kişiye seslenen bir yazarın, Sultan Hamid gibi büyük bir padişahı, Osmanlı sultanlarının en cahili ve kanlısı diye göstermeye kalkması, doğru mudur?

    “Bu dünyada herkes bir çok şeyin cahilidir. Yeter ki kendi işinin cahili olmasın”. Kendi işinin ehli olduğunu bin bir delille isbat etmiş bulunan Sultan Hamid ise asla cahil değildir. Onun bir yüksek okul hattâ lise diploması yoktur. Fakat özel öğretmenlerle hayattan ve içinde yetiştiği büyük ve muhteşem hanedandan çok cevherli şeyler öğrenmişti. Ressam, hattât ve musikişinas idi. Doğu ve batı dillerinden bazılarını biliyordu. Kurduğu çok değerli Yıldız Kütüphanesi, bugün, Üniversite Kütüphanesi’ni de yine o kurdu. Yani Sultan Hamid, Türk kültürüne kütüphane kurarak, pek çok okul açarak ve ilmî eserler yazdırarak hizmet etti.

    Onun katil olduğu yalan, kızıl sultan olduğu iftiradır. Avrupalıların ve Ermenilerin yakıştırdığı kızıl sultanlığı benimsemek, onların emellerine hizmet etmek olmaz mı?

    Sultan Hamid, kızıl değil, “Gök Sultan”dır. Herkeste bulunması mümkün ufak tefek kusurlarını şişirip erdemlerini inkâr etmekle ne Türk tarihi, ne de Türk milleti bir şey kazanır. İsmail Safa, İngiliz-Boer savaşında, İngilizlerin bu başarısını, onların elçiliklerine giderek tebrik ettiği için, Sultan Hamid tarafından haklı olarak, sürgün edilmiştir. Belki İsmail Safa, o zaman, İngilizlerin nasıl bir Türk ve Müslüman düşmanı olduğunu bilmiyordu. Fakat geniş haber alma imkânları ile her şeyi bilen Sultan Hamid, memleket aydınlarının düşman elçilikleriyle temasına müsaade edemezdi.

    Şimdi insafla düşünülsün: Hiçbir sebep yokken, sırf yurtlarındaki elmas madenlerini zaptetmek için, bir avuç Boer’e büyük ordularla saldıran İngiltere’yi tebrik etmek hangi hürriyetçilik anlayışının sonucudur?

    O günkü İngiltere’yi Boer’leri yendi diye tebrik etmekle, bugünkü Moskofları Finlere karşı başarılarından dolayı alkışlamak arasında ne fark vardır?

    Merhum Gök Sultan Abdülhamid Han, bütün hayatında bir fikir, devleti ayakta tutmak ve hazırlamak için yaşadı. Siyasî dehası ile Avrupa’yı ve Moskof’u oyalıyor, bir yandan da demir yolu ve okul ile Türk milletini kuvvetlendirmeye çalışıyordu.

    Sultan Hamid ile onun düşmanları olan hürriyetçileri ölçüştürmek için, yalnız şu noktaya bakmak yeter: Hürriyet kahramanları (!), hürriyeti yok edip yüzlerce masumu astıktan sonra, savaşa soktukları devlet yenilince, hırsızlar gibi kaçtılar. Gök Sultan, bir tek siyasî idam yapmadan, en korkunç siyasî güçlükleri atlatarak 33 yıllık saltanatında devleti ayakta tuttuktan sonra tahtından indirilirken, Moskof çarının Rusya’ya davetini; Selanik’ten Alman gemileriyle İstanbul’a gelirken de Alman İmparatorunun dâvetini reddederek vatanında sürgün ve mahpus gibi yaşamayı tercih etti.

    Türkiye dört sınırında yangınlar olan bir ev, Sultan Hamid, o yangınların eve bulaşmaması için hızla koşarak ateşe su serpen, kum döken ve keçe kapatan bir savunucu idi. Bu koşuşmaları sırasında yoluna çıkan bir iki çocuğa çarpıp düşürdüyse, suç onun değildir. Çünkü, yurdun çevresindeki yangınlar göğe yükseliyor ve Gök Sultan, alevleri içeri sokmamak için didiniyordu.

    Ve sokmadı da…

    Ne diyelim? Durağı cennet olsun…


    Ocak Dergisi , 11. Sayı , 11 Mayıs 1956

    Hüseyin Nihal Atsız

    .
  • İşte, düşünüldüğünde bu kadar dehşetengiz bir şey yazı! Boş bir sayfaya küçük harflerle "dünya" diye yazıyorsunuz, ve o küçük harflere baktığınızda tırnak kadar bir alanda koskocaman bir tüm dünya gerçekten de varmış gibi görüyorsunuz bir anda. "Kâinat" diye yazıyorsunuz; kâğıt üzerindeki tek sözcükte gözünüzün, aklınızın, hayâlinizin alamadığı sınırsızlıkta bir kâinat bütün anlamları, uzantılarıyla birlikte canlanıyor!

    Atlaslara bakmak içimizden, olduğumuz yerden çıkmış olmak duygusu veriyor bize. Dünya haritasını elimize aldığımızda dünyayı avuçladığımızı sanıyoruz. Dünyanın dışına gerçekten çıkmışız da, haritasına baktığımız her ülkede geziyormuşuz veya hemen, kolayca gezinebilirmişiz gibi geliyor o an.

    Tıp insanın kimyasına dışarıdan bakmayı sağlıyor veya kolaylaştırıyor; coğrafya, yeryüzüne; tarih, geçmişe. Edebiyat ise insan psikolojisine, hayatın iç derinliğine... Her şey bir iç ve dış bakış meselesinde düğümleniyor yani. Kitaplar ise bu meselenin yegâne materyali. Belki de aslında, kendi kendisini dışardan görüp anlayabilmek için okuyor insan. Okumak bir çeşit özgürlük, hatta sonsuzluk hissi veriyor ona.
    Nihan Kaya
    Sayfa 89 - İthaki, 2018