• Ankaralı
    Ankaralı İngiliz Câsûsunun İ'tirâfları ve İngilizlerin İslam Düşmanlığı'ı inceledi.
    128 syf.
    ·Beğendi·8/10
    İngiliz Câsûsunun İ'tirâfları ve İngilizlerin İslam Düşmanlığı Hüseyin Hilmi Işık
    Kitap bana hediye olarak verilmişti. Kitap ince bir kitap olduğu için bir gün içerisinde rahatlıkla okunabiliyor. Kitabın içeriğine geçmeden önce yazı diline değinmek istiyorum. Kitabın yazımında bazı kelimelerde alışıldık şekilde değilde bazı harfler değişik veya düşmüş şekilde yazılmış anlam olarak değişmese de okurken insanın dikkatini bariz bir şekilde çekiyor. Kitap üç ana bölümden oluşuyor. 1- İngiliz Casusu'nun itirafları bu bölümde İngiliz Casus Hampher'in itirafları Şiilerin düşünce yapısı ve Vehhabilik'in nasıl kurulduğu karşımıza çıkıyor. Bu bölümde dikkatimi çeken nokta itiraflarda yazan tarihler çünkü bu tarihlerde yanlışlık olabilir. Bunun nedeni de Hampher'in, Vehhabilik'in kurucusu Necdli Muhammed ile tanıştığında Necdli Muhammed'in yaşının 10-12 gibi olması lazım ondan bilgiler doğru ama tarihler yanlış yazılmış olabilir. Onun dışında bu bölümde karşımıza çıkan Şiilerin düşünceleri ve Vehhabilik'in kuruluşu zaten bu konularla ilgili olanların bildiği şeylerdir. Onlarda doğruydu bir sıkıntı yoktu.
    2. Bölümde ise İngilizlerin İslam ve İslam devletlerinde ki kısa orta uzun vadeli planları anlatılıyor. Aynı zamanda İngilizlerin yetiştirdikleri devlet adamları ve o adamları devletlere nasıl yerleştirip devlet için söz sahibi işlerini hallederek kaleyi içten fethettiğini anlatıyor.
    3. Bölüm de İslam'ı ve İslam'a dair kavramlar anlatılıyor. Kısa bir şekilde Peygamberimizin ufak bir aile silsilesi ve hayatı anlatılıyor. Aynı zamanda bir müslüman'ın nasıl olması gerektiğini anlatıyor ve insanın kendisini sorgulamasını sağlayan bir bölümdü. Ayrıca bu bölüm kitabın en kısa bölümüdür. Genel olarak okunabilir bir kitap ama önce dediğim gibi yazılan tarihlerde biraz sıkıntı olabilir
  • 436 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi·
    Uzun zamandır Yaşar Kemal okumak istememe rağmen bir türlü yerli edebiyata vakit ayıramıyordum. Yaşar Kemal romanları özelinde ise yaptığım planlar önce daha ince roman ve hikayelerini okuyup ondan sonra serilere başlamak ve İnce Memed ile kapanışı yapmaktı. İnsanların genel davranışıdır pastanın en güzel dilimini sona saklamak, ben de o insanlardan biriydim fakat sonra bu düşünce tarzının belki de pek doğru olmadığını ve en güzel dilimi hemen ağza atmanın daha doğru olduğunu kavramaya başladım. Uzun bir düşünce etütü sonrası gözümü karartıp İnce Memed serisinin ilk kitabını elime aldım ve sayfaları çevirmeye başladım. Yaklaşık 10 dakika kadar sonra çok doğru bir şey yaptığımı farkettim.

    Bu uzun girizgahtan sonra romanın özüne inmek gerekirse İnce Memed Adana çevresindeki dağ köylerinden birisinde yaşamaktadır. Dağ köylüleri ağa zülmü altında köyde yanaşmalık ve çiftçilik yapmaktadır. Köydeki teamüle göre elde edilen mahsulün üçte ikisi ağaya, üçte biri ise köylülere verilmektedir. Abdi Ağa da Memed'in köyüyle beraber 5 köyün ağalığını yapmakta ve yattığı yerden insanların emeklerini sömürerek para kazanmaktadır. Bu devran daha fazla böyle dönmesin diye bir yiğit çıkmalı ve köylüleri arkasına alarak ağaya karşı çıkmalıdır. İşte İnce Memed böyle bir ortamda haksızlığa karşı gelme ve zalimin zulmünü def etme içgüdüsüyle doğmuştur. Memed 20 yaşına geldiğinde çocukluktan beri aşığı olduğu Hatçe'sinin ağanın yiğeniyle zorla evlendirileceğini öğrenir. Bu minval üzerine kafa yoran Memed çareyi sevdiğini kaçırmakta bulur. Hikaye Abdi Ağa, Memed ve Hatçe çemberinde gelişir.

    Romanın içeriği kadar betimlemeleri ve felsefi yönü de epey kuvvetlidir. Bu sebeple Türk edebiyatının en iyi eseri olduğu konusunda birçok otorite hemfikirdir. Hoşuma gitmeyen tek kısım kitabın arka kısmındaki yazının tat kaçıran detaylar içermesi oldu. Arka yazı daha belirsiz ve açık uçlu olabilirdi. Bu yazıyı bitirdikten sonra serinin ikinci kitabını elime alıp en güzel dilimden bir çatal daha alacağım. Hiçbir endişe duymadan kitabı alıp okuyabilirsiniz, eminim ki siz de İnce Memed'in devrimini haklı bulacaksınız.
  • Gençler eski şiirimizi okumuyorlar, çünkü bulamıyorlar.
    Sadeddin Nüzhet yeni yazı ile Baki divanını bastırdı, ikinci, üçüncü derecede şairlerden daha bir ikisinin divanını bastırdı. Allah razı olsun.
    Ama bu iş o kadarla kaldı. Çocuklarımıza verecek bir Fuzuli, bir Nedim divanı bulamazsınız. bunca yıldır o divanların üç dört tanesi olsun bastırılamaz mıydı? şiirlerin yanına bugünkü Türkçe ile birer tercümesi de konulabilirdi.
    İşte Necmeddin Halil Onan'ın İzahlı Divan Şiiri Antolojisi.
    O kitabın gençlerimize çok büyük iyilikleri olabilir. Ama yazık ki yalnız ders kitabı diye okunuyor, öğretmenlik etmeyen yazarlarımızın çoğu onu görüp okumalıdır bile.
    Öyle bir kitap yalnız okulda kalmamalı, hayatımıza karışmalıdır. Tamamdır demiyorum, iyi bir başlangıçtır. Fuat Köprülü'nün Antolojisi...
    Bu "antoloji" sözünü yazarken tüylerim ürperiyor, ne çirkin, ne yaban kelime!
    Frenkçede iyi olabilir, Türkçeye uymuyor.
    Neyse... Fuat Köprülü'nün antolojisi daha büyüktür ama onda şiirler anlatılmamıştır, beklenen hizmeti göremez. Onu muhakkak bir öğretmen okutup mısraların ne demek olduğunu söyleyecektir. Necmeddin Halil'in kitabını ise bir genç kendi kendine de okuyabilir.
    Ama, yine söylüyorum, bu kadarla kalmamalıdır. Edebiyat bilginlerimiz Mecnun-u Leyli'yi yeni yazı ile bastırmak içi bilmem ne duruyorlar?
    Fuzuli'nin o büyük şiiri, dünyanın en güzel manzum romanlarından biridir.
    Kays'ın Leylâ'yı tanımayıp savması, Leylâ'nın hastalanıp ölmesi, o parçadaki sonbahar tasviri:

    Bir böyle hevada Leyli-i zâr
    Gam def'ine etti meyl-i gülzâr
    Gördü gül-ü lâleden eser yok
    Enva-i çemende berk-ü ber yok
    Sahn-i çemenin sefası gitmiş
    Noksan-i sefa kemale yetmiş
    Ne berk yüzünde tab kalmış
    Ne sebz teninde âb kalmış...

    Leylâ'nın öldüğünü haber alınca Kays'ın feryadı, gidip kabrin üzerinde ölmesi:

    Gül derdi hadika-i emelden
    Mey içti surahi-i ecelden
    Kabrini kucakları nigârın
    Can sadkası etti ol ol mezarın
    Leyli dedi verdi can-ı şirin
    Ol âşık-i bî-karâr-ü müskin...


    Bütün bunlar eşi az bulunur sayfalardır. Gençlerimiz, çocuklarımız biraz anlatılınca bunları pekâlâ sevip okuyabilirler.
    Okullarda çocuklara divan şiiri şimdi gösteriliyor, edebiyat tarihi yanında Necmeddin Halil'in kitabı da okutuluyor. İyi ama ezberletilmiyor! Edebiyat öğretmenleri arasında çocuklardan şiir ezberlemelerini isteyen beş on kişi var, yok... Ötekiler sadece yüzünden okutuyor, mâna verdiriyor, bırakıyor. ezberlenmeyen şiir, iyice öğrenilmiş demek değildir, insanın dışında kalır, hayatına karışmaz. Gençlere şiir ezberlemek hevesi verilmiyor. Kimi görseniz: "Benim hafızam kuvvetli değildir, şiiri severim, okurum ama belleyemem" diyor; bununla övündüğü de belli...
    Çünkü malûm ya! ezberlemek pek akıllı adam kârı değildir, hafızlar öyle zeki olmaz...
    İşte bu düşünce ezberciliğin, şu kötü mânada ezberciliğin ta kendisidir.
    Ezberciliğin iyi olmadığını duymuş, bu sözün ne demek olduğunu iyice anlamamış, ezbercilik neye derler? onu öğrenememiş, şiir ezberlemeği de kötü bir şey sanıyor. Bu düşünceyi çocuklara da aşılıyorlar.
    Ben ezberlerim, iki bin beyit kadar bilirim, çok bir şey değil, Avrupa'da kendilerini edebiyata vermiş insanlar arasında yirmi beş, otuz bin beyit bilen vardır, bunların hiçbiride, bizim "hafızası kuvvetsiz", ezberciliği beğenmeyen dostlarımızdan sersem değildir. Bir kimsenin istese de ezberleyemeyeceğini, yaşla, tütünle, bilmem ne ile hafızasının körleştiğine inanmayın; hafızalarının kuvvetsizliği işletmedikleri içindir.
    Her insana hafıza vardır, konuşuyor, demek ki bir çok kelimeleri ezberlemiş. Herkes bir iki tane olsun türkü bilir, doğru yanlış mırıldanır, demek ki hafızası vardır.
    Eskiden şiiri çabuk ezberleyemezdim, on beş, yirmi kere okurdum; şimdi üç beş okuyuşta öğreniyorum. Ezberlemeği bir zaman bırakırsam hafıza yine tembelleşiyor, yine almıyor. Öyleyse hep bir alışma işi. Kendinizi alıştırın, siz de çabucak ezberlersiniz...
    İşin doğrusu şiiri gerçekten sevmiyoruz, bizde güzel söz şekilleri aşkı yok; bizde olmadığı için bu duyguyu çocuklarımıza da veremiyoruz, sonra da divan şiiri artık unutulacak, gençler anlamıyor diye dövünüyoruz.Bu işte yeni yazının, dil değişmesinin, Arapça/Farsça öğrenmemenin bir suçu yok, hiç olmazsa büyük bir suçu yok.
    Asıl büyük suç bizim kendimizin de eski şiiri gerçekten sevmeyişimizde, onu evlerimizden kaldırmış olmamızda.

    Gençler gazelleri anlayıp sevemezlermiş... Yahya Kemal'in şiirlerini, gazellerini yalnız biz yaşta olanlar mı okuyor, beğeniyor sanıyorsunuz? Biz mektepte iken Yahya Kemal daha yeni yazmağa başlamıştı, hocamız gelip de ondan bir iki beyit okuyunca pek sevinirdik.
    Bugünün liselerine giden çocuklarda tıpkı bizim gibi, öğretmenlerinden Yahya Kemal'in şiirlerini okutmasını istiyorlar, yeni bir gazelini okursanız çok seviniyorlar, mânasını öğrenip defterlerine yazmak istiyorlar.
    Yahya Kemal'in gazellerini okuyup seven gençler; Fuzuli'nin, Bâki'nin, Naili'ninkileri niçin anlayıp sevmesin?..


    Cumhuriyet, 10.10.1942 (Abdurrahman Cahit ZARİFOĞLU)
    Nurullah Ataç
    Sayfa 32 - Yapı Kredi Yayınları
  • Elimden gelse, topunun yazı yazmasına engel olurdum. Nedir bu; okursun, okursun.. Alır seni bir düşünce.. Aklına saçma sapan şeyler gelir. Vallahi, yazdırtmazdım bunları, hepsini yasak ederdim.
    Prens V. F. Odoyevski
  • 224 syf.
    ·49 günde·Puan vermedi
    Başlıkları ayrı 2-3 sayfalık düşünce yazılarından oluşan bir kitap. Okuması keyifli çünkü her bir başlıkta bize başka durup dinlenirken görebileceğimiz ayrıntılara değiniyor yazar.

    Yazı dili sade ve anlaşılır, cümleler kısa ve akıcı olması kitabı okuma isteğini oldukça arttırıyor.

    İçeriğinde ise Türkiye'de gözlemleyebileceğimiz her türlü olay tecrübeli hocamız tarafından ele alınmış.

    Biraz nefes almak için okunabilir ama Yavaşlamak üzerine olan beklentimi karşılayan bir eser olmadı ne yazık ki...
  • 492 syf.
    ·5 günde·8/10
    “Ben Bir Devrimciyim” temalarına göre dizilmiş ve kronolojik bir sıra takip etmeyen yazılardan oluşmuş bir derleme kitabı, üstelik yazarın son kitabı olması sebebiyle daha da bir önem kazanıyor ancak bu kitap maalesef akademik çevrelerde hak ettiği değere kavuşamamış, geçen sürede de fazlasıyla ihmal edilmiş. Bu kitapta karşımıza romancı kimliğinden ziyade gazeteci Steinbeck çıkıyor ve romancılığı kadar gazeteciliğinin de mükemmel olduğunu kaleme aldığı makalelere bakaraktan kolayca anlayabiliyoruz. Yani bu alanda bile aslında romancı kimliğinden hiçbir şey kaybetmiyor Kitabın orijinal adı “Amerika ve Amerikalılar” olarak geçse de bizdeki başlık olarak 1954’te kaleme aldığı “Ben Bir Devrimciyim” ismi tercih edilmiş. Steinbeck romanlarına az çok aşina olanlar sırf başlığa bakarak bu kitabı bir roman olarak zannedebilirler. “Gazap Üzümleri” olsun, “Bitmeyen Kavga” olsun, “Fareler ve İnsanlar” olsun bu kitaplarda yazarın köleliğe, kapitalist sisteme, emek hırsızlığına olan duruşu sanırım herkesçe malum. Kitaba ismini veren makale de bu kitapta en beğendiğim yazı oldu, ancak biraz daha uzun olsaymış daha iyi olacakmış. Bu yazısında yazar kendisini “ben çok tehlikeli bir devrimciyim” olarak nitelendiriyor, devrim sözcüğünden ne anlamamız gerektiğini açıklıyor ve yazısında her zaman bireyin arkasında olduğunu ısrarla vurguluyor. Orijinal baskında kitapta yüze yakın fotoğrafın olduğunu bir yerlerde okuduysam da bizdeki baskıda o fotoğraflara yer verilmemiş.

    Yazar burada kendisine hiç de yabancı olmayan bir konu etrafında yazılarını derlemiş. Yıllarca süren çalışmaların bir ürünü olarak çıkan bu kitaptaki yazıların ortak bir teması var: Amerika. Amerika’yı ve halkını, Amerika’nın geçmişinin ve geleceğini, Amerikan olmanın ne demek olduğunu bu yazılarda görmek mümkün. 1960’lı yıllarda önemli bir şahsiyet haline gelen yazar, sanırım kendini Amerikan halkına karşı borçlu ve sorumlu hissettiği için böyle bir çalışmaya kalkışmış olabilir. Zaten o yıllarda JFK ve LBJ gibi Amerikan başkanlarıyla tanışıklığı ve yakın arkadaşlığı sayesinde Amerika’daki sorunlara daha yakından bakma imkânına sahiptir. 1960’lı yıllar Amerikan tarihinde en çalkantılı geçen yıllar olmuştur. Küba Krizinin patlak vermesi, Kennedy suikastı, Amerika’nın Vietnam Savaşına dâhil olması, ülke çapındaki insan hakları hareketleri, ciddi ırk ayrımı isyanları gibi daha pek çok toplumsal olaylara yazar kayıtsız kalmaz. Zaten bu konularla ilgili de kitapta çeşitli makaleleri görebiliyoruz. Benim dikkatimi çeken çok ilginç bir nokta da yazar tüm bu yazılarını gerçekten çok iyimser bir bakış açısıyla yazıyor.

    Yazar Amerikan düşünce ve davranış tarzındaki çelişkilerden de sık sık bahsediyor. Övdüğü kadar yermesini de biliyor. Çevreyi tahrip etmelerinden, nasıl bir tüketim toplumu haline geldiklerine kadar, sınıf ve ırk ayrımları, kölelik, ahlak yozlaşması gibi pek çok konuda Amerikan toplumunu eleştiriyor ve onlara uyarılarda bulunuyor.

    Bunların yanında siyaset, spor, felsefe, tarihten de bahsediyor, içinde Nobel konuşması ve çeşitli mektupları da var. Tarihi, insanları, toplulukları, bireyi, ailesini, meslektaşlarını, siyasetçileri, arkadaşlarını (özellikle ömürlük ve en sevdiği, örnek aldığı dostu Ed Ricketts hakkında yazdığı yazı bir roman olacak kadar güzel, zaten kitabın en uzun yazısı) seyahatlerini, gittiği yerleri ve romanlarında ima ettiği pek çok konuyu kendince anlatıyor. Genel olarak dopdolu bir kitap olmuş. Her ne kadar bir roman olmasa da bu haliyle bile yazarın edebi kariyerini her yazısında fazlasıyla hissedebiliyorsunuz.
  • Ah şu hikayeciler! Yararlı, hoş, güzel şeyler yazacaklarına en gizli saklı şeyleri kazıp çıkarırlar!.. Keşke yazı yazmalarını yasaklayabilseydim. Ne bu canım, okursun, okursun... dalarsın düşüncelere. Daha ne olduğunu bile anlayamadan kafana bir sürü garip düşünce doluverir. Keşke topunun yazmasını yasaklayabilseydim, keşke!

    Prens V.F Odoyevski