• Modern Türk edebiyatında bir dönüm noktası olarak nitelendirilen usta yazar Sait Faik Abasıyanık’ın beş farklı hikayesinin radyo tiyatrosu formatıyla sahneleneceği, 17 Aralık’ta İş Sanat sahnesinde gerçekleşecek Şehir Amber Kokacak dinletisi İstanbullu sanatseverleri nostalji dolu bir yolculuğa davet ediyor.

    Cumhuriyet sonrası yazarlardan kendine has, dönemin akımlarına bağlı kalmayan üslubuyla ayrılan Sait Faik Abasıyanık, özellikle İstanbul’a ve balıkçılar, kıraathane müdavimleri, işsizler, çocuklar gibi modern yaşamın ‘küçük’ karakterlerine odaklanan öyküleriyle tanınan, Türk edebiyatının en önemli isimlerinden bir tanesi. Abasıyanık’ın ‘‘Müthiş Bir Tren”, “Havuz Başı”, “Balıkçısını Bulan Olta”, “Yüksekkaldırım’’ ve “Serseri Çocuk ve Köpek” hikayelerinin eski bir radyo kayıt stüdyosunun canlandırıldığı bir sahne düzeniyle, iç içe geçmiş dramatik bir akışla okunacağı Şehir Amber Kokacak dinletisi ise, bu usta yazarın şiirsel ve içe dönük, duygusal dilinin aktarımı için teatral ve duygusal, ideal bir kurgu oluşturuyor.

    Atilla Birkiye’nin metinlerini hazırladığı, Mehmet Birkiye tarafından sahneye uyarlanan ve Metin Belgin, Bülent Emin Yarar, Hakan Gerçek gibi isimlerin hikâyeyi okuduğu Sait Faik hikâye dinletisi 17 Aralık, Pazartesi günü İş Sanat’ta olacak. Müzik yönetmeni ve piyanist olarak Serdar Yalçın yer alırken; kemanda Seda Subaşı, çelloda Şemsa İdil Ural, efektlerde ise Tuğrul Karanfil, Yiğit Çekil isimleri ön plana çıkıyor. Genç izleyicilerin dinletilere gösterdiği yoğun ilgiden dolayı bu sezonda da öğrenciler için 17.00 ve 20.30’da iki ayrı seans düzenlenecek. Hem eski İstanbul’un, hem de dönem Türkiyesi’ndeki sıradan insanların gündelik yaşamlarının büyülü havasını soluyacağımız bu dinletide yer alacak öykülerden iştah kabartan alıntılar derledik.

    ‘‘Rüyamda mı gördüm. Yoksa bir seyahatte mi başımdan geçti. Böyle şey olur mu olmaz mı? Oralarını geçelim. Böyle bir vakayı rüyada da görsem yine başımdan geçmiş sayılır. Başımdan geçmemiş olsa içimden, rüyamdan, hülyamdan geçer miydi? Küçük bir istasyonda tren bekliyordum.’’
    Müthiş Bir Tren

    ‘‘Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim aleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. Herkes geçti, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem.’’
    Havuzbaşı

    ‘‘Yazı yazmak canım istemiyordu. Yazı yazmam için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncelerin hürriyeti lazım. Küçücük hürriyetler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti istiyordum. Bu bana lazımdı. Yoksa her şeyi ağzımda gevelemekten başka ne yapabilirdim? Ne yapıyordum?’’
    Balıkçısını Bulan Olta

    ‘‘Pazar günleri böyledir İstanbul ama gelin, ben sizi eğlenceli bir yere götüreyim. Plajlarda serin mavi sulara gömülmek, çam altlarında uyku çekmek dururken nereye gideceğiz? O da var ya! Var ama şimdi bu saatlerde İstanbul’un bir yeri de var ki orada köyüne hasret askerler, çıraklar, hamurkarlar, Anadolulu aşçılar, plajlara gidememiş parasızlar, çam altlarından deniz kenarlarından pek bir şey anlamayan yahut bıkan İstanbullular dolaşır. Orada bedava şarkılar dinlenir. Orada buz gibi gazoz 75 kuruş değil, 7,5 kuruştur. Beyoğlu’nda yarım papele yiyemeyeceğiniz vişneli kaymaklı dondurma kayık tabaklarında 10 kuruşadır.’’
    Yüksek Kaldırım

    ‘‘Köpeği omzuna almış gidiyordu. Köpek de, sokak çocuğu da pis değildi. Kirliydiler. Köpek iki aylıktı. Çocuk on yaşındaydı. Vakit de gece yarısı. Beyoğlu sabah olmak üzere olan bir ortaçağ şehrine benziyordu. Öyle bir ortaçağ şehri ki uyanır uyanmaz çırılçıplak esirler bir zafer arabasında harmanilere bürünmüş, kafasında bir zafer çelengi ile şehrin hâkimini çekecekler. Pöstekilere, zırhlara bürünmüş, altın gümüş işlemeli deri donlar giymiş, çevresi yarım metre gelen pazularla derebeyin aylıklı askerleri demir kapılı evlerden çığlık çığlığa kadınlar çıkaracak. Bu kadınlar o kadar güzel gözlü, o kadar tatlı, o kadar dolgun kalçalı olacaklar ki derebeyin sarayını süsleyen ressam saçını başını yolacak. O kadından bu kadına, bu kadından o kadına koşacak. ‘Bunu bana verin! Bunu bana verin! Bu benim rüyalarımın, hüsranlarımın, fırçamın kadını. Ancak onunla ölmeyecek eserimi yapabilirim’ diye koşacak. Seç diyecekler, seçemeyecek. Başında zeytin ve defne dalından zafer çelengiyle derebeyi kahkahadan bütün gümüşlerini ve altınlarını şakırdatacak.’’
    Serseri Çocuk ve Köpek

    Kaynak: http://bantmag.com/...hikayesi-is-sanatda/
  • Öncelikle kitap 1927-1928li yıllara kadar gidiyor, sonrası yok. Kitabı diğer biyografilerden ayıran șey liberal bir dille yazılması diyebiliriz, ve en önemlisi bir kadının yazması ve yazarken kaynağını öncelikle Atatürk'ün hayatındaki kadınlardan alması.
    Șahsi fikrim upuzun kaynakçası sağolsun kitap tam olarak arșivlik bir kitap, geniș hacimli ve populist amaçlar gütmüyor. Ne muhafazakar ne de Kemalist bir dile sahip. Bu tip özellikleri kitabın en iyi özellikleri.
    Kitaptan 1 puan kırmamın 2 sebebi var. Birincisi Atatürk'ü tabulaștırmamak için liberal bir dil kullanılması hoș olsa da birkaç yerde ișin aslına dair yorumlarda bulunulması sağlıklı olurdu.(Mustafa Suphi olayı gibi olaylarda) Ikinci sebep ise; tarihçiler camiasında yalancılığı/iftiracılığı tescillenmiș olan Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım" kitabının ve Derin Tarih dergisinin bazı yerlerde kaynak olarak kullanılması. Zaten bu yerlerden alınan alıntılar saçmalıklarıyla kitapta dikkat çekiyor genelde, dikkatli okuyucular farkedecektir.
    Ipek Çalıșlar'a bu güzel kitabı için teșekkür ediyor ve okuyuculara Yılmaz Özdil gibi populist tüccarlar yerine Ipek Hanım gibi yazarları okumasını öneriyorum.
  • Kitabı o kadar çok beğendim ki bunu nasıl toparlayıp ifade edeceğim bilemiyorum öyle ki benim için 2018’in en iyi kitabıydı.
    Kitaba burada okuduğum bir yorum sebebiyle önyargılı başlamıştım ama bu önyargıdan eser kalmadı.
    Öncelikle kitabın başlığından tamamen alakasız olduğunu söyleyebilirim yani bir Nureddin Yıldız’ın İnternet Fıkhı’nı bekliyor, sorunlar ve çözümlerini arıyorsanız aradığınız kitap bu değil fakat iki kitabı da okumanızı tavsiye ederim bu konuda çok doyurucu bir okuma olacaktır.
    Kitaba gelirsek gerek çoğu dünya çapında önemli şahsiyetlere ait çarpıcı alıntılar gerek konu bütünlüğü ve her başlığın kendi içindeki tamamlayıcılığı her şeyiyle kitabı ilgi çekici ve dolu dolu kılıyor.
    Kitabı beğenmemdeki bir temel etmen de; okurken düşüncelerimi kağıda döksem ancak bu kadar güzel ifade edebilirdim dememdi.
    İşlediği konuları ele alışı,zaman zaman tartışmacı anlatımı ve bana farklı bir bakış açısı kazandırmasıyla da iyiki okudum dediğim bir kitap oldu.
    Kesinlikle tavsiyedir.
  • Bu kitabı ilk gördüğümde hayatımda çok önemli bir yer tutan kitaplardan olacağını, okumaya başlarken bitmesini istemeyeceğimi zannetmiştim. Lâkin hayal kırıklığı yaşadım. Artık bir süre sonra mektuplar beni baydı. Cidden sonuna kadar böyle mi gidecek diye düşündüm. Sanırım sebebi, Ahmed Arif, sevdiği kadını ne kadar yüceltip tanrılaştırmışsa, kendisini de o kadar alçaltmış ve ben aşkın bu olduğunu düşünmüyorum. Kendi kendisini bu şekilde hakaretlere maruz bıraktıktan sonra karşı taraftan değer görmek istemesi ise ayrı bir çelişki. Seversiniz, gerektiğinde gururunuzu elinizin tersiyle itersiniz, fakat Ahmed Arif'in söz konusu Leylâ olunca, kendisine hiçbir saygısı kalmıyor, kitabın yarısı kendisine yönelik hakaretleriyle, eziklemeleriyle dolu. Kişi, kendisine saygı duymazsa karşıdan bunu nasıl bekleyebilir ki?

    Sevmek elbette güzel şey, fakat sınırı bilmek ve korumak gerekiyor. Leylâ evlendikten sonra yazdığı mektuplarda bile hâlâ öpüp okşamaktan bahsetmesi, karşı tarafın rahatsız olduğunu ısrarla dile getirmesine rağmen aşırı sevgi cümleleri kurması falan pek de hoş değil. Şahsen kendimi önce Mehmed Bey'in yerine koyuyorum ve eşimi bu kadar seven bir adamın varlığını ve eşimle hâlâ iletişim hâlinde olmasını nasıl kabullenebilirim diye düşünüyorum, sonra da Ahmed Arif'in yerine koyuyorum, bir insanı her şeyim yapıyorum, tapıyorum, fakat hiçbir şeyi olamıyorum, buna nasıl dayanabilirdim bilmiyorum.

    Bu olumsuz düşüncelerime rağmen, ki kendisi en sevdiğim şairlerdendir, aşkını kelimelere dökmekte ne kadar maharetli olduğunu bu kitapta bir kez daha göstermiş. Çok güzel alıntılar yakalayabileceğiniz, içindeki cümlelere hayranlıkla bakakalacağınız bir kitap.

    Mektuplarda bana doğru gelmeyen şeyler var, evet, ama bu kitabı okumamamız anlamına gelmiyor. Her ne kadar benim için kutsal olan kitaplarım arasına girmese de, okuduğum için asla pişman olmadım, okumanızı da tavsiye ederim. Zaten çok fazla duyar kasmaya da gerek yok, çünkü Ahmed Arif'in yaşadıklarını yaşamadık, hissettiklerini de hissedemeyiz, o yüzden fazla söze gerek duymuyorum.
  • Son zamanlarda okuduğum en nadide memba. Bu kitabi denemeler kitabıyla okumanızı tavsiye ediyorum. O kadar güzel alıntılar var altını bir daha çiziyoruz ve tekrardan bu büyük yazarın ne demek istediğini düşünmeye sevk ediyor.
  • Kelimeler! Kopar onu cennetin ağacından bilginin elmasını Recep, korkma kopar, o zaman belki acılar içinde kıvranacaksın, ama özgür olacaksın ve herkes özgür olduğu zaman asıl cenneti, gerçek cenneti bu dünyada kuracaksın çünkü o zaman hiçbir şeyden korkmayacaksın. kelimeler diye düşünüyordum ben kelimeler havaya yayılmaz yok olan birtakım sesler kelimeler... Uyudum kelimeleri düşünerek." s-312

    Sessiz Ev, Orhan Pamuk'un ikinci romanı. İlkiyse Cevdet Bey ve Oğulları. Henüz ikinci romanıyken bu kadar yetkin bir roman sunması; sabrının mükafatı çünkü Orhan Pamuk yazmak için ilham değil; sabrın ve çalışmanın gerektiğine inanan biri. Kelime işçiliğine edebileceğim tek bir olumsuz eleştiri dahi yok. Hayranlıkla eserlerini bitirmek gibi bir idealim var; okuduğum en güzel kitaplarından. Hatta o kadar ki ikinci kez okuduğum sessiz ev kitabından aldıklarım bana epey şey kattı.

    Buraya kimi alıntılar bırakmak istedim. evet böyle düşündüm girişte, epeyce alıntı not ettim; kitap alıntılarını yazdığım defterime çünkü kitabı çizmek pek bana göre bir iş değil çünkü zarar vermek gibi geliyor kitaba. Kitap incinir gibi geliyor. bunun yerine arada bir açacağım defterden alıntıları okumak, bununla biraz zaman doldurmak daha insanî. Bize böyle öğrettiler; sevdiğinin canını yakmazsın, onu incitmezsin dediler. Ben de bu öğretiye gönülden inandım. Sevdiğim çiçekleri koparmadan dalından kokladım, sevdiğim cümlelerin altını çizmeden, deftere kaydettim. İyi de ettim.

    Sessiz Ev'de ben diliyle bir anlatım hakim. Karakterler hakikaten oldukça orijinaller.
    Babaanne, Selahattin, Metin, Nilgün, Faruk, Hasan ve elbette Recep.

    Ben diliyle anlatırken konuşturulan karakterler;
    Babaanne: o kadar içine alan içten şeyler düşünüyor ki, aksiliğine, dogmalarına, huysuzluğuna inanıyor ve "ama lütfen böyle davranmayın hanımefendi" diyesiniz geliyor çünkü aksi olduğu kadar da bir hanımefendi zarafeti var. İstanbul görgüsüyle yetişmiş biri.

    Recep: Recep, sen o kadar farklısın ki ve o kadar bizden... Hani ilk bölümde anlattın ya cüceler evi yapılacakmış üsküdar'da diye. Gazeteden okudular da kahvehanede sen de buna çok içerledin ya, ben de çok üzüldüm Recep seninle. vallahi, allah şahit. Önce anlamadım niye bu kadar içerlediğini sonra da ayrıştırılmanın derin sızını hatırladım. İnsan bazen unutuyor, yaşamayınca bilmiyor. Acımadım ama sana çünkü sen kendi ayaklarının üzerinde duran ve diğerlerinden daha az boya sahip olmanın acınacak bir şey olmadığını güçlü karakterinle ve merhametli yüreğinle gösterdin. Babaanne'ye tahammül ederek, sabırlı karakterini hepimize gösterdin. Recep, senin gibiler sadece romanlarda. Olsun, yine de varsın bir şekilde seni tanıdığım için mutluyum.

    Hasan: Ülkücülüğü tastamam doğru anlamış biri. Zayıf, hastalıklı biri. Uluyan tiplerden, tipik faşist. Hayır ben yaftalamıyorum seni Hasan, sen Nilgün'ü öldürdüğün zaman anladım ben faşist olduğunu, Metin denen Amerika hayranı eziğin parasını gasp ederken ses çıkarmadığında, hırsızlığı ikinci kere yaptığında hiç kalbin hızlı hızlı çarpmadığında, o defteri çöpe atarken anladım. Hasan, etraf senin gibilerle dolu. Sana hastalıklı dediğim için de kızma boşuna; çünkü faşistlik, ruh hastalığıdır.

    Metin: Manevi duyguların ne olduğunu bilmeyen, hezeyanlar içinde bir ergen. Amerika sevdalısı. Onun tanrısı para ve Amerika.

    Faruk: İlginç biri, bu denli bilgiliyken bu kadar özgüven problemi yaşayan kaç kişi vardır acaba? Kendisine karşı olan kayıtsız tavırları okuyucuyu yıpratıyor.

    Ben diliyle konuşmayan iki karakter var;
    Selahattin ve Nilgün.
    Dr. Selahattin'in fikirlerini açık seçik, babaanne sayesinde öğreniyoruz ancak Nilgün'ün ben diliyle konuşmasını çok isterdim. Bunu yapmamasını iki şeye bağlıyorum.
    Orhan Pamuk'un kadın konuşturmadaki büyük hırsı fakat kendini bu konuda yetersiz buluşu; -babanneyi dahil etmeyelim, çünkü o pek kadın gibi düşünmüyor, duyguları o kadar hiç konumunda ki dogmaları hislerinin önüne geçiyor.-
    Bir diğeri ise, nilgün'ün komünist oluşu ve komün sistemi anlatırsa oldukça kişisel birtakım fikirlerini açığa sermekten imtina edişi.

    Tabi, bunlar varsayım ancak şunu belirtmekte fayda var; yazar hiçbir zaman anlatmak istediklerini açık açık anlatmaz, anlaşılmayı istediği şeyler vardır, daha anlatmadan, kelimelere dökmeden.

    Şevket ve Orhan karakterlerine çok az yer vermesine pek anlam veremedim, eğlenceli bir içerik çıkabilirdi.

    Son olarak; bu kitap islamiyet konusunda aşırı hassas olan insanların okuyabileceği bir kitap değil, biraz daha "insanlar nasıl düşünüyor? Selahattin gibileri nasıl bakıyor? Metin gibileri nasıl düşünüyor?" diye pencere aralamak isteyenler için.

    Orhan Pamuk, seni değerli buluyorum. daha ölmeden hak ettiğin değeri kısmen bulduğuna inanıyorum, tek eksik doğduğun topraklarda anlaşılamamış olman. Seni okudukça karşımda bir dünya vatandaşı görüyorum. Orhan Pamuk, sen körün ölüp badem gözlü olduğu bu topraklarda biliyorum öldükten sonra kıymetleneceksin ama bilesin ki seni daha yaşarken anlamaya gayret edenler var, yaz. Hükümet politikaları, insanlar ne der telaşesi olmadan. İkincisini pek ciddiye almadığını biliyorum ancak ilkine kulak asıyorsun, bu aşikar, inkar ettiğin röportajları da dinledim ancak senin anlatmak istediklerini; yine seni okuyanlar anlar. çizginin ne denli değiştiğini, Kafamda Bir Tuhaflık ile Kar arasındaki o derin çizgiyi seni bilenler anlar. Hiç eksilmeden, çekinmeden ve lütfen daha gür!
  • Ümit Gurbanov, Emil Michel Cioran‘ın henüz ülkemizde çevirisi olmayan Ecartelement (Drawn and Quartered) adlı kitabından bazı alıntılar çevirip bloğunda paylaşmış. Okumak isteyenler için buraya bırakıyorum.

    *

    Okur için bir şeyleri kolaylaştırmaya asla uğraşmayın. Girdiğiniz bu zahmet için size asla minnettar olmayacaktır. Okurun sevdiği şey, anlamak değildir; yerinde saymayı, sıkışıp kalmayı, cezalandırılmayı ister okur. Bundandır bazı müphem yazarların saygınlığı; bundandır karmaşanın daimi cazibesi.

    *

    Belki de taslaklarımızın ilk hallerini yayımlamalıyız, henüz kendimizin ne demeye çalıştığını anlamadan önceki halini.

    *

    Filozoflar profesörler için yazar; düşünürler ise, yazarlar için.

    *

    Yalnızca bitirilmemiş -bitirilemez olduğu için bitirilmemiş- işler bizleri sanatın özü hakkında konuşmaya teşvik eder.

    *

    Mistik dile çevrilemeyen şey, yaşanmaya da değmez.

    *

    Bir kitap, eski yaraları deşmelidir, hatta yenilerini açmalıdır. Bir kitap, "tehlike" olmalıdır.

    *

    "Bilim"den önce doğup da ilk felaketten ölme ayrıcalığına sahip olanlar ne de şanslı kimselerdir!

    *

    Dostluk, hakikatle uyumsuzdur, sadece düşmanla kurulan sessiz diyalog yararlıdır.

    *

    Seksenlik bir adam, gizli kalmak şartıyla, hayatında ilk defa intihar girişiminde bulunmanın çekiciliğini deneyimlediğini itiraf ediyor. Nedir tüm bu gizemli hava? Böylesi haklı bir arzuyu deneyimlemek için çok uzun süre beklemenin getirdiği utanç mı, yoksa tam tersi, canavarlık olarak gördüğü şeyin getirdiği korku mu?

    *

    İnsan, anlatmak istediği bir şey olduğu için değil, bir şeyler anlatmak istediği için yazar.

    *

    Acı nedir? İsteksizce solan bir histir, tutkulu bir histir.

    *

    Var olmak, intihaldir.

    *

    Tüm dini duygulardan arınmış bir dünyada yaşamak istemezdim. Kastettiğim iman değil, herhangi bir inançtan bağımsız, sizi tanrıya yansıtan, hatta bazen tanrının üstüne çıkaran o içsel titreşimdir.

    *

    Yalnızca uzandığımda ve ne konusu ne sonu olan bir sorgulayış ile baş başa kaldığımda kendimi etkili, yetkin ve olumlu bir şeyler yapıyormuşum gibi hissediyorum.

    *

    Hakiki ahlaki zarafet, kişinin kendi zaferlerini mağlubiyet olarak göstermesi sanatında yatar.

    *

    Sonsuzluk: Merak ediyorum da, aklımı kaçırmadan, bu sözcüğü bu kadar çok nasıl kullanabildim.

    *

    Ölüm, nasıl bir utanç böyle! Aniden bir "nesne"ye dönüşmek...

    *

    Birisinden nefret etmek, onun olduğu kişiden başka birisi olmasını istemektir. T., dünyada en çok sevdiği kişi olduğumu yazmıştı bana. Ama aynı zamanda takıntılarımdan vazgeçmem gerektiğini, izlediğim yolu değiştirmemi, farklı olmamı, olduğum kişi olmayı bırakmamı söylüyordu. Yani denebilir ki, varlığımı reddediyordu.

    *

    Ütopyalardan bahseden biri, başka bir jeolojik çağda yaşamış bir sürüngenden daha yabancıdır bana.

    *

    "Yıkım" kelimesinin gücünü yitirdiğini hissetmeye başladığım zaman, yaşlandığımın farkına vardım, artık bu kelime bana saldırgan bir yakarışın bolluk ve zaferinin heyecanını vermiyordu.

    *

    Birisine kitap yollamak, soygun yapmak, bir eve zorla girmektir. Sizin fikirleriniz için kafa yorması için kişiyi kendinden ayrılmaya zorlayarak, kişinin sahip olduğu en kutsal şeyi, yalnızlığını ayaklar altına almaktır.

    *

    Var olmak, köşeye sıkışmaktır.

    *

    Biri bir şeyi anladığında, en iyisi oracıkta ölüvermesidir. Anlaşılan nedir peki? Gerçekten kavradığımı şey, hiçbir biçimde ifade edilemez veya bir başkasına aktarılamaz; hatta kendimize bile aktarılamaz, bundandır ki, kendi sırrımızın gerçek doğasını anlamaksızın ölürüz.

    *

    Ümitsiz vakalar, başarı umudu taşımayan kimseler her daim ilgimi çekmiştir; budalalıklarını neredeyse onlar kadar bundan acı duyuncaya dek benimsemişimdir. 

    *

    Müthiş bir biçimde sürekli sizinle olan keyifsizlik yüzünden acı çekmek ve kimseyi bunun gerçekliği konusunda ikna etmeyi başaramamak. Yine de şöyle bir düşününce, gayet adil geliyor bu: Kimse bir dostlukta sonuçlarına katlanmaksızın gevezelik ve çevreye neşe saçan biri olma yeteneğini kullanamaz. Sonrasındaysa, nasıl olur da başkalarını neşeli bir şehit olduğuna ikna edebilir ki zaten?

    *

    Sadece arzularınızdan değil, arzu edebileceklerinizden bile bıkıp usanmak. Doğrusu, tüm olası arzulardan bıkmak.

    *

    Başarılar, rütbeler ve geri kalan tüm o diğer şeyler, sadece bunu deneyimlemiş olan kişi sonunun çok fena olacağını hissetmişse bağışlanabilirdir. Böylece kişi, o an geldiğinde, çöküşü tamamlandığında, onları sırf eğlenmek uğruna kabul etmiş olacaktır.

    *

    Gerçek bir yazar varlıklar, şeyler, olaylar hakkında yazar; yazmak üzerine yazmaz; kelimeleri kullanır ama onlarla oyalanmaz, onları tekrarlayan düşüncelerinin bir nesnesi haline getirmez. Kelime analizcisi olmak dışında bir şey olur. Dilin teşhisini yapmak, söyleyecek bir şeyi olmayan, kendilerini deyişlerle sınırlayanların hevesidir.

    *

    Laos gibi bazı Asya ülkelerinde ciddi bir hastalığı atlatmış olan kişi ismini değiştirir. Bu geleneğin kökeninde biz vizyon yatmaktadır! Aslına bakılırsa başımıza gelen önemli bir deneyimin ardından bizler de ismimizi değiştirmeliyiz.

    *

    Bir çiçek yalnızca solduğunda çiçek olmayı tamamlar, der Japonlar. Aynısını medeniyet için de söylemek mümkündür.

    *

    Tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: İtaat ediyor olma gururu. Bu gurur artık var olmadığında, toplum da çöker.

    *

    Ümit ediyor oluşu tedavi edilmedikçe, insan köledir ve öyle kalacaktır.

    *

    Mücadelem dünyaya karşı değil, daha büyük bir güce karşı, dünyadan bezginliğime karşı.

    *

    Kaderimi suçlamaktan asla vazgeçmedim, aksi halde onunla nasıl yüzleşebilirdim? Kaderimi suçlamak, kendimi ona uyumlu kılacak ve ona dayanmamı sağlayacak tek ümidimdi.

    *

    Sağlıklı olmak, duyarsız olmaktır, hatta gerçek dışı olmaktır. Acı çekmeyi durdurduğumuz an, var olmayı durdururuz.

    *

    Kasvetli olmayan her şey kabadır.

    *

    Yazdıkların, ne olduğuna dair tamamlanmamış bir imge sunar sadece, çünkü kelimeler yalnızca benliğinin en yüksek veya en alçak noktasında belli belirsiz ortaya çıkar ve hayat bulur.

    *

    Yalnızca derin düşünürler saçmalık hissinden dolayı acı duymazlar.

    *

    Başka bir dünya yok. Bu bile yok. Öyleyse, ne var? Her iki dünyanın da açıkça var olmayışının bizde uyandırdığı içsel bir gülümseme var.

    *

    Acı çekmemiş olan biri bir varlık değildir, olsa olsa bir yaratıktır.

    *

    Her şeyle aram iyi olduğunda, hatta tanrıyla ve kendimle bile, hiç zaman kaybetmeden, güzel bir günde bile olsak, güneşin birkaç milyar yıl içinde patlayacağını düşünüp kendime eziyet ederek buna tepki gösteren biriyim.

    *

    Her şey, hiçtir; buna hiçlik bilinci de dahil.

    *

    Son arzumu da gerçekleştirdiğim anın hayalini kurmaya çalışıyorum.

    *

    Bir bedenin kaderinden daha gizemli bir şey yoktur.

    *

    Yaşlılık, en nihayetinde, yaşamış olmanın cezasıdır.

    *

    Umut, hezeyanın olağan şeklidir.

    *

    Bu mezarlar yığınına baktığımda, insanların ölümden başka endişeleri yokmuş gibi görünüyor.

    *

    İnsan, kabul edilemezdir.

    - o -

    Dipnot: Emil Michel Cioran sevdam çok meşhurdur, onun karamsarlığında, kendisinin de iddia ettiği gibi, müthiş bir güç ve ilginçtir ki neşe bulurum. Kaç zamandır bir şekilde elimde gezip dolaşan "Ecartelement" (Drawn and Quartered) adlı kitabı vardı. Türkçe bu terime bir karşılık bulmak güç, ama temsil ettiği şey, büyük bir acı ve işkence ile bir suçlunun toplum önünde parçalara ayrılarak idam edilmesidir diyebiliriz sanırım.

    Elbette ki kitabı okurken, diğer kitaplarda olduğu gibi, altını çizdiğim yerler oldu, hatta bu yerler çoğaldıkça çoğaldı. Bildiğim kadarıyla kitabın Türkçe çevirisi de yoktu ve ben de madem öyle dedim kendi kendime, şu satırlardan bazılarını çevirip bloga koyayım da benim gibi Cioran sevenlere bir faydam dokunmuş olsun -ve de aslına bakılırsa biraz da zaman geçmiş olsun- dedim.

    Cioran ile ilgili blogdaki diğer kayıtlara şuradan ulaşabilirsiniz.

    İyi kalın, diyelim ki kalamadınız, bari canınızı sıkmayın.

    Blog; http://birnevidipnot.blogspot.com/...telement-turkce.html