• 1008 syf.
    ·36 günde·Beğendi·10/10
    Ne yazabilirim diye düşünüyorum. Ne yazarak anlatılabilir acaba bu kitap? Bin küsür değil on bin küsur de olsa okunur ve hiç sıkılmadan yaşanırdı zihinlerimizde yaşattığı mekânlarda. O kadar içine alan, o kadar derinden yaşatan bir kitap ki bu kitap, sadece okumak istiyorsunuz, sadece okumak… Ama bitmesin istiyorsunuz.

    Sadece bir öykü üzerinden değil, kitapta olan hemen her karakterin bir öyküsü vardı. Sadece tek bir konudan değil bir kaç konudan ilerleyerek anlatılmak istenenleri anlattı üstad. Çok büyük bir eser. Değil bir kere, bir kaç kere okunması gerek. Elden bırakamadan okunan eşsiz çeviriyi de unutmamak gerek. Eğer Karamazov Kardeşler okumak ise niyetiniz Nihal Yalaza Taluy çevirisi olmalı. Yıllar evvel farklı bir çeviriyi okumuştum bu yüzden farkı çok iyi görebiliyorum.

    Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğimle yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. “Artık sen buradan ne yaparsan yap” der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol’den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkânlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar.

    Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş.

    Karamazov Kardeşler Dostoyevski’nin okuduğum en iyi romanı diyebileceğim bir eseri. Herhangi bir şekilde sıralama yapma ihtiyacı duyulursa en başa alınması gereken eşsiz bir kitap. Kitapta sadece insanlarıni hayatlarına girişiniz değil, aynı zamanda insan psikolojisine, hayatın etiklerine, yazıldığı dönem Rusya’sına, ilişki ağlarına, inanca daha doğrusu yaşamda karşınıza çıkabilecek her tür olguya girmiş oluyorsunuz. Bunu yaparken ne bir sıkılma ne bir daralma ne de bir ders alıyormuş tadı alıyorsunuz. Dostoyevski size sadece bir gezinti temenni eder gibi dolaştırıyor. Sadece bir gezinti, hepsi bu. Sonrasında ne çıkartırsın ne düşünürsün bunlar sana kalmış…

    Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğim yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. “Artık sen buradan ne yaparsan yap” der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol’den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkânlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar.

    Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş.

    Kitabın herhangi bir özetini yapmak istemiyorum. Kabaca değinmek istiyorum sadece. Sizlere konu hakkında üstün körü bir bilgi vermek ve ilginizi çekmek adına. Adından da anlaşılacağı üzere kardeşlerin hikâyesi bu kitap. Birde baba var tabi. Her ne kadar baba desek de siz bakmayın tam olarak babalık gereklerini yapmayan bir baba. Kardeşlerden biri babası gibi kadın düşkünü, bir diğeri nihilist, en küçük kardeş ise dini bütün bir insan. Bir kardeş daha var esasında ama bu konuya girmiyorum. Çünkü o gayrimeşru bir çocuk. Fakat hikâyede yeri çok büyük.

    Sadece kardeşler değil elbette daha birçok karakter daha var. Kardeşlerin âşık olduğu kadınlar, kitabın çıkış noktası olduğunu düşündüğüm İlyuşa, çiftlikteki kâhya, handaki kumarbaz Polonyalılar ve küçük kardeşin keşiş hocası… Çok geniş bir karakterler zinciri ve bu zincirin tüm halkaları bir şekilde birbirleri ile bağlı. İşte kitabın en sevdiğim yeri de bu oldu. Bu karakterlerin hepsinin bir hayatı var ve biz bu hayatlara tek tek değiniyoruz kitabı okurken. Üzerinden bir betimleme ustalığı ile geçmek yerine, derinlemesine bir karakter analizine giriyoruz.

    Kitabı okurken bu karakter neden böyle yaptı şimdi? Diye sorduğum çok yer oldu. Tam bu soruyu sorduğumda Dostoyevski, “şimdi siz soruyorsunuz neden böyle bir davranış sergiledi, çok hatalı bir hareket bu diye. Ama bir bakalım neden böyle yapmış” diyerek o karaktere giriyor ve bir bakıyoruz konunun bizim tahmin dahi edemeyeceğimiz bir yönü varmış. İşte bu kitapta en fazla etkilendiğim bu oldu. Kitabın yazılışına olan hayranlığımı belki on misli kuvvetlendiren bu durum, kitabı okurken büyük bir keyif verdi.

    Çok fazla uzatılabilecek bir konu ama dediğim gibi burada zaman kaybetmeden hemen alın ve okumaya başlayın. Ama unutmayın herhangi bir çeviri değil bu çeviriyi tavsiye ediyorum. Çünkü inanın çeviri çok ama çok önemli. Özellikle klasik eserlerde buna dikkat etmek size bir klasik eseri sevdirir ve güzel bir okuma yapmanızı sağlar.

    İyi okumalar.

    Metin Yılmaz duygularımızın tercümanı olmuş.
  • 224 syf.
    ·1 günde·Beğendi
    “Günah da ah’la kafiyelidir... o da siyahla,simsiyahla,vahla,eyvahla...Lakin hepsi Allah’la Ah’tır kafiyelerin en güzeli”

    Lise yıllarımda kulağıma hitap eden bu cümle ile karşılaşmıştım. Kalbimde coşku. Kulaklarım şen. Kelimelerin yan yana gelerek oluşturduğu ahenk. Başkaydı,bambaşkaydı,aşkla yazılmıştı. Elime aldığım ilk kitabı La’ydı. Bir diğeri Yusuf ile Züleyha’ydı.
    “Anladı ki aşkın nâmesinde sernâ-meden öte kelâm yok. Ve Züleyha'nın lügatında Yusuf'tan öte sözcük yok.” diyordu.Evet.
    Anladım ki,okuyucunun kalbine hitap eden yolda,
    Samimiyetsiz söylenen kelama yer yoktu. Ve Bekiroğlu bunu çok iyi biliyordu.

    Nar ağacı ile devam ettim. Bitmemeliydi. Kalemine mürekkep, sadrına şifa diye dua ediyordum.
    “Çöl ile gök gibi buldular birbirlerini. Aralarında bir yağmur eksikti.” Betimlemelerine rast gelmiştim evvelde. Fakat kelimelerin satır aralarından sıyrılıp kalbe düşmesi... Âla’ydı.
    Sevdiğim bir yolculuk. An-ı seyyale. Okumak,beni anlatan kelimeyi bulmak,muhabbetin emsali olarak çiğ çiğ serpiliyordu yoluma.
    Adım adım katetmeyi beklerken,yazarımızı edna’dan âla’ya çıkaranı buldum. “Nar ağacı.”
    Lezzetin doruk noktası.
    Mücella oldum,isimsiz denemelerinde kendimi buldum.Yerli yersiz cümleler,Nun masalları,isim ile ateş arasında ve mor mürekkep;

    Birbirinden bağımsız gibi görünen hikayeler var. Bazen bir noktadan,sözden,pencere önünde ki saksıdan,yarım kalan bardaktan,hayata dair cümlelerden ibaretti. Anlamını yitirdiğimiz çoğu şeyden anlam çıkarıyordu.
    “Bir saat parçası,ömürlü, benden uzun ömürlü” diyordu.
    Göçüp gidenlerin bıraktıkları hatıralardan...
    Nasıl ki onca eşya arasında, eşyanın hakikati zayi oluyorsa,onca yazar arasında kelimelerin hakikatinden bahsedebilmek,bahsedeni bulabilmek,güzel olana yer ayırmaktı.
    Bekiroğlu, her gün salondaki pencereden bakmıyordu da.
    Mavi ya da kırmızı ile de yazmıyordu. Mor mürekkep kullanıyordu.

    “Mor hayat,mor ölüm, mor hayal, mor gerçek, mor masumiyet, mor cesaret...”
    Sahi siz hangi morsunuz?
    Velhasıl köşe yazarı iken kaleme aldıklarını toplamıştı. Başlıklar altında yer veriyordu.
    “Hayat ve kelimeler” çatısı altında önce kavramları mı yaşayıp,kelimelere mi aşina oluyoruz ? Yoksa kelimeleri mi öğrenip tatbik ediyoruz ? diyerek anlatmaya çalışıyordu.
    “Eşik” vardı.
    İnsan hep eşikte değil midir ? Yol ağzında,ölüm ağzında... girmek ile çıkmak arasında ki o amansız çizgi.Aynı doğum ve ölüm arasındaki hikaye gibi. “Cinnet ve cennet” gibi. Bir adım sonrası ya var ya yok.
    “Yol arkadaşım”
    Hepimizin azığı farklıdır yola çıkarken ,bize hitap eden farklılıklar gibi ,yolda bulduklarımız,yitirdiklerimiz. Sizin cümleleriniz. İşte tam da burda olabilir.
    “Hüsn-i Talil” ve “Senin için derken “ 224 sayfa bitiyor.
    Ya ruhumuza serptikleri,içimizde açan mor laleler...
    Bekiroğlu “hitap,muhataba biçilen kıymettir”diyor. Ne güzel yazıyor. Kalemin bir ruhu olduğunu anlayıp,Bekiroğlu ile sevdim.O,kelimelere üfledikçe mest oldum. Okuyan ya çok seviyor, ya yarım bırakıyor. Nesir ile süslüyor. Özeniyor. “Yazmak nasıl ki masraflıysa,emek işi ise, okumakta öyle olmalı” diyor.
    Kelam ile kuvvet bulan kalemin ağırlığını yolcusu ile paylaşmak ister gibi.
    Kitaplarında vazgeçilmez olan hattat ve nakkaş gibidir Bekiroğlu.
    “Kendi içimde kanattığım bir ormanın en ucunda ille de gökyüzünü boyamam,nakkaş olduğumdan nakkaşlığımdan.”
    Öyle güzel yazıyor, ince ince düşünüyor,yazdıklarını ustalıkla nakş ediyor ki,zarif bir motif gibi...
    Yakalara iliştirilmiş küçük bir broş gibi. Hatırası çok olan. Ya da
    “Kullanmaya kıyamadığımız yadigâr kalan kibar bir fincan gibi,hep dolu.”
    Kelimelerin üzerinde eğreti durmayışı,maddeden çok manaya yönelişi,güzellikleri ön planda zikretmesidir.
    Ah... yeni bir roman ile yine coşsa gönüllerimiz.
    Okuyunuz efendim.
    Güzellikleri ön planda tutabilmek için. Bolca betimleme seviyorsak,kelimeler anlam bulsun istiyorsak. Muhabbetle.

    Son olarak birkaç sevdiğim cümlelerini bırakarak keyifli okumalar temenni ediyorum. :)

    *söz nefesti oysa. nefes hayattı. ne olurdu bir kez ağızdan çıkan sözün geri dönüşü olsaydı. gök kubbeye zerreler halinde ve sonsuza değin dağılan harflerin gösterdiği sesleri toplamak, ne olurdu sözü geri almak, mümkün olsaydı.

    *oysa güvenin sınanmaya,denemeye tahammülü yoktu, bunu da çok sonraları, pervaneler gibi ateşe düşerken öğrendim.

    *Sır şaklamak bana mahsustu. Taşlar ve sular konuşurdu,ben konuşmazdım. Lakin içimdeki Ummanı tutamadım. Önce sızdırdım,sonra taşırdım.

    *Ey kalem,ne çok yazdın. Bazen acı bir kahvenin köpüğünü tutturmak kadar zor oldu iki harfi hecelemen,bazen için öyle yandı ki tutmak istediklerini bile kendine saklayamadın.
  • 776 syf.
    ·4 günde·9/10
    "Karanlığın saltanat sürebilmesi için geceye, güneşin kendini gösterebilmesi için gündüze ihtiyacı vardı. İkisi de aynı gökyüzünde yürüyen ama birbirlerine hiç rastlamayan iki farklı şeydi."

    Kehf, kalınlığından dolayı hep gözümü korkutan bir kitap olmuştu . Ancak kitabı okumaya başladığımda yanıldığımı anladım. Gerek konusu, gerek yazarın dili olsun kitap çok çabuk ilerledi. Çok akıcı bir kitaptı ve düşündüğümün aksine kitabı kısa surede bitirdim.

    Konusundan çok bahsedip sizlere spoiler vermek istemiyorum ama genel hattıyla kitaptan bahsedecek olursam, Asi Merve on yedi yaşında bir lise öğrencisidir. Karan ise yirmi altı yaşında bir iş adamıdır. Karan, Merve'nin okuluna bir konferansta konuşma yapmak üzere davet edilir. Ve ikilinin ilk karşılaşmaları bu şekilde olur. Sonrasında bir takım olaylar ile Karan ve Merve bir araya gelirler.

    Karan ve Merve'nin hikayesini okumak güzeldi. Her ne kadar sevmediğim kısımlar olsa bile. "Klişe kısımlar var mıydı?" Evet. Ama yinede güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yazarın okumuş olduğum ilk kitabıydı. Belki diğer kitapları bu şekilde değildir ama bu kitabında aşırı betimleme vardı. Beni yoran kısımları bunlardı. En ufak şeyi bile anlatmak için uzun uzun cümleler kurmuş yazar. Onun dışında Merve karakterini pek sevemedim. Nedenini tam bilemiyorum ama karaktere ısınamadım bir türlü Ama genel olarak ele alınca güzel bir kitaptı. Sevmediğim kısımları olsa bile, beğendiğim bir kitap oldu diyebilirim.
  • 469 syf.
    ·3 günde·7/10
    Atiye'yi bir solukta izledim ve gerçekten ba yıl dım. Eksikleriyle, hatalarıyla da olsa bayıldım, o yüzden ister istemez kitabı okurken biraz Atiye ile karşılaştırdım. Öncelikle söylemek istiyorum ki kitabı sevdim, iyi ki okumuşum ve dizi kadar kitaba da hakim olmuşum diyorum.
    Kitapta neredeyse hiç betimleme yoktu, genel hatlarıyla hep diyalog içeriyordu, bu yüzden de oldukça akıcıydı diyebilirim. Diyaloglarda müthiş kısımlar vardı, altını çizmek istediğim çok yer oldu. İstediğim mistik hava kitapta da vardı, önemli mekânlar ve tarihleri çok güzel anlatılmıştı. Çabucak okuyup bitirebilirsiniz, özellikle meraklı biriyseniz. Bunun yanında hoşlanmadığım üç durum vardı, bunlar için yarım puan kırıp kitaba 3,5 puan verdim.
    Hoşlanmadığım durumlardan bahsetmem gerekirse, ilk olarak kitabı okurken tam bir betimleme insanı olduğumu farkettim çünkü diyaloglar, anlatılanlar ne kadar güzel olursa olsun hiçbir karakterin ne hissettiği bana geçmedi, belki de ben hissedemedim bilmiyorum ama betimlemelerin yoğun olduğu kısımlarda daha çok kendimi verebildiğim için kitabın bu yönü bende biraz eksik kaldı.

    Sanırım biraz diziyle kıyasladığım kısma geliyoruz, Atiye benim için çok güçlü bir karakterdi. Diziyi izlerken de bu hissi yakalamıştım ama nedense kitapta bunu asla hissedemedim. Sanki her şey Atiye'ye altın tepside sunulmuş gibiydi. Görev mi var? Oldu bu iş, hadi kolay gelsin. Anahtar mı lazım? E al canım senin olsun mantığıydı tamamen. Bu durum beni biraz üzdü çünkü kitapta o güçlü Atiye'yi daha derinden hissetmek isterdim.

    Sevmediğim son şey ise yemin ederim Cansu'ydu. Ufak bir spoiler vereceğim, spoiler sayılmaz gerçi. Cansu kitapta Atiye'nin kız kardeşi değil komşusuydu ve ben hayatımda bu kadar boş ve kitaba yakışmayan bir karakter daha okumadım. Enişte lafından soğudum Cansu yüzünden, en ciddi anlarda bile laubaliliği beni öldürdü. Sırf Cansu'ya olan nefretimden bile yarım puan kırdım, özür dilerim. Sonuç olarak benim için birtakım eksikleri olsa da yeni yıla güzel ve sevdiğim bir kitap ile başlamış oldum.
  • 84 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Geceye övgüler kitabı ile ilgili incelememi de şuan bir gece yarısı yapmak, güzel bir tesadüf olsa gerek :).

    NOVALIS acı ile yanan ve içindekileri ancak yazarak atan birisi olsa gerek. Şiirleri o kadar imgesel ki, bunu ancak acı içinde olan birisi yapabilir çünkü acı çeken biri artık düşünmeyi bırakmıştır, aklı aradan çıkmış yalnızca ruhu kalmıştır ortada.

    NOVALIS'İN de tabiriyle; " çünkü ruhumuz yokluk çekti". Şiirleri o kadar çok imgesel, betimleme anlatım içeriyor ki normal bir roman gibi okuyamıyorsunuz. Ben yavaş okumak istedim lakin başaramadım. O imgeleri tek tek görmek istedim. Dünya edebiyatının toplumsal ve bireysel acıların keskin bir duyarlılıkla dile getirilişinin en çarpıcı örneklerinden bir eser.

    Ahmet Cemalin de dediği gibi; "Geceye övgüler'de gece ile gündüzün ilginç betimlemelerine rastlarız." Yazar geceyi bizim kadar çok seviyor. Bu kitabı özellikle "John Clare" şiirleri sevenler mutlaka okumalı. John Clare yi tanımak isteyenler ise Penny Dreadful dizisini izleyip oradaki Frankenstein'a odaklanmali :)

    9/10. (Güzeldi lakin mükemmel değildi.) Novalis Geceye Övgüler
  • 207 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Nur, gerçekten benim için çok özel bir kitaptı. Hem isminde hem de cismin de kendimi buldum.Adım Nur zaten bunu biliyorsunuz ama bir kitap bu kadar mı ben olabilir dedim okurken. Ama Nur benden cesaretliydi. Benim çıkmaya cesaret edemediğim yolculuğa arayışa o çıkmıştı,benim düşmeye cesaret edemediğim aşka o düşmüştü ve bir kitap ilk sayfalarından aşka bu kadar güzel mi düşürür? İki aşkı bu kadar güzel mi anlatır? İlahi aşk ve cismi aşk.. Nur'un hikayesi çok güzeldi.
    Kitabı okurken Nur ile birlikte siz de o yollara düşüyorsunuz ve bir miktar belki de o cesareti kazanıyorsunuz. Mustafa Kutlu gerçekten betimlemede üzerine tanımadığım bir yazar bu alandaki en iyisi benim için. Betimleme de Mustafa Kutlu kadar başarılı bir yazarla henüz tanışmış değilim. Mustafa Kutlu bir okur bir kitapta nasıl yaşatılır, o duygular nasıl aktarılır gerçekten bunu bilen çok iyi bir usta. Bununla birlikte bu kitapta sizde şehir şehir gezip o cesarete ve arayışa tanıklık edeceksiniz.
    Kısacası bu kitap Nur gibiydi öyle zarif öyle güzel öyle derin...
  • OMELAS’I BIRAKIP GİDENLER

    Yaz şenliği, deniz kıyısındaki parlak kuleli Omelas kentine kırlangıçları havalandıran çan sesleriyle geldi. Limanda salınan teknelerde bayraklar dalgalanıyordu. Kırmızı damlı evler ve resimlerle süslü duvarlar arasındaki sokaklarda, mazıların büyüdüğü eski bahçeler arasında ve ağaçlı bulvarların altında, büyük parkların ve kamu binalarının yanlarında geçit alayları yürüyordu. Bazıları gösterişliydi: Mor ve boz renkli, uzun, süslü giysilere sürünmüş yaşlı insanlar, mağrur zanaatkârlar, kucaklarında bebekleri, gevezelik ederek ‘yürüyen şen kadınlar’. Kimi sokaklardaysa müzik daha bir hızlı çalıyor, gonglar ve davullar gümbürderken insanlar dans ediyordu. Yürüyüş değil danstı sanki bu. Bütün geçit alayları kentin kuzey yakasına, parlak güneş altında çıplak, ayakları ve dizleri çamura bulanmış, uzun, kıvrak kollu genç erkek ve kızların toplanıp yerlerinde duramayan atlarını yarışa hazırladığı Yeşil çayırlar denilen sulak otlaklara yönelmişti. Atların koşumları yoktu, yalnızca gemsiz yularlar takılmıştı. Yeleleri altın, gümüş ve yeşil şeritlerle süslenmişti. Burun deliklerini hızlı hızlı açıp kapayarak birbirlerine soluyor, böbürleniyorlardı, at bizim törenlerimizi kendisininmişçesine benimseyen tek hayvan olduğundan hepsi çok heyecanlıydı. İleride, Omelas’ı körfez boyunca yarı yarıya çevreleyen kuzey ve batı dağları uzanıyordu. Sabah havası öylesine berraktı ki, masmavi göğün altında, Onsekiz Tepelerini taçlandıran karlar güneş ışığının aydınlığıyla millerce uzunlukta beyaz-altın rengi parıltılar saçıyordu. Yarış yolunu belirleyen bayrakları ara ara dalgalandırmaya yetecek kadar rüzgâr vardı. Geniş, yeşil çayırların sessizliğinde, kentin sokaklarından süzülen, bir yaklaşıp bir uzaklaşan ve gitgide daha yaklaşan müzik duyuluyor, zaman zaman titreşen, birleşen ve çanların büyük coşkulu çınlamasıyla patlayan havanın neşeli ve belli belirsiz tatlılığı hissediliyordu.

    Coşkulu! Coşku nasıl anlatılır? Omelas’ın yurttaşları nasıl betimlenebilir?

    Mutlu olsalar da basit insanlar değillerdi, anlıyor musunuz? Oysa bizler, neşe sözcüklerini pek söylemiyoruz artık. Tüm tebessümler miladını doldurdu. Böyle bir betimlemeyle karşılaşınca insan belli varsayımlar yapmaya meylediyor. Böyle bir betimleme ile karşılaşınca gözler, soylu şövalyelerin etrafını çevrelediği muhteşem bir aygıra ya da belki de kaslı kölelerce taşınan altın kakmalın bir tahtırevana kurulmuş bir kral arıyor hemen. Ama kral yoktu burada. Kılıç da, kullanmıyorlardı, köleleri de yoktu. Barbar değillerdi. Toplumlarının kurallarını ve yasalarını bilmiyorum, ama pek az sayıda kural ve yasaları olduğunu sanıyorum. Monarşi ve kölelik olmadan yaşadıkları gibi, işlerini borsa, reklâmlar, gizli polis ve bombalar olmadan da görüyorlardı. Yine de tekrarlıyorum, basit insanlar değillerdi; kendi halinde çobanlar, soylu vahşiler, safiyane ütopyacılar değildiler. Bizden daha az karmaşık değillerdi. Sorun şu; ukalalarla züppelerin kışkırttığı kötü bir alışkanlığımız var bizim, mutluluğu aptalca bir şey gibi görüyoruz. Sadece acı entelektüel, sadece kötülük ilginç geliyor bize. Sanatçının ihaneti bu: Kötülüğün sıradan ve acının müthiş sıkıcı olabileceğini bir türlü kabul edememek. Onlarla baş edemiyorsan onlara katıl. Canını yakıyorsa yinele. Oysa acıyı yüceltmek sevinci lanetlemektir, şiddeti kucaklamak bütün diğer şeyleri elden kaçırmaktır. Handiyse, hiçbir dayanağımız kalmadı; mutlu bir insanı betimleyemiyoruz artık, neşenin değerini bilmiyoruz. Omelas’ın insanlarını nasıl anlatabilirim ben sizlere? Saf ve mutlu çocuklar değil onlar; onların çocukları mutlu ama. Onlar, yaşamları mahvolmamış, olgun, zeki, tutkulu yetişkinler. Ey mucize! Ah keşke daha iyi betimleyebilsem. Keşke sizleri inandırabilsem. Omelas, benim sözcüklerimle, evvel zaman içinde, çok eski zamanlarda ve uzaklarda kalmış bir masal kentini andırıyor. Belki de en iyisi onu kendi düş gücünüzle kurmanız, düşlerinizin gerçek olduğunu varsaymanız; zira hepinizi memnun edemem tabii ki ben. Mesela teknoloji ne durumda? Caddelerde dolaşan arabalar, havada uçuşan helikopterler yoktur herhalde. Omelas’ın insanlarının mutlu olmasından belli bu. Mutluluk, gerekli olan ile gereksiz ama zararlı olmayan ve zararlı olan arasında doğru bir ayırım yapılmasına dayanır. Orta kategoridekilere gelince -gereksiz ama zararsız şeyler, konfor, lüks, gösteriş, vesaire- merkezi ısıtma sistemleri, metroları, çamaşır makineleri ve burada henüz icat edilmemiş her türden harika araçları, uçuşan ışık kaynakları, yakıtsız güç kaynakları, nezleye karşı çareleri olabilir pekâlâ. Ya da hiçbiri olmayabilir: Fark etmez. O size kalmış. Ben, şenliğe birkaç gün kala tepedeki ve kıyıdaki kasabalardan kalkıp Omelas’a gelenlerin çok hızlı küçük trenlere ve iki katlı tramvaylara bindiğini ve Omelas tren istasyonunun, muhteşem Çiftçiler Pazarı kadar cafcaflı olmasa da aslında kentin en güzel binası olduğunu düşünme eğilimindeyim. Ama trenleri de olsa Omelas, şu ana kadar bazılarımıza “eh idare eder” dedirtiyor korkarım. Tebessümler, çanlar, geçit alayları, atlar, eh. Öyleyse bir de orji ekleyin bari. Orji işinize yararsa hiç çekinmeyin. Ama güzel çıplak rahip ve rahibelerin, yarı esrik bir halde, önlerine ilk çıkan erkek veya kadınla, sevgiliyle veya yabancıyla çiftleşmeye hazır, kanın derin tanrısallığı ile birleşmeye duydukları arzuyla içinden çıkıverdikleri tapınaklar olmasın. İlk düşündüğüm buydu, ama Omelas’ta tapınaklar olmasın daha iyi. Hiç olmazsa insanlı tapınaklar. Dine evet, din adamlarına hayır. Elbette, çıplak güzeller, kendilerini arzulayanların açlığına ve tenin hazzına kutsal bir tatlı gibi sunarak dolaşabilirler ortalıkta. Onlar da katılsın geçit alayına. Çiftleşenlerin üzerinde davullar gümbürdesin ve gonglarla arzunun zaferi ilan edilsin (ve yabana atılamayacak bir nokta), bu haz dolu ayinlerden doğan çocuklar herkes tarafından sevilsin ve büyütülsün. Bildiğim bir şey varsa o da Omelas’ta suçluluk duygusu olmadığı. Ama başka ne olmalı? Başlangıçta uyarıcılar olmamalı diye düşünmüştüm, ama pek sofuca bu. Sevenleri varsa, drooz’un hafif, kalıcı ve kararlı tatlılığı doldurabilir kentin sokaklarım. Drooz zihni ve kasları büyük bir ışık ve parıltıyla kaplar önce, birkaç saat sonra bir düş rehavetiyle ve nihayet, evrenin en gizli sırlarıyla ilgili harika görüntülerle birlikte inanılmaz bir cinsel haz uyandırır; üstelik alışkanlık da yapmaz. Daha mütevazı beğeniler için de bira olabilir sanıyorum. Başka ne, başka ne olabilir coşku kentinde? Zafer duygusu elbette, cesaretin kutlanışı. Ama din adamları olmadan yapabiliyoruz madem, askerler de olmasın. Başarılı katliamlara dayalı coşku haklı bir coşku değil; işimize yaramaz, korkunç, basit. Bir dış düşmana karşı olmaktan değil, tüm insanların ruhundaki en güzel ve en haklı şeylerle, dünyadaki yazın ihtişamıyla birleşmekten doğan sınırsız ve cömert mutluluk: Omelas’ın insanlarının göğüslerini kabartan budur ve kutladıkları zafer de dirimin zaferi. Çoğunun drooz’a gerek duyduğunu da sanmıyorum aslında.

    Yürüyüş alaylarının çoğu Yeşil Çayırlara vardı bile. Yeşil ve mavi mutfak çadırlarından nefis bir yemek kokusu geliyor. Küçük çocukların sevimli incecik yüzleri; bir adamın müşfik aksakalına bir pastanın kırıntıları takılmış. Genç erkekler ve kızlar atlarına bindiler ve başlangıç hattında toplanıyorlar. Ufak tefek, şişman ve güleç yüzlü yaşlı bir kadın elindeki sepetten çiçekler dağıtıyor ve uzun boylu genç erkekler ışıl ışıl saçlarına onun çiçeklerini takıyorlar. Dokuz, on yaşlarında bir çocuk kalabalığın dışında oturmuş, kendi başına kaval çalıyor. İnsanlar dinlemek için susuyor ve gülümsüyorlar. Ama onunla konuşmuyorlar. Çünkü çalmayı hiç bırakmaz, onları hiç görmez, koyu renk gözleri şarkının tatlı, incecik büyüsüne dalmıştır.

    Bitiriyor ve kavalı tutan ellerini yavaş yavaş indiriyor.

    Bu küçük özel sessizlik bir işaret vermiş gibi birden başlangıç çizgisinin yakınındaki bir çadırdan bir boru ötüyor; görkemli, hüzünlü, içe işliyor. Atlar arka ayakları üzerinde şahlanıyor, bazıları kişneyerek karşılık veriyor. Ciddi suratlı genç süvariler atlarının boynunu okşayıp yatıştırmak için fısıldıyorlar onlara: “Sakin ol, sakin ol güzelim, sakin ol umudum…” Başlangıç çizgisinde sıra olmaya başladılar. Yarış pisti boyunca uzanan kalabalıklar rüzgârda sallanan bir çimen ve çiçek tarlasına benziyor. Yaz Şenliği başladı.

    İnanıyor musunuz? Şenliği, kenti, coşkuyu kabul ediyor musunuz? Hayır mı? Öyleyse bir şey daha anlatayım sizlere.

    Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda, belki de ferah evlerden birinin mahzeninde bir oda var. Kapısı kilitli, penceresi yok. Mahzenin bir yerindeki örümcek ağları bürümüş bir pencereden vuran küçük tozlu bir ışık tahtaların arasındaki bir çatlaktan sızıyor. Küçük odanın bir köşesinde, bir çöp kovasının yanında uzun saplı, kötü kokulu, pisliğe bulanmış bir çift süpürge duruyor. Yerler pislik içinde, dokununca hafif bir ıslaklık geliyor ele; mahzen pislikleri genellikle böyle olur zaten. Oda üç adım boyunda, iki adım eninde: Bir sandık odası ya da kullanılmayan bir araç gereç dolabı. Odada bir çocuk oturuyor. Bir kız da olabilir, bir oğlan da. Altı yaşında gösteriyor, ama aslında on yaşına yaklaştı. Geri zekalı gibi görünüyor. Belki sakat doğmuş, belki korku, kötü beslenme ve ilgisizlik yüzünden aptallaşmış. Kova ve süpürgelerin en uzağındaki köşede iki büklüm oturmuş, burnunu karıştırıyor, ayak parmakları ya da cinsel organlarıyla oynuyor. Süpürgelerden korkuyor. Onları korkunç buluyor. Gözlerini kapatıyor, ama süpürgelerin hala orada durduğunu, kapının kilitli olduğunu, kimsenin gelmeyeceğini biliyor. Kapı hep kilitli; hiç kimse gelmiyor, sadece zaman zaman -çocuğun zaman ve süre kavramı yok- kapı gıcırdayarak açılıyor ve birisi ya da birkaç kişi görünüyor. İçlerinden biri gelip çocuğu tekmeleyerek kaldırıyor. Ötekiler yaklaşmıyorlar hiç, yalnızca korku ve tiksintiyle süzüyorlar onu. Yiyecek kabı ve su çanağı çabucak dolduruluyor, kapı kilitleniyor, gözler kayboluyor. Kapıdaki insanlar hiçbir şey söylemiyor, ama bu odada doğmamış olan, gün ışığını ve annesinin sesini hatırlayabilen bu çocuk arada bir konuşuyor. “İyi olacağım” diyor. “Lütfen bırakın beni. İyi olacağım!” Hiç cevap vermiyorlar. Çocuk, eskiden geceler boyu yardım ister ve bol bol ağlardı, ama artık inliyor yalnızca “ah-haa, ehhaa” ve gitgide daha az konuşuyor. O kadar zayıf ki bacakları çöp gibi, midesi kemiklerine yapışmış, günde yarım tas mısır ve lapa ile yaşıyor. Çıplak. Sürekli dışkısı üzerinde oturduğundan kalçaları ve baldırları pişik ve yanık izleriyle dolu.

    Hepsi, Omelas’ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, alimlerinin bilgeliği, zanaatkarlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı.

    Çocuklara, sekiz ile on iki yaşları arasında anlayabilecek duruma geldiklerinde anlatılır ve bu çocuğu görmeye gelenler çoğunlukla gençlerdir. Ama sık sık yetişkinlerden biri de çocuğu görmeye ya da bir kez daha görmeye gelir. Mesele onlara ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın, bu genç seyirciler gördüklerinden şaşkına döner, sersemleşirler. Aşmış olduklarını sandıkları tiksinti duygusuna kapılırlar. Tüm açıklamalara rağmen öfke, kızgınlık, çaresizlik hissederler. Çocuk için bir şeyler yapmak isterler. Ama ellerinden gelen hiçbir şey yoktur. Eğer çocuk, o iğrenç yerden gün ışığına çıkarılırsa, temizlenir, beslenir ve rahat ettirilirse bu iyi bir şey olacaktır, doğru; fakat bu yapılırsa eğer, o gün ve o saatte ‘Omelas’ın tüm refahı, güzelliği ve hazzı yok olacak, yıkılacaktır. Koşullar bunlardır. Omelas’taki her bir yaşantının iyiliğini ve güzelliğini tek, küçük bir düzelme uğruna feda etmek; tek bir insanın mutluluğu uğruna binlerin mutluluğunu fırlatıp atmak: Suçluluk duygusunu içeri almak olacaktır bu.

    Koşullar sert ve kesin; çocuğa güzel bir söz bile söylenemez.

    Genç insanlar çocuğu gördükten ve bu korkunç paradoksla yüz yüze geldikten sonra gözyaşları içinde ya da gözyaşsız bir hiddetle eve dönerler çoğu kez. Haftalar veya yıllar boyu düşünebilirler bunun üzerinde. Ama zaman geçtikçe anlamaya başlarlar ki çocuk salıverilse bile özgürlüğünü elde edemez: Sıcaklık ve yiyeceğin vereceği, küçük, belli belirsiz bir zevk, tamam, ama hepsi bu. Gerçek bir coşkuyu tanımayacak kadar aşağılanmış ve aptallaşmıştır. Korkudan kurtulamayacak kadar uzun bir süre korkarak yaşamıştır. Alışkanlıkları insanca muameleye uyum göstermez. Öyle ki onu koruyacak duvarlar, gözleri için karanlık ve üstüne tüneyeceği dışkı olmazsa mahvolacaktır. Gerçekliğin korkunç adaletini anlamaya başlayıp kabullenince bu acı adaletsizlik için akıttıkları gözyaşları kurur. Yine de gözyaşları ve öfkeleri, iyiliklerini sınamaları ve çaresizliklerini kabullenmeleridir belki de yaşamlarındaki ihtişamın gerçek kaynağı. Mutlulukları ruhsuz, sorumsuz bir mutluluk değildir. Çocuk gibi kendilerinin de özgür olmadıklarını bilirler. Duygudaşlığı bilirler. Mimarilerini soylu kılan, müziklerine o görkemi veren, bilimlerini yücelten şey, işte bu çocuğun varoluşu ve onun varlığını bilmeleridir. O çocuk sayesinde çocuklara böylesine iyi davranırlar. Bilirler ki zavallı çocuk karanlıkta acı çekmezse öteki, flüt çalan çocuk, genç süvariler yazın ilk sabahı, tüm güzellikleriyle gün ışığında yarışmaya hazırlanırken o coşkulu müziği yaratamaz.

    Şimdi inanıyor musunuz onlara? Daha inanılır oldular değil mi? Ama anlatacağım bir şey daha var ve buna inanmak pek kolay değil.

    Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dönmez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.

    Ursula K. Le Guin

    https://sessiziz.wordpress.com/...si-birakip-gidenler/