• Gazi fevkalâde atılımcı bir ruha ve bir dehaya sahipti Doğru hesap yapmak ve kitleleri bu yönde etkilemek kolay değildir. Herkes vatanı seviyor kurtarmaya çalışıyordu ama her kafadan ayrı ses çıkıyordu. Bu değişik gruplar nasıl ikna edilip bir araya gelecektir?
    Atatürk'ün başarısındaki en önemli faktör fevkalede vazgeçmez bir iradenin olmasıdır. Âdeta Rumeli inadı vardır. “Olmalı" dediği an, “olabilir" yoktur. “Olmalı" dediği an, oluyor, onu olduruyor. Bu herkes için lazım bir şeydir. Sanatçı için de bilim adamı için de lazımdır. Gerçekten yaratacak, atılımı yapacak iş adamı için de lazımdır. Bir kumandan için, ön planda lazımdır.
    Atatürk milliyetçidir. Bir Türk milliyetçidir ama bunun yanında evrensel bir adamdı. Barışçıdır, dönüşmesini bildiği gibi barışmasını da bilir.
    “Mecbur kalmadıkça savaş bir cinayettir" demişti. İzmir'in Kurtuluşu sonrasında hükümet konağına giderken merdivenlere serilen ve “ Onlar işgal ettilerinde Türk bayrağını yere sermişlerdi" denilerek çiğnemesi istenen Yunan bayrağını kaldırtıp, Bayrak bir milletin namusudur, ayaklar altına alınmaz" diyerek kadar gerçek şövalyedir. Bir entelektüel olduğu hakikattır.
    Araştırmayı sever, iyi giyinir, buna özen gösterir, fotoğraf çektirmeyi sever ve bilir. Bütün fotoğraflarında duruşlu bir eğitimle mümkündür. Akıl ve bilimden yanadır. Fransa 'nın etkisi bu kuşakta etraflıca görülür. Tabii ki bir devrimcidir, reformisttir. Çünkü ülkesinin reforma ihtiyacı vardır. Aşçı, yaveri, söför, garson gibi yakınındaki kişileri ifadelerinde şunları görüyoruz. Gazi gayet mütevazi, görgülü ve nazik bir insandır. Müşrif ve aşırı tüketici olmadığı, hesaplı davrandığı açık. Balkanlar'da ve şark'ta bu gibi önderler iktidara mütevazi olarak gelirler. Ancak arkalarında birçok çocuk ve akrabalarından oluşan zengin bir zümre bırakırlar. Atatürk iktidara geldiği gibi dünyayı terk etti. Emlakçı ve parasını kamuya bıraktı, yanındaki manevi kızlarına maaşlar bağladı. Çankaya'da hayatın mütevazı bir reiscumhurunki gibi olduğu anlaşılır.
    Alkolle olan ilişkisi uç derece değildir. Sarhoş olup kendisinden geçtiği vaki değildir. Tam bir sigara tiryakisi ve kahve müptelasıdır. Hiç küfür etmezmiş. Birine kızdığı da söylediği laf“inatcı katır" olmuştur. Kadınlara iltifat ederken hiç zahmetine açımıyordu. Hatta hak etmeyen kadınlara bile iltifat ediyordu ve bundan çok hoşlanıyordu. Mesela iyi dans ediyor, buna folklor da dahil. Resimlerden de görülebileceği gibi Balkanlar'dan gelen heyetler horon oynuyordu. Bu herkesi cezbediyordu. Kendisi ibadetine bağlı biri değildi, ancak ibadet edenlere hürmeti vardı. Fevzi Çakmak paşa da dahil çevresinde namaz kılan pek çok insan vardı. Onlara genelde “Namazınızı da kılın, resim de yapın" dermiş. Kız kardeşinin anlattığına göre, Ramazan ayı ya da kandil geceleri gibi özel zamanlarda çok ihtimamlı olurmuş. Bazen kendisi de oruçlu olduğu halde kız kardeşine iftira gidermiş. Annesi için Kur'an okuturmuş. Yine Ramazan geldiğinde ince saz ekibini köşke sokmaz, meşhur sofrasında içkiye yer vermemiş. Misafirleri arasında oruç tutan, namaz kılan olursa her türlü kolaylığı sağlarmış. Çanakkale şehitlerinin ruhuna mutlaka her yıl dönümünde Kur'an okuturmuş. Kendisi de Kur'an okur, iyi okunmasını istermiş.
    Eğitime çok önem veren cehalete düşman birisiydi. Milli mücadele'nin en kırılgan dönemlerinde bile eğitim kongresi toplayacak ve bunu iptal etmeyecek kadar önemsiyordu.
    Yabancı dile ayrı önem vermiştir. Çok iyi derece Fransızca ve yeterli derece Almanca biliyordu. Rumca (Yunanca) ve Bulgarcaya aşina idi. Fransızca konuşuyor, mektuplar yazıyor, çeviriler yapabiliyordu.
    Cephede bile kitap okuyacak kadar gerçek bir kitap tutkunudur. Binlerce kitap okumuştur.
    Okuduğu kitapalara tuttuğu kenar notları ilginçtir.
  • Entelektüel, en büyük bahtsızlığı temsil eder, homo sapiens’in en yüksek başarısızlığını...
    Emil Michel Cioran
    Sayfa 55 - Metis
  • 9. yüzyıldan 11. yüzyıla dek İsmaililik, çeşitli biçimleriyle İslam dünyasında entelektü­el bir güç odağı haline gelmiş, müritlerinin kalplerine ol­duğu kadar zihinlerine de hitap edebilmiş ve dönemin zir­vedeki filozofu ve bilim adamı olan İbn i Sina (980-1037) gibi bir kimseyi dahi çekim alanına almıştır.
  • Çünkü gerçek entelektüelin benliğinde adalet, barış ve kardeşlik alevi yanar. Gerçek entelektüel, sömürü olan yerde ahlak ve namustan söz edilmemesi gerektiğini bilir.
  • Anadan doğma entelektüel bile olsa bir kadın, ya da erkek bir kere terk edilsin yeter.
    Bütün o fularlı zihniyet, yabancı edebiyat okuma takıntısı ya da ağız dolusu söylenen aşırı dozda sosyalist söylemlerin yerini "bir kulunu çok sevdim, o beni hiç sevmiyor" alır.
  • Kitap Edward Said'in 1993 Reith konferanslarının kitaplaştırılmış halini içeriyor.

    Önsözünde -kitaptan 1 yıl sonra yazılmış- dikkatimi çeken bir nokta var. Said evrensellik için şunu der: "Aynı zamanda dış politika, toplumsal politika gibi meseleler söz konusu olduğunda insan davranışları için tek bir standart arama ve buna uyma çabası demektir."

    Tek bir standart var mı ki? Kişi evrenselliği insan ürünü, sonradan ortaya çıkmış herhangi bir şeyle sağlayamaz. Başka bir şey olmalı. Vicdan geliyor aklıma. Ama bir şeyler yanlış gibi geliyor vicdan konusunda. Cevap o da değil galiba.

    Bence cevap: insanın ait olamamasıdır. Bir fikre, ideolojiye, ırka, dine, coğrafyaya ait olan insan evrenselliği yakalayamaz ve değerlendirmeleri çürüktür. Elbette burada insanın zihnine yerleşen büyüdüğü ve yetiştiği toplumun izlerinin silinemeyeceğinin farkındayım, demek istediğim insan bunu da reddedebilmeli, etmelidir. Bu dediğimden de şuraya varıyoruz gerçi: o zaman bütün insanların değerlendirmeleri çürüktür. Yazarken düşündüğümü de yazınca buraya varmak kaçınılmaz oldu ama bundan sonrası konu dışı olacak bu yüzden burada durayım.

    Özetle: insan her şeyin içinden geçip gidebilmelidir. Her şeyi sadece kendi koşulları içinde de bir bütün içerisinde de değerlendirebilmelidir. Bu yüzden bana genelgeçer bilgiler hep mantıksız gelmiştir çünkü her olayın kendine has koşulları var. Zaten okumaya devam edince Said bu noktaya varıyor ve ekliyor: "İnsan yalnız kalır, doğru; ama her zaman sürüye uyup mevcut duruma hoşgörü göstermekten iyidir yalnızlık."

    1.bölümden ilginç bir nokta, Julien Benda entelektüelin tanımını yaparken sadece 'küçük bir grup adamdan ibarettir' der. Benda kadınları entelektüelden saymazmış hiç.

    Özetlersem Said entelektüel için "entelektüel her zaman yalnızlık ile saf tutma arasında durur" demiş.

    Kitabı beğendim açıkçası ve Said'in görüşlerini mantıklı buldum. Ilk Said kitabım olduğu için yazarı araştırırken Said'e yönelik fark etmediğim ama haklı ve ilginç bir eleştiri gördüm: "fikri olmayan düşük adam. şunlar bunu dedi onlar şunu dedi şeklinde bol kaynaklı kitapları vardır. boş, gerçekten bomboş bir insan. yazdığı her şeyi zaten biliyor, bilmekle kalmayıp yaşıyoruz. kitaplarını okumaya hiç ama hiç gerek yok."

    Aşırıya kaçmış olabilir eleştiride ama şunlar bunu dedi, onlar şunu dedi kısmında kesinlikle haklı.

    Bu eleştirinin dikkatimi çekmesinin bir başka sebebi de kendimi hep bu şekilde eleştiriyor oluşum. Hiç kendi fikrin yok, hep okuduğun kitaplar ve filmlerle konuşabiliyorsun ancak, özentilikten ve papağanlıktan başka bir şey değil bu tarzı sert şeyler yönlendiririm kendime. Ama eğer Said'in bu yaptığı normal hatta bu kitaptaki kadar fazlaca yapması da normal diyecekseniz bir şey diyemem.