• Kurmay eğitim; 19. yüzyılda orduların coğrafya, tarih, teknik ve beşerî ilimlerle iç içe geçerek sevk edilmesi için teşekkül eden, hem muharib hem de entelektüel ve bilgin bir sınıf yetiştirmek demektir. Bu, 19. yüzyılın büyük bir olayıdır. Mustafa Kemal Atatürk de kurmay eğitimden geçmiştir.
  • Ilber Ortaylı
    Bu toprağın yani İstanbul’un altını tanımama bazı çokbilmişlerin(!) sözünü ettikleri gibi Bizans değildir. Bizans’tan önce bize daha yakın katman olan Osmanlı gelir. Eğer bu şehirde Bizans tahrip ediliyor ve hakkı verilemiyorsa, ki öyledir, onun üstündeki Osmanlı mirası çoktan mahvedilmiş demektir. Ve de öyledir.

     İSTANBUL’un en büyük sorunu toprağın üstünde yaşayanların bir alttaki tabakayı bilmemesidir. Bu toprağın altını tanımama bazı çokbilmişlerin(!) sözünü ettikleri gibi Bizans değildir. Bizans’tan önce bize daha yakın katman olan Osmanlı gelir. Eğer bu şehirde Bizans tahrip ediliyor ve hakkı verilemiyorsa, ki öyledir, onun üstündeki Osmanlı mirası çoktan mahvedilmiş demektir. Ve de öyledir. Osmanlı’nın 15., 16. yüzyılına ait birçok kabrin, medrese kalıntısının hatta İbrahim Paşa Sarayı’nın arka kısmının (ki İstanbul Adliyesi için kurban edilen, temelde kalan kesimdir), sarnıcın ortadan kalktığı açıktır. Bunların bazılarına tesadüfen ulaşıyoruz. Ancak Semavi Eyice gibi üstatlar sayesinde bazılarının varlığına vâkıfız. Birçoğu da Allahuâlem toprağa karışmıştır, günün birinde belki çıkar.

    ÜSKÜDAR’DA MAHALLE

    Yenikapı Metro İstasyonu’nu kazarken Theodosius Limanı gibi bir abide ortaya çıkıyor, 6. ve 7. asra ait gemi kalıntılarıyla birlikte İmparator Konstantin surlarının 4. asra ait kalıntıları da, o bölgedeki 17. asra ait Ermeni mahallesi ve diğer yerleşke kalıntıları da gün yüzüne çıkıyor. Son kazılar ve buluntular ise daha da ilginç: Üsküdar’da metro kazılarından dolayı kocaman bir mahalle ortaya çıktı. Beklenilmeyecek bir olay değil. Theodosius Limanı tek olarak kalmayacak, yarın Kadırga dediğimiz Bukoleon Limanı’nın üstünü örten yapıların altından ne çıkacağı belli olmaz. Haydarpaşa’daki kazılarda Kalkedon sur duvarları çıktı. Beyoğlu’ndaki İtalyan İşçi Yardımlaşma Cemiyeti (ki İtalyan Kulübü denir, kurucusu Giuseppe Garibaldi’dir) restorasyonu sırasında altından Bizans mezarları dahi çıktı. Galiba restoratör Sedat Bornovalı’nın raporundan da bu anlaşılabilir. 

    KORUMA ADİL DEĞİL

    İstanbul’un asıl sorunu da burada başlıyor. Kanunlar ve zihniyetimiz temel kazılarda ortaya çıkan bu gibi eserleri koruma konusunda adil değil. İnşaatı yapanı mağdur etmeden eseri kurtarmak, hiç değilse teşhirine imkân tanımak lazım. Roma’daki arkeoloji otoritesi gibi bir kurum bizde mevcut değil. Oysa Roma’yla İstanbul’dan başka hiçbir şehirde yeraltı zenginliğiyle kent bu kadar iç içe değildir. Bugüne kadar yapılan işlem, buluntunun üstüne beton döküp haber vermemek olmuştur. Bu arada çıkan kalıntıdan taşınabilir parçaları kaçırıp satmak da cabası. Kapalıçarşı’nın ve Büyük Valide Han’ın yapıları örtülüyor. Üstlerine ilave yapılıyor. Durumu tespit eden muhabirin çekim aracına (drone) alttan hedefleyip ateş açıyorlar. Dağ haydutları ve lümpenler artık şehirlerde faaliyette.

    DAĞ HAYDUTLARI ŞEHİRDE

    İstanbul’un Suriçi bizim 2 bin yıllık sorumluluğumuzdur. Evvela Türk tarihine ve İslam dünyasına karşı, sonra da Doğu Roma ve Eski Roma’nın tarihine karşı görevlerimiz var. Bölgedeki yapılaşmanın kesinlikle durdurulması lazım ve istimlaklere başlamalıyız. Ayvansaray’da surlara baktığınız zaman Kazasker Hacı İvaz Efendi’nin Mimar Sinan’a yaptırdığı tipik bir Sinan eseri çirkin yapılar tarafından gölgelenmiş vaziyette. Dolmabahçe Sarayı’nı, 19. ve 20. yüzyıl tarihimizi ve çevresindeki eserleri stadyum ve otellerle gömmek üzereyiz. Dolgu sahadaki Dolmabahçe bu heyulaları taşıyamıyor.

    BU İMARLA ÇÖZÜLMEZ

    İstanbul Belediye Sarayı gibi lüzumsuz ve tahripkâr yapıların ortadan kalkması lazım. Altlarındaki sadece Bizans-Roma kalıntıları değil yanı basındaki Ankaravi Medresesi ve onun temelleri de bu yüzden tahrip edilmiş vaziyette. Lüzumsuz sarayı yapmak için etraftaki Osmanlı konaklarını, acemi kışlasını ve karakolu yıktılar. Bari hiç değilse temellerinin çıkarılması için yeni çirkin yapıların kaldırılması gerekiyor. Aksaray geçidi bütün İstanbul’u mahvetti. Büyük İstanbul bölgesi içinde tayin edici bir alan olmaktan çıkan Suriçi, İstanbul’un tarihi portresinin korunması, korunmadan vazgeçtik hiç değilse temelleriyle birlikte kısmen restore edilmesi ve İstanbullular için zihni bir nefes alma imkânının doğması gerekir. Bu imar anlayışıyla bu çözüm beklenemez. İstanbullular şehirlerini tanımıyorlar. İstanbullu olmayan belediye reisleri ve meclislerin üyeleri ise bu şehrin bu yönünü hiç dert edinmiyorlar. Dünya metropolünün dünyanın öbür tarih kentlerine göre en talihsiz yönü budur.

    BİZE YAKIN ŞEHİRLER

    SALI ve cuma Moskova’da Yunus Emre Enstitüsü’nün tertiplediği bir toplantıda Profesör Dimitri Vasilyev ile birlikte Rusya-Türkiye ilişkileri üzerine konuştuk. Her ikimizin de yorumları Rusya ile Türkiye arasında barış olduğu vakit hem imparatorlukların güvenliklerinin hem de kalkınmanın sağlanabildiğiydi. III. Selim ve I. Pavel zamanında yani Fransa’nın I. Konsülü General Napoleon Bonaparte’ın Mısır’a çıktığı, Akka’ya saldırdığı ve Adriyatik’te İyon Adaları’nı elinde tutuğu zamanda Rus donanması Amiral Uşakov’un, Türk donanması Amiral Kadir Bey’in komutasında müştereken İyon Adaları’nı (1800) işgal ettiler ve garip bir tezat, Yedi Adalar yahut İyon Adaları Cumhuriyeti’ni kurdular. Akka’da Bonaparte yenilgiye uğramıştı. Bu Türkiye’nin başarısıdır. I. Alexander, Napoleon Bonaparte’a karşı koalisyonun yönettiği 1815 Viyana Kongresi’nden Osmanlı’yı dışlatınca kendi için de pek hayırlı sonuç çıkmadı. Helen Yunan Ayaklanması sırasında İngiltere ve Fransa ile birlikte Osmanlı donanmasını yakması, yakın gelecekte Polonya’daki ayaklanma için bir işaret sayılır. İmparatorluklar Metternich gibi çokuluslu idareyi yöneten diplomatlar sayesinde ayakta kalabilirdi. Metternich Avusturyası bu nedenle Osmanlı’ya karşı tutum takınmamıştı.

    1989 SONRASI HAYIRLI

    Sovyetler Birliği zamanında yeni Türkiye ile 1948’den sonraki Soğuk Harp dönemi dışında çatışmaya girişilmedi. Soğuk Harp dönemi de bir Stalinist hataydı. Sovyetler Birliği 1960’lı yıllarda hatta 1950’lerin sonunda bu politikadan dönmeyi çok denedi. 1970’lerde sıcak bir ilişkinin kurulduğu da malum. İki ülkenin soğukluğundan en büyük zararı ilim adamları ve tarihçiler görüyor. İki mühim kaynağı, Rusya arşivlerini ve Türk arşivlerini karşılıklı olarak kullanamadık. 1989’dan sonraki dönem Rusya ve Türkiye için çok hayırlı oldu. Toplumlarımız zenginleşti. İnsanlarımız karşılıklı olarak dünyayı gördü. Kültür hayatımız bu iki cepheden renklendi.

    GERÇEKLERİ GÖRMELİYİZ

    MGIMO’da (Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü-State Institute of International Relations) okuyan Türklerin sayısı günden güne artıyor. Sırf Amerikan ve Anglosakson kanalıyla diplomasi öğrenmenin yeknesaklığı açık. Alternatif lazım. Moskova büyükelçiliği ve büyükelçimiz Hüseyin Lazip Diriöz yeni dönemde Moskova’da önemli bir görev üstleniyor. Büyük devletlerin Rusya ile ilişki kurmak ve onu yakından öğrenmek için başvurdukları bir merkez. Salon dolusu Türk öğrenci yeni bir dünyayı tanıyor. Kendilerinden eminler ve öğrendiklerinden dolayı mutlular. Türkiye’de de Rus öğrenci sayısı artıyor, gelecekte daha da artacak. Şehirde bir zenginleşme var. Rus şehirlerinin içinde Petersburg ve Moskova dışında bir durgunluk olduğu hep söyleniyor ama bu iki şehir bize yakın, beynelmilel entelektüel merkezler. Bu gerçekleri görmeliyiz.
  • “İngiltere’de yoksul bir çocuğun, büyük yapıtların doğduğu o entelektüel özgürlüğe kavuşma umudu, Atinalı bir kölenin oğlununkinden biraz fazladır.”
  • Ona göre, gerçek entelektüel bir zümrenin emir kulu değildir, gerçek entelektüel bir devrin şuuru olmak zorundadır, bütün hakikatleri yoklamalı, bütün yalanların maskesini yırtmalı, kalabalığa doğruyu göstermeli, her düşünceye saygılı olmalı, tarafsız olmalı, vuzuhu fethe çalışmalıdır.
  • “Can çekişen düşüncenin bu tutanağı, acıların giderek artan gelişimi, bir mahkûmun bu entelektüel otopsisinde mahkum edenler için çıkarılacak birden fazla ders olmayacak mı?”
  • ... modern çağın insanı muktedir ama değersizdir. Uygar toplum içinde vahşi bir bireydir. Bedeni uçsuz bucaksız uzaya, yeryüzünün çekim gücünün bittiği yere kadar uçtuğu halde, içsel miracı sadece kendi çıkarından, gücünden ve zevkinden anlayan bayağı ve üçkağıtçı bir esnafın seviyesindedir, hepsi bu!
    Ancak bayağı burjuvazi realizmine karşı modern çağın yeni akımı, genç ve entelektüel batılı kuşağın isyanı ve şiddetli eğilimi demek olan soyutlamacılık, içsellik, gerçekten kaçış, tüketim, maddeye ve doğaya karşı isyan, yalancı, hayali ve kompleksli bir maneviyatçılıktan ibarettir.
    Ali Şeriati
    Sayfa 62 - Fecr Yayınları
  • “ Alman denizine balıklama daldım. Nihayet bu denizden çıktığım zaman, kendimi batılaşmış buldum, sonuna kadar böyle kaldım” diyen bir yazar Turgenyev. Eğitimini Almanya’da tamamlamış, hayatının büyük bölümünü Fransa’da geçirmiş olması nedeniyle dönem yazarları ; Tolstoy ve Dostoyevski’den dil ve üslup olarak ayrılmasının yanında , eserlerinin onlara göre daha fazla felsefi diyalog barındırması da kuşkusuz onun entelektüel düzeyini gözler önüne seriyor,onu dönem yazarlarından çok farklı bir yere çıkartıyor.

    Hasan Ali Yücel serisinden “Rudin-İlk Aşk- İlkbahar Selleri” Turgenyevin üç önemli romanını okuyucuyla buluştururken; romanların kronolojik sıraya göre kitaba konması , yazarın az zamanda dil, üslup ve duygusal açıdan çokça mesafe katetmesini gözler önüne sermesi bakımından oldukça başarılı bir derleme olmuş.Yazarın , “Bazı yaralar vardır ki kapanmış olsalar bile , dokununca sızlarlar” sözünü akıllara getiren üç romanı; aşk teması üzerinde verilen hatalı kararlarla mutsuz sona doğru ilerleyen ve karakterlerde ömür boyu taşıyacakları derin yaralar açan depresif hikayelerden oluşuyor.

    Hayatında daima ideal kadını arayan ve onu hiç bulamayan biri olarak Turgenyev’in eserlerinde kadın karakterler onun hayal ettiği gibi daha güçlüyken ; Rudin,Vlademir Petroviç ve Sanin gibi erkek karakterler -kim bilir belki de onun gibidir- biraz daha çekinik, korkak ve silik. Hikayelerin hepsinde ; Aşkta mutluluğu yakalamak mümkün mü? İdeal insan var mı? Mantık ve aşk arasında ideal bir denge var mı? diye sorarken kadere boyun eğişin acıklı öyküsüyle karşı karşıya kalınıyor.

    Okuyucu hikayeleri okurken “Bütün dehamı , bütün eserlerimi akşam yemeğine geç ya da erken gelmemle candan ilgilenen bir kadın uğruna feda etmeye hazırım” diyen ve hayatı boyunca aradığı aşkı bulamayan bulsa da elde edemeyen Turgenyev’in ; adeta iç dünyasındaki acıklı ve melankolik haykırışlarını duyuyor.


    ****
    Ailevi yaşantısı göz önüne alındığında ; İlk Aşk romanında Turgenyevin hayatıyla birebir örtüşen kesitler bulmak da oldukça kolay.Ayrıca İlkbahar Sellerinde yazarın git gide daha depresif oluşu da gözden kaçmayan çarpıcı detaylar arasında.