• Gazetecilik alanının kültürel üretim alanları üzerindeki baskı gücü (özellikle felsefe ve toplum bilimleri konusunda), öncelikle, gazetecilik alanı ile uzmanlaşmış alanlar (edebiyat ya da felsefe, vb.) arasındaki belirsiz bir yerde konumlanmış kültürel üreticilerin müdahalesiyle etkisini göstermektedir. İki evrenin özgül taleplerinden kurtulmak ve bunlardan her birine, bir ötekinde az çok iyi bir şekilde kazanmış oldukları erkleri ithal etmek için çifte-aidiyetlerini kullanan bu "gazeteci-entelektüeller"(7) iki büyük etki uygulayabilecek durumdadırlar; bir yandan, üniversiteye özgü içrekçilik ile gazeteciliğin dışrakçılığı [exoterisme] arasında iyi tanımlanmamış bir ara-yerde konumlanmış yeni kültürel üretim biçimlerini buyur etmek; öte yandan, özellikle kendi eleştirel yargıları aracılığıyla, kültürel üretimlerin değerlendirilmesinde pazarın yaptırımlarına bir entelektüel otorite görüntüsünün onayını vermek ve bazı tüketici kategorilerinin allodoxia'ya [öteki-görüş, öteki-kanaat - Ç.N.] yönelik doğal eğilimlerini güçlendirmek suretiyle, izlenme-oranı ya da best-seller list'in, hem kültürel ürünlerin kabul görmesindeki etkisini, hem de, tercihleri (yayıncıların tercihlerini, örneğin) daha az talepkâr ve daha çok satan ürünlere yönelterek, dolaylı yoldan ve belli bir vadede üretim üzerindeki etkisini artırmaya yönelik ilkeler dayatmak.
    Pierre Bourdieu
    Sayfa 85 - Yapı Kredi Yayınları
  • Çekingen ,korkak ,yumuşak ve iyi kalpliydi;ama yazdığı kitaplar zalim ve acılıdır.Onun gözünde dünya,savunmasız insanları parçalayıp yok eden görünmez iblislerle doluydu.Yaşayabilmek için fazla öngörülü,fazla bilge,savaşa bilmek için fazla güçsüzdü;tıpkı içlerinde anlayışsızlığa , kötülüğe entelektüel yalana karşı duydukları korku varken savaşamayan ,çünkü çaresizliklerini daha başta bilen ve yenilgeleriyle yemeni utandıran asıl,güzel insanlar gibi güçsüz.
    (Milena'nın Franz Kafka'yı anma yazısından )
  • Erdem kuramı, önyargıların gizlice içeri sokulmasına yardımcı olan entelektüel bir duman perdesi olarak kullanılabilir.
  • Bu kitabı edebiyat araştırmacılarının,öğretmenlerinin,kaynakcası peşinde koşanlarin,sevenlerin(hepsi baştaki tamlayana bağlı) okumaları gerekir.Kitapta edebiyatın değer sanat kollarıyla ilişkisi anlatılıyor.Ayrica kitap yazarının derslerini alan bir öğrencisi olarak çok mükemmel bir hoca ve entelektüel bir insandır Sıddık Akbayır.Kitapta birçok alan hakkında ilmi bilgiler mevcut.Edebiyatin öyküyle,şiirle,karikatürle,müzikle,roman,resimle,sinemayla ilişkisi irdelenmiştir.Sinemaya uyarlanmış edebiyat eserlerini;ressam şairler,şair öyküler gibi ilginç edebi bilgilere ulasacaksiniz.
  • İnsanlar, Şeytan’a inanıyorum ifadesinden sakınırlar; çünkü “Allah’a inanıyorum” ifadesine paralel bir tınısı vardır. Fakat bu iki ifade paralel değildir; çünkü “Allah’a inanıyorum” ifadesi hem Allah’ın varlığına entelektüel onayı, hem de Allah’a kişisel bağlılığı ima eder. “Şeytan’a inanıyorum” ifadesi ise ahlaki bağlılığı değil yalnızca Şeytan’ın varlığına entelektüel onayı ima eder. Bu üçüncü seride Orta Çağda Şeytan kavramı üzerinde durduk. Şeytan’ın edebiyat ve sanat hayatındaki yansımalarını gördük. Şeytan’a farklı toplumlarda ve farklı dinlerde verilen isimleri, yakıştırmaları okuduk. Örneğin 15.yy’da Kara(Günahkar) Efendiyle bütünleştirilen bazı adlar şunlardır; Lucifer(kibir), Beelzebub(haset), Sathanas(gazap), Abadon(miskinlik), Mammon(tamah), Belphegor(pisboğazlık) ve Asmodeus(şehvet). Farklı isimler almış olsa da Şeytan; kötülüğün efendisi, insanlığın düşmanıdır. Şeytan’ın kökeni ne olursa olsun kimi inanışlar onu maddi dünyanın yaratıcısı olarak görmüş, kadiri mutlak Tanrı kavramına düalist bir yapı kazandırmıştır. Kimi semavi inanışlar ki -örneğin Hıristiyanlık- Tanrı’nın mutlak iyiliğini ispatlayıp kötülüğün onun doğasında bulunamayacağına insanları ikna edebilmek için Şeytan’a ayrı bir tinsellik katmıştır; ve böylece iki tanrı olduğu çelişkisini doğurmuşlar bilemeden günaha girmişlerdir. Tüm bu parçalanmalar sadece Hıristiyanlıkta değil Musevilik ve dinimiz İslamiyet’de de varlığını sürdürmüş. Ancak belirtmek gerekir ki bizde hiçbir zaman inanışa düalist bir yapı kazandırılmamıştır. Her daim kadiri mutlak bir yaratıcı olduğu fikri ağır basmıştır. Ancak yine bizde de çeşitli bölünmeler olmuştur. Ve Şeytan bu bölünmeleri çok iyi kullanmasını bilmiştir. Ne de olsa o, kötülük sanatında evrenin en iyi üniversitesinde (Cehennem) yüksek lisans yapmış bir yaratık. Ruhlarımızda günaha dair en ufak bir çatlak açsak, Şeytan o çatlaktan içeri girecek ve çılgınca zihinlerimizi karıştıracaktır. Bir keresinde Al Capone adlı mafya organizasyonu liderinin sözünü okumuştum: “Tanrı’ya her gün bana bir bisiklet vermesi için yalvardım ama hiçbir zaman vermedi. Sonra gidip bir bisiklet çaldım ve Tanrı’ya günahlarımı affetmesi için yalvardım. Tanrı’nın çalışma şekli budur.” Katılırız veya katılmayız ama Şeytan’ın bir çalışma şekli olduğundan eminim; ilk önce zihinlerimize öneriler aşılar, ardından bu öneriler bir haz ya da hoşluk tepkisini tetikler, arzuya boyun eğeriz, nihayet aklımızla kendimizi savunup harekete geçer ve günahı işleriz. Ne kadar iyi bir yaşam sürmeye çalışırsanız çalışın Şeytan her zaman sizi ayartmak için yanı başınızda bekliyor olacak. Ve bu bekleyiş bence bir bakıma bizim de faydamızadır. Neden? Çünkü insan ruhunun potansiyelini kavrayabilmesi için rekabete ihtiyacı vardır. İnsan ruhunun karşısında karanlık ruh. Sizce kim kazanır? Bence bu soruya en iyi cevap bir tek bu olabilir:
    “Nahl 99: Gerçek şu ki; Şeytanın inanan ve yalnız rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hakimiyeti yoktur.”
    Allah sizinle olsun dostlar, cehennem kapısında olsanız da umudunuzu kaybetmeyin…
  • Soner Yalçın'ın ilk okuduğum kitabı...

    İlk başlarda gayet akıcı lâkin Ergenekon olaylarını anlatırken o konuları pek bilmediğim için sıkıldım ve geçtiğim yerler oldu.Kitabın 440 sayfa olması siyasetle ilgisi olmayanların okuyacağı türden değil.Yazar bir buçuk yılını vermiş bu kitap için detaylı bilgiye ve derin araştırmalara yer vermiş.Bu kitaptan sonra da hapse girmiş demek ki kitap da birilerinin bam teline dokunmuş.

    Nurettin Topçu hakkındaki görüşlerine katılıyorum kendisi sağ kesimin idol alması gerektiği biridir.Hatta Necip Fazıl'dan daha önde tutulması gerekiyordu zirâ Adnan Menderes olan mektuplarından sonra bulunduğu konum zedelenmiştir.Lakin Nurettin Topçu hayattayken pek değeri bilinmemiştir.

    Cemaatler hakkında söyledikleri fikirler okunmaya değer.Öyle isimler söylemiş ki şaşırmamak elde değil.Arkadaki ülkeler, diyalog ve hoşgörü kavramının hangi ülkelerden geldiği açıkça beyan edilmiştir.


    Halil İnalcık'ın söyledikleri bilgiler kitabında yer verilmesi çok başarılı.Çünkü tarihi olayların anlatıldığı bir kitapda bu ismin olmaması büyük eksikliktir.

    Kitabında şöyle bir söylem bulunmaktadır.

    "Nezihe Araz dindardı, bir dergaha bağlıydı ama hayatı boyunca saçını örtmedi. Beş vakit namaz kılmadı, oruç tutmadı.
    Erkek meclislerinden kaçmadı. Kendini hiç ikinci sınıf görmedi. Meyhaneye gidip rakı da içti. Nesimi'den türkü de söyledi. kimsenin günlük yaşamına, hayat felsefesine karışmadı. siyasete ilgi duymadı; kendini hep partiler üstü gördü.
    Şimdi söyler misiniz Nezihe Araz kimdir?
    Nezihe Araz Türkiye'dir. "

    Ben bu düşünceye katılmıyorum çünkü gömleğin bir düğmesini yanlış iliklenmesi gerisinin de yanlış olması anlamına gelir.


    Kendisini sol kesimin bireyi olarak belirtmiş ve yeri geldiğinde kendi kesimini eleştirmekten geri kalmamış.
    Eleştiri de bulunması güzel lâkin, kendisini bir yazar olarak kalıplara sokması,bence doğru bir durum değil çünkü bir kalıba girdiğinde o kesimdeki bir kimse yanlış bir eylem yapıyor ve bu eylem size de atfediliyor.

    Eee yani siz solcular zamanında böyle yapmadınız mı?

    Diye bir soruyla muhatap olursa ya sol kesimin yanlış olduğunu söylemek zorunda kalacak ya da yanlış bir durumu koruma durumunda bulunacak.

    Bu nedenle kendini bir kalıba sokması özgür kalemini kısıtlar.

    Türban hakkındaki söylemlerine katılmıyorum.Başörtüsünü İslâm ile bağdaştırmamış ve takılmasını gerekli bulmamıştır hatta başörtüsünün bizi Araplaştırdığını düşünmektedir.
    Katılmıyorum.

    İşte bu düşünceler beni korkutuyor.Yazar kendisini sol kesim olarak betimliyor ve başörtüsüne karşı ön yargıları var.

    Eğer birgün güç sol kesime geçerse tesettürlü kesim yine üçüncü sınıf insan olmaya zorlanacak ilkel düşünceler silsilesi...

    Sağ kesimi,sosyalizm ve komünizmle barıştırmaya çalışmış hatta Üstad'ın birkaç sözünü de araya atmış, güzel bir tez olmuş ama İslâm başlı başına kendi başına bir ideolojidir başka bir ideolojiye gerek yoktur.

    Kısacası bana göre tek yol İslâm!.

    Kendisini Yılmaz Özdil'in kalemine benzetmişler kabul etmiyorum çünkü Soner Yalçın eleştiriye daha açık ve sağ kesime karşı daha ılımlı,ayrıca yazdığı kitapta ayrıntılara yer verilmiş ve inceleyerek daha derin bir kitap yazdığı belli.

    Kitabın 179. sayfasında
    "Her fırsatta Yahudi düşmanlığı yapıyorlar.
    Yahudi malı almak kesinlikle günah diyecekler neredeyse..."diye bir cümle kullanmış ve biraz daha alt satırlarda da dincilerin cahil olduğunu ve Kur'an'ı bile okumadığını söylemiştir.Bende aynı eleştiriyi yazara yapmak istiyorum çünkü Kuran'da Maide Süresi 51.Ayette açık bir ifadeyle Yahudilerle dost olunmaması konusunda uyarmıştır.
    Ayrıca eleştirisini de haklı buluyorum biz sadece sağ-sol olarak değil, millet olarak az okuyoruz.

    Kitap entelektüel bir kitap kokain kullanan ünlülerden,ruh çağıran gazetecileri, şairlerin evlat ve aşk acılarına, yeşil gladyodan, Amerikanın yetiştirdiği polislere kadar bir çok derleme mevcut.

    Katıldığım yerler oldu-olmadı orası tartışılır bir konu lâkin okunması gereken bir kitap,hatta korsanını almayın orijinalini alın.

    Esenlikle kalın .İyi günler :)
  • 1916'nın başlarına gelindiğinde Albert Einstein hayatının en büyük eserini henüz tamamlamış, kendisinin Genel Görelilik Kuramı dediği yeni bir kütleçekim kuramını yoğun entelektüel çabaları sonucu geliştirmiş bulunuyordu. Gelgelelim bu kuram, salt yeni bir kütleçekim kuramı değildi. Uzay ve zaman hakkında da yeni bir kuramdı. Nesnelerin evreden nasıl hareket ettiğini açıklamakla kalmayıp evrenin kendisinin nasıl evrilmiş olabileceğini de açıklayan ilk bilimsel kuramdı.