• Halkımız Genç nedir bilmez, hele çocukluğu hiç tanımamıştır. Gerçi düzenli aralıklarla bir takım talepler gündeme gelir, çocuklara farklı bir özgürlük, farklı bir koruma sağlanmalı, onlara biraz sorumsuzca, biraz anlamsızca hoplayıp zırlama, oyun oynama hakkı, İşte bu hak tanınmalı ve hayata geçirilmesine destek olunmalıdır; bu tür talepler gündeme gelir ve herkes tarafından derhal onaylanır, bundan daha da fazla onaylanan bir şey yoktur ama bir yandan da gerçek hayatta bundan daha az gerçekleşen hiçbir şey de yoktur, talepler onaylanır, herkes bu yönde bir şeyler dener ama 3 gün sonra her şey eski haline döner. Bizim halkımızda bir çocuk 3-5 adım atmaya ve çevresini biraz tanımaya başladığı andan itibaren tıpkı bir yetişkin gibi başının çaresine bakmak zorundadır; ekonomik sebeplerle dört bir yana dağılarak yaşamak zorunda kaldığımız alanlar çok büyük, düşmanlarımız çok fazladır, dört bir yanda bizi ne tür tehlikelerin beklediğini bilemeyiz, çocukları var olma mücadelesinden uzak tutamayız, bunu yaparsak sonları erken gelir. Elbette bu üzücü sebeplere eklenen moral düzeltici bir başka etken daha vardır; soyumuzun üretkenliği. Kuşaklar-ki her biri bereketlidir- birbirini kovalar, çocukların çocuk olacak zamanı yoktur.
    Başka ülkelerde çocuklara çok iyi bakılsa da, küçükler için okullar yapılmış olsa da, bu okullardan her gün, halkın geleceği olan bir sürü çocuk akın akın çıksa da sonuçta çıkanlar uzun süre boyunca hep aynı çocuklardır. Bizde okul yoktur ama halkımızdan en kısa zamanda aralıklarıyla muazzam sayılarda çocuk fışkırır, bu çocuklar henüz ıslık çalmazken neşe içinde mızırdanır ve ciyaklar, henüz yürüyemezken yerlerde debelenir ya da yuvarlanır, henüz doğru dürüst görmezken bütün sakarlıklarıyla her şeyi beraberinde sürüklerler; ah şu bizim çocuklar! Üstelik bunlar okullardaki gibi hep aynı çocuklar değillerdir, hayır, sürekli, sürekli yeni çocuklardır, hiç durmadan, peş peşe, bir çocuk daha ortaya çıktığı anda artık çocuk değildir ama onun peşinden, çocukları ve aceleleri yüzünden birbirinden ayırt edilemeyen, mutluluktan pespembe bir yığın yeni çocuk yüzü gelir. Elbette bu ne kadar güzel olursa olsun, başkaları bizi bunun için haklı olarak ne kadar kıskanırsa kıskansın sonuçta çocuklarımıza gerçek bir çocukluk yaşatamayız. Ve bunun da bir takım sonuçları vardır. Hiçbir zaman ölmeyen, kökü kurtulamayacak bir çocuksulluk halkımızın ta içine işlemiştir; en iyi özelliğimiz olan şaşmaz pratik zekânın aksine bazen tamamen aptalca davranır, çocuklarla aynı aptallıkları sergileriz, şuursuz, hesapsız kitapsız, fakat rahat, fazla sorumsuz oluruz ve bütün bunlar çoğu zaman sırf biraz eğlence uğrunadır. Aldığımız keyif tabii çocuklarınki kadar büyük olamaz ama içinde ondan bir şeyler taşıdığı kesindir. Halkımızın bu çocuksuluğundan oldum olası Josefine de yararlanır...
  • Bilimsel çevrelerin dışında, İskoç fizikçisi James Clerk Maxwell (1831-1879) çok iyi bilinmemektedir ancak modern fizik üzerindeki etkisi derindir. Maxwell’ in elektrik ve manyetik kuvvetler üzerine yaptığı çalışma, Einstein’ ın Görelilik Teorisi’ ni ve modern yer çekimi anlayışımızı geliştirmemizin yolunu açan elektromanyetizma teorisini başlattı.

    Maxwell’ in fiziğe olan ilgisi çok çeşitliydi. Elektromanyetizmanın yanı sıra, devrimci bir matematiksel yaklaşım kullanarak termodinamik alanında da önemli bir etkisi oldu. Çalışmalarının en ilgi çekici özelliklerinden biri; “Maxwell’in şeytanı” olarak da bilinen düşünce deneyinin, termodinamiğin ikinci yasasını çiğnemesi gibi sihirli teorik bir yeteneğe sahip olmasıdır.

    Brian Clegg, yeni kitabı “Professor Maxwell’s Duplicitous Demon” da James Clerk Maxwell’in şeytandan gelen geçitlerle iç içe geçtiği fizik hayatını ve onun fizikteki katkılarını araştırmıştır. İşte büyük bilim insanının mirasını ve fiziğin geleceği üzerindeki etkisini açıklayan kitabın son bölümünden bir alıntı:

    BÖLÜM 10 – MİRAS
    On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, o yüzyılın en büyük isimlerinden olan bir bilimciye, gelecekteki bilim insanlarının dönemin önde gelen İngiliz fizikçisi olarak görüleceklerini soracak olsaydınız, seçtiğiniz kişi şüphesiz Lord Kelvin derdi. O günlerde Maxwell’in eski arkadaşı William Thomson, onurlandırıldı – bu şerefi alan ilk bilim insanıdır ve bu Kelvin’in, Lordlar Meclisi’ne yükselmesinde ifade edilen bir gerçektir.*¹

    Kelvin’in termodinamikte temel bir çalışma yapmış olmasının yanı sıra birçok pratik bilim uygulaması üzerinde de çalıştığı şüphesizdir – Kelvin’in adı, dönemindeki 70’ten fazla patentte bulunmaktadır ve gördüğümüz gibi, Kelvin transatlantik kablonun döşenmesinde de öncü bir şahsiyettir.

    Westminster Manastırı’ndaki Isaac Newton ile birlikte çıkan Maxwell değil, onun adını taşıyan bilimsel bir birimi olan Kelvin idi. Kelvin, 1907’de öldükten kısa bir süre sonra, onun hem doğum yerinde (Belfast) hem de çalışmalarının çoğunu yaptığı şehirde (Glasgow) heykelleri dikildi. Buna karşılık, Maxwell küçük bir ülke kilisesine gömüldü ve ölümünden 100 yıldan fazla bir süre sonra kendi İskoçyası’nda bile bir heykeli dahi kalmamıştı.

    Yirminci yüzyılın ilk yarısına rağmen, bilinen görüntü dönüştürüldü. Yani Kelvin’ in başarıları küçümsenmiş olmasa da, artık olayların büyük kısmında çok daha az önemli görünmekteydi. Karşılaştırma olarak, Maxwell’in elektromanyetizma konusundaki çalışmasının, istatistik mekaniğine olan katkısının ve teorik fiziğin gerçekleştirilme şeklinin dönüştürülmesini takdir etmesi, onu modern fizikçiler için bir kahraman haline getirmiştir ve Einstein şöyle demiştir:

    “Maxwell’in elektromanyetik denklemleri olmadan modern bir fizik olmazdı; Maxwell’e herkesten daha fazlasını borçluyum.” Maxwell’i en iyi tanıyan kişiler, en başında James Clerk, onun hakkında özel bir şeylerin olduğunun farkındaydı.

    En sonunda, okul günlerinden bu yana arkadaşı olan Peter Tait, Maxwell’in çalışmasının bir özetini Nature dergisinde yazdı ve böylece “boşuna uğraş” ve “sözde bilim”e karşı olan direnişe atıfta bulunarak günümüzde iyi duracak bir övgü oluşturdu:

    “Erken ölümünün sadece kişisel arkadaşları, Cambridge Üniversitesi, tüm bilim dünyası için oluşan zararı değil, aynı zamanda ve özellikle de sağduyu nedeni üzerine verdiği zararın derecesini yeterince ifade edemiyorum. Sözde bilim ve materyalizmin bu günlerinde; gerçek bilim ve dinin kendisi, boşuna uğraşmaktadır.”

    Maxwell’in katkısının genişliği konusunda çok özel bir şey vardı. 1947’de Maxwell’in King’s College London’da tuttuğu Charles Coulson, “Neredeyse tanınmayacak kadar değişmediği, üzerine dokunduğu tek bir konu var” dedi.

    Bu çıktının hacmi Maxwell’in anlayışıyla eşleşti – bu yaklaşım bir yenilik olduğunda gerçeği modellemek için modeller ve matematik geliştirme yeteneğidir. Maxwell’in 1931’de doğumunun yüzüncü yılını kutlamak için hazırlanan bir kitapçıkta İngiliz fizikçi James Jeans, Maxwell’in gaz moleküllerinin hızları için dağılımını tarif ederken bu sezgisel güce çarpıcı bir şekilde tanıklık etti.

    Jeans şöyle yazdı: “Maxwell, moleküllerle, hatta hareketlerinin dinamikleriyle, mantıkla ve hatta sıradan sağduyuyla hiçbir ilgisi olmayan bir tartışma dizisi ile, tüm emirlere ve tüm kurallara göre bir formüle ulaştı Bilimsel felsefe, umutsuzca yanlış olması gerekirdi.

    Aslında, daha sonra tam olarak doğru olduğu gösterildi… Maxwell’in büyüklüğünün temelini oluşturan, olağanüstü, ancak matematiksel olmayan bir teknikle birleştirilen şey, derin fiziksel sezginin gücü idi.” Maxwell’e fizik panteonundaki haklı yerini vermeye çalışırken onu Newton ve Einstein (ve hatta Faraday) ile aynı kategoriye almak, sıradışı bir durum değildir.

    Ve hatta Ve Newton’un çalışmalarının kayda değer miktarda fizikle ilgisi olduğu konusunda hiçbir şüphe olmasa da Newton’un Maxwell’den çok daha az bir fizikçi olduğu söylenebilir. Newton ve Maxwell’ın eserlerini karşılaştırmak ilgi çekicidir. Newton kayda değer 2100 tane kitap bıraktı.*²

    Bunların 109’u fizik ve astronomi, 138’i simya, matematik, 126, teoloji 477 idi*³. Karşılaştırma olarak, Maxwell’in kitaplarının yarısından fazlası fizik üzerineydi. Newton tartışmalı bir uygulamalı matematikçiydi. Maxwell ise, Einstein gibi, şüphesiz bir fizikçiydi.

    Yirmi birinci yüzyıldan geriye bakıldığında Maxwel dönemi için alışılmadık şekilde sıradışı gelmektedir. O, Mizahsız Victoria Dönemi’ndeki bilim adamlarının klişeleşmiş görüntüsünden uzak birisiydi. Ve şimdi elektromanyetizma konusundaki çalışmalarının teknolojik bir devrimin başlatılmasına ne kadar yardımcı olacağını takdir etme konumundayız.

    Maxwell’in biliminin ne kadar taze olduğunu göz önünde bulundurarak, sonraki yazılarının bazılarında bilimsel konular için çok modern bir yaklaşımı görebilir ve bu yaklaşımdan bahsedebiliriz. 1873 yılında, British Association’ın Bradford’ daki toplantısında, küçük bir kısmı Maxwell’in kendi sözlerine ideal bir şekilde birleştirilen ‘Moleküler Söylemi’ başlıklı bir konuşma yapıldı:

    “Göklerde yalnız ve yalnız yıldızların ışıklarıyla keşifler yapıyoruz. Yıldızlar birbirlerinden öylesine uzak ki, birinden diğerine hiçbir maddi şey geçemez;*4 ve yine de uzak dünyaların varlığının tek kanıtı olan bu ışık; bize her birinin aynı zamanda, yeryüzünde bulduğumuz türden moleküllerden oluştuğunu söyler.

    Örneğin, Sirius’ta veya Arcturus’ta olsun, bir hidrojen molekülü titreşimlerini aynı anda uygular. Bu nedenle her bir molekül, evren yoluyla, Paris’teki Arşivlerin metresi veya Karnak tapınağındaki çift kraliyet kuşağı gibi , bir metrik sistemin*5 damgasını etkiledi . Moleküllerin benzerliğini hesaba katan hiçbir evrim teorisi oluşturulamaz çünkü evrim zorunlu olarak sürekli değişime işaret eder ve molekül büyüme veya bozulma, üretim veya imha etme yeteneğine sahip değildir.

    Doğanın süreçlerinden hiçbiri, doğanın başladığı zamandan beri, herhangi bir molekülün özelliklerinde en ufak bir farklılık yaratmadı.” Bu noktada moleküllerin özdeş doğaları göz önüne alındığında, Maxwell moleküllerin bir şeyden yapılması gerektiğini varsaydığı için modern bilimden sapmaktadır ancak“onlar doğaldır” diyebileceğimiz herhangi bir işlem bulunmamaktadır.

    Maddenin oluşmasını sağlayan madde ve enerji değiş tokuşunun doğal bir süreç olduğunu biliyoruz ancak Maxwell bunu yazdığında, Einstein’ ın özel görelilik teorisi ile bu bilim gelecekte hala 23 yaşındaydı (Ve özel teori, Maxwell’ in çalışması olmadan ortaya çıkamazdı). Öyle olsa bile; o noktaya kadar dilde bir miktar değişime izin verirken, Victoria’ nın harikasına genişleyen bir BrianCox ya da Neilde Grasse Tyson’ ı da kolaylıkla dinleyebilirdik.

    Maxwell’in vizyonu, önceki fiziğin yarı mistik kıvrımlarından çok uzaktı, Bu kitap boyunca Maxwell’in çıktısının küçük bir kısmı –şeytan– önemli bir rol oynamıştır. Şeytanın söyleyebilmesini istedim çünkü Maxwell’ in meslektaşlarının nesneler hakkında düşünme biçimini sorgulama, modelleme için ilginç yeni yaklaşımlar kullanma ve çok yüz yüze gelebilecek şeylere mizah dokunuşunu dahil etme yeteneğini çok iyi yansıttığını düşündüm.

    Büyük bir bilim adamından daha çok, Maxwell, arkadaş olmaktan zevk aldığı biri olan olağanüstü bir adam gibi görünüyor. Maxwell ve şeytanı, bilimin hayatlarımız üzerinde bir etkisi olduğu sürece hatırlanmayı hak ediyor.

    1. Bu arada, tesadüfen, Isaac Newton’ın bilime katkısı için ilk şövalye olduğu söylenir. BBC’nin Pointless TV yarışması programı olan bu eşsiz bilgi kaynağının iddia edildiğini bile duydum. Ancak gerçekte, Newton, Kraliyet Darphanesi’nde iyi bir iş çıkardığı için şövalye olmuştu; burada metal satmak için madeni paraların kenarlarını kestiren (ve asılan, çizilen ve çeyreklik yapan) tutkunu efsanevi idi. Şeytani kalbimdenir sonraki adam Newton idi.

    2. Özellikle kitapların pahalı ve nadir olduğu dönem için.

    3. Hangi Newton bir bilimi göz önünde bulunduracaktı?

    4. Tuhaf bir şekilde, doğru sebep olmasına rağmen, buMaxwell’in yanlış olduğunu söyler. O zamanlar, evrenin şu anda bildiğimizden çok daha küçük olduğu düşünülüyordu ama aynı zamanda, evrenin bir uç ucundan diğerine bir şey almak için zamanın olmadığı varsayıldığı kadar genç olduğu da kabul edildi. Mevcut Büyük Patlama Teorisi bunu, enflasyon aşamasında o kadar hızlı bir şekilde genişleyen bir evren ile düzeltir ki;başlangıçta, gözlemlenebilir evrenin aşırı uçları, hala doğrudan fiziksel temasta olabilirdi.

    5. ‘Metrik sistem’ ile Maxwell, bir sistemin modern kullanımını 10 tabanına değil, sadece bir ölçüm sistemine yönlendirdi.
    Editör / Yazar: Beyzanur ŞAHİN

    Kaynak: https://www.sciencefocus.com/...you-havent-heard-of/
  • Bizden evvel düşünen,bizden evvel hisseden, hayatı bizden evvel prova eden bir adamın öyküsü...

    Sabır Onda derinleşen bir tebessüm, sol göğsünün altında, her geçen gün hayretimi arttıran bir ummandır...

    Bir pedagog; "Bir çocukla saatlerce sıkılmadan oyun oynayabilmek, ruh sağlığının mühim bir delilidir" demişti.Bir çocuğun ne hissettiğini onun yerine nefes alıp veriyormuşcasına farkedip, âdeta sezgide mucize yaratan babalara nasıl bir yaklaşımda bulunur bilinmez.

    Söz gelimi; çok oyuncak almak isteyen oğluna, orada ki en çok isteyebileceği tek oyuncağı seçip, sevinçten bütün gün zıplamasına neden oluşuna, camide deli gibi koşturup gürültü eden oğlunu hoca efendiye teslim edip seyredişine, (Cami'nin her yerini tek tek gezdirip, çocuk lisanıyla mihmandar olan bütün güzel yürekli hafızlarımıza, hocalarımıza Rahman hayırlı ömürler lûtfeylesin.) onunla en sevdiği kitaptan bir kahramanmış gibi sohbet edişine, yüzlerce soruya, tek tek ilgiyle, özenle ve hiç usanmadan yanıt verişine, oğlunun yaşını hafife almadan bütün tamir, onarım ve tadilât işlerine ortak edişine, sabahın en erken saatlerinde, uykusunu bir kenara bırakıp dev bir trafik oyununa eşlik edişine...

    O'nu dinleyişine, izleyişine, anlayışına...

    Her an'ın ilmine, hikmetine ve saffetine sahavetle ve içtenlikle yönelişine...

    Pedagoglar nasıl bir izah getirir bilinmez ama mucizeler her zaman birden bire gerçekleşmez, onlar doğdukları andan beri vardır...

    Bütün babaların mucizevi Dua'larına hamdolsun...

    Rabbim onlardan razı olsun.

    { Fülüt: Baba emeğidir :) }

    https://i.hizliresim.com/mMRbj1.jpg
  • 284 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Benzersiz Ev.
    Bu kitabı anlayabilmek için öncelikle evin yapısını kavramak gerek. Bir ev düşünün ki bir köy ya da kasaba boyutunda olsun. Evi çevreleyen dış duvarın içinde yüzlerce ev, içerisinde kendine ait arazileri, ormanlık alanları, gölleri, akarsuları ve hatta yer altı suları bulunsun. Evde küçüklü büyüklü kuleler, tek odalı ya da çok odalı, süslü ya da sade evler bulunsun. Gizemli bölgeler ve gizli geçitler de mevcut. Hala keşfedilmemiş sürüyle garipliği ve hala kullanılmamış sürüyle başka evleri olsun. Ev sahipleri ise Halibut'lar olsun. Ancak evin tek sakinleri olmasınlar. Baş kahya ve diğer kahyalar, hizmetliler, doktorlar, marangozlar, sıva ustaları gibi her türlü meslek grubundan insanlar olsun ve hepsi Halibut'ların hizmetinde bulunsun. Ve evdeki her şey ama her şey bir sonraki nesle aktarılarak aynen devam etsin.

    Halibut'lar, tuhaf bir millet. Duvarın dışında yüzlerce yıldır kasabalar şehre dönerken, insanlık gelişirken onlar aynı kalmış. Yapılan en ufak şey bir geleneğe dönüşmüş. Evin dış duvarı Halibut'ları içerde tutmak için değil; çünkü onlar zaten içeride olmanın bir ayrıcalık, bir lütuf olduğunu düşünürler. Hırsızlık yapmak bir insan için nasıl kötü bir eylemse Halibut'lar için de dışarı gitmeyi düşünmek de aynı derecede kötü bir eylem. Kötü bir olaya kaza denmişse onlar için kazadır ve asla sorgulamazlar. Merak, özgünlük, Halibut'ları anlatan kelimeler değil. Ancak aralarında istisna bir Halibut var. Omniya Halibut.

    Omniya, kaza sonucu ölen kaptanlarının cenaze merasiminden sonra sabah erken uyandığı için görmemesi gereken birini görüyor. Kader bu ya sonrasında kendini bir dizi tuhaflıklar ve kazalar arasında, ölüm kalım savaşının ortasında buluyor. Ve hikâye de burada başlıyor. Bu Omniya Halibut'un ve Benzersiz Ev'in hikâyesi.

    Kitabı yeğenimle birlikte okuduk ve beğendik. Evin gerçekten benzersiz oluşunu, evdeki hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayışını sevdim. Çocuk kitabı diyebileceğim bir kitap olmasına rağmen oldukça sürükleyiciydi. Verdiği mesajlar da açıktı. Sürü gibi yaşamak yerine harekete geçmenin, herkesin söylediğine inanmamanın sorgulamanın önemini anlatan bir kitaptı. Kitap bitti ancak hiçbir konu henüz kapanmış değil. Yazar devamını diğer kitaba saklamış. Bize de en kısa zamanda diğer kitabı alıp okumak düşmüş. Diğer kitapta görüşmek üzere.
  • Pilli Bebek - Olsun 🎶

    https://youtu.be/lCphbIEKXaM

    Yorgun gecelerin ardından
    Hep aynı yere dönerken
    Islak sokaklar boyu düşündüm
    Solmuş insanların yüzünden
    Gülümseme beklerken
    Tren yolları boyu düşündüm

    Sanki yıllardır uzaktayım ben
    Özlemlerim hep sessiz derinden
    Ama yalanlar görürüm hala
    Burdan bakınca şu sonsuz dünyaya

    Olsun demek de zor artık
    Çocuk düşlerimiz yok artık
    Erken ölümlerin ardından
    Hep aynı yere dönerken

    Islak sokaklar boyu düşündüm
    Borcum varmış gibi kendimden
    Gülümseme beklerken
    Tren yolları boyu düşündüm
    Sanki yıllardır uzaktayım ben
    Özlemlerim hep sessiz derinden

    Ama yalanlar görürüm hala
    Burdan bakınca şu sonsuz dünyaya
    Olsun demek de zor artık
    Çocuk düşlerimiz yok artık
  • 325 syf.
    -Görünmez ol.
    -Ben zaten görünmem ki!
    -Nasıl?
    -İnsanlar sadece bana çarptıklarında görürler beni, sadece görürler fark etmezler.

    "Var olmak, algılanmaktır."
    George Berkeley

    Algernon'a çiçekler, sana da beni insan gibi görmeyen doktor, beni sevmeyen sınıf arkadaşım, göğsünde yer açacağına benden deliler gibi korkan annem ve bir bitkiymişim gibi davranan dünya, sana da çiçekler...


    Daniel Keyes tarafından kaleme alınan, düşük zekalı bir bireyin bilimsel çalışmalar adına denek olmasıyla yaşadığı duygu durumları ve geçirdiği zihinsel evrelerin anlatıldığı hoş bir kitap. Hoş derken, farkındalık düzeyine dokunan, kendini sorgulatan, okudukça huzur değil rahatsızlık yaratan cinsten.

    Daha önce varlılığının çok da farkında olmayan Charlie, öğrendi ve bilmenin ağırlığını, toplumsal bir varlık olmanın ve takdir edilmenin hazzını yaşadı. Ve sonra unutmanın acısını çekti...


    Kitapta altı çizilen detaylara kısaca değinirsem; zeka geriliği yaşayan bireyin aile bilinci ve farkındalığı, sevgi eksikliği, bireyi topluma kazandırmanın önemi, günlük hayatta karşılaştığı duygusal ve fiziksel zorluklar -çocuk ihmali ve istismarı gibi- toplumun bakış açısı ve bunların bireye dönen sonuçları diyebilirim.


    Bireyler, doğum öncesi, doğum sırası ve sonrasında, biyolojik ve çevresel faktörlerden dolayı zeka geriliği yaşayabilirler. Belirtileri anne karnındayken de gözükebilir, 6 aylıkken de 2 yaşındayken de. Erken teşhis ve farkındalığın önemi çok büyüktür. Farkındalık evresini kabullenme takip eder ve belki de en zor olan budur. Neden? Çünkü hiçbir anne-baba çocuğunun bu durumunu kabul etmez, yakıştıramaz, geleceğinden endişe duyar, canı yanar... Ama aslında bu evrelerden geçen aile depresyon durumunu da kolay atlatırsa bireye faydası dokunabilir. Hani şu klişe ama gerçek "erken teşhis hayat kurtarır" var ya o burada da geçerlidir. Çünkü her hayat önemlidir!
    Bilerek, hissederek, dokunarak, görerek, tadarak, koklayarak; koşarak, düşerek, hayal ederek yaşamaya değer.


    Şimdi daha genel'e yayalım istiyorum. Engel!
    Oldum olası bu kelimeyi çok sert buldum. Zaman içinde bu söylemde evrildi şükür. Özel bireyler olarak adlandırılıyorlar...
    Özel eğitim ve öğrenmeye gereksinim duyan bireylerin sayısı oldukça fazladır. Ve hepsinin bozukluk, yetersizlik düzeyi farklıdır. Hafif, orta, ağır ve ileri düzey şeklinde derecelendirmeler mevcuttur ve eğitimileri de bu yöndedir.
    Özel bireylerin içine zihinsel yetersizlik, görme yetersizliği, işitme yetersizliği olan bireylerin hepsi dahildir.


    Özel gereksinimli birey kimdir, ailenin bilinci ne kadar önemlidir, eğitimi ve hayata kazandırılması nasıl olmalıdır, bunlardan biraz bahsettim. Şimdi hepimiz için öneminden bahsedelim.


    Bazıları için bunların pek önemi yoktur, insan değerinde yaklaşırlar çünkü, sorgulamazlar, aşağılamazlar, sevgi ve ilgi gösterirler.
    Ama bazıları vardır ki onu, onları kalıplara sokmaya ve hatta iğrenç argo bir deyimle fişlemeye çok meraklıdır. Bildiği çok bir şey yoktur ama iş konuşmaya gelince rahatsızlık duyarlar, çocuklarının arkadaşları özel bir çocuk olsun istemezler, her yerde ayrım yaparlar, yüzlerine bile bakmazlar ve hatta onların da insan olduğunu unuturlar.
    Otobüste dolmuşta işaretle konuşanlara öküzün trene baktığı gibi bakarlar, görme yetersizliği olanlar için özel sarı alanlarda sağa sola bakmadan yürürler, heyecanını kontrol edemeyip sokakta bağıran çocuğa gürültü kirliğiği derler, ona sarılmak isteyen küçücük bir çocuğu yüzündeki ifadeden dolayı iterler dokunamazlar bile...
    Bu yaparlar yapamazlar dediğim de biziz yani; ben, sen, o.


    Yakın zamanda bir özel eğitim kursuna katıldım. Orda bir arkadaşımın yaptığı sunumdan çok etkilendim kısaca bahsedeceğim.
    Ailenin önemi anlatılıyordu ve o kendi cümleleriyle anlatmaya başladı anladık ki bu kendi hikayesidi. Benim abim 30 yaşında ve otizmli, annem çok çabuk kabullendi ama yıllar geçti babam hala kabul etmiyor dedi. Yemek yiyecek "bırakın kensidi yapar", dışarı çıkıyoruz ", o da normal bir çocuk elini bırakın" gibi tepkiler gösteriyor yıllar geçti bu değişmedi dedi. Çünkü o abimi hiç görmedi, tanımak istemedi, sevmedi... Seven olduğu gibi kabul etmez miydi dedi. Ne kadar haklı. Seven olduğu gibi kabul eder, hayatı kolaylaştırırdı, görünmezmiş gibi yapmazdı. Ama o abisini görmüş, sevmiş. Lisede başladığı eğitimlerle özel çocuklara hizmet etmek, onların gelişimine katkı sağlamak için Türkiye'nin bir çok yerinde onlara eğitimler vermeye başlamış. Böyle sanki abim için bir şeyler yapıyorum ve iyi hissediyorum dedi.
    Böyle insanlar çok güzel.


    Yine kitaptan çok bana hissettirdiklerinden bahsettim.
    Teknik ve duygu, kurgu ve gerçek bir arada bu kitapta.
    Okuyun siz de yorum katacaksınız.

    Keyifli okumalar. Sevgiyle.

    "İnsan sevmezse ölür" diyen, canım Şükrü Erbaş'a da selam olsun.
  • 136 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Bir yerlerde kaldık, bir yerlerde ağladık unuttuk yeni baştan tekrar ettik, ettik, ettik....

    Savaş! Lanet değil lanetler olsun sana!!!

    Ahhh toprak! Ah dünya! Ne çok kıymetlendirdik seni. Oysa ekip, biçip gidecektik...

    Siyasetin dikenlerini hissettirmediği coğrafya kalmış mıdır?

    Tarih kitaplarında ideolojik kısımlar yer alır. Komünizm gerekleri, sosyalizmin gerekleri.... Ya halk... halkın etkilendiği yönler. Anlatılmaz dimi. İdeoloji dedi mi biri kaçıkaksınız. İnsan olmak var onun ötesinde kıymetli bir şey yok. Güçlülerin düşünceleri ve sürekli büyüme derdi mazlumun hayatını elinden ala ala büyür. Çoğu zaman neden savaşıldığını çocuklar gibi büyükler de bilmez. Olan mazlumlara olur, kayıplar yaşarlar ölümle de kalmaz bu kayıplar, umutsuzluk ile yaşama dair kayıplar yaşarlar.

    Öyle kayıplar ki, içilerine atarlar yaşadıklarını, anlatamazlar hem anlatsalarda kim anlayacak ki onları. Anlatacak mecali bulsalar, o an gelse; zor sığdırdım içime nasıl dağıtıp tekrar toplayayım der, susarlar. Yorgunluğun vücut hali insanı yaşamdan soğutur. Sonra gözler bir çocuğa takılır:

    Ahh çocukluk ne güzel başıboşluktur! der, derin bir iç çekerler.


    Gözlerimi kapayabilir, kulaklarımı tıkayabilir, ama düşünmeden edemezdim.

    Savaşın çocuk yüzü de vardır, olmaz mı hiç. Hiçbir şeye neden? demeden, neden? demenin gerekli olup olmadığını anlamadan yaşadıkları zorluklar vardır. Yetim büyümenin onları erken olgunlaştıracağı bir ömürleri vardır. Savaşın genç yüzü vardır; sevdalarını, ailelerini, doğdukları yeri, aşlarını tek edip vatan! diye cepheye cağırılan ve gitmem demeden koşa koşa giden gençlik yüzü vardır. Bu genç yüz komutana iş ve savaş gücü olduğu kadar anne babaya aştır, iştir... yitirilip gidince boğazda düğümdür. Savaşın yaşlı hali vardır. Arda kalan geline, toruna bakamamaktır, çaresizliktir, geline git demenin eşiğine gelip gönül kırmaktan korkmaktır.... Savaşın kadın yönü vardır. Erlerini yitirmiş kadınların sırtlandığı erkek gücü vardır. Savaşsız günlerde aş getiren eşe, oğula savaş günlerinde aşı gönderendir. Köşede ağlayıp durup tekrar işe koşandır. Umut edendir, bekleyendir... Kıtlıkla mücadele, hastalıkla mücadele, hasretle mücadele..... Dua, dua, dua'dır. Mektup bekelyen gözler vardır. Hem gelsin bir haber diye can atan hemde kötü haber olursa diye için için korkan, titreyen duyguların karışık haliyle yaşamaya dayatılan hayatlar vardır.

    Sandy Tolan - Limon Ağacı adlı eserinde Nazi zülmüne ve Nazilerin yaptıklarını Filistin'e yaşatan İsrail'in iç yüzüne deginirken çok güzel yerlere temas eder. Savaşta asker ölür illaki biri kazanan taraftır. Savaşın en büyük etkisi sivil halktır. Asıl sorun burda başlar. 2. Dünya savaşını anlatan eserler ve filimlere bakarız aynı dert aynı sonlar. Edebiyattan başka halka sahip çıkan hiçbir şey yoktur.

    "Bu dünyadan insanalar göçüp giderler, yalnızca iyiylikleri ile anılırlar."

    Anılıyor ülkesinin ve halkının acılarını unutmayan şairler, yazarlar. Ve unutuluyor savaşı başlatan komutanlar. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu dünya kimseye kalmıyor. Üç günlük dünyayı eceliyle değil belli ideolojilerin cevreside erken kaybeden gençler gibi zamanı gelende gidiyor. Toprak izliyor tekrarları neyinize yetmiyorum: tohum ekin buğday,arpa, meyve vereyim ama kıymayın yeter diyor. Yinede kimseyi doyuramıyor.

    Cengiz Aytmatov döneminin sosyal, ekonomik ve siyasi yüzünü anlatmıştır. En çokta savaşın geride kalanlara yaşattığı yüzü anlatmıştır. Ne çok talihi, bahtı kara insan vardır. Kim çocuğunu en güzel çağında, başakalar gibi serpildiği bir çağda kaybetmek için büyütür ki. Anne yüreğini okumak içimizi kanatıyor. Nasıl bu kadar güçlü olabiliyor bu kadınlar! Kadın deyip geçilmez, kadın anne, eş, aş, hayatttır... Toprak Ana'nın dediği gibi "Kadın bilgedir, insandır."
    Kitap o kadar güzel umut dolu başlıyorki serüvenine Cengiz AYtmatovu tanımayan biri aşk romanı, umutların tarlallarda filiz veren birlikte çıkılan yola birlikte son nefese kadar gidilecek yolculuğu var sanır.... Cengiz Aytmatov Ekim Dervrimi ve 2. Dünya savaşını hayatına sığdırmak zorunda kalmıştır. Talihinin akışında şahitlik ettiği serüvenleri kalemiyle sonsuzlaştırmış biridir. Vurmuş yüzüne yüzüne celladın, hainin. Sen görünmeyen yüzleri unutacak bir halk bekledin ben unutmadım, benden sonrakiler de unutmayacak der gibi anlatmış uzun uzun...

    Okumak değil, yaşamak gibi bir şey. Gibi değil yaşamak gerçekten.

    Anadolunun bir köyündeymişiz gibi akıyor anlatım. Betimlemeler müthiş, kişileştirme olağanüstü... edebiyat akıyor mürekkep yerine. Bir dram en çok beyaz perde de hissedilir ya tüm duyulara seslenirken, öyle bir anlatım işte, hitap eder her uzvunuza. Tolganay Ana'nın her anlatışı size Fatma Grik'i hatırlattır, aşinaysanız Türk sinemasına. Nitekim onunda aynı adı taşıyan bir filmi vardır. Fedakar bir anne ve çocukları... Kırgızistan'ın bir köyünden Anadoluya atılmış gibi hissettirir anlatım. Vurucu, yakıcı, gözlere yağmur bulutları yükleyen bir roman. Neden ve sonuçlara değil olayın iç yüzüne bakmamızı sağlayan bir eser. Gidersiniz bir köye, şu an oradasınız ve işte;

    Savaş sonunda askerin köye dönüş haberi alınır, herkes kim sağ kaldı acaba diye koşar meydana, o meydanda oturup ağlarsınız sevinç mi, üzüntü mü neyin gözyaşları bunlar o meydan konuşur, o yola bakan gözler konuşur. Sonra İstasyonda üç dakika için heyecanlanan anaya oturup ağlarsınız. Bir umutla çevirirsiniz her sayfayı, çevireceksiniz her sayfayı.

    Aziz Nesin'den parçalar vardır, Yaşar Kemal'den, Fakir Baykut'tan... Cengiz Aytmatov farklı bir yazar. Tümüyle sevdiklerimizi tek kadroda toplayabilen biri. Her genç karakterien Türkan Şoray deriz, anne karakterine Fatma Grik, genç erkeğe yakışır en yakışıklısından bir jön. Kadir İnanır demek gelmiyor o jöne Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Yılmaz Güney... Çabuk yitiriliyor o gençler, çabuk yitiriliyor...

    Kesinlikle okuyun. Lütfen okuyun.


    Keyifli okumalar!