Belki, şöyle bir açıklama, sorunun gerçek çözümü diye kabul edilebilir. Bir kimsenin bir arkadaş ya da ana baba olarak yerine getirdiği ödevler, iyilik ettiği kişiye ya da çocuklarına yalnızca borcu sayılabilir — bütün doğa ve ahlak bağlarını koparmadan, bu ödevlerini yerine getirmezlik de edemez.
Güçlü bir eğilim onu bunları yapmaya itiyor olabilir: Bir düzen ve ahlaki yüküm duygusu da bu doğal bağlara eklenir ve dürüst insan, gerçekten erdemliyse, kendini zorlamadan ya da herhangi bir çaba göstermeden ödevine bakar. Kamu ruhu, evlatlık ödevi, ölçülülük ya da dürüstlük gibi, daha katı olan ve ölçünmeye daha çok dayanan erdemler açısından bile, ahlaki yüküm, bize kalırsa, bir sevap işleme sorunu değildir; erdemli davranış, bizim topluma ve kendimize borcumuzdan öte bir şey sayılmaz.
Boşinançlı bir insan, bütün bunlarda, tanrısı için gereğince yaptığı ya da kendisine tanrısal kayra ve korumayı özellikle hak ettirebilen herhangi bir şey görmez. Tanrıya hizmet etmenin en doğru yönteminin onun yarattıklarının mutluluğunu sağlamak olduğunu aklına getirmez. Sürekli olarak duyduğu korkulardan kurtulmak için, hala, Üstün Varlığa daha dolaysız bir hizmet yolu arar. Ve ona, yaşamda hiçbir işe yaramayacak ya da genel düzeni zedeleyecek ne yapması salık verilse; bunu hangi nedenlerden ötürü kesinlikle reddetmesi gerekiyorsa, tam o nedenler dolayısıyla bir o kadar heves göstererek benimser. Herhangi bir başka dürtü ya da düşüncenin karışmasından ileri gelmediği için, bu ona daha katıksız olarak dinsel görünür. Ve bunun uğruna, rahatlık ve huzurundan birçok fedakarlıklar yaparsa, ortaya koyduğu çaba ve bağlılık oranında, liyakat iddiası, kendi gözünde daha da büyür.
Ödünç aldığı bir parayı geri verirken ya da bir borcunu öderken, tanrıyı göz önünde tutmaz; çünkü evrende bir Tanrı