Bazı dizeler vardır ki, okuduğunuz anda içinizdeki her şeyi yerinden oynatır. Sanki 500 yıl önce bir derviş, tam da sizin omzunuza dokunup kulağınıza fısıldar: “İnsan insan dedikleri / İnsan nedir şimdi bildim.” Muhyiddin Abdal’ın bu ilâhisi, sadece bir tekke nefesi değil; insan olmanın bütün katmanlarını bir anda önümüze seren, zamanı delen bir aynadır. 16. yüzyılın Kalenderî-Bektaşî-Hurûfî bir şairi olan Abdal, Aydın kökenli Yörük-Türkmen bir aileden gelir; Edirne ve Balkanlar’da konar-göçer bir hayat sürer; mezarı Edirne Lalapaşa’daki Hacıdanişment-Vaysal arasındaki Muhittin Baba Tepesi’ndedir (yaklaşık 1529’da vefat ettiği kabul edilir). Bayram Durbilmez’in 1998 doktora tezinde tenkitli metne aldığı divanı, onun sesini hâlâ canlı tutar. Fazıl Say’ın bestesiyle milyonlara ulaşan bu şiir, bugün hâlâ “şimdi bildim” diye haykırırken, asıl soruyu sorar: İnsan nedir?
### 1. Tasavvufi ve Dini Boyut: İnsân-ı Kâmil ve Vahdet-i Vücud’un Kalp Atışı
Abdal’ın şiiri, doğrudan İbn Arabî’nin vahdet-i vücud (varlığın birliği) öğretisini halk Türkçesi’ne indirir. “Muhyiddin der hak kadir / Görünür herşeyde hazır” dizesi, Hakk’ın Kadîr isminin tecellisini haykırır. Âlem, O’nun aynasıdır; ayrılık bir perdedir. Kur’ân’daki “Nefaha fîhi min rûhî” (Hicr, 29) ile can, ilâhî nefesin ta kendisidir. “Men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehu” (Nefsini bilen Rabbini bilir) hadisi, “Kendisinde buldu bulan / Bulmadı taşrada kalan” dizelerinde vücut bulur.
Hurufî katman da derin: Harfler ve sayılar nişan olur; her varlık bir “âyet”tir. Abdal’ın menkabeleri (efsaneleri) onu “alperen” tipi bir eren yapar: Orman yangınlarını söndüren, taşrada kalanları uyandıran derviş. Tasavvufta bu, fenâ fillâh’tan bekâ billâh’a geçiş; yeniden doğuştur (Fevziye Alsaç’ın analizi). İnanç, “canların kalbinde