• "Nerede o hayat, yerine yaşantıyı koyduğumuz..?"

    (T.S ELIOT)
  • Bence okumanız gereken bir deneme kitabı daha. Çok acele etmeseniz bile yazın bir köşeye. Yine müthiş tespitleri olan bir kitap. Tüketim toplumu,Aile huzur Efes pilsen daha niceleri taktir edilesi. Bazı ufacık noktalarda katılmasamda çok çok kaliteli kitap. Ancak oyuncak tamirhanesi kadar iyi olduğunu söyliyemem belkide bana hitap etmedi. Bazı konulara uzağım ondan olabilir.
  • "Anlatılamaz" olanla karşılaştığımızda susmayı mı tercih etmeliyiz, yoksa ona meydan okuma tavrını mı benimsemeliyiz ?
    Allah'ın Resulü(sav) "gece yürüyüşü" nün hitamında , o gece Kudüs 'e gittiğini ve orada namaz kıldığını bildirince yeğeni Ümmü Hani: " Ey Allah 'ın Resulü ,bunu başkalarına söyleme çünkü onlar sana yalancı der ve seninle alay ederler" deyince şu cevabı verir :" Vallahi bunu herkese söyleyeceğim!"
  • Bir çok yaşanmışlık eksik bırakıyor beni ya yetişememenin kaygısı ya da pişmanlığın tortusu. İkisi de suçlu ikisi de. Çürümüş gülümsemeler kuşatmış etrafımı; yaşanmamamışlık kokan. Yolculuk başlıyor ilk tokatın acısında ve bir son nefes gerekiyor dindirmek için acıyı. Kutlu sanıyoruz ya bu yürüyüşü en çok ona şaşıyorum. Karşımızda yaşanmışlık sürüsü arkamızda ise yalanlar tortusu. Kimin kimde kaldığını sorup duruyoruz sağa sola. Yolda bulduğumuz yüreğide karakola teslim edip makbuz alıyoruz karşılığında. “Kara” kol ise umursamıyor hangi “kol”un söküp attığını. Atan kalbi atan’ın vardır bir sebebi yolun ortasına; kırılmıştır çünkü işe yaramaz bir daha; tamiri imkansız çiziklere çekilen cila da işe yaramayınca. Aslında bilinen bir gerçektir yaşamın bir çizgi parodisi olduğu. Çiziklerden oluşur eni kökü; ilk ve son arasında uzanan. Yaşam öyle zor değil aslında yaşamadıkların yanında. Kırık dökük bir dört zamanlı motor; sıkıştırıp ateşe verdini mi tamam. Geride kalan biraz hareket biraz duman. Çevreye verdiği zararı en aza indirmek içinse takılan bir susturucu mutluluk. Gece gündüz çalışsa da asla pişman olmuyor; geç de kalmıyor yaşam. Rot balansı bozuk bir dingil olunca zorlanıyor kullanan. Motorun kalbini sökmek gerekiyor işte o zaman. Bulaştığımız hayat bize de bulaşıyor. Pişman olsak da geceye kaydımızı yaptırıp dalıyoruz karanlığa, ay ışığı kifayetsiz günaha bulaşmış yüreklerin karasına, uykuya sığınıyoruz yerli yersiz, sabahın ayazı temizler umuduyla.
  • “Doldurulan biricik zaman, istemenin görüngüsünün kalıbı, şimdidir. Birey için zaman hep yenidir. O, her zaman yeniden varolduğunu duyumsar. Çünkü yaşam yaşama isteğinden ayrılamaz, yaşamın tek kalıbı da şimdidir. Ölüm (benzeri yinelemek için ayrılmayı dileriz) güneşin batışı gibidir. Gece, batan güneşi gözle görülür biçimde yutar. Gelgelelim, güneş bütün ışıkların kaynağı olarak aralıksız yanar, doğa bata, yeni dünyalara yeni yeni günler getirir. Başlangıç ile son, yalnızca bireyi etkiler.”
    -Arthur Schopenhauer

    "Ölüm denen şey belki de bir ara, kısa süreli bir mola, bir oh deyişti, ama ardından yola devam edilecekti tekrar, yaşamın esriklik ve umutsuzluk dolu çılgınca oyununda yeniden binlerce figürden biri olunacaktı. Ah, hiçbir şeyin işi bitmiyordu, son diye bir şey yoktu."

    Olur da inceleme yaparsam diye kafamdan geçenleri hafif şekillendirmiş ve hatırlatıcı bir iki kelimeyle de zihnime kazımıştım. Yazmaya başladığımda da düşünerek ve düşüncelerimi inceleyerek ilerleyecektim. Fakat kitabın yarattığı sarsıntı sonrasında enkazın karmaşa ve pislik içindeki yığınına ilk katılan onlardı. Onları tekrar elde etmek için arama kurtarma çabalarına girmedim. Yüzeyde olanlardan bir kaç tane düşünce ve duyguya baktım. Yıkılmamış olanlarla da devam ediyorum. Bu sağlam kalanların varlığı neydi? Olaya sebebiyet veren etken mi onlara dokunamadı, yoksa onlar mı tesiri bertaraf ettiler? Güçlü olan etken miydi, yoksa etkenin alanının dışında kalabilecek kadar bilge ya da şanslı olan onlar mıydı? Kafka'nın bahsettiği baltayı yedikten sonra bizde kalanları ayakta tutan neydi gerçekten? Belki de içimizde sonsuz sayılabilecek kadar sağlam ve zayıf, güzel ve çirkin, iyi ve kötü vb. olgular taşıdığımız için illa geriye bir şeyler kalıyordu. Fakat bu durumda balta niye vardı ki? Buz tabakasının üzerinde oluşturulan gedik, tekrar buz tarafından aynı şekilde kapatılıyorsa balta niye kendini yoruyordu ki? Bende de aynı olması garip olurdu. Beynimde de böyle mi oluyordu acaba? Yıkıma maruz kalan, yıktığım ve/veya yapıştığı yerden söküp attığım düşüncelerin yerlerini yine beynim dolduruyor muydu? Yoksa orayı boş bırakıp hissetmemi mi sağlıyordu? Afallamış bir vaziyette mıknatıs gibi olmuştum. Ama ondan da farkım vardı. Özümdeki maddelerin -düşüncelerin ve duyguların- sadece benzerlerini ya da etkileşim içinde olduklarını değil, tamamen zıt olanlarını da kendime çekiyordum. Bütün bu çekim kuvveti için harcadığım enerjinin oluşturduğu yorgunluk etki ederken, diğer yandan biriken bunca maddeyi ne yapacağım üzerine enerji harcamaya başlamıştım. Tıpkı yokuş aşağı giderken hızlanmış biri gibiydim. Hızım da harcadığım enerji de gittikçe artıyordu ve durmak için harcayacağım enerji de ilerlemedekinden daha fazlasına ihtiyaç duyuyordu. Hâlbuki o bende yoktu. Ben de benzerlerim ve zıtlarımı düzenli bir hâle getirmeye başladım. Ama ortalık çok karışık olduğundan bu bayağı bir yorucu oldu. Önce benzerlerimin de kendi içlerinde benden bağımsız farklı benzerlikleri olduğunu fark ettim. Onları sadece benimle benzer olanlardan ayırdım. Daha sonra zıt olduklarımdan bazılarının benzerlerimle ya da diğer zıtlarla aralarında benzerlik gösterdiğini fark ettim. Bunlara ne yapacağımı bilemedim. Kategorize etmeyi sevmiyordum ve yapmaktan nefret ediyordum. Ama başka bir çarem var mıydı ki? Bir de tüm bunlardan bağımsız eşsiz ve benzersiz özleriyle gökte duran güneş gibi parıldayanlar vardı. Ah, ne güzel olurdu hepsinin kendi aralarında anlaşıp benimle direkt bütünleşmesi. Bu iç geçirme sayesinde okuduğum bir söz aklıma geldi. Şöyle diyordu şair:
    "Bir an kendisine öyle geldi ki, sanki her şey us tarafından kavranıp bilinebilirdi, kulak verilip dinlenilebilirdi her şey, yıldızların gökyüzünde emin adımlarla aksak yürüyüşü, insanların ve hayvanların yaşamı, onların oluşturduğu topluluklar, onların düşmanlıkları, birbirleriyle karşılaşmaları, birbirleriyle sürdükleri savaşlar, her canlının içine yuvarlanmış ölümle birlikte büyük ve küçük her şey. Bunların tümünü ilk sezgi ürpertisi bir bütün olarak gördü Knecht ya da hissetti; kendisi de tastamam düzenli, yasaların egemenliğinde, usa kapıları açık bir varlık olarak bu bütünün içine alınmış ve gereken yere yerleştirilmişti."
    Sonrasında da yüce bir insanın sözünü düşündü. Bunu okuduğu zamandan beri her gün aklında tutmaya çalışan ve tutuşun gerektirdiği enerjinin boşa gitmediğinden emin olmaya çalıştığı bir sözdü.
    “Nasıl göreceğini öğren. Her şey, her şeyle bağlantılıdır; fark et.”
    -Leonardo Da Vinci
    Tüm bu düşünceler ve düşüncelerin tetiklediği duygular anlıktı. İlginç ve tanımlanabilirlikten uzak bir sezgiydi. Zayıflığımı ve küçüklüğümü fark ettirmişlerdi. Fakat ormanın derinliklerinde kaybolmuş birinin uzaktan çok hafif bir esinti ve volüm ile gelen suyun sesini işitmesi gibi güzelliğinin ve yapabileceklerinin sesini duymuştum. Bunu başarabilirdim. Kendinde topladığı her şeyi kendinde bulunan farklılıklarla değil, hepsinin özünde bulunan benzerliklerle bir araya getirebilirdim. Sonrasında ise bir bütün oluşturabilir ve aidiyet hissiyatı ile birlikte huzura erişebilirdim. Başlangıç kısmı en zoruydu. Çünkü irademin ve azmimin en zayıf olduğu dilimdi. Bu yüzden yapacaklarımı ve yapmayacaklarımı net bir şekilde belirlemem lazımdı. Teknik olarak yapacaklarını biliyordu. Ancak yaşamın kendisi pratikten ibaretti. Aceleci olmayacaktım. Aksi takdirde hatalı bir düşünme yoluna veya yanlış bir eylem yapmaya sebebiyet verebilirdim. Yapacaklarıma dair içimde oluşan her endişe ve/veya çekingenlikte olduğum yerde durmaya ve zihnimi berraklaştırmaya söz verdim. Sonra da işe koyuldum. Özden usa ulaşacak etkileşimlerde izleyeceğim yol belliydi. Etrafımdaki her şeyi önce duyumsayacaktım. Düşünme ise arkasından gelecekti, yani birleştirme eylemi. Kendimi kokladım, suya dokundum, ayı izledim, rüzgârı işittim ve hepsini farklı duyumlarla tekrar yapmaya başladım. İlk başlarda duyumsamanın getirdikleri hiç bilmediğim bir resmin yapboz parçalarını önüme sermiş gibiydi. Hangi parçanın nereye ait olduğunu, nelerle yan yana gelebileceğini ya da gelemeyeceğini, kaç parçadan oluştuğunu, başlangıcın ve sonun nerede olduğunu ve en önemlisi hangi resmin yani ortaya neyin çıkacağını bilmiyordum. Sadece parçaları buluyor ve onları görünür yüzlerini önümde hazır bir vaziyette bekler kılıyordum. Etrafta bulunan tüm parçaları teker teker duyumsadıktan ve parçaların suretlerini kendim için görünür kıldıktan sonra mıknatıs etkisi gerçekten başlamış oldu. Gözlerimi kapattım. Bağdaş kurup oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Ve nefes alışverişime odaklanmaya başladım. Sonrasında ise artık içimi görüyordum. Zamandan, dış etkilerden ve en zoru olan kendi bedenimden uzaktım. Kendi zihnimde 'ben'liğim buğulu bir hayal görüntüsü olmuştu. Hesabını yapamayacağım bir süre sonra ise ayın usumu coşturan etkisini hissettim. Önce gökyüzüne baktım ve ayın saf parlaklığı karşısında heyecanımı yaşadım. Sonra ise önümdeki yapboza kafamı çevirdim. Yüzümde bir gülümseme oluştu. Tüm parçalar bir araya gelmiş ve bütünü oluşturmuştu. Özde bulunan çekim gücüne sahip olan ne sadece aydı, ne de ben. Parçalar da birbirlerini itmiş ve çekmişti. Ortaya çıkardıkları görüntü ise hayatımdı, bendim.

    Şimdi, ise çocuksu ve saçma konuşmamı bitiriyorum. Bu kitabı incelemeye çalışayım. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, çocukluk hayallerimi içinde barındıran bir kitabı okudum. Çocukluk dönemiyle birlikte muazzam hayal gücümün kalıntılarını fark etmemi sağladı. Bu nasıl mı oldu? Kendi çocukluk yıllarınızda benimsemiş olduğunuz bir kahramanı düşünün. Bu kahramana tamamıyla hayranlık ve tutku dolu bağlanmayı sağlayan unsurlarınız neler olurdu? Benim her şeyini bilmem oluyordu. Çocukluğunu, gençliğini, erişkinliğini ve kahramanlığın belirtilerinin olduğu her anı. Bu sebepten dolayı pek fazla kahramanım olmadı. Olanlarla da çok fazla bütünleşemedim. Çünkü önümde her zaman sonuçları veriyorlardı. Sadece kahramanlar vardı. Kahraman olmuşlardı. Nasıl olduklarının ne önemi vardı ki? Bu yüzden kimse anlatmıyordu. Ama ben önem veriyordum. Çünkü ben de bir çocuktum. Kahramanlara olan hayranlığım sadece tiyatro seyirciliğiyle sınırlı kalmaması lazımdı. Benim de bir gün oyuncu olmama sebebiyet vermeli ya da teşvik etmeliydi. Diğer kahramanlar bende başarılı olamazken, tam bu sebepten dolayı Hermann Hesse'nin Knecht'i başarıya ulaştı. Hayatının anlatabilecek her dönemini ve bu dönemlerin barındırdığı tüm koşulları anlatmıştı. Knecht'in yaşadığı zorlukları, sahip olduğu özellikleri, yakaladığı şansları, hayatına etki eden değerli insanları, etrafındakilerin onda oluşturduğu duygu ve düşünceleri, kendisinin içinde büyüyen tohumu vs. Knecht'i merkeze koyarak etrafında ve içinde olanların oluşturduğu her değişimi gözlemleyebildim. Daha da önemlisi anlatıcının ince ve yüce anlayışı sayesinde anlayabildim. Belki hâlâ hepsini anlatmış veya anlamış değildim. Ama çocuksu bir gözle bakanın aklında soru oluşmuyorsa nerede kusur veya eksiklik bulabilirdim ki? İşte, ben de bu mükemmel güzelliğin büyüsüne kapıldım. Çizgi filmlerde pişirilmiş turtanın görünür kokusu karaktere ulaştığında nasıl ayakları yerden kesilir ve burnunun önderliğinde tüm bedeni turtaya doğru yol alırsa, ben de Knech'e doğru o şekilde yol aldım. Artık onu duyumsayabiliyor ve duyumsanın bende oluşturduğu cezbedici güzelliği anlayabiliyordum. Tüm bu süreçte hem Knecht, hem anlatıcı, hem de gözlemleyen ben kendimin öğretmeni olmuştu. Hepsinden bir şeyler öğreniyor ve gelişiyordum. Bu oluşum sürecinde ne tamamen şekil verilendim, ne de tamamen şekil alandım. Kendime özgüydü ve kendimden olanlarla harmanlanıyordum. Hikâyenin sonunda Knecht, kitabın sonunda anlatıcı benden gitmişti. Ancak harmalama şekilleri ile özüme kattıkları ve en önemlisi ben hâlâ duruyordum. Devam ettim, ediyorum ve edeceğim. Bir gün ben de kahraman olacağım ve kendi gerçekliğimi yaşayacağım.
    “ "Ah, keşke insan bilen biri olabilseydi!" diye sesini yükseltti Knecht. "Bir öğreti olsaydı ortada, insanın inanabileceği bir şey olsaydı! Her şey çelişiyor birbiriyle; her şey birbirinin yanından, birbiriyle ilişkisiz kayıp gidiyor, hiçbir tarafta bir kesinlik yok. Bir şey hem böyle yorumlanabiliyor, hem karşıt bir yoruma konu yapılabiliyor. Bütün dünya tarihi hem bir gelişim ve ilerleme, hem de düpedüz bir çöküntü ve saçmalık diye görülebiliyor. Bir gerçek yok mu peki? Gerçek ve geçerli tek bir öğreti yok mu? ”

    Artık soruya siz cevap verirsiniz.

    Kitap hakkında söylemek istediğim bir şey daha var. O da Hermann Hesse'nin bilgeliği ve bütünleştirici gücü. Kuşlar gibi bu dünyadan olamayacak kadar güzel, fakat bu dünyaya tutunmuş ve ona ait bir güzelliğin anlatımı ile anlatış şekli. Kitabın içindeki kavramlar ve kavramların barındırdıkları anlam o kadar geniş çapa yayılmış ki, bir araya getirmeyi bırakın görüntüden dolayı ürküp kaçılmama ihtimali yok. Hermann Hesse burada insanlığı, insanları ve insanların yarattığı her şeyi bir yapboz -evet yine aynı benzetme- hâline getirmiş. Batı'dan klâsik müziği almış ve yanına Uzak Doğu'num bambu ağaçlarını kesen rüzgârın sesini koymuş. Batı'nın meraklı ve istekli hâllerini almış ve Doğu'nun inançlı ve azimli hâliyle birleştirmiş. Batı'nın çirkinliklerini almış ve Doğu'nun güzelliklerinde yok etmiş. Batı'nın duraksız ilerleyişini almış ve Doğu'nun durağanlığında sindirmiş. İnsanı almış ve insanda birleştirmiş. Birleşen insanı almış ve doğada birleştirmiş. Doğayı almış ve her şeyi bir bütün olarak görmüş. En güzeli de tüm bunları bize sunmuş. Kendi payınıza düşeni alın derim. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ediyorum. Umarım, sizi kitaba çeker ya da okuduğunuza değer. Saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum.

    “Dünyaya gönül vermiş insanların çocuklardan geri kalır yanı yoktur, dostum.”

    Hermann Hesse, adamdır!
  • "RABITA NEDİR?''
    (MUTLAKA SABIRLA OKUYALIM)

    Konu içindeki ara başlıklar :
    *Rabıta Bir İbadet Midir?
    *Allah’a Götüren Her Yol Hayırlıdır
    *Allah’ı Seven, Ancak Allah’a Götürür
    *Sahabe-i Kiram’ın Rabıtası
    *Gönlü Muhabbetle Arındırmak
    *Salihlerin Rabıtası

    Önce şunu belirtelim ki, rabıtayı tarif eden mürşidler, tek bir tanımla yetinmemişlerdir. Çünkü rabıta, özü itibariyle sevmek ve kalbi sevdiğine bağlamaktır. Rabıtada, sevdiğini gönül gözüyle görmek, özlemek, onunla hayalini süslemek ve kendisine benzemek vardır. Sevgiye bir sınır konulamayacağı için, onu tek bir tarifle ifade etmek de mümkün değildir.

    -Sonra rabıta, namaz, oruç, zekât, hac gibi dinimizce şekli belirlenmiş bir ibadet değildir. Ezan, teşrik tekbirleri, telbiye, salât u selam, fatiha, tahiyyat gibi nasıl yapılacağı öğretilmiş bir zikir türü de değildir. Özel manası ile rabıta, kalbi uyandırıp zikre geçirmek ve ibadete hazırlamak için uygulanan bir terbiye yöntemidir. Bir tefekkür şeklidir, feyz alma yoludur, muhabbeti artırma sebebidir, sıfatı değiştirme vesilesidir.

    Bu nedenle rabıta, akaid ve fıkıh kitaplarında değil, ahlâk ve tasavvuf kitaplarında konu edilmiştir.

    Allah’a Götüren Her Yol Hayırlıdır

    Rabıtanın yapılış şekline bakıp, bu şeklin dindeki delilini aramaya gerek yoktur. Burada şekle değil, fayda ve hedefe bakılmalıdır. İnsanı zikir ve edebe sevk eden, terbiyeye yardımcı, terakkiye vesile olan her şey hayırlıdır. Bu faydalı usül ve yöntemler, bir başka dinin temel ilkesi ve ayırt edici özelliği değil ise taklit bile edilebilir. Fıkıhta temel anlayış şudur: Bir durum, din tarafından yasak edilmemişse ve dinin ruhuna da aykırı değilse, o şey bu haliyle mübahtır. Mübah da yerine göre bazen fazilet olur, bazen de farz gibi kıymet kazanır.

    Mesela Nakşibendi büyükleri tefekkür/rabıta dersi için özel bir oturuş şekli tarif ederler. Buna teverrük oturuşu denir. Şekli şudur: Sağ kalça üzerine oturulur, sağ ayak sol bacağın altına getirilir, gözler yumulur, baş kalbe doğru eğilir. Sonra tefekküre geçilir. Bu tefekkürde kâmil mürşid tefekkür edilir, düşünülür. Tasavvuf dilinde buna rabıta ismi verilir.

    Şimdi bu oturuşun Hindistan’da yogiler tarafından yapılan yoga seanslarındaki oturuşa benziyor diye tenkit edilmesi ve din dışı bir bid’at gibi gösterilmesi son derece yanlıştır. Sufinin yaptığı yoga seansı değil, tefekkürdür. Tefekkürün merkezi kalptir. Edebi, sükunet içinde kalbe yönelmek ve Yüce Allah’ın şahidi olan bir ayeti düşünmektir. Hedefi zikirdir. Ehli tasavvuf, bu tefekkürü yaparken yogiye değil, Sahabe-i Kiram’a benzemektedir. Çünkü sahabenin tefekkür hali böyleydi. Onlar mescidde ve mescidin dışında öyle derin ve sakin bir tefekküre dalarlardı ki, kuşlar kendilerini cansız bir şey zannedip üzerlerine konardı.

    Üzülerek belirtelim ki, tasavvufun içine girmeyen, onu gerçek üstadından öğrenmeyip sadece kendi bakış açısıyla değerlendiren bazı yazarlar, tasavvuftaki bir takım şekil ve kelimelerin zahirine takılarak, hatalı sonuçlara varmışlar; doğru ile eğriyi, sağlam ile sakatı ayıramamışlardyr. Aslında dertlerine derman olacak bir ilacı zehir diye tanıtmışlardır.

    Allah’ı Seven, Ancak Allah’a Götürür

    Yanlış anlaşılan konulardan birisi de yeryüzünde Allah’ın şahidi, dostu ve halifesi olan kâmil mürşidi düşünmektir. Bu düşünceye rabıta deniliyor. Böyle bir rabıtanın oturuş ve yapılış şekli Kur’an ve Sünnet’te anlatılmıyor diye onu tehlikeli görmek doğru mudur?

    Rabıtayı, belirli bir vakitte kâmil mürşidi hayal etmek, ondaki ilâhi ahlâkı ve tecellileri düşünmek, kalbini onun kalbine bağlayarak oraya inen ilahi nurdan nasiplenmek ve böylece kalbi zikre geçirerek feyizlenmek şeklinde tarif etmek, onun tek tarifi değildir. Rabıtanın bir şekli de böyledir. Fakat bu, bütün rabıta şekillerini içine almaz. Rabıta bütün hayatı içine alan bir meseledir.

    Rabıtanın ortak tarifi, kalbin sevgiliye derin muhabbet beslemesi ve bu muhabbet içinde sevdiğinin sıfatlarına bürünmesidir. Her devirde uygulanan rabıta şekli budur. Manevi terbiyede bu rabıta şarttır. Sır ve fayda onda gizlidir. Dostluğun tadı ondadır. Aşığın feyzi rabıtası kadardır. Allah için olan rabıta Allah’ın sevdiklerine olur. Bu sevgililerin başında Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz bulunur. Kalbe ilaç olan ve nefsin sıfatlarını değiştiren rabıta, ya bizzat Hz. Peygamber s.a.v.’e veya onun gerçek vârislerine yapılan rabıtadır. Hedef kula değil, Yüce Allah’a dostluktur.

    Bu rabıta her halde yapılabilir, belli bir vakti yoktur. Ona muhabbet rabıtası denir. O, bütün geceyi gündüzü kaplar. Yürürken, otururken, konuşurken, yerken içerken, çalışırken, dinlenirken, gezerken, eğlenirken, hatta uyurken ve rüya görürken bile bu rabıta devam edebilir. Kim her söz, iş ve halinde sünnet edebi üzere hareket ederse, o kimse bu esnada kalbini Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’e bağlamış, onu hatırlamış, böylece Yüce Allah’ı zikretmiş ve O’na dostluğunu ispat etmiş olur.

    Arifler der ki, muhabbet rabıtası kalbi Yüce Allah’ın şahidine bağlar. Bundan sonra iki gönül arasında alış veriş başlar. Yüce Allah ile huzur bulmuş ve olgunlaşmış olan kâmil mürşidin kalbi, kendisine yönelen zayıf kalpleri feyzi ile besler, sevgisi ile destekler. Sonuçta onları kendine benzetir, ihlâs, edep ve güzel kulluğa yöneltir. Kendisinin ulaştığı ilâhi nimet ve rahmetlerden Allah’ın izniyle onları da hissedar eder. Bu, iyilik ve takvada yardımlaşmanın en güzel bir şeklidir. Yüce Allah bu yolda yardımlaşmayı hepimizden istemektedir. (Maide, 2)

    Bu anlamda rabıta, bütün hak dinlerde vardır. O, her peygamberin ümmetine öğrettiği bir vazifedir. Bütün hak yolcuları onu elde etmek için çalışır. Aslında her müminin birinci vazifesi, Allah dostlarıyla gönülde, halde ve hak yolda bir olmaktır. İşte hak yolunun imamı olan Allah dostlarını sevme, onlara tabi olma, özenme ve benzeme gibi vazifeler, bu muhabbet rabıtası ile mümkün olmaktadır. Bu iş, yerine göre farz, sünnet ve mendup olur. Sevilmesi ve kendilerine özenilmesi zarar veren kimselere kalbi bağlamak ise haramdır.

    Sahabe-i Kiram’ın Rabıtası

    Sahabe-i Kiram, ilim ve edep gibi ilâhi aşkta da bütün insanlığa örnektir. Onlar, muhabbetin kutbu Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’in nazarlarının feyzi içinde ilâhi aşkı doyasıya tatmışlar ve sevginin hakkını vermişlerdir. Çünkü Yüce Allah, onları ve arkadan gelen bütün müminleri şöyle uyarmıştır: Dünyadaki her şeyden daha fazla Allah ve Rasulü’nü seveceksiniz. Ana, baba, oğul, kardeş, eş, akraba, mal, makam, ticaret, hiçbir şey bu sevginin önüne geçmeyecek. Yoksa helâk olursunuz. (Tevbe, 24)

    Sonra müminlerden bu sevginin gereği istenmiş ve bütün sözde, işte ve halde Hz. Peygamber s.a.v.’e uyulması emredilmiştir. (Âl-i İmran, 31). Yani müminlerden iç ve dışları ile Allah’a yönelmeleri istenmiştir. Sahabe de iman ve irfan derecelerine göre bunu ispat etmişlerdir.

    Ebu Bekir Sıddık r.a.’ın kalbi, Allah Rasulü’ne öyle bağlı ve aşıktı ki, Efendimiz s.a.v. kendisine, “hadi canını ver” dese sevinçten gözyaşı döker ve başını uzatırdı. Bir defasında, Allah Rasulü s.a.v., “malınızı getirin. İslâm ordusuna yardım edin” deyince, evinde değeri olan ve işe yarayacak bütün malını getirip Efendimiz’in önüne koymuş, boynunu büküp kenara çekilmişti. Allah Rasulü s.a.v. onun içinde sakladığı aşkı ortaya çıkarmak için:

    “Ya Eba Bekir! Ailen ve çocukların için evde ne bıraktın?” diye sordu. Cevap kalpleri eritecek güzellikteydi: “Allah ve Rasulü’nün muhabbetini bıraktım.” (Ebu Davud, Tirmizî, İbnu’l-Esir)

    Hz Ömer r.a., Allah Rasulü s.a.v.’e, “ben sizi, nefsim hariç her şeyden çok seviyorum” diye kalbindeki muhabbeti ilan edince, Efendimiz s.a.v., “beni nefsinden de fazla sevemedikçe, bu iş tamam olmaz.” buyurdular. Hz. Ömer sustu. Allah Rasulü s.a.v., Hz. Ömer’e birkaç defa şefkatle nazar ettiler. Az sonra Hz. Ömer r.a. samimi olarak, “sizi nefsimden de çok seviyorum” deyince, Efendimiz s.a.v., “işte şimdi oldu!” buyurdular. (Buharî, Ahmed)

    Bir seferinde Ensar’dan bir zat, mahzun ve boynu bükük bir vaziyette Allah Rasulü s.a.v.’in huzuruna girdi. Efendimiz s.a.v: “Neyin var senin?” diye sordu. Adam:

    “Ey Allah’ın Rasülü! Ben sizi nefsimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan daha çok seviyorum. Evimde otururken sizi hatırlıyorum. Duramıyorum, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. Derhal koşup sizi görmeye geliyorum.” dedi ve ağladı. Efendimiz s.a.v. niçin ağladığını sordu, adam şöyle dedi:

    “Sizin ve benim vefat edeceğini düşündüm. Siz ahirette peygamberler ile yüksek makamlarda bulunursunuz. Ben cennete girsem bile aşağı makamlarda bulunurum. Sizi göremem, bunun için ağlıyorum” dedi. Efendimiz s.a.v. sükut buyurdular. Biraz sonra, Cebrail a.s. şu ayeti indirdi:

    “Kim Allah ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar ahirette Allah’ın kendilerine özel ihsanlarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır. Bu Allah’tan bir ihsandır. Her şeyi bilici olarak Allah kâfidir.” (Nisa, 70)

    Gönlü Muhabbetle Arındırmak

    Bütün sahabenin gözü ve gönlü, Allah Rasulü’ s.a.v.’in şerefli halleri ve güzellikleri ile dolu idi. Onlar, salih insanların peşine düştüğü rabıtanın bütün çeşitlerini uyguluyorlardı. Efendimiz s.a.v.’i candan seviyor, özlüyor, ahlâkını takip ediyor, sünnetine sarılıyor, kendisine benziyor, her mecliste onu zikrediyor, günlerini onun sohbetiyle dolduruyorlardı.

    Hz. Aişe r.a. validemiz, Efendimiz s.a.v.’in kızı Hz. Fatıma r.a.’yı anlatırken: “Onun gibi babasına benzeyen kimse görmedim. Yürüyüşü, oturuşu, kalkışı ve konuşma tarzı sanki babası” demiştir. Hz. Fatıma r.a. bir kadın olmasına rağmen, Allah Rasulü’nün hal ve ahlâkında fani olmuştu. Buna büyükler, “fenâ fi’r-Rasul” hali diyorlar. Terbiyelerine aldıkları sadık talebelerine bu yolda örnek olarak Allah Rasulü’ne benzetmeye çalışıyorlar. Rabıtanın hedefi de budur.

    Sahabeden Abdullah b. Ömer r.a., Allah Rasulü s.a.v.’e karşı tam bir muhabbet rabıtası içinde idi. Medine sokaklarında ve yollarında Allah Rasulü’nün bastığı yerleri araştırırdı. O’nun izi üzerinde yürür, oturduğu yerde oturur, indiği yerde iner, girdiği yola girer, yaslandığı ağaca yaslanır, tuttuğu daldan tutar, namaz kıldığı yerde namaz kılar, O’ndan ne gördü ise onu yapardı. Kendisini görenler deli sanırlardı. O, Hz. Peygamber s.a.v.’in sevgi, hal ve ahlâkında kaybolmuştu. (Ahmed, Ebu Nuaym, Hakim, İbnu Sad)

    Enes b. Malik r.a.’ın kalbi, Efendimiz s.a.v.’in hasretiyle öyle yanıktı ki: “O’nu rüyamda görmediğim hiç bir gece yok!” der ve ağlardı. (İbnu Saad)

    Abdullah b. Abbas r.a., bir gece rüyasında Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i gördü. Efendimiz’in: “Kim beni rüyasında görürse, uyanıkken de görecektir. Şeytan benim asli suretime giremez.” (Buharî, Müslim) hadisini düşündü. Rüyasını Efendimiz’in zevcelerinden Hz. Meymune r.a.’ya anlattı. O da Allah Rasulü’ne ait bir aynayı kendisine gösterdi. İbnu Abbas, aynaya bakınca aynada Allah Rasulü’nün suretini gördü. Kendini göremedi. (Suyutî, İbnu Hacer). Arifler, bu duruma, sevgilide fenâ / yok olmak, diyor ve o hali talebelerinin önüne bir hedef olarak koyuyorlar.

    Salihlerin Rabıtası

    Allah dostlarının rabıta anlayışı, Sahabe-i Kiram’ın anlayışı gibidir. Ariflere göre, muhabbetin imamı, edep sultanı Allah Rasulü s.a.v.’e kalbi bağlamadan, her işte O’na uyup, nefsi O’nun emrine teslim etmeden kimse veli olamaz. Mürşidin tek vazifesi ve bütün derdi müride bu hali kazandırmaktır. Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî k.s., muhabbeti şöyle tarif etmiştir:

    “Gerçek muhabbet, sevenin sıfatlarının silinip onun yerine sevgilinin sıfatlarının gelmesidir.” Demek ki, Allah, peygamber ve veli muhabbeti ile insanın sıfatı değişmeli, güzelleşmeli ve sevgiliye layık hale gelmeli ki, gerçek muhabbet olsun. Hep nefsini sevene ve keyfine göre hayat sürene aşık denmez, ancak nefsinin kölesi denir. Velileri sevmek, onlar gibi olmak içindir.

    Alauddin Attar k.s. anlatır: Şah-ı Nakşibend k.s., sadece işin şekli ile yetinenleri uyarmak için sık sık şu manadaki Farsça beyitleri terennüm ederdi: “Büyüklerin kabrine bağlanmaktan ne çıkar. Onların yaptığını yap, sen de hedefine var.”

    Dr. Dilaver Selvi
  • Bu kitabı 17. Yüzyılda Çin’de yazılmış masallar şeklinde tarif etmek pek doğru olmayacak.
    Çünkü Çin bugün bile gizem dolu bir ülke, bize masal gibi gelen birçok şey onlar için katıksız bir gerçek.
    Borges’in dediği gibi , “Bu kitap dünyanın en eski kültürlerinden birinin kapılarını aralar ve aynı zamanda doğa üstü olayları işleyen yazına alışılmadık bir yaklaşım getiriyor."

    “Bir Çin Yazı Odasından Garip Öyküler” Batıda Bin bir Gece Masalları kadar popüler bir kitap.

    Ancak ben bu kitaptan çok farklı bir tat aldım, hatta kitabın sonunda , öbür dünyaya gidip gelmek bana normal gelmeye başladı , Araf’ta görev alan din adamlarının rütbelerini bile öğrendim..

    Hikayeden kısa bir paragraf belki size bir fikir verebilir.

    Yargıç, Chu’ya yazmaktan anlayıp anlamadığını sordu; Chu kötüden iyiyi çekip çıkarabildiğini söyledi.
    Yargıç’ın masanın üzerine bir et parçası koyduğunu gördü ve onun ne olduğunu sordu. “Senin yüreğin, “ dedi yargıç,” yazı kurmada pek başarısız olan yüreğinin, ”delikleri iyice tıkanmıştı. Yerine Ölüler Ülkesi’ nden getirdiğim daha iyi bir yürek koydum, seninkini de onun yerine takacağım.

    Dip notlar da müthiş bilgilendirici örneğin :

    Lotus yürüyüşü nedir ?
    Çin’de asırlardan beri kızların ayakları büyümesin diye henüz çocukken kemiklerini kırarak küçük sert ayakkabıların içine sokarlarmış.
    Google’da bu konuyla ilgili geniş bilgi ve fotoğraflar mevcut .
    Kısa bir süre önce son verilen bu korkunç adeti daha önce duymuştum ama fotoğraflarını görene kadar, kemik kırılma olayına inanmıyordum.

    İlginç bilgiler mevcut olan bu kitabı hafife almayın , içinde çok derin hayat dersleri var.