• "Başkaları gibi düşünürsek, sonra başkalarına benzeriz."
    Goethe
    Metin Karabaşoğlu
    Sayfa 80 - Nesil Yayınları
  • Geceyi Geri Al yürüyüşü bizim duygusal özümüze hitap eder. Biz kadınların geceden özellikle korkması gerekir. Gece, kadınlara tehlike vaat eder. Bir kadın için gece sokakta yürümek yalnızca taciz edilme riski altında olmak değildir, aynı zamanda – erkek egemen anlayışa göre- taciz edilmeyi istemek, “aranmak” anlamına gelir. Gecenin hudutlarını aşan kadın, uygar davranışın temel kuralını bozan bir kanun kaçağıdır: iffetli bir kadın gece dışarı çıkmaz, hele de yalnız başına ya da sadece diğer kadınlarla birlikte. Gece tasması olmadan dışarı çıkan kadın, sürtük veya yerini bilmeyen mağrur bir or.spu olarak görülür. Gece polisleri – yani tecavüzcüler ve ava çıkmış diğer erkekler – gece yasalarını uygulama hakkına sahiptir: kadını sinsice izlemek ve onu cezalandırmak. Hepimiz kovalandık ve pek çoğumuz yakalandık. Uygar toplumun kurallarını bilen bir kadın, kendisini geceden sakınmasını bilir. Fakat kadın iyi bir kız olup kendini içeri kilitlese bile gece içeri izinsiz girmekle tehdit eder kadını. (...) İradenin ve kişiliğin tüm ayrımları yok olur ve ve yok etme işlemini tecavüzcünün değil de gecenin yaptığına inanmamız beklenir.

    Erkekler, geceleri bizi silmek için kullanır. Erkeklerin bir otorite saydıkları Casanova “lamba söndüğünde, bütün kadınlar aynıdır,” der. Bir kadının kişiliğini, bireyselliğini, iradesini ve karakterini imha etmek erkek cinselliği için ön koşuldur. Dolayısıyla gece erkeğin cinselliğini kutlamaya adanmış bir zamandır çünkü etraf karanlıktır ve karanlıkta görmemek, kadının kim olduğunu seçememek daha kolaydır. Tüm hayattan ama özellikle kadınların hayatından nefretle sarhoş erkek cinselliği vahşice koşabilir, rastgele kurbanlar avlayabilir, saklanmak için karanlığı kullanabilir, karanlıkta kendine teselli, onay ve sığınak bulur.

    Gece erkekler için büyülüdür. Fahişeleri gece ararlar. Güya sevişmelerini gece yaparlar. Sarhoş olup sokaklarda sürü halinde gezmeleri geceleyin olur. Eşlerini gece becerirler. Cemiyet partilerini gece verirler. Sözde baştan çıkarmalarını gece yaparlar. Üstlerine beyaz çarşaflarını geçirip haç yakmaları gece olur. Kristal Gece, Alman Nazilerin tüm Almanya’da Yahudilerin dükkanlarını ve evlerini bombaladığı, yağmaladığı ve camlarını kırdığı gece; gece sona erdiğinde tüm Almanya’yı kaplayan kırık camlardan ismini alan Kristal Gece; Nazilerin buldukları, kendilerini güvenli bir şekilde içeriye kilitleyememiş tüm Yahudileri dövüp öldürdüğü Kristal Gece, gelecek katliamların habercisi Kristal Gece, gecenin simgesel bir örneğidir. Gündüzün değerleri gecenin takıntısı olur. Nefret edilen herhangi bir grup geceden korkar, çünkü geceleri tüm hor görülenler tıpkı kadınlar gibi muamele görür; av olarak, dövülmek, öldürülmek ya da cinsel şiddete hedef olarak. Geceden korkarız çünkü erkekler geceleri daha tehlikeli hale gelir.

    Belirgin ırkçı karakteriyle Birleşik Devletler’de, karanlık korkusu çoğunlukla bilinçaltında siyah korkusu, özellikle de siyah erkek korkusu olarak manipüle ediliyor. Böylece milli mirasımız olan tecavüz ve siyah erkek arasında kurulan geleneksel bağ güçlendiriliyor. Bu bağlamda, siyah gece imgesi siyahın kendiliğinden tehlikeli olduğunu önerir. Böylece gece, siyah adam ve tecavüz arasındaki ilişki tartışılmaz olur. Gece yani seks zamanı aynı zamanda ırkın, ırksal korkunun ve ırkçı nefretin zamanı olur. Güneyde geceleri kastre ve/veya linç edilmek için aranan siyah erkek, ırkçı Birleşik Devletler’de tehlike taşıyıcısı, tecavüz taşıyıcısı olur. Irkı sebebiyle küçümsenen erkeğin bir günah keçisi ve tüm erkekliğin cinselliğini barındıran bir sembolik figür olarak kullanılması tipik bir erkek üstünlükçüsü stratejisidir. Hitler aynısını Yahudi erkeklere yapmıştı. Birleşik Devletler kentlerinde, fahişe popülasyonu ağırlıklı olarak siyah kadınlardan oluşur: Geceleri yaşayan prototip kadın figürü ve yine günah keçisi, erkek tarafından tanımlanan kadın cinselliğinin, kadının mal olarak görülmesinin sembolleri. Ve böylece kadınlar için gece, cinselliğin ve aynı zamanda ırkın zamanı olur: ırkçı sömürü ve cinsel sömürü iç içe geçmiştir, bölünemez. Gece ve siyah, seks ve ırk. Siyah erkekler bütün erkeklerin yaptıklarından dolayı suçlanır; siyah kadınlar tüm kadınların kullanıldığı gibi kullanılırlar. Fakat hukuk ve toplumsal gelenek sadece onları ve yoğun bir şekilde cezalandırır. Her gece yaşanan bu acımasız düğümü çözmek için biz geceyi geri almak zorundayız ki ne ırk ne cinsiyet bizi yok etmek için kullanılabilsin.

    Gece bütün kadınlara tek bir seçim sunar: ya tehlike ya hapis. Mahpusluk da çoğunlukla tehlikelidir oysa. Hırpalanmış kadınlar mahpustur. Evlilik içi tecavüze uğramış bir kadın büyük ihtimalle kendi evinde tecavüze uğramıştır. Fakat hapisle bize tehlikenin azalacağı vaat edilir ve hapsolduğumuzda da tehlikeden kaçınmaya çalışırız. Kadınların tarihi bir mahpusluk hikayesidir: fiziksel kısıtlama, bağlanma, hareket yasağı, hareketin cezalandırılması. Şimdi yine nereye dönsek kadınların ayakları bağlı. Eli ayağı bağlı kadın figürü, durumumuzun mecazi olmayan amblemidir. Ve nereye dönsek bu esaretimizin kutlandığını görürüz. Aktör George Hamilton, yeni Kont Dracula’lardan biri, şunu ileri sürüyor: “Bütün kadınların onu kelepçeleyen karanlık bir yabancı fantezisi vardır, Vanessa Redgrave ile yürüyüş yapma fantezileri değil.” Hamilton, bizim Vanessa Redgrave ile yürüyüş yapma fantezimizin olduğunun farkında değil gibi görünüyor. Esaret altındaki kadınların erotik kutsanışı çağımızın dini ve kutsal kitapları ve filmleri -tıpkı bağlı ayaklar gibi- her yerde. Esaretin önemi hareket özgürlüğünü kısıtlamasındadır. Hannah Arendt şöyle yazıyor, “Özgürlük kelimesini duyduğumuzda aklımıza gelebilecek tüm özgürlüklerden en eski ve en temel olanı hareket özgürlüğüdür. İstediğimiz yere gitmek özgür olmanın en prototipik işaretidir, zira hareket özgürlüğünün kısıtlanması kadim zamanlardan beri köleliğin ön koşuludur. Hareket özgürlüğü, eylemin de ayrılmaz bir koşuludur ve erkekler özgürlüğü esasen eylem içerisinde deneyimlemektedir.” Erkekler özgürlüğü ve hareket özgürlüğünü deneyimliyorlar ama kadınlar için aynı şey geçerli değil. Hareket özgürlüğünün diğer tüm özgürlüklerin ön koşulu olduğunu kabul etmeliyiz. Önem sıralamasında hareket özgürlüğü, ifade özgürlüğünden önce gelir çünkü o olmadan ifade özgürlüğü de aslında var olamaz. Yani özgürlük için mücadele ederken başından başlamalıyız ve hiç sahip olmadığımız hareket özgürlüğü için savaşmalıyız. Gerçek şu ki karanlık bastırdıktan sonra dışarıda olmaya iznimiz yok. Dünyanın bazı yerlerinde, dışarısı kadınlar için tamamen yasaklı fakat biz bu örnek demokraside gün boyunca etrafta yarım aksak yalpalamaya izinliyiz ve elbette bunun için minnettar olmalıyız. Minnettar olmalıyız çünkü özellikle işlerimiz ve güvenliğimiz bu minnetin neşeli bir uyumluluk, tatlı pasiflik ve itaat yoluyla ifadesine bağlı – memnun etmemiz gereken erkeğin zevki hangisini gerektiriyorsa. Hapse, içeri kilitlenmeye, bağlanmaya, tıkılmaya, tutulmaya, fethedilmeye, sahip olunmaya, alıkonmaya, hareket etmek için kurulması gereken oyuncak bebekler olmaya direnmeye hazır değilsek: minnettar olmalıyız. Kadınların bağlanma, aşağılanma ve kullanılma görüntülerine karşı çıkmaya hazır değilsek minnettar olmalıyız. Hareket özgürlüğümüzü talep etmeye, hayır talep etmeye değil almaya hazır olmadığımız sürece minnettar olmalıyız çünkü biliyoruz ki eğer özgürlük istiyorsak bu, sahip olmak istediğimiz diğer tüm özgürlüklerin ön koşulu. Minnettar olmalıyız, Portekiz’in Üç Maria’sı gibi “Yeter. Haykırma zamanı: Yeter. Ve bedenlerimizle etten bir duvar örme zamanı,” demeye gönüllü değilsek minnettar olmalıyız.

    Ben erkeklerin küçük iyiliklerine karşılık yeterince minnettar kaldığımızı düşünüyorum. Minnettar olmaktan hepimize gına geldiğini düşünüyorum. Sanki rus ruleti oynuyormuşuz gibi, her gece şakaklarımıza bir silah dayanıyor. Ve her gün, hayatta kaldığımız için garip bir biçimde minnettarız. Her gün bir gece sıranın bize geleceğini unutuyoruz; o rastgele artık rastgele değil, belirli ve kişisel olacak. O belki ben olacağım, belki sen, belki de kendimizden çok daha fazla sevdiğimiz biri. Her gün, elimizdeki her şeyi takas ettiğimizi ve karşılığında hiçbir şey almadığımızı unutuyoruz. Her gün elimizdekiyle yetiniyoruz ve her gece ya esir ya suçluyuz – ve iki ihtimalde de zarar görüyoruz. “Yeter” diye haykırma zamanı ama “yeter” diye haykırmak da yeterli değil. Vücutlarımızı “Yeter” demek için kullanmalıyız, vücutlarımızla bir barikat oluşturmalıyız. Bu barikat okyanus gibi hareket etmeli ve bir okyanus kadar heybetli olmalı. Bu geceyi ve her geceyi geri almak için kolektif gücümüzü, tutkumuzu ve dayanıklılığımızı kullanmalıyız ki hayat yaşamaya değer olsun, insanlık onuru gerçeğe dönüşsün. Bu gece burada yaptığımız işte bu kadar basit, bu kadar zor ve bu kadar önemli.

    -Andrea Dworkin, 1979

    *Aslında konuşmada geçen cinsiyetçi kısımları kırpacaktım (metni bozmayan bir kısmını kırptım) ancak sonra konuşmasında Dworkin’in anlatmaya çalıştığı şeyi baltalamak istemedim. Bir insan cinsiyetçiliğe karşıysa ilk olarak kendisi hayatından cinsiyetçiliği çıkarmalıdır. Bu konuda radikal feminsitlerle aynı fikirde değilim (feminizm ile radikal feminizm aynı şey değildir). Erkek cinselliğini hedef göstermek işi amacından saptırıyor, karşı olduğun şey ataerki ve ataerkil erkeklerin tecavüzü kadınları hapsetmek için tehtit olarak kullanması ise bunu kullanmayan ve karşı olan azınlığı içeriden çıkarmalısın. Bu yüzden “ataerkil erkekler” veya “bazı erkeklerler” denmelidir.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    1893
    Vladimir Vladimiroviç Mayakovski’nin Gürcistan'da, Bağdadi ilçesinde doğuşu. Babası orman kolcusu.
    1902
    İlçenin bağlı olduğu Kutays ilinde ilk öğretim.
    1905
    Lise öğrencisi. Sokak gösterilerine katılma.
    1906
    Babasının ölümü. Ailece Moskova'ya taşınma.
    1908
    Sosyal demokrat (bolşevik) partiye giriş. Gizli bir basımevinde yakalanış ve tutuklanma.
    1909
    İkinci tutuklanma. Moskova'nın Butirki cezaevinde on bir ay hücre hapsi.
    1910
    Özgürlük. Lise üçten ayrılma. S. Jukovski’den resim dersleri.
    Stroganov Uygulamalı Sanatlar Okulu’nda öğrencilik. Soma Resim, Mimarlık ve Yontuculuk Okulu.
    1911
    Yaşama güçlükleri. David Burlük*le tanışma.
    1912
    İlk şiirlerinin Burlük’e okunuşu. Kübo-fütürist topluluğa katıl­ ma (Burlük, Khlebnikov, Kamenski. Kruçonikh vb.) Halkın beğenisine şamar bildirisi. İlk şiirlerinin küçük dergilerde ve yıllıklarda yavımlanışı. Petersburg ve Moskova’da, yazın çev­ relerinin toplandığı kahvelerde şiir okumalar.
    1913
    Tiyatro, sinema, fütürizm makalesi. «Kızıl fener» meyhanesin­ de hır çıkarma. Vladimir Mayakovski - Trajedi'rim Petersburg lunaparkında oynanışı.
    1914
    Fütürist arkadaşlarıyla Rusya gezisi: Sivastopol. Kişinev, Odes­ sa. Nikolayev, Kiev, Minsk, Kazan, Penza, Rostov, Saratov, Tiflis.
    1915
    Finlandiya gezisi; yazarların ve sanatçıların oturduğu Kuokalla’ da kalış. Petersburg’a yerleşme. Osip Brik ve Lili Brik’le ta­ nışma (Lili Brik Elsa Triolet'nin ablasıdır, yontucudur, Mos­ kova sanat çevrelerinin önde gelen kişilerindendir o yıllarda.) İki kübist tablosunun sergilenişi. Uzun bir şiir: Pantolonlu bu­ lut. Bir uzun şiir daha: Omurganın flütü.
    1916
    Silah altına alınır. Uzun bir şiir: Savaş ve evren. Maksim Gor- ki’nin «Yılın olayları» dergisinde işbirliği. Uzun bir şiir daha:
    İnsan.
    1917
    Halk Eğitimi Komiserliği’nin çağrısına, Aleksandr Blok, Meyer- hold gibi ünlü sanatçılarla birlikte, Mayakovski'nin de uyması.
    1918
    Fütürist arkadaşlarıyla birlikte Halk Eğitimi Komiserliği’nin Toplumun sanatı dergisini yönetme; yazın, resim ve sinema ko­ misyonlarına katılma. Devrime övgü, Solun yürüyüşü şiirleri.
    Neptün yapımevinin birçok filminde baş role çıkış: Para için doğmadı, Genç kız ve serseri vb. Gizemli güldürü adlı oyunu­ nun Petrograd'da, Meyerhold eliyle sahnelenişi.
    1919
    Rus telgraf ajansı Rosta’da propaganda çalışmaları.
    1920 Gizemli güldürü’nün Almanya’da, 2. Komintem kongresinde oynanışı.
    1921
    150 000 000'nun yayımlanışı. Seviyorum, uzun bir şiir daha.
    1922 Mayakovski’nin taşlama şiirleri konusunda Lenin’in övgüsü.
    Berlin yolculuğu.
    1923 Şiir: İşte bundan. Lef (sol sanat cephesi) dergisinin yönetimi (Eisenstein, Pasternak, Vertov ve Babel’in işbirliğiyle.) Beşin­ ci enternasyonal, şiir. Devlet dergileri için tanıtma çalışmaları (Mosselprom.) 1924 Lenin’in ölümü üzerine ağıt: Vladimir İlyiç Lenin.
    1925 Amerika, Fransa gezisi. İzvestia muhabirliği.
    1926 Sovyet Rusya kentlerinde, 1930’a dek sürecek olan tartışmalı konferanslar. Şiir nasıl yazılır, bir deneme. Amerika’yı keş­ fim. Yazar M. Gorki’ye mektup. A S. Essenin’e.
    1927 İyi: bir şiir. Prag. Paris, Berlin yolculuğu. Pravda’da çalışma.
    1928 Yeni «Lef». Paris yolculuğu. Tatyana Yakovleva ile tanışma.
    Aragon ve René Clair’le karşılaşma.
    1929 Paris yolculuğu. Tahtakurusu oyununun Meyerhold eliyle sah- nelenişi.
    1930 Proleter Yazarlar Derneği üyeliği. Resim sergisi. Meyerhold tiyatrosunda Banyolar oyunu. Avazı çıktığı kadar, bir şiir: 14 martta intihar.Bir başka büyük ozanın, Essenin'in 1925'te canına kıy­ması üzerine kınayıcı bir şiir yazan Mayakovski, görünür ne­deni aşk olabilecek bir iç karışıklığı somında, aynı yolu se­çer. Cesedinin yanında şu mektup bulunur:

    Hepinize!... Ölüyorum, ama kimseyi suçlamayın bu yüz­den. Dedikodu etmeyin. Merhum nefret ederdi bundan.
    Anneciğim, bacılarım, yoldaşlarım; bağışlayın beni, iş de­ğil bu (kimseye de salık vermem), ama başka bir çıkar yol da kalmamıştı benim için.
    Lili, sev beni.
    Hükümet yoldaş, ailem şu kişilerdendir: Lili Brik, annem, bacılarım ve Veronika Vitoldovna Polonskaya. Geçimlerini sağ­ larsan ne mutlu bana.
    Bitmemiş şiirleri Briklere verin, bulunursa.
    İş işten geçmiş ola derler ya hani, günlük yaşamın akıntısına çarparak parçalandı aşk teknesi de.
    Yaşamaktan alacağım ne kaldı ki, artık anımsamak boşuna acıları, felâketleri, karşılıklı haksızlıkları.
    Sizler mutlu yaşayın yeter.
    Bu mektuptaki dizeler ozanın ölümünden soma bulunan bitmemiş şiirlerinden birinde de geçiyor (bu parçada anılan ki­ şi Lili Brik’tir):
    Saat ikiye geliyor.
    Belki yattın artık.
    akıyor Samanyolu gümüşten bir Oka* gibi.
    Artık bütün zaman benim, ve telgrafların şimşekleri uyandırmayacak seni bundan böyle, üzmeyecekler.
    İş işten geçmiş ola derler ya hani, günlük yaşamın akıntısına çarparak parçalandı aşk teknesi de.
    Koptuk birbirimizden seninle.
    Artık anımsamak boşuna acıları, felâketleri, karşılıklı haksızlıkları.
    Bak, nasıl bir dinginlik sarmış evreni.
    Gece nice bir yıldızla yükümlemiş gökyüzünü.
    Ayağa kalkılan saattir bu, konuşulan saat yüzyıllarla, tarihle, evrenle...
  • Bir gece yürüyüşü...
    Sonra yükseliş...
  • Buruk aşk, benim dikenli menekşem,
    onca kabarmış tutkunun içindeki çalılık,
    ağrıların kargısı, tacı öfkenin
    Nasıl, ne şekilde ruhumu buldun?

    Nereden hızlandırdın acının ateşini,
    birden, yolumun soğuk yaprakları arasında?
    Kim öğretti bana getiren yürüyüşü sana?
    Taş, duman, ya da çiçek, kim öğretti evimi?

    Ama bilirim, titreşirdi ürkünç gece
    gelen gün kadehini şarabıyla doldururdu
    ve güneş, o tanrısal saltanatını kurdu.

    Acımadan soluksuz sardığında beni aşk
    kılıçlarıyla yarıp beni dikenleriyle
    yanık bir yol açarda yüreğimde.
  • Meryem gibi Şirin de bir
    zamanlar Hıristyan’dı. Öylesine muhteşem bir
    güzelliği yardı ki bahçelerde yürüyüşü sırasında
    çiçekler bile utanç ve kıskançlıkla başlarını eğerlerdi.
    İran’ın en kudretli Şahı Hüsrev Perviz’le evlenmişti,
    Tüm ülke yeni kraliçenin bir kâfir olduğunu
    öğrenince isyan etti. Ama şah onu herkesi karşısına
    alacak kadar çok seviyordu. Ayrıca Hüsrev Perviz
    güçlü bir hükümdar olduğu kadar zeki bir adamdı
    da. Dünyevi güzelliğin ne derece geçici bir şey
    olduğunun bilincindeydi. Bu yüzden de sevdiği
    kadının güzel yüzü ve eşsiz vücudunun mermerden
    bir heykelini yapması için zamanın en tanınmış
    heykeltıraşı Ferhat’ı görevlendirdi. Genç sanatçı her
    gün kraliçenin cennete yaraşır güzelliğine bakarak
    çalışırken sonunda karşı konulmaz bir aşk ateşiyle
    yanmaya başladı. Nereye gitse, ne yapsa, geçe
    gündüz demeden, her yerde bu meleğimsi yüzü
    görür olmuştu.
    Sonunda tutkusuna daha fazla direnemedi.
    Heykel her geçen gün kraliçeye daha bir benziyor,
    heykelƨraşın ses tonu yüreğindeki ķrƨnayı ele
    veriyordu. Ve günün birinde şah da durumu fark
    etti, Büyük bir kıskançlıkla kılıcına davrandı ama
    Şirin kendisini heykeltraşın önüne siper ederek
    adamı korudu. Yaraƴğı eserin yüzü suyu
    hürmetine de Hüsrev Perviz heykeltraşın hayatını
    bağışladı ama onu ömrünün sonuna dek Bisütün
    Dağları’nda sürgüne gönderdi. Orada Ferhat
    karşılık bulamadığı aşk acısıyla meczuba döndü.
    Acısı ve tutkusu onu çekiç ve keskisiyle dağa Şirin’in
    dev bir heykelini yapmaya sevk etti. Günümüzde
    bile orada hamamından çıkan tanrıça misali bir
    kraliçenin heykeli görülebilmektedir. Kraliçenin
    hemen önünde de şahın atı Şebdiz göze çarpar.
    Bunu öğrenen şah bir süre sonra Bisütün
    Dağları’na kraliçenin öldüğüne ilişkin yalan bir
    haber salar, Ferhat için artık yaşamanın bir manası
    kalmamıştır. Bu tahammülsüz acı karşısında
    göğsünü baltayla ikiye ayırır. Yere düşen bir ucunda
    heykeltraşın yüreği bulunan balta bir süre sonra
    yeşermeye, çiçek açmaya başlar. Sonunda da
    meyve verir. Bu meyve nardır, İkiye ayrıldığında
    aşkı ikiye yarılmış kanayan bir yaraya benzeyerek
    Ferhat’ın hatırasını yaşar. Bu nedenledir ki
    günümüzde nara Ferhat’ın elması dedikleri de olur.