• Çünkü üç ihtimal var; gerçek beraat, sözde beraat ve sürüncemede bırakma.
    Franz Kafka
    Sayfa 145
  • Cumhuriyet devrinin ilk sosyalist hareketini temsil etmiş olan "Türkiye Sosyalist Partisi"nin serancamı herkesin malûmudur. Yurt ve dünya realitelerinin dışında kalmış birkaç sergüzeştçinin baltalayıcı hareketlerinden faydalanan sıkıyönetim ve Recep Peker hükümeti, Türkiye Sosyalist Partisini de kapatmış ve mensuplarını mahkemeye vermişti.
    On sekiz ay süren süren muhakeme neticesinde mezkûr partinin gerek program, gerek faaliyet bakımından kanun çerçevesi ve sosyalizm anlayışı dışına çıkmadığına kanaat getirilmiş ve mensupları hakkında beraat kararı verilmiş, bu karar da yargıtayca tasdik edilmişti.
    [Gerçek, haftalık sosyalist, siyasi gazete, sayı 1 -15 Şubat 1950]
  • Hasankale Telgraf Müdürü Halit, Uşaklı Köseoğlu Ahmet, Salih, Yusuf Kenan onar, Saatçi Süleyman, Kamil Paşaoğlu Muhlis on beşer sene küreğe; Muharip Ali, Hoca Osman, Hacı Bey, Hoca Mehmet, Kara Sabri, Emekli Yüzbaşı İsmail yedişer sene ve Fatih türbedarı Hasan beş sene hapse mahkûm oldular. Hoca Tahir, Hacı Fettah'ın üç sene Adana'da; Hasan Fehmi'nin üç sene Isparta'da; Sami Muhsin, Sabuncuzade Mustafa ve Zühdü'nün üç sene İstanbul'da sürgün bulunmalarına karar verildi. Diğer sanıklar beraat ettiler. İdam hükümleri ertesi sabah Meclis binasının önünde yerine getirildi. [2]

    [2] Ahmet Nedim, Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, birinci basım, İstanbul İşaret Yayınları, 1993, sayfa 356.

    Ayrıca bakınız: Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri, ikinci baskı, İstanbul Milliyet Yayınları, Eylül 1998, sayfa 352.
  • Bazı kavramlar vardır, örümcek beyinli insanların ağlarına takılan ve o örümcek beyinlilerin ağlarıyla etrafını iyice sarıp yemleri olarak kullandığı. Bu kavramlar, bu insanların kaleleridir ve hayatları bunlara bağlıdır; bu kaleler ne kadar sağlamsa ve konforluysa, hayatları da o derece güzel ve güvenli geçer... İşte bu kaleler kişiye, zamana ve topluma göre değişiklik gösterir; bazen bir "put" olur bu kale, bazen bir "din", bazen "örf", bazen "ırk", bazen de başka bir zemine dayandırılan "ahlak" olur.....

    Açıkçası bu kitap da bu kalelerden birine veya birkaçına zarar verme girişiminde bulunduğundan, kitabın raflara, ellere ve beyinlere kabullenme süreci biraz sancılı olmuş... Kitap 1857 yılında Fransa mahkemelerinde toplumun din ve ahlak ilişkilerine saldırdığı gerekçesiyle yargılanmış ancak beraat etmiştir...

    Şimdi bakalım dine (Hristiyanlık) nasıl saldırmış;

    "Siz kâfirin birisiniz. Ne dininiz var, ne imanınız!..
    — Neden olmasın, benim de dinim var, hem benimki, o türlü türlü hokkabazlıklar, maskaralıklar eden heriflerin hepsininkinden ileri… Bilakis, ben Allah’a taparım. Bizi, vatandaş ve aile babası vazifelerini görelim diye bu dünyaya getiren, adı ne olursa olsun, bir Yüce Varlık, bir Yaradan bulunduğuna inanırım. Ama, kiliseye gidip gümüş tabaklar öpmeye, bizden iyi yiyip içen birtakım soytarıları kesemden beslemeye gereksinme duyamam; çünkü insan Allah’a saygısını bir ormanda, bir tarlada, hatta eski zaman adamları gibi, gök kubbeyi seyretmekle de gösterebilir. Benim Allahım Sokrates’in, Franklin’in, Voltaire’in, Béranger’nin Allahıdır. Ben Savoie Papazının Amentüsü ile 89 ihtilalinin ölmez prensiplerine taraftarım. Yoksa, bahçesinde elinde bastonu ile dolaşan, dostlarını balinaların karnına yerleştiren, bir feryat koparıp ölen ve üç gün sonra yeniden dirilen bir Tanrı kabul edemem. Bunlar, aslında manasız, üstelik fizik kanunlarının hepsine aykırı şeylerdir; sırası gelmişken söyleyeyim, papazların öteden beri kendileriyle birlikte halkı da sürükleyip bulanık suda boğulmaya zorladıklarına, ne korkunç bir bilgisizlik içinde çürümekte olduklarına bu da bir delildir."

    Gördüğünüz gibi kaleye saldırı var ve bu onların hoşuna gitmiyor elbette bütün bu o tantanalar bundan ileri geliyor.. Gelin birlikte değerlendirelim bunu; bir Yüce Varlık, insana vazife yükleyen, yaradan, saygıyı hak eden ve bu saygıyı belli şekillerde değil içtenlikle (riyasız) isteyen, bilgiden yana olan bir Tanrı'ya inanması; kendilerine köle arayan, yüksek makamlar elde eden, dini makyaj olarak kullanan Tanrı'nın adamları olarak kendini lanse eden kişilere ise inanmaması dine saldırı oluyor,
    -din diyorum, çünkü bana göre her dinde böyle bir oluşum var zaten ve bu durum bilinçsiz bir şekilde ( çünkü bazıları kendileri için yüksek kanıt niteliğinde olan kanıtlar elde ederek dinden uzaklaşabiliyor) bazı kişilerin dinden uzaklaşmasına sebep oluyor-
    Ben burada taşlanacak bir şeytan göremiyorum yani dine saldıran bir şeytan yok bunun yanında dine saldıranlara saldırı var...

    Şimdi ikinci kısma geçmeden buraya bir dipnot düşmem gerekiyor;
    -işte bakın bu Hristiyanlık'ta böyle oysa ki Müslümanlık'ta böyle bir şey yok
    -gördünüz mü dinler böyle işte oysa dinsizlikte böyle bir şey yok
    vb. şeyleri hiç aklınızdan bile geçirmeyin çünkü bunun ne Hristiyanlıkla ne de dinle direkt bir alakası var, bazıları kişileri de putlaştırarak aynı şeyleri yapıyor zaten
    ve putlaştırılan kişilere yaklaşmaya çalıştığınızda yüksek voltajlı elektrik akımına kapılır gibi olursunuz! Net yani bu durum..
    Peki ne ile alakası var efendiii, diye bana sorar gibisiniz? Sömürgen (düşünceleri sürüngen) örümcek beyinli insanlarla alakası var! Kısacası kalelere takılmayın içindekilere odaklanmaya çalışın...
    (alayınız benden uzak olun, ne haliniz varsa görün hepiniz aynısınız sadece zihni açık insanlarla ilgileniyorum)

    Artık ikinci iddiaya geçebiliriz; "Ahlak" evet ikinci olarak ahlaka saldırı; neymiş bu ahlak zenginlik dürtüsü ve cinsellik arzusu ile dışa açılma (Virginia'nın kulakları çınlasın bir an aklıma dışa yolculuk geldi) yani kısacası evli ve çocuklu bir kadının kocasını aldatması, tam bu noktada konuya biraz daha açıklık getirmek için güncel haberlerden faydalanalım biraz, şöyle ki;
    A.T.; yavrumm bebeğim sen nasıl bir şeysin böyle, evli olmasan var ya senin gibi şeker tatlı bal bir kızı hayatta kaçırmazdım gibi..
    yani tutup da 1857 yılındaki Fransa'nın ahlak anlayışını araştırmışlığım yoktur dolayısıyla o konuda kendilerine uygun düşüp düşmediğinin kararını verecek değilim

    -bu arada şunu da söyleyeyim zaman zaman görüyorum adam bir bakıyorsunuz belki o konuda açıp okumuşluğu dahi yoktur ama o konunun profesörü olup çıkıyor bir ahkamlar bir ahkamlar ben öyle hayretler içerisinde bakıyorum sadece, neyse-

    ancak böyle durumlarda aklımı dolayısıyla mantığı ve vicdanımı kullanarak yorumlamaya çalışıyorum;
    bizim edebiyatımızda, Gustave Flaubert’in Madame Bovary'si, Lev Tolstoy'un Anna Karenina'sı ve Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu'su bir kategoride değerlendiriliyor, tabii kitabı okumadan önce bunların hakkında tek bilgim izlememekle birlikte Aşk-ı Memnu dizisi idi ve bildiğim kadarıyla yengesiyle yasak aşk yaşayan bir kişinin hikayesi idi. Açıkçası burada durum bana göre bambaşka idi yani sadece evli birinin aşkı değildi mevzu, aldatmadan daha önemlisi yengesiyle böyle bir serüvene girmiş olmasıydı. Yani ahlaksızlık denilip aynı kategoriye konulunca ben böyle bir şey bekliyordum ancak bu eserde öyle bir durum yok sadece evli bir kadının aldatmasından bahsedebiliriz...
    Peki neydi bu ateş püskürtmeler, edebiyatın konusu olmasına dahi karşı çıkmalar (bana göre absürt de olsa edebiyata konu sınırlaması getiremezsiniz) "evli kadının aldatması" idi ...

    Şu an muhafazakar Türkiye'ye bakıyorum
    TUİK (2017) verilerine göre Kadınların aldatma nedeniyle boşanma oranı: Yüzde 32,2
    Erkeklerin aldatma nedeniyle boşanma oranı: Yüzde 8,7
    -dikkat edin bu resmi makamlara intikal eden ve boşanma ile sonuçlanan oranlar-
    ve aynı yıl içerisinde, evlenen çift sayısı 569 bin 459, boşanan çift sayısı ise 128 bin 411 oldu. Şimdi onun hesabını da siz yapın sadece Türkiye'de bir yıl içerisinde kaç erkeğin ve de kadının böyle bir şey yaptığını ve bunun da resmi olarak ispatlandığını bunun yanında mahkemeye intikal edip ispatlanamayanlar, boşanmadan sonuçlananlar ve gizli gizli devam edenleri de düşünerek durumu daha net hale getirebilirsiniz....

    Kısacası şunu demek istiyorum hoşunuza gitse de gitmese de size göre ahlaklı bir davranış olsa da olmasa da bu durum hayatın tam merkezine oturan bir gerçek ve Gustave Flaubert de gerçekçi bir yazar olarak bilinir dolayısıyla bu konunun işlenmesi çok doğal... Eğer bu ahlaksızlık ise şu an Türkiye'deki ahlaksızların hayatınızı ne kadar sardığını da bir düşünün ve gerçeklerle yüzleşin...

    "Nurullah Ataç:
    Gustave Flaubert en titiz sanatkârlardandır. Her cümlesi üzerinde saatlerce, günlerce çalıştığı söylenir. " demiş. Buna katılıyorum. Kesinlikle çok yüklü cümleler oluşturduğuna şahit oldum ve kalemini beğendim.

    Romanın yazım kurgu kısmına gelince, olayların kopukluğunu fazlasıyla hissettim bazen sanki hikayeden hikayeye atlıyormuşum gibi bir izlenime kapıldım tabii eseri bitirdiğinizde olay kafanızda berraklaşır bunu da belirtmekte fayda olduğunu düşünmekteyim...

    Üzerinde durulan konular, yasak aşk, duyguları matlaştıran evlilik, cinsellik (sadece duygu kısmı yoksa Masumiyet Müzesi'ndeki gibi detaylı değil yani :)), zenginliğe ulaşma düşüncesinin duygular üzerindeki etkisi, kadın ile erkek arasındaki aşkta kadının bu aşka bakışı ve erkeğin aynı aşka bakışı arasındaki fark, küçük dünyalarda oluşan mutluluğun körleştirdiği algı gibi.. bu konularda düşünmenizi ve fikir üretmenize olanak sağlayabilir...

    "Sonu kendi ölümüyle noktalanan her şeyi riyasız görür, saygı duyarım."
  • Savcı onu ve ötekileri “Aydın Erkek Sanat Mektebi öğrencilerinin dolaplarına Kızıl İstanbul isimli dergiyi koymak ve komünizm propagandası yapmakla” suçluyordu.
    Nutku tutuldu genç adamın.
    Gerçek anlaşılıp da beraat edene kadar, üç ay süreyle Aydın
    Hapishanesi’nde kaldı Sabahattin.
  • Dreyfus adlı subayın haksız nedenlerle dolu, baştan savma yargısının konu edildiği ve Zola’nın 13 Ocak 1898 tarihinde L’Arore gazetesinde yayımladığı Suçluyorum ‘u dönemin Cumhurbaşkanı’na (Felix Faure) yazılmış bir açık mektuptur.

    19. yüzyıl sonlarına doğru Dreyfus kapalı kapılar arkasında yargılanır ve ardında duran bir iki kişiden başka kimsesi de yoktur. Rütbeleri sökülür, kılıcı kırılır ve sürgüne gönderilir. Bilinen bir gerçek var ise kişinin Yahudi kimliğini taşımasıdır, üstelik asıl suçlunun kim olduğunu bildikleri halde susmaktadırlar. Çünkü “Ordunun onuru”, Fransa Cumhuriyeti’nin “çıkarı” söz konusudur.

    Bir aile duruşmasının hayalini kurun. Baba yargıç, anne yargıç, abi ve ablalar komite üyeleri (jüri) ve küçük tatlı kardeş mağdur. Suçlu ise bu aileyi hiç ama hiç tanımayan “sen.” Bu mahkemeden beraat edebileceğini düşleyebilir misin?

    Selam olsun üstlerinin istenci dışında davranan yetkililere !

    Zola’nın gerçekten aydın kişiliği, dürüstlüğü, insancıl yanı devrim niteliği taşıyan eserinde sergilenmektedir. Gazete yazımından sonra bir dünya mahkemeler, görevden alınmalar olur ancak bu olay Fransa tarihinde bir leke olarak kalır.

    “Üstelik bu insanlar uyuyabiliyorlar, eşleri ve çocukları var, onları seviyorlar!” S.26

    Bir ülkenin kendi sınırları dışında olan başka bir ülke de konuya mevzu olan ülkenin anadili konuşuluyorsa; orada kıyım vardır. Fransa tarihi ise bu lekelerle dolu bir cumhuriyettir.

    Okuduğumuz kitap ise 40 sayfadan oluşmaktadır. Zola’nın mektubundan öncesi, Zola’nın mektubu ve sonra olarak 3 bölüm olarak yayımlanmıştır. Çeviri sahibi Tahsin Yücel’in de konu hakkındaki beyanları gerçekten hoş bir anlatım kazandırmıştır. Bazı sayfalar ise fotoğraflarla kanatlandırılmıştır.

    Genel olarak kitap türünde bir şaheser olarak gözükmektedir. Gerçekten farklı bir uyanışın, bir mücadelenin örneğidir. Bu tutumundan dolayı Emile Zola’ya olan hayranlığım bin kat daha artmaktadır.

    Sözün özü; okumadıysanız kesinlikle okuyunuz.

    Sevgi ile kalın.
  • Anne Kafamda Bit Var

    Kitapta sözü edildiği gibi siyasi bir suçlamayla bir yıl kadar
    Ceza evinde kalmıştır. Dönemin sıkı yönetim mahkemesinde yargılanıp beraat etmiştir.
    Bu kitap onun ilk ve tek kitabıdır. Kitapta tutuklanma süresinden ilk sorgulanmasına oradan selimiye kışlasına gidişine oradan da mahkemeye çıkıp tutuksuz yargılanmasına karar verilmesiyle yeniden özgür oluşu anlatılır... Bu süre içinde başından geçenlerin ne kadarı kurgu ne kadarı gerçek bilinmemektedir. Fakat kendisi doğruca olanı yazdığını iddia eder. 1980'lerin en karışık döneminde yaşadığını söylediği bu olayları 90'ların sonunda kaleme almıştır.
    Bir solukta bitirilecek bir eserdir...

    Okunmalı....

    Vesselam.