• 26 Ekim 1932 günü, elli yazardan oluşan seçkin bir grup Rusya'nın yaşayan en büyük yazarı, romancı Maksim Gorki'nin art deco malikanesine gizemli bir biçimde davet edildi. O sırada 64 yaşında olan, gri bıyıklı, uzun boylu, bezgin yazar misafirlerini evinin merdivenlerinde karşıladı. Yemek salonu, üzeri beyaz örtülü masalrla doluydu. yazarlar heyecan içinde beklediler. Derken Stalin, yanında Molotov, Voroşilov ve Kaganoviç olduğu halde göründü. Parti, edebiyatı öylesine ciddiye alıyordu ki, liderler önemli yazarların eserlerini bizzat gözden geçiriyorlardı. Kısa selamlaşmaların ardından Stalin ve yoldaşları, en baştaki masaya, Gorki'nin yanına oturdular. Stalin'in yüzündeki tebessüm kayboldu ve yeni bir edebiyatın yaratılması hakkında konuşma başladı.
    Çok önemli bir andı. Stalin ve Gorki Rusya'nın en ünlü iki adamıydı ve aralarındaki ilişki Sovyet edebiyatının barometresi gibiydi.
  • 288 syf.
    ·Beğendi·10/10
    #MoiraÇemberi
    #MeryemÇimenKıvılcım
    #LUKKAKİTAP
    İyi bir müzisyen olan Ozan ve bir peri kadar güzel eşi Defne, tatil için Edirne’de orman içinde Moira adında butik bir otele giderler. Ancak ilk gece Ozan’ın ertesi gün ise otelin gizemli bir şekilde kayboluşu Defne’yi bir hayli endişelenmiştir. Peki Ozan’ın kayboluşu ile ortaya çıkan Raphael kimdir ve Ozan hakkında neler bilmektedir? M.Ö 450,2018,2118.

    Üç farklı zaman, bir ölümsüz aşk. Sizleri satirler , sentorlar, deniz kızları ve antik tanrıların gerçek olduğu bir dünyaya davet ediyoruz.

    KİTAP YORUMUM: Ozan ve Defne çok mutlu bir çifttir. Tatile gitmeye karar verirler ve bundan sonra olağandışı olaylar kendini göstermeye başlar. İlk önce Ozan kaybolur, sonra da kaldıkları otel aslında hiç var olmadıkları anlaşılır.
    Kitapta 3 farklı zamana ait yaşamlar anlatılmış. Ozan aslında hangi döneme ait ve kaçırılmıştı? Kendini anne ve babasız sanan Ozan için geriye dönüş nasıl olacak? Ait olduğu dönemden geriye dönebilecek mi? Soylu bir aileye sahip olmak ve aslında kimsesiz olduğunu sanmak ve öyle büyümek ve hatta geçmişte yaşarken, gelecekte yaşaması.
    Defne ise geleceğe ait ama geçmişe ait birini tekrardan görüp sevebilecek mi? Defne ve Ozan'ın çocuğu olmaz iken hamilelik ise kafa karıştırıcı.
    Raphael ise bir görevli. Zamanda yolculuk mecburen yaparken acaba Defne ile nasıl bir dönemeçte hangi boyutta yaşayacaklar? Bazen iyi bile olsanız sizin için yaşam çizilmiştir. Mecburen ona uymak zorunda kalırsınız.
    Ozan ile bulunan cenaze ile arasında bağlantı nedir? ozan geçmişe gittiğin de uyum sağlayabilecek mi?
    3 farklı zaman boyutunda gezinirlerken acaba hangisi şimdiki zamandı?
    M.Ö. 450, 2018, 2118 siz olsanız hangi zaman diliminde yaşamak istersiniz?
    Kitap seriymiş. Devamının çıkmasını sevgiyle bekliyorum. Büyük heyecan ile uğurladığım bir kitap oldu.
    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN
  • 330 syf.
    ·7311 günde·9/10
    YALIN AMA ETKİLEYİCİ BİR KİTAP
    Zülfü Livaneli’nin kitaplarını okuyanlarınız bilir ki, yazarın ağır zorlayıcı bir dili yoktur. Kardeşimin Hikayesi de öyle bir kitap. Okurken sizi hiç zorlamayan, kendiliğinden akıp giden bir hikayesi var. İlk 200 sayfası benim için biraz sıkıcı geçti ama gariptir ki kitap kendini okutmaya devam ediyordu. 200. sayfadan sonra zaten artık taşlar yerine oturmaya başladıkça sayfaları ard arda çevirmeye başladım. 200. sayfadan sonrasını da bugün okudum zaten ve Serenad kitabında olduğu kitap bittikten sonra bir süre donup kaldım. Bu kadar yalın ve sade bir dille bu kadar etkileyeci bir final ve hikayenin karda yürüyüp izini belli etmezcesine, basit ilerken bir anda okuyucu şoke etmesi şaşırtıcı ve başarılı diye düşünüyorum.
    Kitabın Konusu
    Kardeşimin Hikayesi; Karadeniz kıyısında yer alan ve İstanbul’a oldukça yakın bir kasaba olan Podima kasabasında geçiyor. Podima kasabası, İstanbul’da ki yoğunluktan, kalabalıktan bıkmış, işlerden elini eteğini çekmiş, huzurla yaşamayı seçen emekli veya zengin insanların taşındığı bir yer. İstanbul’a oldukça yakın olduğu içinde ihtiyaç halinde gidip gelmeleri çok rahat. Podima’ya yerleşen genç ve zengin bir ressam, ailesi ile birlikte bir akşam davet veriyor ve davet bir cinayet ile son buluyor. Bu cinayeti araştırmak ve mesleğinde ilerlemek isteyen genç gazeteci bir kız kasabaya gelerek olayları yakından incelemeye başlıyor. Davete katılan isimlerden birisi de Ahmet ARSLAN. Ahmet duygulardan yoksun, aşk, öfke, mutluluk vs gibi hiç bir duyguyu hissedemeyen, üstelik insanlara asla dokunmayan enteresan bir karakter. Çok ilginç biri olması ve meraklı gazeteci kıza anlatacak gizemli hikayelerinden dolayı, gazeteci kızın ilgisini çekiyor. Kitapta cinayetin araştırılma süreci, Ahmet’in gazeteci kıza anlattığı kardeşinin hikayesi yer alıyor. Kulağa basit bir konu gibi gelse de sizi yanıltmasın, kitap bittiğinde çok şaşıracağınıza eminim.

    Yeni kitaplar, yazarlar ve hikayelerle tanıştığınız güzel seneleriniz olsun. İyi okumalar. Sağlıcakla kalın.

    ilginizi çekebilir; http://aytiti.com/...rn-cagin-kurbanlari/
  • ayıtlarda yer alan en ayrıntılı Vanir miti, Freyr’in dişi bir
    dev olan Gerd’e duyduğu tutkuyu anlatan bir aşk öyküsüdür.
    Şehvet ve bereket tanrısına yaraşır nitelikteki bu öykü, bir Edda
    şiiri olan ve ‘Skirnir’in Yolculuğu’ anlamında gelen For Skírnis’te
    anlatılır. Snorri, Nesir Edda’da bu öyküyü yorumlamıştır.
    Odin’in, Hlidskialf denen ve üzerinden dünyanın her yerini
    görebildiği görkemli bir tahtı vardır. Bir gün Freyr bu tahta çıkma
    cüretini gösterir ve daha sonra bu küstahlığından ötürü cezalandırılır.
    Tahta çıktığında kuzeye doğru bakmış (ve okul
    çağına gelmiş her çocuk bilir ki, kuzeyde devler yaşar) ve orada
    parlak kolları olan güzeller güzeli bir kız görmüştür. Görür
    görmez kıza vurulan Freyr, kara sevdadan yataklara düşer. Oğlunun
    halini hiç beğenmeyen Niord, Freyr’in uşağı olan Skirnir’i
    bu durumun sebebini araştırması için görevlendirir. Skirnir,
    Freyr’e niçin bu kadar kederli olduğunu sorar ve çocukluk arkadaşı
    olmalarının hatırına, sırrını anlatması için ona yalvarır.
    Freyr, dostunun ısrarı karşısında daha fazla dayanamaz ve aşkını
    itiraf eder. Skirnir’e o kızı bulup kendisine getirmesi için yalvarır.
    Skirnir, yolculuğun çok çetin geçeceğinin farkındadır. Bu
    yüzden, Freyr’in muhteşem atını ve en büyük hazinelerinden
    biri olan, kendi başına dövüşebilen kılıcını ödünç alır. Böylece,
    Skirnir yola koyulur ve sonunda, sürekli uluyan bekçi köpeklerinin
    etrafında nöbet tuttuğu, devlerin mekânına varır. Dışarıda
    oturmakta olan bir çoban, ona içeriye girmemesini öğütler.
    Skirnir çobanı dinleyip mekâna girmekten vazgeçtiği sırada
    çıkagelen Gerd, kuzeyli konukseverliğine yakışır şekilde, onu
    bir içki alması için içeri davet eder ve ona ziyaret sebebini sorar.
    Skirnir, olan biteni Gerd’e anlatır ve Freyr’in aşkına karşılık
    vermesi için ona Vanir tanrılarının muazzam bir servete sahip
    olduklarının açık kanıtı olan şu hediyeleri takdim eder: on bir
    altın elma ve her dokuz gecede bir kendisini çoğaltan bir yüzük.
    Fakat Gerd, yeterince altını olduğu gerekçesiyle bu teklifi reddeder.
    Skirnir, bunun üzerine, Gerd razı olana dek gitgide çirkinleşen
    (ve gizemli hale gelen) tehditler savurur. Gerd sonunda
    pes eder ve Freyr’e varacağını söyleyip dokuz gün süre ister.
    Bunun üzerine, Skirnir eve döner. Freyr dışarıda neler olup bittiğini
    duymaya can atmaktadır. Skirnir ona Gerd’in mesajını
    ilettiğinde Freyr, her gerçek aşığı kalbinden vurabilecek olan şu
    sözleri söyler:
    Uzundur bir gece. İki gece ise daha uzun;
    Nasıl dayanayım ben üç geceye?
    Bir ay bile daha çabuk geçip giderdi önceden,
    Böylesi bir evlilik arifesinden.
    Kimi karanlık noktaları olmakla birlikte, For Skírnis aslında
    en anlaşılır İskandinav mitlerinden birini anlatmaktadır. Gerd
    sözcüğü, Eski İskandinav dilinde ‘etrafı çevrili arsa, tarla’ anlamına
    gelen bir cins isim olan gardr ile bağlantılıdır (çağdaş lehçe
    ve özgül İngilizcedeki ‘grath’ sözcüğünde olduğu gibi). Dolayısıyla,
    Freyr ile Gerd’in birlikteliği, bereket tanrısıyla ekili toprakların
    yaptığı kutsal evliliğin bir anlatımı olarak görülebilir. Sonuçta,
    For Skírnis şiiri mutlu sonla biter. Ama bu birlikteliğin
    ilerde ne gibi vahim sonuçlar doğuracağına, yine Lokasenna’da
    yer alan bir dörtlükte Loki tarafından alaycı bir dille işaret edilmektedir:
    Gymir’in kızını [Gerd’i] alabilmek için,
    altınlar döktün yollarına,
    Kılıcını feda ettin bu uğurda.
    Ama Muspell’in oğulları Mirkwood’u geçtiklerinde,
    Sen be hey zavallı;
    bilemeyeceksin neyle savaşacağını.
  • 241 syf.
    ·8/10
    Halkın dertsiz, tasasız, bolluk içinde yaşadığı, kimsenin kimseyle çatışmadığı, herhangi bir dine dahil olmadığı ütopik bir ülkede geçiyor kitap.Ülkenin kralı, bilgesi ve soytarısı aynı gece, aynı kabusları görürler. Gördükleri, gizemli işaretler, efsunlu sözlerle dolu kabusların; kendilerinin ve tüm halkın içinde bulunduğu ruhsal boşlukla alakası olduğunu düşünürler.Hal böyle olunca ülkelerine DİN anlayışını benimsetmek için sıvarlar kolları ve  her dinin hatrı sayılır temsilcilerinin ve bir tanrıtanımazın  davet edildiği DİNLER TURNUVASI'nı  düzenlemeye kadar verirler. Sonrası okunmaya ve anlamaya değer ilgi çekici  bir kurgu ile devam ediyor kitapta. Okunmalı mı kesinlikle evet..
  • 191 syf.
    "On küçük Zenci yemeğe gitti,
    Birinin lokması boğazına tıkandı. Kaldı dokuz.
    Dokuz küçük Zenci geç yattı,
    Sabah biri uyanmadı. Kaldı sekiz.
    Sekiz küçük Zenci Devon'u gezdi,
    Biri geri dönmedi. Kaldı yedi.
    Yedi küçük Zenci odun yardı,
    Biri baltayı kendine vurdu. Kaldı altı.
    Altı küçük Zenci bal aradı,
    Birini arı soktu. Kaldı beş.
    Beş küçük Zenci mahkemeye gitti,
    Biri idama mahkûm oldu. Kaldı dört.
    Dört küçük Zenci yüzmeye gitti,
    Birini balık yuttu. Kaldı üç.
    Üç küçük Zenci ormana gitti,
    Birini ayı kaptı. Kaldı iki.
    İki küçük Zenci güneşte oturdu,
    Birini güneş çarptı. Kaldı bir Zenci.
    Bir küçük Zenci yapayalnız kaldı.
    Gidip kendini astı. Kimse kalmadı."


    Ne kadar ilginc değil mi? Yazılan bir şiir, onun üzerine kurulan bir oyun, birbirini tanımayan on konuk, gizemli bir davet, güzel bir ada,
    muhteşem ikramlar... Bunları okuyunca insanın aklına dört dörtlük bir tatil geliyor. Ve insan valizini toplayıp o on kişiye katılmak istiyor.

    Ev sahibini tanımamak çok da önemli değil. Şartlar o kadar güzel ki kimsenin aklına gelmiyor nereye gidiyoruz niye gidiyoruz demek...

    Muhteşem manzaralı lüks villaya yerleşen konuklar odalarına yerleştiklerinde bilmiyorlardı başlarına gelecekleri... O lezzetli yemekleri yerken belki de bunun son yemekleri olacağı akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Ta ki içlerinden biri ölene ve on küçük zenci maymun biblosundan biri kaybolana kadar...

    Güzel bir kurgu... Sürükleyici bir anlatım... Ve yine ince vuruşlarıyla muhteşem bir Agatha Christie romanı...

    Keyifli okumalar....
  • ABD'lilerle 1920'li yıllardan beri içlidışlı olan Kasım Gülek,
    Unification Church elemanlarının da katıldığı ilk toplantıyı, 1982'de
    İstanbul'da gerçekleştirmiş. Bu toplantılarda Moon'un Ortadoğu
    Temsilcisi, Thomas Cromvvell başta olmak üzere Moon'un
    örgütlerinden ve yerlilerden birçok yönetici katılmıştı.
    [811]
    Toplantıların konuları da ilginç; 21 Yüzyıl Eğitimi ve Türk Yunan
    İlişkileri. Bu toplantılara katılan Türk büyükleri de ilginç kişilerdendi.
    Emre Gönensay, Sabahattin Zaim, Ekrem Akurgal, İlahiyat
    fakültelerinin dekanları, sanatçılar, ünlü belediye başkanlarından
    Gülay Atığ, Semra Özal. Diğer uluslararası toplantılara katılanlar
    arasında, Deniz Baykal, Hayri Erdoğan Alkin, Handan Kepir Sinangil
    gibi tanınmışlarda var.
    PWPA toplantılarında en sık görülenler ilahiyatçıların başında
    Salih Tuğ gibi İlahiyat Fakültesi dekanları geliyor. İlim Yayma
    Cemiyeti üyelerinden ve Aydınlar Ocağı eski başkanlarından Salih
    Tuğ, 1997'de Kanal 7 televizyonunda Fehmi Koru ile programa
    çıkıyor ve Moon'un Unification Church hareketini öve öve
    bitiremiyordu.[812] Bu toplantılara katılmış olan Yaşar Nuri Öztürk,
    Moon'un ilahiyatçılara 45 gün süren Amerika gezisi ayarladığını
    belirtiyor.[813] 1996 yılında yaptığı açıklamada, Y. Nuri Öztürk, bu
    toplantılarla ilgili olarak, "zaten onlarla 4-5 yıldır münasebetim yok,"
    dedikten sonra "Kore ye sizi üç aylığına davet etmişler" denince, şu
    ilginç açıklamada bulunuyor:
    "Hayır, üç gün dahi kalmadım. Beni Fehmi Koru ile
    karıştırıyorlar. Güney Kore'ye de gittim. Ama Amerika'nın
    uzantısı olan çalışma dolayısıyla. Çünkü çalışma dinlerarası
    konferans ismiyle yapılıyordu ve programın bir(i) Güney
    Kore'deydi. (..) Grup halinde çağrıldık. İspanya, Amerika ve
    bir de Fransa. Mısırlılar vardı, İran'dan 4 molla ve hatta
    Hindistanlılar vardı. En son 1989 yılıydı. Ondan sonra bir
    daha vaktim olmadı zaten... Paris'deki toplantıda sanıyorum
    ki, onları rahatsız edecek çok şey söyledim. Ondan sonra da
    bir daha çağrılmadım zaten...ABD'lilerle 1920'li yıllardan beri içlidışlı olan Kasım Gülek,
    Unification Church elemanlarının da katıldığı ilk toplantıyı, 1982'de
    İstanbul'da gerçekleştirmiş. Bu toplantılarda Moon'un Ortadoğu
    Temsilcisi, Thomas Cromvvell başta olmak üzere Moon'un
    örgütlerinden ve yerlilerden birçok yönetici katılmıştı.
    [811]
    Toplantıların konuları da ilginç; 21 Yüzyıl Eğitimi ve Türk Yunan
    İlişkileri. Bu toplantılara katılan Türk büyükleri de ilginç kişilerdendi.
    Emre Gönensay, Sabahattin Zaim, Ekrem Akurgal, İlahiyat
    fakültelerinin dekanları, sanatçılar, ünlü belediye başkanlarından
    Gülay Atığ, Semra Özal. Diğer uluslararası toplantılara katılanlar
    arasında, Deniz Baykal, Hayri Erdoğan Alkin, Handan Kepir Sinangil
    gibi tanınmışlarda var.
    PWPA toplantılarında en sık görülenler ilahiyatçıların başında
    Salih Tuğ gibi İlahiyat Fakültesi dekanları geliyor. İlim Yayma
    Cemiyeti üyelerinden ve Aydınlar Ocağı eski başkanlarından Salih
    Tuğ, 1997'de Kanal 7 televizyonunda Fehmi Koru ile programa
    çıkıyor ve Moon'un Unification Church hareketini öve öve
    bitiremiyordu.[812] Bu toplantılara katılmış olan Yaşar Nuri Öztürk,
    Moon'un ilahiyatçılara 45 gün süren Amerika gezisi ayarladığını
    belirtiyor.[813] 1996 yılında yaptığı açıklamada, Y. Nuri Öztürk, bu
    toplantılarla ilgili olarak, "zaten onlarla 4-5 yıldır münasebetim yok,"
    dedikten sonra "Kore ye sizi üç aylığına davet etmişler" denince, şu
    ilginç açıklamada bulunuyor:
    "Hayır, üç gün dahi kalmadım. Beni Fehmi Koru ile
    karıştırıyorlar. Güney Kore'ye de gittim. Ama Amerika'nın
    uzantısı olan çalışma dolayısıyla. Çünkü çalışma dinlerarası
    konferans ismiyle yapılıyordu ve programın bir(i) Güney
    Kore'deydi. (..) Grup halinde çağrıldık. İspanya, Amerika ve
    bir de Fransa. Mısırlılar vardı, İran'dan 4 molla ve hatta
    Hindistanlılar vardı. En son 1989 yılıydı. Ondan sonra bir
    daha vaktim olmadı zaten... Paris'deki toplantıda sanıyorum
    ki, onları rahatsız edecek çok şey söyledim. Ondan sonra da
    bir daha çağrılmadım zaten...
    Bu açıklamadan da görüldüğü gibi, ilk ilişkiler hep gizemli
    girişimler sonucunda gerçekleşiyor. Ama bu kendiliğinden de
    olmuyor. Ailesi tarafından 12 yaşında müritleştirilen ve Moon'un
    yakınında uzun yıllar kalan, daha sonra Moon'un isteğiyle eşinden
    ayrılan, uzun yıllar süren kölelikten kurtulmanın bir yolunu bulan
    Craig Maxim'e İstanbul'dan yollanan ileti, işlerin nasıl yürüdüğüne iyi
    bir örnek oluşturuyor. Okuyalım:
    "Ben misyoner olarak dokuz yıl Türkiye'de kaldım. Daha
    önce de üç yıl Bangladeş'de kalmıştım. (..) The Womens
    Federation for World Peace (WFWP), birkaç yıl önce (1994
    olmalı) İstanbul'da bir konferans düzenledi. Mrs. Moon
    konuşacaktı. Üyeler (Moon'un Türkiye üyeleri) kesinlikle
    Türkiye'nin en etkin kadınlarının katılımını sağladılar. Sonra
    the Mother (Anne/ Moon'un eşi) konuştu. Konuşma hep Moon
    Hazretleri'nin mesihliği üstüneydi. (..) Bir fırsat kaçırılmış
    oldu!!! Ve ben Türkiye'de kaldığım sürece bu durumun
    yinelendiğini hep gördüm. Kilisede bulunduğum süre içinde
    Müslümanlarla çalıştım ve Türkiye'den birçok önemli kişiyi
    toparladım; fakat bu kişiler liderlik tarafından ayrımcı bir
    muameleye tutuldular. Bir kişiyi sufilik öğretimi vermesi için
    Barrytotvn'daki seminere yollamayı başardım. Bu kişi, gerçek
    toleransı kitlelere öğreten ve İslamın iletisini radikalliğe karşı
    öne çıkaran şimdi ülkede en etkin bir kişidir. Ne ki, oradaki
    (Barrytovun) fakülte tarafından küçük görüldü. Genç Oon Kim
    bana daha sonra şunları söyledi: Seminerde eğitim verecek
    bir Müslümana neden gereksinim duyuyoruz?"
    Şimdiden "Kimmiş bu toleransçı hoca?" diye sorabiliriz. Bu
    sorunun yanıtını herhalde Dışişleri biliyordur deyip de geçebliriz.
    Ama, mektup daha ilginç bir bilgi iletiyor:
    "Bir keresinde Father (Baba/ Moon) Barrytown'a geldi. Karlı
    bir gündü. Benim dostum (İstanbul'dan giden olmalı) onunla
    hiç karşılaşmamıştı ve tanıştırılmak üzere aşağıya inmişti.
    Babanın eskortları arabadan inen babaya yol gösterirken
    benim dostumu açık havada unuttular. Bu ikiyüzlülüğe karşı
    söylenecek bir söz bulamadım.. Şimdi artık, Tanrının bana
    söyleyecek bir şeyi varsa doğrudan yüzüme söyleyebilir. Artık
    (yaşamımda) ne Koreli ne de İncilci Yahudi "mesihler"e yer
    var."[815] Anlaşılıyor ki, Unification Church (Birleştirme
    Kilisesi), Hıristiyan ya da Müslüman ayrımsamıyor, önüne
    geleni birleştiriyor. Toleransçı Hocaefendi'yi, Belediye
    Başkanını, Cumhurbaşkanı'nın eşini, Devlet Bakanlarını ve
    daha nice ünlüyü yan yana getirebiliyor. Ayrı bir kitap konusu
    olacak denli geniştir Moon'un Türkiye ve Türkiyeli tarikatlarla
    ilişkileri. Şimdilik, Unification Church'ün yayınlarına göre
    toplantıları kısa bir listede toparlamak yararlı olabilir: 1982