• "Okuyucu, seni Kierkegaard'ın büyüklüğüne ikna etmeyi isterim. Bu kendim için belirlediğim birincil görevimdir."

    Yazar Susan Anderson'ın görevini mükemmel denilebilecek derecede başarıyla gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz, bununla birlikte benim de görevim kendisinin anlatımına yardımcı olmak ve aynı zamanda kendimce birkaç düşünce eklemek.

    Kitabın başında, sonunda ve tamamında görüleceği üzere Kierkegaard'ın yaşamından bahsedeceğiz ilk satırlarda. Neden derseniz; Kierkegaard, tarihte belki de sadece Sokrates'te görülen şekilde felsefesi ile tamamen uyumlu bir yaşam tarzı benimseyen yegane filozoftur.

    "Kişisel mutluluğunu, diğerleri ile gerçek arkadaşlığı, çağdaşlarının onayından ve anlayışından vazgeçerek kendisini, gördüğü biçimde insanlığın içerisinde bulunduğu durumu açığa çıkarmaya ve kişinin yaşamında rehberlik edecek bir ilke olabilecek kendi seçimini anlatmaya dayalı yalnızlık içinde bir varoluşa adamıştır. Kierkegaard'ın da dediği gibi "Şu dünyada gerçekten yalnız duran, yalnızca kendi vicdanından tavsiye alan kişi- işte o adam bir kahramandır."

    Ve Anderson şunu ekler Kierkegaard için: "Böylesi bir yaşamda bir parça kahramanlık vardı, vardır."

    Kierkegaard'ı 'tarihsel büyük' olmaktan öteye taşıyarak onu 'kahraman'' yapan olay, sadece felsefesi ile uyumlu bir yaşamı tercih etmesi değil, çağdaşlarının ve kilisenin onayı yerine ölümsüz olmayı tercih etmesi değil, yaşamının en büyük aşkından -hem de elde etmişken- vazgeçmeyi tercih etmesidir. Bunu da "insanın en yüce niteliği aklı değil, tutkuyu hissetmesidir." diyen birinin yapmasıdır. -bu konuya aşağıdaki satırlarda döneceğim-

    "Semalarımızda yeni bir kuyruklu yıldız belirdi.- Bir muştucu ve kötü talihin getiricisi. O kadar şeytansı ki, onu okur ve tekrar okursunuz, tatmin olmaz bir kenara bırakırsınız, fakat daima yeniden elinize alırsınız, çünkü ne öylesine gitmesine izin verebilirsiniz ne de ona yapışıp kalabilirsiniz."

    Signe Laessøe, 1843'te Hans Christian Andersen'e yazdığı mektubunda böyle yazıyor Kierkegaard için. -Kierkegaard o yıl "Ya/Ya da" ve "Korku ve Titreme"yi yazmıştı.

    "Şeytansı" ifadesini açıklamak için William Heinesen'e de kulak verelim:  "Kierkegaard, geniş anlamda tinsel bir tip olarak Mephistopheles kategorisine girer. Goethe'deki şeytanın işgüderi gibi, aynı esnek yetenek ve yorulmak bilmezlikle uygulamaya koyduğu üstün bir anlağa sahiptir. İkisi de, hazırcevaplıkları, cüretleri ve baş döndüren yöntemleriyle karşı koyulmazdır. Aslında Kierkegaard şeytanı bile geride bırakır; akla kendi silahlarıyla saldırma sanatında rakipsizdir. Yalnızca Mephistopheles değildir, aynı zamanda insan, Faust'tur da."

    Buradan hareketle, Kierkegaard'ın 'saf kötü' anlamında 'şeytani' olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Onun 'şeytani' olması daha çok, kendi karanlık dünyası ile ilgili diyebiliriz.
    -------------------------

    Daha sonra, uzun bir çekişmeye gireceği gazeteci Aron Goldschmidt ise onun yazın tarzı ve büyüklüğü için şöyle yazar:
        "onun 'gerçek-dışılığı' bir taşın ya da ölümün soğukluğu gibi değil de yüksek yerlerin, yıldızların aydınlattığı göklerin serinliği gibiydi. Sıklıkla üstün ve ironikti...ama yine de bunu haklılandıracak muazzam bir arkaplan hissedilebilirdi."

       Kierkegaard'ın kendisinin de belirttiği üzere tercih ettiği dinî yaşamı yaşaması için aklını kaybetmesi veya en azından gerçek-dışı olması gerekiyordu.
    ----------------------
    Müstear isimler Kierkegaard'ın yazın karakterinde önemli bir yer tutar. Neden müstear isimler diye soracak olursak, bu da Kierkegaard'ın bireysel yaşamı ve sistem-dışı olması ile ilgilidir diyebiliriz. Kierkegaard'ın yazdıklarını inkâr etmesi elbette beklenmez ama yazdıklarının belirli ve kısıtlı bir yaşamı yansıtmasını istediğini ve bunlarla bağlanmak istemediğini söylemek yerinde olur.

    Yazar, isabetli bir şekilde Hegelcilik düşüncesini özetleyerek başlıyor. Bu, oldukça isabetli bir tercih; çünkü, Kierkegaard'ın neye tepki gösterdiğini bilmeden okumak çok zordur ve Hegelcilik düşüncesini anlamak da zor olduğu için, bunu Kierkegaard felsefesinden önce özümsemek yerinde olacaktır. Kierkegaard'ın bu nokta üzerinde çok durmasa da, çağdaşı Max Stirner benzeri düşüncelere sahip olduğunu iddia edebiliriz. İkisini de 'Ben' kavramının değeri hususunda hemfikir oldukları oldukça belirgindir. Stirner, Marx öncesi sosyalizmi ağır bir şekilde eleştiriyor, Kierkegaard ise Marx öncesi Hegelcilik düşüncesine ve Hegel'in kendisine yükleniyor -ki Kierkegaard da Stirner gibi devlet yönetimi konusunda yoğunlaşmış olsaydı, benzer sonuçlara varacaklarını düşünüyorum-

    "Kierkegaard'a göre eylemek, yaptığımız şeyin doğru olduğunu garantilemeden seçimler yapmaktır. Davranışın doğru tek bir yolu yoktur; yalnızca senin için doğru olan vardır ve bunun tek yargıcı sensindir. Nasıl yaşayacağına karar vermek entelektüel bir seçimdir, bir şeye tutkuyla sadık kalmayı gerektirir ve riske edeceğiniz şey kişinin kendisine çok benzerdir."

    İşte Hegel'in ve Hegelciler'in yapamadığı budur, üstüne üstlük bu sistemin yaygınlaşması ve genel kabulü Kierkegaard'ı korkutmaktadır. Hegel ve Hegelcilik kendisini 'en üst entelektüel seçim' olarak ortaya koymaktadır ama tam tersine bir gerçeklik vardır. Eylemek veya yapmak, bireye özgüdür. Neyin doğru olduğuna karar vermek felsefi bir sisteme düşmez.

    Anderson şöyle der bu hususta: "Filozofların bize insanlığın içerisinde bulunduğu resmetmesine, buna ek olarak nasıl bir yaşam sürmemiz gerektiği konusunda da tavsiye vermesine alışkınızdır. Kierkegaard birincisini yapar ama ikincisini yapmaz."
    -------------

    Şimdi gelelim Kierkegaard felsefesinde çok önemli bir yer tutan "yaşam tarzı" veya "yaşam küreleri" bölümüne. Nedir bu küreler? Estetik küre, etik küre ve dini küre. Kierkegaard ünlü sözünde şöyle yazar: "Benim için hakiki olan bir hakikat bulmalıyım. Yaşayıp uğruna ölmek isteyeceğim bir fikir."

    İşte onun için böylesine önemlidir 'yaşam tarzı' seçimi. Kierkegaard'ın bunlar arasında bir önem farkı belirttiğini söyleyemeyiz. Daha doğrusu, "Ya/Ya da"nın yazarı Victor Eremita'ya göre bir önem sırası yoktur. Ona göre, her biri seçilebilir ama seçim yapmamak ve sorumluluk almamak kişinin işleyebileceği en yüksek 'günah'tır.

    Kierkegaard'ın öz yaşamına dönersek, onun hayatının estetikten dinsel yaşama doğru gittiğini söyleyebiliriz. Kierkegaard'ın Regine ile nişanlı olduğu dönemi, kendisi adına 'estetik dönem', yazıya yoğunlaştığı dönemi 'etik dönem' ve ölmeden önceki dönemi 'dini dönem' olarak gördüğünü söylemek mümkün. Bu ayrımın Regine ile ilişkili olduğunu görüyoruz. Hannay'a ve Anderson'a göre; Kierkegaard'ın daha yüksek bir yaşamı tercih etmesi için Regine'i feda etmesi gerekiyordu. Çünkü ona göre, "inanç kuru kuruya olmaz, fedakarlık gerektirir"di. Regine de daha sonra verdiği röportajda bunu kabul etmiş ve Kierkegaard'ın kararında haklı olduğunu belirtmiştir. Anderson bunun için şöyle yazar:

    "Kierkegaard, Korku ve Titreme'yi Regine için yazdı. Tıpkı her şeyden çok sevdiği oğlu İshak'ı Tanrı'nın isteği üzerine kurban etmesi gereken İbrahim gibi Kierkegaard da Regine'den, yaşamının en büyük aşkından, Tanrı'ya hizmet edebilmesi için, vazgeçmeliydi."

    Buna rağmen, Kierkegaard yine de kendisini 'imanlı biri' olarak görmez. Ona göre, İbrahim 'iman şövalyesi' olmuştur ama kendisi 'sonsuz teslimiyet şövalyesi'dir. Ölmeden önce, günlüklerinde şöyle yazar:

    "Eğer gerçekten iman sahibi olsaydım, Regine ile birlikte kalırdım."

    Burada kafa karışıklığı yaratabilecek olan 'etik' ve 'dini' arasındaki ayrımdır. Çoğu insan, bunları paralel düşünür ama Søren'e göre tamamen farklıdır. Etik yaşam evrenseldir ve kişinin başkaları için yaşamasına bağlıdır. Dini yaşam ise, estetikte olduğu gibi bireyseldir ama burada kişi, kendisi için değil Tanrı için yaşar. Etik yaşam rasyonel iken, dini yaşam irrasyonel olmayı gerektirir. Burada şöyle bir soru akla gelebilir:

    Eğer Tanrı'ya inanmak irrasyonelse ve etik yaşam ile çatışma olacaksa kişi neden Tanrı'yı seçsin?
      Çünkü kişi yaşamında Tanrı'ya olan ihtiyacını hisseder ve bu dünyevi yaşamdan tam anlamıyla mutlu değildir.

    Kierkegaard, bu ihtiyacı yaşamın saçmalığına ve 'kaygı'ya bağlar. Ama bu Kierkegaard'ın yaşam tercihidir, bu konuda asla bir tavsiye etme amacı gütmez, tercih tamamen bireysel olmalıdır.

    Burada bir başka tartışma konusu da Kierkegaard'ın iman/din tercihine rağmen, nasıl Varoluşçuluk düşüncesinin büyük babası olarak görüldüğü olabilir. Bu da yaşamın saçmalığı düşüncesiyle ve Hegelcilik yerine modern dünyayı daha iyi anlamasıyla açıklanabilir.

    Son sözü de Nietzsche ve Kierkegaard felsefelerindeki temel farkı açıklaması için Anderson'a bırakalım:

    "Nietzsche gibi yalnızca birkaç insanın yücelik kapasitesi olduğunu düşünen birinin aksine Kierkegaard potansiyelin her birimizin içinde olduğuna inanır."
  • Bugüne kadar hemen hemen bütün yazarlar özellikle de Rus yazarlar -nasıl böyle bir fikre kapıldıysam- kahramanı daima açlık döngüsüyle ele almıştır. Her ülkenin edebiyatı yoksulluk sefaleti anlatımı farklıdır, hatta #dostoyevski nin #suçveceza romanında : " Sefalet kapıdan girdi mi onur bacadan çıkar." tanımını böyle yapmıştir. Ama Knut her ne kadar sefalet yaşasada insan onurunu elden asla bırakmamalı- yanlız kahramanımız inanılmaz yalan konuşmayı da ihmal etmiyor-der. Bahsedilen açlık öyle bir açlık ki; kahramanın parmaklarını ısırıp kanıyla midesini yatıştırmaya talaş yiyerek ayakta kalmaya yeleğinin düğmelerini satıp ekmek almaya giden bir süreci aktarır. Yine de katlanılan bütün bu sıkıntıların amacı yazmaktır. Namusuyla, onuruyla yazmak. Günlerce ağzına bir lokma sokmayan kahrama bakkala veresiye için ekmek almak yerine mum almaya gitmiştir.

    Hamsun, Açlık kitabının 49. sayfasında "Karnımı hiç değilse böyle doyurayım diye, tekrar tekrar tükürüğümü yutuyor, faydasını göreceğe de benziyordum." gibi benzer bir cümle yazmıştı.
    .
    .
    "Son günlerde pek sinirli, kolay heyecanlanır olduğum için kadının yüzü, bana ani bir tiksinti verdi... Benden yana döndüğü sırada, kadının bakışları sucuk doluydu hala." (6. sayfa)

    Gerçekten de dışarıda olduğumuz zaman gözlerinden sosis sucuk fışkıran bakışların arasında yürüyor gibiydik. İnsanlar bırakın sadece karınlarını doyurmayı gözlerini bile yeterince doyuramamaktan şikayetçilerdi.

    Fakat bu sistem içerisinde açların yeri yoktu, tok olmalıydınız. Eğer aç olup bir yerlerde, herhangi bir bankta uyumaya çalışırsanız kafanıza devletin polisleri üşüşüp "Sen neden açsın? Sen de tok olsana, kalk buradan!" der gibi sizin açlığınızı ve acınızı size unutturmamak için uyuyamamanız üzere kendilerine söz vermişlerdi. Sistemi rahatsız etmemeliydiniz açlığınızla, aksi takdirde rahatsız olurdunuz.

    Hani deriz ya "Allah kimseyi açlıkla sınamasın." #knuthamsun ise açlığı konu olarak ele almış ve kahramanı bu konudan yola çıkarak yaratmıştır. Kahramanımız Andersan Tangel'in yaşadıkları zihnime hep @raskolnikov u canlandırdı. Nedense bu iki kahraman bir yerde tesadüfen bir araya getirilmiş gibiler zihnimde.
    Açlık için yine bir yazar şöyle diyordu: “Hiçbir korku açlığa karşı direnemez, hiçbir sabır onu aşındıramaz, açlığın olduğu yerde iğrenme varolamaz, hurafelere, inançlara, ilke diyebileceğimiz şeylere gelince de, bunlar rüzgârın savurduğu saman çöplerinden farksızdırlar.” Aslında Hamsun açlığın iradeye etkisini çok bariz gözler önüne sermekte.
    .
    .
    Kitap:
    “Açlık romanı, yazar olmak amacıyla Kristina’ya gelmiş, bir taraftan açlık ve sefaletle boğuşurken diğer taraftan hayallerini gerçekleştirmeye çalışan genç bir insanı anlatır. Başkarakterimiz Andreas Tangen, tek ideali yazar olmak olan, oldukça gururlu ve alçakgönüllü ama bir o kadar da aç ve sefil biridir.” Kitap da bunun üzerinden gelişir.
    .
    .

    Keyifili okumalar...

    “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (Hadis-i Şerif)

    Fakir bebeğin içemediği sütü, zenginin köpeği içiyorsa bana adaIetten bahsetmeyin. (P. SamueIson)

    Eğer açIık derdi oImasaydı, ne avcı tuzak kurardı, ne de kuş tuzağa düşerdi. (Şeyh Sadi)

    Açlık, en akıllı balıkları bile oltaya getirir. (Goethe)

    AçIık, iIaçIarın padişahıdır. HekimIer niye perhiz verir düşünsene. (MevIana)

    AçIık, en iyi terbiyedir. (Romanos Diogenes)

    Yeryüzünde hiçbir gıda, açIık kadar IezzetIi değiIdir. (Cervantes)

    Ne zaman aç kaldımsa, kalbinde hikmetten açılmış bir kapı buldum. (Şiblî)
  • O işleri nedeniyle kent dışına çıkan kocasına bir not yazmıştı. Şöyle başlıyordu : "En değerli, en sevgili, olabildiğince erken gel, seni büyük bir heyecanla bekliyorum"- o sırada Albert'in yanından gelen bir dost , onun işleri nedeniyle çok çabuk gelemeyeceğini haber verdi. Not olduğu yerde kaldı, akşamleyin elime alınca, okuyup gülümsedim ; neden gülümsediğimi sordu bana : "Hayal gücü Tanrı'nın insana vermiş olduğu en güzel armağan."dedim,"bu not bir anlığına da olsa sanki bana yazılmış gibi geldi."- Lottr konuşmayı kesti , duyduklarından hoşlanmış görünmüyordu, ben de sustum.
  • Alman şair Johann Wolfgang Goethe şöyle yazmıştı:

    Üç bin yılın hesabını göremeyen
    Karanlıkta yolunu bulamaz,
    Günü gününe yaşar ancak.

    Ama senin de böyle biri olmanı istemiyorum. Tarihteki köklerini tanıman için elimden geleni yapacağım. Ancak o zaman gerçek bir insan olursun. Ancak bu şekilde çıplak bir maymundan ibaret kalmazsın. Ancak böyle kurtulursun boşlukta savrulmaktan.
  • Alman şair Johann Wolfgang Goethe şöyle yazmıştı:

    Üç bin yılın hesabını göremeyen
    Karanlıkta yolunu bulamaz,
    Günü gününe yaşar ancak.
  • Üç bin yılın hesabını göremeyen
    Karanlıkta yolunu bulamaz,
    Günü gününe yaşar ancak.
    Jostein Gaarder
    Sayfa 185 - Pan Yayınevi