• 117 syf.
    “Bu kitabı kendilerine okuttuğum birtakım dostlarım -her ne ka­dar bu denli önem vermemin bir hata olmadığı kuşku götürmezse de- doğa bilimlerine değin konularla çok uğraştığım kanısına vardılar; ama, diyorlar, bu konular okurları yoracak ve yıldıracak. Ne iyi! İşte benim de istediğim bu: Ben eğlendirmek için yazmıyorum, bu kitapta eğlence, sanat, espri, yani çok gerçek bir düşüncenin en yalın bir anlatı­mından başka bir şeyler arayacak olanları daha ilk satırlarda hayal kı­rıklığına uğratmak istiyorum.
    En üstün olgunluk ölçüsünün kendini doğaya bırakmak ve içgüdü­lerini alabildiğine kapıp koyuvermek olduğuna hiç de inanmıyorum; inancım şudur ki, kısmak ve yumuşatmaya çalışmaktan önce onları iyi­ce anlamak önemlidir; çünkü sıkıntısını çektiğimiz uyumsuzlukların çoğu ancak yüzeyde kalır ve yalnız yorumlama yanlışlarından doğarlar.”

    “Düşünüyorum da, ben bunla­rı söylüyorum diye böyle olacak değil ya! Bu zaten böyle. Ben bunun böyle olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Madem ki böyle olduğu hiç de kabul edilmek istenmiyor, bunun böyle olmasının gerçekten bu denli kötü olup olmadığını araştırıyorum, araştırmaya çalışıyorum.”

    Andre Gide, işte tam da bu sözlerini kitabın önsözüne yazarak başlamış anlatmaya. Bunları eklemeden geçmek istemedim çünkü bu hassas konuda yazarın asıl düşüncesinin ne olduğu bizim için çok önemli. Eşcinselliği olağan bir durum görerek mi yazmış yoksa buna karşı mı çıkmış önce onu anlamalıyız.

    Açıkcası başlarda ben anlamadım. Komik olabilir bu kısım çünkü ben de yazarken güldüm..

    Konumuz, eşcinsellik bir tercih midir?

    Bence yazar hakkında bu konuyu savunuyor ya da savunmuyor diyemeyiz. Yazar sadece anlamaya çalışıyor. Konunun derinliklerine ve geçmişe inerek bizlere olabildiğince mantıklı açıklamalar yapıyor. Ayrıca kitap diyaloglar halinde ilerliyor ve yazar hem eşcinsel bireyi hem de ona tamamen zıt düşüncelere sahip homofobik bir bireyi canlandırıyor ki, bu çok çok zor olmalı.. Sürekli kendini çürütüp duruyor.

    Kişilerden biri eşcinselliğe tamamen karşı çıkan ARKADAŞI, diğeri ise savunan, hatta savunmak bile demek istemiyorum amacı sadece bunun olabilecek bir durum olduğunu anlatan, eşcinsel bir doktor. (CORYDON) Neden savunmak demedim onu da açıklayayım. Kendileri karşı tarafın bu kadar öfkeli ve duruma hakim olmamasını olabildiğince anlayışla karşılıyor. Ona bu düşüncelerin olağanlığı anlatmak için de kendi cümleleriyle bir savunma yapmıyor. Bilimden yararlanıyor, tarihten yararlanıyor, edebiyattan yararlanıyor ve sürekli geçmişten gelen kişilerin ağzıyla konuşuyor. Bu durumun sadece onda olmadığını, etrafta birçok kişinin içinde bulunduğunu ve fark etmediklerini dolaylı yoldan aktarmaya çalışıyor. Doğrudan demiyorum çünkü kendi düşüncelerini araya katmaktan ziyade sürekli sorular sorarak karşı tarafın kafasını kurcalamaya çalışıyor.

    “Papaz Galiani’nin bir cümlesiydi bu; Madame d’Epinay’e yazmış, "Önemli olan," diyor, "Önemli olan iyileşmek değil, dertleriyle bağdaşarak yaşamaktır.” (Sayfa 18)

    Önemli olan iyileşmek değil.
    Kendi cinsine duyduğu hislerden dolayı intihar etmiş bir çocuk anlatılıyor başlarda. Doktor, arkadaşına durumun farkında olmadığı eğer olsaydı onu iyileştirebileceği söylüyor. Arkadaşı ise doktoru papazın sözüyle vuruyor ve “Bu durum iyileşebilecek bir şey yani öyle mi?” diyor.
    Doktor (Corydon) ise iyileştirmeyi, çocuğa onun “hasta olmadığını” anlatarak yapardım diyor.

    Arkadaşı;
    -Oldu olacak, içgüdüsündeki bu bozukluğun doğal olduğunu da söyleseydiniz bari.
    Doktor(Corydon);
    -İçgüdüsündeki bozukluğun doğal olmaktan başka bir şey olma­dığına onu innandırarak yapardım diyor.

    Daha sonra Doktor(Corydon) ikinci konuşmasında doğabilimi üzerinden cevaplar veriyor..
    (Bu arada doktor bir kitap yazıyor ve bu konular doktorun yazdığı kitabın içeriği üzerinden ilerliyor.)

    Burada durum biraz daha ciddileşiyor ve doktor konuşmaya tekrar bir düşünürün sözüyle başlıyor.

    “Pascal’ın sözünü bir daha söyleyiniz bakalım: “Tüm eğilimler doğanın içindedirler...”
    - “Doğanın o kadar da tekdüze olmadığı kuşku götürmez. De­mek ki, doğayı tekdüze kılan alışkanlıktır, çünkü alışkanlık doğayı zor­lar; kimi zaman da doğa alışkanlığın üstesinden gelir ve insanoğlunu, iyi ya da kötü herhangi bir alışkanlığına bakmayarak...””

    Arkadaş;
    -Karşı cinse dönüklüğün salt alışkanlıktan doğduğunu mu savunuyorsunuz?
    Doktor;
    -Yok canım! Demek istediğim; bizim ancak karşı cinse dönüklü­ğü doğal saymamız alışkanlıkla varılan bir yargıdır.”

    Burada ise anlamamız gereken durumun doğal mı yoksa alışkanlıktan öte mi olduğudur. Doktor genelde alışkanlığımıza ters olduğunu söyleyerek kabullendirmeye ve aslında alışkanlıklardan ötürü doğal ya da doğal olmayan gibi gözüktüğünü anlatır. Daha sonra ise şu sözleriyle durumu tamamlıyorum;

    Doktor;
    -“La Rochefoucault’nun şu derin sözünü hatırlayınız: “EĞER AŞKTAN SÖZ EDİLDİĞİNİ DUYMASA, HİÇBİR ZAMAN SEVEMEYECEK İNSANLAR VARDIR.” Düşününüz ki, yaşadığımız toplumda, törelerimizde, her şey öbür cinse karşı bir cinsel istek duymaya zorlar bizi, her şey karşı cinse dönmeyi öğretir, her şey ona yöneltir kişiyi, her şey bu duyguyu körükler, tiyatrolar, kitaplar, gazeteler, büyüklerden alınan örnekler, salon­lardaki gösteriler, sokaklardakiler. Dumas Fils "La Question d’Argent’ın önsözünde ne güzel söylüyor: "Bütün bunlara karşın âşık olunmazsa, o zaman yetişmede bir bozukluk var demektir." Bak hele! Bir genç sonunda çevresindeki bu ağız birliğine kendini kaptırırsa, bu yolu seçmesinde öğütlerin etkisi olduğunu, arzularının baskılarla istenen yö­ne çevrildiğini nasıl kabul etmezsiniz! Ama olur da bunca öğüte, çağrı­ya, isteklendirmeye bakmayıp kendi cinsine dönüklük eğilimi gösterir­se hemen şu kitabı, bu etkiyi suçluyorsunuz; (ve bütün bir ülke, bir top­lum içinde böyle düşünüyorsunuz); “Bu sonradan edinilmiş bir eğilim­dir” deyip duruyorsunuz; evet, bu ona öğretilmiştir, burası kesin; böyle bir şeyi yalnız başına bulabileceğini kabul etmiyorsunuz.

    Daha sonra konu içgüdülere geldiğinde arkadaşı içgüdü adı altında sığınmanın doğru olmadığını o zaman katillerin, hırsızların da bu konularda içgüdü diyerek doğal karşılaşabileneceğini söylüyor. Arkadaş bir söz ile cevap veriyor ve;

    “Bohn, kısa bir süre önce çıkan küçük bir kitabında büyük bir olgunlukla şöyle diyor: "Asıl tehlikeli olan şey, içgüdü sözcüğünün kullanılması değil, bu sözcüğün hangi anlama geldiğini bilmemek ve bundan bir açıklamaymış gibi ya­rarlanmaktır.” diyor ve doktorun içgüdü şeklinde kendini açıklamasının önünü kesiyor.

    Şimdi buralarda tam doğabilimine giriyor ve çok güzel bilgiler aktarıyorlar. Ama hepsini yazmam mümkün değil ve haklarında sadece bu kitabı okuyarak bilgi sahibi olduğum çok konu var. Benim aktarmamdan öte kitabı okuyan kişinin daha doğru anlayabileceği konular. Ama bana can alıcı gelen noktalardan bir tanesini paylaşacağım.

    Arkadaşı, dişi köpeği olduğunu ve bir gece erkek köpeklerin gece boyunca dışarıda uluyarak geçirdiklerini söylüyor.

    Corydon(Doktor) ise ona kızgınlık dönemi haricinde erkek köpeklerin dişi köpeğinizin yanına yaklaşmayacağınızı biliyorsunuz diyor. Erkek için çiftleşmenin zamanı olmadığını fakat dişi köpeklerin kızgınlık süreleri olduğunu belirtiyor. Erkeğin kızgınlık döneminde isteğinin uyanmasının sebebi olarak dişi köpeklerin çıkardığı kokunun neden olduğunu söylüyor.

    “Hayvanın duyguları için bu koku öyle güçlü, öyle heyecanlandırıcı ki, (eğer böyle söyle­mem doğru olursa) cinselliğin ona ayırdığı rolün dışına çıkıyor ve şeh­vet uyandıran bir ilaç gibi yalnız erkeği değil, öbür dişileri de kızışmış durumdaki dişiye beceriksizce yaklaşmayı deneyecek kadar coşturu­yor. Köylüler öbür inekleri tedirgin eden kızışmış ineği sürüden ayırırlar... Sözün kısası şunu demek istiyorum: Dişiden belirli sürelerde çı­kan koku, erkekte cinsel istek uyandırır demek, bu istek yalnız o süre­de uyanır demek değildir.(Kimi hayvanların kendi cinslerinden erkeklerden hoşlandıklar da görülür.)
    Gerçekten, kendisine kısa bir süre önce çiftleşmesinden sinen ko­kuyla dişiyi hatırlatmasından ötürü erkeğin başka erkekleri uyardığı, sa­nırım ki doğru olarak, savunulmuştur.
    - Samson, “Ne gariptir ki,”diyor, “Dişide pek çabuk (döllenme­den hemen sonra) uçup giden bu koku bir kere başkasına sindikten sonra kolay çıkmıyor...” “

    Arkadaşı;
    -Evet, az önce size diyordum ki: Ancak yeni çiftleşmiş olan bir erkek, dişinin kokusunu daha üstünde taşıdığından, saldırışları haklı gösterebilir...

    Corydon;
    -“Paris bulvarlarından birinde iki köpek bildiğiniz gibi gülünç bir şekilde birleşmişlerdi; arzulan yerine gelmiş olduğundan, her ikisi de kurtulmaya uğraşıyorlardı; bu ayrılma çabaları kimilerince utanç du­yulacak bir durum olarak karşılanıyor, kimileri de çok eğleniyordu; yaklaştım. Kesinlikle kokuyu alıp yanaşmış olan üç erkek köpek, çevrelerinde dönüp duruyordu. Bunlardan daha gözüpek ya da daha coşkun olan biri, artık dayanamayarak, üstlerine atlamayı denedi. Birbirlerin­den ayrılamayan bu çiftler birinin üstüne çıkabilmek için bir süre olma­dık cambazlıklar yaptığını gördüm... Dediğim gibi, şu ya da bu neden­le bu sahneyi seyretmekte olanların sayısı az değildi; ama bahse gire­rim ki, şunu farkeden yalnız ben oldum: Erkek köpeğin üstüne çıkmak istediği öbür erkekti, evet yalnız öbür erkek; dişiye aldırmıyordu bile; boyuna uğraşıp duruyordu ve kurtulamamış olmasında ötürü, öbürü de kendini iyi savunamadığından az kalsın amacına ulaşacaktı... Derken bir polis çıkageldi ve bir tekmeyle oyuncuları ve arkasından izleyicileri dağıttı.”


    İçgüdü üzerine hayvanlar ve bitkilerle ilgili tonla deney, bilimsel araştırma üzerine konuştuktan sonra içgüdü konusunda en son bunları söylüyorlar;

    1. Çiftleşme ne kadar güçse, içgüdü o kadar kesindir.
    2. İçgüdü ne kadar kesinse, erkek sayısı o kadar azdır.
    3. Demek ki: Çiftleşme güçleştikçe erkek sayısı azalır (dişinin se­vişmeye kurban ettiği erkeklerde); kuşku yok ki, şehveti tatmak için başka bir yol bulunursa bu tehlikeli çiftleşmeye yanaşılmaz bir ve böylece o tür sönüp gider. Yine kuşkusuz ki, arzularını yerine getirmeleri için doğa onlara başka hiçbir yol da göstermez.



    Üçüncü konuşmada ise insanlar üzerinden gidiyorlar.

    Darwin, Spinoza, Yunan ahlakından, heykelciliğinden, savaşlarından, Goethe ve hatta şu sözü paylaşayım burada;

    Goethe; “Arı estetik kuralına göre erkek bedeni kadın bedeniyle karşılaştırıldığı zaman daha güzel, çok daha estetik ve daha yetkindir. Böyle bir duygu bir kez uyanmaya görsün, kolayca hayvanlığa kaçar. Cinsel sapıklık, insanlık kadar eskidir, demek ki, doğal bir şey olduğu ve doğaya dayandığı söylenebilir ama yine de doğanın yararına çalışmaz. İnsan doğadan kazandığı, ondan çekip aldığı şeyi artık elinden kaçırmaz, ne fi­yata olursa olsun geri vermez onu.”


    Montesquieu şöyle anlatıyor:
    "Roma’da sahneye kadınlar değil, iğdiş edilmiş kadın kılığında er­kekler çıkar. Bunun ahlak üstündeki etkileri çok kötüdür: Çünkü (bildi­ğime göre), Romalılarda hiçbir şey bundan daha fazla fizyolojik aşk uyandıramaz." Daha ilerde şunu diyor: "Ben Roma’dayken Capranica Tiyatrosu’nda iğdiş edilmiş iki çocuk vardı; Mariotti ve Chiostra, sah­neye kadın kılığında çıkarlardı, hayatımda gördüğüm en güzel yaratık­lardı bunlar ve bu konuda en sağlam ahlaklı kimselerde bile Gomore zevkleri uyandırabilirlerdi.
    Genç bir İngiliz, bunlardan birinin kadın olduğunu sanarak, deli gibi aşık oldu ve bu tutkunluğu bir aydan çok sürdü. Eskiden Floransa’da granddük Come III, aşırı tutkusundan ötürü böyle bir düzen kurmuştu. Bir kere düşününüz, bu konuda yeni Atina demek olan Floran­sa’da bunun etkileri ne olur artık!" yine bu konuda Horatius’un şu sözünü tekrarlıyor: "Doğal olanı kovdunuz mu, dörtnala geri döner"

    Arkadaşı ise bu sözlerden sonra Corydon’a sizin için doğal olan kendi cinsimize duyacağımız duygu mudur, insanlığın normali böyle mi olmadı diye sorular soruyor. Ve konu dördüncü konuşmaya geçiyor...(Cevap?)

    Burada mitolojiye giriyorlar ve Yunan üzerinden ahlaktan bahsediyorlar. Daha sonra bu tarz eğilimleri olan kişilerin(erkekler için) kadın düşmanı olup, olmayacağı tartışılıyor. Kitap böyle tartışmalar halinde bitiyor... Yazar bir sonuca çıkmak istememiş ya da bizlere bir düşünce zorlamak istememiş. Sadece anlatmış ve konuşmuş. Gerisi de sizlere kalmış nasıl isterseniz, size ne doğru gelirse öyle anlayın demiş..

    Ayrıca çoğu yerde diyaloglar çok fazla karışıyor. Bilimselliğinden asla rahatsız olmadım, terimleri araştırdım, okudum fakat ama şu diyalog olayı daha düzgün olabilirdi diye düşünüyorum. Eminim o zaman okumak çok daha kolay olacaktı. Erkekler üzerinden gitmiş fakat ben kadınların da geçmesini dilemedim değil.

    Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim Corydon’u Sapık Sevgi diye çevirmek ise efsane olmuş gerçekten. Zaten bir ara kitapta müslümanların da asla böyle bir düşünceyi olumlu karşılamayacağını ve bunun ülkesine batıdan geldiği savunur yazmıştı yazar. Hah şu meşhur söz aklıma geldi yahu. “Gevurrr ahlaksızlıklarıı, batı adetlerii!!”
    Bilmezler ki kendi tarihimizde de eşcinsel bireylerin olduğunu...
    Eşcinsellik bir hastalık değildir bunda artık bir anlaşalım, lütfen.
  • 109 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    "Okuyucu, seni Kierkegaard'ın büyüklüğüne ikna etmeyi isterim. Bu kendim için belirlediğim birincil görevimdir."

    Yazar Susan Anderson'ın görevini mükemmel denilebilecek derecede başarıyla gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz, bununla birlikte benim de görevim kendisinin anlatımına yardımcı olmak ve aynı zamanda kendimce birkaç düşünce eklemek.

    Kitabın başında, sonunda ve tamamında görüleceği üzere Kierkegaard'ın yaşamından bahsedeceğiz ilk satırlarda. Neden derseniz; Kierkegaard, tarihte belki de sadece Sokrates'te görülen şekilde felsefesi ile tamamen uyumlu bir yaşam tarzı benimseyen yegane filozoftur.

    "Kişisel mutluluğunu, diğerleri ile gerçek arkadaşlığı, çağdaşlarının onayından ve anlayışından vazgeçerek kendisini, gördüğü biçimde insanlığın içerisinde bulunduğu durumu açığa çıkarmaya ve kişinin yaşamında rehberlik edecek bir ilke olabilecek kendi seçimini anlatmaya dayalı yalnızlık içinde bir varoluşa adamıştır. Kierkegaard'ın da dediği gibi "Şu dünyada gerçekten yalnız duran, yalnızca kendi vicdanından tavsiye alan kişi- işte o adam bir kahramandır."

    Ve Anderson şunu ekler Kierkegaard için: "Böylesi bir yaşamda bir parça kahramanlık vardı, vardır."

    Kierkegaard'ı 'tarihsel büyük' olmaktan öteye taşıyarak onu 'kahraman'' yapan olay, sadece felsefesi ile uyumlu bir yaşamı tercih etmesi değil, çağdaşlarının ve kilisenin onayı yerine ölümsüz olmayı tercih etmesi değil, yaşamının en büyük aşkından -hem de elde etmişken- vazgeçmeyi tercih etmesidir. Bunu da "insanın en yüce niteliği aklı değil, tutkuyu hissetmesidir." diyen birinin yapmasıdır. -bu konuya aşağıdaki satırlarda döneceğim-

    "Semalarımızda yeni bir kuyruklu yıldız belirdi.- Bir muştucu ve kötü talihin getiricisi. O kadar şeytansı ki, onu okur ve tekrar okursunuz, tatmin olmaz bir kenara bırakırsınız, fakat daima yeniden elinize alırsınız, çünkü ne öylesine gitmesine izin verebilirsiniz ne de ona yapışıp kalabilirsiniz."

    Signe Laessøe, 1843'te Hans Christian Andersen'e yazdığı mektubunda böyle yazıyor Kierkegaard için. -Kierkegaard o yıl "Ya/Ya da" ve "Korku ve Titreme"yi yazmıştı.

    "Şeytansı" ifadesini açıklamak için William Heinesen'e de kulak verelim:  "Kierkegaard, geniş anlamda tinsel bir tip olarak Mephistopheles kategorisine girer. Goethe'deki şeytanın işgüderi gibi, aynı esnek yetenek ve yorulmak bilmezlikle uygulamaya koyduğu üstün bir anlağa sahiptir. İkisi de, hazırcevaplıkları, cüretleri ve baş döndüren yöntemleriyle karşı koyulmazdır. Aslında Kierkegaard şeytanı bile geride bırakır; akla kendi silahlarıyla saldırma sanatında rakipsizdir. Yalnızca Mephistopheles değildir, aynı zamanda insan, Faust'tur da."

    Buradan hareketle, Kierkegaard'ın 'saf kötü' anlamında 'şeytani' olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Onun 'şeytani' olması daha çok, kendi karanlık dünyası ile ilgili diyebiliriz.
    -------------------------

    Daha sonra, uzun bir çekişmeye gireceği gazeteci Aron Goldschmidt ise onun yazın tarzı ve büyüklüğü için şöyle yazar:
        "onun 'gerçek-dışılığı' bir taşın ya da ölümün soğukluğu gibi değil de yüksek yerlerin, yıldızların aydınlattığı göklerin serinliği gibiydi. Sıklıkla üstün ve ironikti...ama yine de bunu haklılandıracak muazzam bir arkaplan hissedilebilirdi."

       Kierkegaard'ın kendisinin de belirttiği üzere tercih ettiği dinî yaşamı yaşaması için aklını kaybetmesi veya en azından gerçek-dışı olması gerekiyordu.
    ----------------------
    Müstear isimler Kierkegaard'ın yazın karakterinde önemli bir yer tutar. Neden müstear isimler diye soracak olursak, bu da Kierkegaard'ın bireysel yaşamı ve sistem-dışı olması ile ilgilidir diyebiliriz. Kierkegaard'ın yazdıklarını inkâr etmesi elbette beklenmez ama yazdıklarının belirli ve kısıtlı bir yaşamı yansıtmasını istediğini ve bunlarla bağlanmak istemediğini söylemek yerinde olur.

    Yazar, isabetli bir şekilde Hegelcilik düşüncesini özetleyerek başlıyor. Bu, oldukça isabetli bir tercih; çünkü, Kierkegaard'ın neye tepki gösterdiğini bilmeden okumak çok zordur ve Hegelcilik düşüncesini anlamak da zor olduğu için, bunu Kierkegaard felsefesinden önce özümsemek yerinde olacaktır. Kierkegaard'ın bu nokta üzerinde çok durmasa da, çağdaşı Max Stirner benzeri düşüncelere sahip olduğunu iddia edebiliriz. İkisini de 'Ben' kavramının değeri hususunda hemfikir oldukları oldukça belirgindir. Stirner, Marx öncesi sosyalizmi ağır bir şekilde eleştiriyor, Kierkegaard ise Marx öncesi Hegelcilik düşüncesine ve Hegel'in kendisine yükleniyor -ki Kierkegaard da Stirner gibi devlet yönetimi konusunda yoğunlaşmış olsaydı, benzer sonuçlara varacaklarını düşünüyorum-

    "Kierkegaard'a göre eylemek, yaptığımız şeyin doğru olduğunu garantilemeden seçimler yapmaktır. Davranışın doğru tek bir yolu yoktur; yalnızca senin için doğru olan vardır ve bunun tek yargıcı sensindir. Nasıl yaşayacağına karar vermek entelektüel bir seçimdir, bir şeye tutkuyla sadık kalmayı gerektirir ve riske edeceğiniz şey kişinin kendisine çok benzerdir."

    İşte Hegel'in ve Hegelciler'in yapamadığı budur, üstüne üstlük bu sistemin yaygınlaşması ve genel kabulü Kierkegaard'ı korkutmaktadır. Hegel ve Hegelcilik kendisini 'en üst entelektüel seçim' olarak ortaya koymaktadır ama tam tersine bir gerçeklik vardır. Eylemek veya yapmak, bireye özgüdür. Neyin doğru olduğuna karar vermek felsefi bir sisteme düşmez.

    Anderson şöyle der bu hususta: "Filozofların bize insanlığın içerisinde bulunduğu resmetmesine, buna ek olarak nasıl bir yaşam sürmemiz gerektiği konusunda da tavsiye vermesine alışkınızdır. Kierkegaard birincisini yapar ama ikincisini yapmaz."
    -------------

    Şimdi gelelim Kierkegaard felsefesinde çok önemli bir yer tutan "yaşam tarzı" veya "yaşam küreleri" bölümüne. Nedir bu küreler? Estetik küre, etik küre ve dini küre. Kierkegaard ünlü sözünde şöyle yazar: "Benim için hakiki olan bir hakikat bulmalıyım. Yaşayıp uğruna ölmek isteyeceğim bir fikir."

    İşte onun için böylesine önemlidir 'yaşam tarzı' seçimi. Kierkegaard'ın bunlar arasında bir önem farkı belirttiğini söyleyemeyiz. Daha doğrusu, "Ya/Ya da"nın yazarı Victor Eremita'ya göre bir önem sırası yoktur. Ona göre, her biri seçilebilir ama seçim yapmamak ve sorumluluk almamak kişinin işleyebileceği en yüksek 'günah'tır.

    Kierkegaard'ın öz yaşamına dönersek, onun hayatının estetikten dinsel yaşama doğru gittiğini söyleyebiliriz. Kierkegaard'ın Regine ile nişanlı olduğu dönemi, kendisi adına 'estetik dönem', yazıya yoğunlaştığı dönemi 'etik dönem' ve ölmeden önceki dönemi 'dini dönem' olarak gördüğünü söylemek mümkün. Bu ayrımın Regine ile ilişkili olduğunu görüyoruz. Hannay'a ve Anderson'a göre; Kierkegaard'ın daha yüksek bir yaşamı tercih etmesi için Regine'i feda etmesi gerekiyordu. Çünkü ona göre, "inanç kuru kuruya olmaz, fedakarlık gerektirir"di. Regine de daha sonra verdiği röportajda bunu kabul etmiş ve Kierkegaard'ın kararında haklı olduğunu belirtmiştir. Anderson bunun için şöyle yazar:

    "Kierkegaard, Korku ve Titreme'yi Regine için yazdı. Tıpkı her şeyden çok sevdiği oğlu İshak'ı Tanrı'nın isteği üzerine kurban etmesi gereken İbrahim gibi Kierkegaard da Regine'den, yaşamının en büyük aşkından, Tanrı'ya hizmet edebilmesi için, vazgeçmeliydi."

    Buna rağmen, Kierkegaard yine de kendisini 'imanlı biri' olarak görmez. Ona göre, İbrahim 'iman şövalyesi' olmuştur ama kendisi 'sonsuz teslimiyet şövalyesi'dir. Ölmeden önce, günlüklerinde şöyle yazar:

    "Eğer gerçekten iman sahibi olsaydım, Regine ile birlikte kalırdım."

    Burada kafa karışıklığı yaratabilecek olan 'etik' ve 'dini' arasındaki ayrımdır. Çoğu insan, bunları paralel düşünür ama Søren'e göre tamamen farklıdır. Etik yaşam evrenseldir ve kişinin başkaları için yaşamasına bağlıdır. Dini yaşam ise, estetikte olduğu gibi bireyseldir ama burada kişi, kendisi için değil Tanrı için yaşar. Etik yaşam rasyonel iken, dini yaşam irrasyonel olmayı gerektirir. Burada şöyle bir soru akla gelebilir:

    Eğer Tanrı'ya inanmak irrasyonelse ve etik yaşam ile çatışma olacaksa kişi neden Tanrı'yı seçsin?
      Çünkü kişi yaşamında Tanrı'ya olan ihtiyacını hisseder ve bu dünyevi yaşamdan tam anlamıyla mutlu değildir.

    Kierkegaard, bu ihtiyacı yaşamın saçmalığına ve 'kaygı'ya bağlar. Ama bu Kierkegaard'ın yaşam tercihidir, bu konuda asla bir tavsiye etme amacı gütmez, tercih tamamen bireysel olmalıdır.

    Burada bir başka tartışma konusu da Kierkegaard'ın iman/din tercihine rağmen, nasıl Varoluşçuluk düşüncesinin büyük babası olarak görüldüğü olabilir. Bu da yaşamın saçmalığı düşüncesiyle ve Hegelcilik yerine modern dünyayı daha iyi anlamasıyla açıklanabilir.

    Son sözü de Nietzsche ve Kierkegaard felsefelerindeki temel farkı açıklaması için Anderson'a bırakalım:

    "Nietzsche gibi yalnızca birkaç insanın yücelik kapasitesi olduğunu düşünen birinin aksine Kierkegaard potansiyelin her birimizin içinde olduğuna inanır."
  • 160 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bugüne kadar hemen hemen bütün yazarlar özellikle de Rus yazarlar -nasıl böyle bir fikre kapıldıysam- kahramanı daima açlık döngüsüyle ele almıştır. Her ülkenin edebiyatı yoksulluk sefaleti anlatımı farklıdır, hatta #dostoyevski nin #suçveceza romanında : " Sefalet kapıdan girdi mi onur bacadan çıkar." tanımını böyle yapmıştir. Ama Knut her ne kadar sefalet yaşasada insan onurunu elden asla bırakmamalı- yanlız kahramanımız inanılmaz yalan konuşmayı da ihmal etmiyor-der. Bahsedilen açlık öyle bir açlık ki; kahramanın parmaklarını ısırıp kanıyla midesini yatıştırmaya talaş yiyerek ayakta kalmaya yeleğinin düğmelerini satıp ekmek almaya giden bir süreci aktarır. Yine de katlanılan bütün bu sıkıntıların amacı yazmaktır. Namusuyla, onuruyla yazmak. Günlerce ağzına bir lokma sokmayan kahrama bakkala veresiye için ekmek almak yerine mum almaya gitmiştir.

    Hamsun, Açlık kitabının 49. sayfasında "Karnımı hiç değilse böyle doyurayım diye, tekrar tekrar tükürüğümü yutuyor, faydasını göreceğe de benziyordum." gibi benzer bir cümle yazmıştı.
    .
    .
    "Son günlerde pek sinirli, kolay heyecanlanır olduğum için kadının yüzü, bana ani bir tiksinti verdi... Benden yana döndüğü sırada, kadının bakışları sucuk doluydu hala." (6. sayfa)

    Gerçekten de dışarıda olduğumuz zaman gözlerinden sosis sucuk fışkıran bakışların arasında yürüyor gibiydik. İnsanlar bırakın sadece karınlarını doyurmayı gözlerini bile yeterince doyuramamaktan şikayetçilerdi.

    Fakat bu sistem içerisinde açların yeri yoktu, tok olmalıydınız. Eğer aç olup bir yerlerde, herhangi bir bankta uyumaya çalışırsanız kafanıza devletin polisleri üşüşüp "Sen neden açsın? Sen de tok olsana, kalk buradan!" der gibi sizin açlığınızı ve acınızı size unutturmamak için uyuyamamanız üzere kendilerine söz vermişlerdi. Sistemi rahatsız etmemeliydiniz açlığınızla, aksi takdirde rahatsız olurdunuz.

    Hani deriz ya "Allah kimseyi açlıkla sınamasın." #knuthamsun ise açlığı konu olarak ele almış ve kahramanı bu konudan yola çıkarak yaratmıştır. Kahramanımız Andersan Tangel'in yaşadıkları zihnime hep Yusuf Kunduz u canlandırdı. Nedense bu iki kahraman bir yerde tesadüfen bir araya getirilmiş gibiler zihnimde.
    Açlık için yine bir yazar şöyle diyordu: “Hiçbir korku açlığa karşı direnemez, hiçbir sabır onu aşındıramaz, açlığın olduğu yerde iğrenme varolamaz, hurafelere, inançlara, ilke diyebileceğimiz şeylere gelince de, bunlar rüzgârın savurduğu saman çöplerinden farksızdırlar.” Aslında Hamsun açlığın iradeye etkisini çok bariz gözler önüne sermekte.
    .
    .
    Kitap:
    “Açlık romanı, yazar olmak amacıyla Kristina’ya gelmiş, bir taraftan açlık ve sefaletle boğuşurken diğer taraftan hayallerini gerçekleştirmeye çalışan genç bir insanı anlatır. Başkarakterimiz Andreas Tangen, tek ideali yazar olmak olan, oldukça gururlu ve alçakgönüllü ama bir o kadar da aç ve sefil biridir.” Kitap da bunun üzerinden gelişir.
    .
    .

    Keyifili okumalar...

    “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (Hadis-i Şerif)

    Fakir bebeğin içemediği sütü, zenginin köpeği içiyorsa bana adaIetten bahsetmeyin. (P. SamueIson)

    Eğer açIık derdi oImasaydı, ne avcı tuzak kurardı, ne de kuş tuzağa düşerdi. (Şeyh Sadi)

    Açlık, en akıllı balıkları bile oltaya getirir. (Goethe)

    AçIık, iIaçIarın padişahıdır. HekimIer niye perhiz verir düşünsene. (MevIana)

    AçIık, en iyi terbiyedir. (Romanos Diogenes)

    Yeryüzünde hiçbir gıda, açIık kadar IezzetIi değiIdir. (Cervantes)

    Ne zaman aç kaldımsa, kalbinde hikmetten açılmış bir kapı buldum. (Şiblî)
  • O işleri nedeniyle kent dışına çıkan kocasına bir not yazmıştı. Şöyle başlıyordu : "En değerli, en sevgili, olabildiğince erken gel, seni büyük bir heyecanla bekliyorum"- o sırada Albert'in yanından gelen bir dost , onun işleri nedeniyle çok çabuk gelemeyeceğini haber verdi. Not olduğu yerde kaldı, akşamleyin elime alınca, okuyup gülümsedim ; neden gülümsediğimi sordu bana : "Hayal gücü Tanrı'nın insana vermiş olduğu en güzel armağan."dedim,"bu not bir anlığına da olsa sanki bana yazılmış gibi geldi."- Lottr konuşmayı kesti , duyduklarından hoşlanmış görünmüyordu, ben de sustum.
  • Alman şair Johann Wolfgang Goethe şöyle yazmıştı:

    Üç bin yılın hesabını göremeyen
    Karanlıkta yolunu bulamaz,
    Günü gününe yaşar ancak.

    Ama senin de böyle biri olmanı istemiyorum. Tarihteki köklerini tanıman için elimden geleni yapacağım. Ancak o zaman gerçek bir insan olursun. Ancak bu şekilde çıplak bir maymundan ibaret kalmazsın. Ancak böyle kurtulursun boşlukta savrulmaktan.
  • Alman şair Johann Wolfgang Goethe şöyle yazmıştı:

    Üç bin yılın hesabını göremeyen
    Karanlıkta yolunu bulamaz,
    Günü gününe yaşar ancak.
  • Üç bin yılın hesabını göremeyen
    Karanlıkta yolunu bulamaz,
    Günü gününe yaşar ancak.
    Jostein Gaarder
    Sayfa 185 - Pan Yayınevi