Bir mahkeme salonundayken Franz Kafka’yı; bir savaş haberi izlerken Lev Tolstoy’u; tarlaların yanından geçerken Orhan Kemal’i; İstanbul sokaklarında kaybolurken Orhan Pamuk’u hatırlamak edebiyatın hayatla ne kadar iç içe olduğunu ispatlıyor.
Bir yemek davetinde Marcel Proust'u, bir gemi güvertesinde Joseph Conrad'ı, köy ve kır gezintilerinde Anton Çehov'u, işçi eylemlerinde Jack London'ı, hayat karşısında çaresiz kalınan anlarda Oğuz Atay'ı, var oluş sancılar çekildiğinde Fernando Pessoa'yı, kalp kırıklıklarında Cesare Pavese'i, bir aynanın karşısındayken Jorge Luis Borges'i hatırlamak edebiyatın hayatla ne kadar iç içe olduğunu gösterir.
...diyerek devam ettirebiliriz Oğuz. ^^
Sıcacık ve mutlu bir aile gördüğümde aklıma Louisa May Alcott ,gereksiz kahramanlık yapan birini gördüğümde Miguel de Cervantes ,engeli olan birini gördüğümde Christy Brown ve Sharon M. Draper ,kocaman binaların içindeki küçücük insanları gördüğümde Franz Kafka, herşeye rağmen hayata tutunmaya çalışan tarla işçilerini gördüğümde ise aklıma John Steinbeck 'in gelmesi edebiyatın hayatımızla ne kadar iç içe olduğunu gösterir.
Deniz kenarındayken Sait Faik'i, öğretmenin gülümsemesinde Reşat Nuri'yi, tarlada çalışan işçilerde Yaşar Kemal'i, kadın hakları mitinglerinde Virgina Woolf'u hatırlamak bana edebiyatın hayatla ne kadar iç içe olduğunu gösteriyor.
postaneye girince Sabahattin Ali'nin İçimizdeki şeytanı.
Bir uçurtma görünce Uçurtma Avcısını.
Tarih dersinde Avrupanın reformlarını işlerken Charles Dickens ın İki Şehrin Hikayesini.
Yollarda dilencileri görünce,ekmek parası için çırpınan insanları görünce Victor Hugo nun Sefilleri.
Vayy aslında kitapları yaşıyoruz ama yaşadığımızı bize gösteren kitaplar.:)