Gönderi

İnsanın Anlam Arayışı
9/10
·544 syf.··
2025 9. kitabı
·
29 günde okudu
·
Okunma: 27 Aralık 2025 15:53
Kitabımızın konusu 19'uncu yy. son dönemlerinden itibaren günümüze dek toplumların ve önemli figürlerin hayatı anlamlandırma çabası üzerine. Kitabın kapsamı taa mitolojilerden falan başlamıyor veya yazarın da son kısımda belirttiği üzere bu tarihsel anlatı Schopenhauer, belki Hume gibi biraz daha eski dönemlerden itibaren de ele alınabilirdi fakat kendisi Friedrich Nietzsche'den ve onun meşhur "Tanrı öldü ve onu biz öldürdük" ilanından itibaren kapsamlı bir anlatıya girişmiş. Oldukça dolu bir kitap. Aslında aynı yazara ait ve birkaç yıldır kitaplığımda öylece bekleyen ciltli miltli bir tuğla olan Fikirler Tarihi - Ateşten Freud'a kitabını okumak istiyordum ama yarım kalmasına da gönlüm razı değil ve gözüm kesmedi henüz. O kitap da genel insanlık ve düşünce tarihini çok daha gerilerden ve kapsamlı anlatıyor gibi gözüküyor. Yazarın çok fazla referans ve örnekle kitabı doldurması, dönemine ve alanına damga vurmuş hemen hemen bütün sanatçı, filozof, şair, yazar, siyasetçi, eğitimci, aşçı, bahçıvan... aklınıza ne gelirse bunları üzerimize çığ gibi yağdırması gözünüzü korkutmasın çünkü kitabın dili gayet anlaşılır. Yazarın kendi şahsi yorumları veya yönlendirmeleri kitabın aslan payını oluşturmuyor. Tabi ki arada doğru yerde farklı bir perspektiften bakmayı kolaylaştıracak girdiler yapıyor. Bu bakımdan hangi manevi inanca sahip olursanız olun kitabı okumaktan çekinmenize gerek yok. Her kültürel kademeden insanın edinebileceği çok güzel bilgiler mevcut bana kalırsa. Genelde fikirsel bir tarih anlatılırken hep en çok bilinen ve kabul görmüş ekoller üzerinden gidilir ama yazarımız bu anlamda olabildiğince fazla bakış açısını yansıtmaya çalışmış. Elbette hepsine aynı ağırlığı ve sayfa sayısını ayıramasa da böyle bir şey de varmış bak bunlar da düşünülmüş dedirtecektir eminim ki. Kitap yalnızca "Tanrı var mı yok mu yani?" gibi bir soru üzerinden ilerlemiyor. Zaten bu konuda herhangi bir teleolojik veya teolojik bir iddia da ortaya atıp onu ispatlama derdinde değil. Sosyolojik akımlar, paradigmalar, yaklaşımlar üzerine bir anlatı var burada. Yakın geçmişten günümüze dünyada neler olmuş? Mesela Avusturya arşidükünün suikaste kurban gittiği ve 1. Dünya Savaşı'nın başladığını biliriz ama o yıllarda toplumsal, kültürel alanda nasıl bir dünya modeli vardı veya insanların manevi inançları, yaşantıları ne alemdeydi pek bilmeyiz, üzerine çok düşünmeyiz. Günümüze dek uzanan birtakım anlayışların, kabullerin, düşüncelerin kökenlerini ve insanlığın geçirdiği fikirsel evrimin detaylarına eğilmek isteyenler için bence harika bir kitap. George Santayana, Charles Taylor, John Dewey, Arthur Rimbaud, Paul Valery, Henri Bergson, Sigmund Freud, Carl Gustav Jung, Karl Marx, Josef Stalin, Henrik Ibsen, Bertrand Russell, Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre, Henry James, Bernard Shaw, Aldous Huxley, Virginia Woolf, Friedrich Nietzsche, Rainer Maria Rilke, Ludwig Wittgenstein, Martin Heidegger, Adolf Hitler, Frank Furedi, Ronald Dworkin, Charles Darwin, Richard Dawkins daha sayamadığım bir sürü önemli isim yer alıyor. Genel itibariyle kronolojik sırayla gidiyoruz o açıdan da bana daha sağlıklı geldi. İçinde bulunulan çağın getirdiği olaylar nezdinde her dönemin kendi algısal-fikirsel atmosferini yansıtacak şekilde ortaya çıkıyor her şey. Bunun farkında olabilmek ve her düşünce akımını ona uygun olan bağlam içerisinde değerlendirmek bence önemli bir detay. Tanrı belki kafalarımızda öldü ama hala yerini dolduracak bir fenomen bulamadık tam anlamıyla. Tanrısız bile olsa din ve batıl inançların da sonu pek gelmeyecek gibi duruyor. İnsan anlam arayışından muaf bırakamıyor kendini. Aşkınlık, bütünsellik, nedensellik ihtiyaçları ve kesinlik beklentisinin içimizde oluşturduğu güdü kesinlikle çok kuvvetli. Varoluşsal korkular, endişeler giderilmeden de bu iştah daha şiddetli oluyor. Gelişmemiş ülkelerdeki dini fanatizmin sebebi temel ihtiyaçların, beklentilerin dahi yeteri oranda sağlanamaması gibi gözüküyor. O kadar çok anlam arayışı modeliyle karşılaştım ki kitapta, adeta herkes bir taraflarından maneviyat yaratmaya programlanmış gibi. Tabi ki anlam inşa etmek ve bu dayanaktan destek almak insan için gerekli olan bir çaba fakat beni asıl şaşırtan kısım yaratılan anlam modellerinin birçoğu gereğinden çok daha kutsallaştırılarak hayatın en önemli ve biricik manası şeklinde algılanmaya başlanıyor bir noktadan sonra. Bir dönem dansa saran bir tayfa var mesela. Tamam iyi hoş bu şekilde kendinizi bulabilirsiniz, bir akış içerisinde eriyip ruhunuzu besleyebilirsiniz ama Pisagor'un matematikçi tarikatı gibi dans temelinde resmen tarikat haline gelen gruplar var. Şiir desen keza... Ne ararsan var yani yeter ki insan bir şeye tutunabilsin. Benimsenen şeyin kendisinin mükemmel veya yüce olmasından ziyade ortada bir şeyin benimsenme ihtiyacının varlığı ve buna uygun bir aday model arayışının öyle veya böyle sonuçlanacak olması asıl mesele burada. Kimisi bilimsel gelişmeleri ve doğa kanunlarını güya gerekçe göstererek varoluş amacını üstün bir ırk idealinde buluyor veya bulduğunu sanıyor, kimisi bilimsel gelişmelerin yarattığı soğuk ve acımasız dünya modelini kabullenmeyerek her şeyin göreceli olarak yaşandığını savunarak kendisini uçarı bir özgürlük anlayışında buluyor. Kitabın bahsettiği konuların içeriği derya deniz olduğundan anlatacak çok şey var ama inceleme çok uzuyor bu sefer de. Özellikle son 150 yılda yaşanan fikirsel gelişmeleri, sosyolojik akımları, tarihsel olayların arka planlarını anlamak için bir motivasyona sahipseniz gönül rahatlığıyla önerebilirim. Kitapta adı ve fikirleri yansıtılan sayısız isme dair altyapınız ne kadar sağlamsa, okumanızdan alacağınız verim ve zevk de artacaktır diye tahmin ediyorum. Ben de bazı kişileri ilk kez duydum, bazılarının neyi savunduğunu daha iyi anlamış oldum bu vesileyle. En azından herkese şöyle bir değinmiş oluyorsunuz ve hakkında merak ettikleriniz için ileride daha detaylı okuma yapma arzusu uyandırabilir içinizde. Tavsiye ederim. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------- Kitap incelemesi bitmiştir. Kalan kısım daha çok şahsi çıkarımlarıma yönelik olacaktır. ----------------------------------------------------------------------------------------------------------- Okurken aldığım bazı notlar vardı. Bu notlar üzerine benim anladığım şekilde bahsetmem lazım. Karışık ve belli bir düzenden kopuk olabilir. Daha detaylı kafa yormak isteyenler için belki işe yarayan konu başlıkları bulabilirsiniz. * Dini inancın daha çok varoluşsal kaygılardan türediğini ve en temel ihtiyaçların bile giderilmesinin risk altında olduğu hayatta kalma mücadelesinin yaşandığı bir ortamda aşırı fanatik şekilde geliştiğine katılıyorum. İnsanlar susuyorsa eğer içtikleri suyu suçlamak bir işe yaramaz. Neden susadıkları ve bu ihtiyaçlarını en makul şekilde nasıl giderebileceklerini anlamaktan geçiyor çözüm. En hardcore dinciyi alın mesela Norveç'e yerleştirin. Ama kalabalık ve toplu halde bir sosyolojik yapı inşa edecek ve orayı kendine benzetecek bir şekilde değil. Normal bir birey olarak o düzende yaşadığını hayal edin yalnızca. Eminim ki zaman içinde algıları yumuşayacak ve 1-2 nesilde adapte olacaktır çocukları, torunları. İnsanın belli bir doğası var önce bunu bir kabul etmemiz lazım. Bazıları sanki uzaydan bir anda bu gezegene ışınlandığını veya bambaşka ve eşsiz bir yapıyla hayata gözlerini açtığını falan sanıyor gibi algılıyor dünyayı içten içe ama durum öyle değil. Belli bir biyolojik şablonun ürünüyüz hepimiz. En uzak ve aykırı olanlar dahil sınırları belli bir çerçeveden hayata bakabilecektir. Zaten herkes inanılmaz derecede kendisine has ve neyi arzulayacak olacağına bile bağımsız bir zihinle karar verebiliyor olsaydı toplumsal hayatta hiçbir klişe ve kalıp var olmazdı. Ama öyle değil. Binlerce yıl önceki atalarımızdan bireysel olarak çok da farklı sayılmayız çünkü henüz donanım olarak değişime uğramadık. Günün birinde cyborglara dönüşürsek kıyaslamayı o zaman yeniden değerlendiririz. İnsan, kişilik, benlik aslında temelde aynı maddeden, aynı özden oluşuyor ufak tefek farklılıklar dışında. Aynı bedeni ıssız bir ormanda kabile hayatında da büyütebilirsiniz, 2500 yılında Jetgiller gibi bir yaşam tarzının içinde de... Aynı malzemeden o kadar farklı seçenekler çıkabilir ki bunu hayal etmek bile güç. Ortaya çıkacak sonuç elbette farklı olacaktır ama bu insan temelinin bambaşka olmasından değil, çevresel faktörler neticesinde esnek ve şekillenebilir bir yapıya sahip olmasından kaynaklanır. * Feminist, savaş karşıtı, edebiyatçı, anarşist, modern dansçı, sürrealist tayfanın oluşturduğu radikal düşünceli grubun kendine en çok mesken edindiği yer olan Ascona/İsviçre'de büyüyüp geliştiği ve özgürlüğü doyasıya yaşadıkları bölüm oldukça dikkatimi çekti. İçgüdülerine göre hayatı dolu ve yoğun yaşamaya çalışmalarını yadırgadığımdan değil ama git gide nasıl dini bir tarikata dönüştükleri kısmı ilgimi çekiyor asıl. Ya insan bir kurgunun veya yaratılan anlamın içinde mutlu, verimli, hevesli olarak yaşayabilir ama neden illa her seferinde sonsuzluğa açılan kapı gibi, tanrısal bir güce tapınma gibi, her şeyin en büyük ve önemli anlamı gibi formatlara sokmak zorunda her şeyi? Madem evrensel bir anlam yok ve bunu inşa etmek zorundayız tamam. İnşa ettin ve tepe tepe yaşıyorsun anlamını bu da güzel. Ama neden o anlam her şeyin en üstünde ve kutsallaştırılmak zorunda oluyor kaçınılmaz olarak? O şekilde algılanmasa kıymeti mi azalacak? Boşa yaşıyormuş hissi mi gelecek? Öznel bir tercihin nesnel gerçekliğin en merkezine sorgusuz sualsiz yerleştirilmesine neden bu kadar hevesliyiz? Metafiziksel aşkınlığa olan açlığımız beni gerçekten hayretlere düşürüyor. * Kitapta Nietzsche çok önemli bir yer tutuyor ve ardından gelen birçok siyasi, toplumsal, sanatsal inşa içerisinde öyle veya böyle etkileri hissediliyor. Basit vatandaşın zihnini de oldukça etkilemiş tabi ki ama özellikle de resim, heykel, tiyatro, edebiyat vs. çağın ruhunu yansıtan eserlerin en önemli belirleyici figürü olarak görülüyor. Belli kesimler tarafından tahmin edeceğiniz üzere peygamberleştirilme eğiliminden nasibini alıyor o da. Ama şu da dikkat edilmesi gereken bir nokta ki: ama bilerek ama bilmeyerek herkes ondan farklı şeyler anlıyor ve kendi tarafına çekmeye çalışıyor. Bu durum sadece Nietzsche için de değil aslında kim veya ne olursa olsun zaman içinde özünden koparılıyor ve bambaşka bir anlama atfediliyor. Bu dejenerasyon kaçınılmaz gibi duruyor. Özellikle günümüzün vasat kalitedeki çok sesliliğinde. Darwin için de keza çok alakasız gibi görülse de Almanya'da nazizmin dayanaklarına bakarsak en önemli pay sosyal darwinizm olabilir. Elbette bu dayanak olmadan da yapacakları şeyleri yapabilirlerdi ama yaratmaya çalıştıkları suni idealin içerisinde belli başlı ilke ve kurgulara ihtiyaç duyuluyor. * John Dewey gibi pragmatistler felsefeyi bir gerçeklik arayışından çıkararak hayatın ne şekilde iyileştirilebileceğine dair uygulamaya yönelik bir umut aracı olarak görüyor denebilir. Saygım sonsuz; fakat bu durum bana göre değil. Hayatı nasıl yaşamamız gerektiği ile hayatın, evrenin, nesnelliğin ne olduğuna dair sorular bana göre bambaşka iki şey. Evet insan olarak yapımıza uygun olacak en güzel kurguyu tasarlayabilir, inşa edebilir ve yaşayabiliriz. Tek bir var olma, tek bir benlik temsil etme şekli yoktur. Ama var olanı var olduğu şekliyle anlamaya çalışmak ve kabullenmek benim için olmazsa olmaz bir ilke. Eğer nasıl yaşamamız gerektiğini hayatın ne olduğunun üzerine, hayatın kendisinin okunamayacağı şekilde yapıştırmaya kalkarsak bu tehlikeli ve eksik bir yaklaşım olacaktır. Çok sayıda kişinin bazen de gönüllü şekilde düştüğü bu yanılgı yüzünden bu iki kavramı birbirinden ayrı profesyonellikte algılayamıyor, deneyimleyemiyoruz. Evreni olduğu gibi görerek ve kabullenerek buna göre kendimize uygun bir model geliştirerek ona sadık kalmalıyız, ama farkındalığı kaybetmeden. Yeri geldiğinde ve zor durumlarda yarattığımız kurguyu bir kenara bırakarak evrenin işleyişine uygun tedbir ve kuralları uygulamaya koymak konusunda da zihni hazırlık ve farkındalık sahibi olmamız gerekiyor. Dünya'ya yaklaşan devasa bir göktaşını evrene olumlama mesajları göndererek yörüngesinden saptıramazsınız. Yağmur duasına çıkarak bereket getiremezsiniz. Evrenin ve var oluşun kendine has birtakım kuralları ve yapısına tabiyiz; istesek de istemesek de... Kendimize yarattığımız güvenli alan içerisinde istediğimiz filmi oynayabilir, istediğimiz karaktere bürünebilir, istediğimiz değerlere sadık kalabiliriz. Ama orada, dışarıda insan olmanın anlamının ötesinde de bir gerçek yatmakta. Bu hakikati kabullenmek istememelerinin sebebi en derinlerde dönüyor ve dolaşıyor yine aciz varlığımızın bir yan ürünü olan korkuya bağlanıyor bence. Bunun neticesinde de kabullenmeme, alternatif bir hakikat üretme, hoşa gidecek ve sindirilecek bir tasarıya tutunma hali başlıyor. Tasarıya ve uygulanmasına karşı değilim, yeri geldiğinde hepimiz zihinlerimizi manipüle ederek sağlıklı kalmasını sürdürmek zorundayız. Her şeyi en yalın ve çıplak, soğuk haliyle karamsar bir görüyle yaşamak zorunda değiliz. Ama bu kandırmacanın farkındalığı tamamen yok etmesi ve geri döndürülemez bir şekilde algılarımızdan gerçekliğin silinmesini de gerektirmemeli. Bu dengeyi zihinlerimizde sağlıklı kurabilirsek her şey daha berrak ve iç çatışmadan uzak biçimde yaşayabileceğiz. İnsanlık sürekli olarak herkesi sindiren, susturan katı mutlakiyet ile gerçeklik bağlamından koparak ve her düşünceyi olumlayarak sonsuz sayıda doğruculuk saçmalığı arasında sürükleniyor. Neden felsefi-mantıksal düşünce yapısıyla nitelikli bir şekilde belirlenmiş ve zamanla güncellenen makul bir çözüm bulamıyoruz? Zaten çoğu çıkmazın ve sorunun en makul cevabı genellikle bir denge halinde olmak değil midir? Hiçbir ahlak kuralının, hiçbir düzenin diğerine göre daha üstün sayılamayacağını varsaymak bana fazla göreceli geliyor. Mesela hırsızlık hangi gelişmeye çalışan sürdürülebilir bir toplumda iyi bir davranış olarak sayılabilir ki? Elde var bir. Devamı elbette ki getirilebilir. Hayatın her alanında sonsuz sayıda kural getirilmesi ve koşulsuz benimsenmesi beklenemez ve gerek de yoktur zaten ama bazı temel şeyler insan olmamızın tanımı ve yapısı gereği kendiliğinden ortaya çıkar ve bunları doğru kabul etmemek için hiçbir mantıklı sebebimiz olamaz. * Bir çocuk düşünün. Kendince bir oyun yaratır ve o kurguda kendini kaybedercesine oynar. Yaptığı şeyin oyun olduğunun farkındadır ama yine de bu onun yaptığı şeyi anlamlı, keyifli, özel olmaktan alıkoymaz. Hayatı sanırım böyle yaşamamız gerekiyor. * Teosofizm, okültizm, ezoterizm gibi öğretiler hep insanın hayata dair tatminsiz kaşıntısından türemiş gibi geliyor bana. İnanca olan açlık talep yarattıkça bazı şeylerin ortaya çıkıp filizlenmesi sadece girişimci bir mucite ihtiyaç duyuyor. Arkası bir şekilde geliyor. İnsan kendi zaaflarını, korkularını, egosunu, önyargılarını aşmalı her şeyden önce. Belki tamamen mümkün değil ama önce tüm psikolojik arka plan çöplüğünden kendini arındırmalı ki bağımsız, objektif, saf bir zihin haline en yakın pozisyonuna gelmeli. Ondan sonra neye inanıyor, neyi savunuyor, doğru olan nedir ona göre yorum yapmalı. Kendisinden önce hali hazırda zaten var olan evrenin işleyiş biçimi ve yapısı hakkında bol keseden atıp tutmadan önce şunu bir kendine hatırlatmalı: 13.82 milyar yaşta ve benden bağımsızca işleyen devasa bir evrende henüz 100-150 bin yıldır var olan, ortalama 100 iq seviyesinde düşünme ve kavrayış yetenekleriyle sınırlı olan, evrimsel sürecin bedeninde ve zihninde bıraktığı birçok ilkel mirasa sahip mütevazi imkanlara sahip bir primat türüyüz. Tüm varoluşa dair belli büyük fikirler ortaya atarken bunları kendi kısıtlı psikolojimizden damıtarak yarattığımızın farkında olmalıyız. Bu yüzden yanılma ihtimalimiz çok fazla. Bu yüzden dogmatik olmak çok tehlikeli ve hatalı. Açıklamalarımızda ve gerçeklik algımızda işkembeden sallamaktan kaçınmalı ve temkinli olmayı bilmeliyiz. O halde işleyişe dair daha güvenilir ve zihnin kusurlu çalışma biçiminden bağımsız şekilde test edilebilir verilerin analizini, sonuçlarını daha çok dikkate almamız gerekir. O yüzden önce refleksif-içgüdüsel kavrayış zincirlerimizden olabildiğince kurtulmak konusunda gelişmeliyiz ve zihnimiz yeterince açılmalı ki dönüp de etrafımıza baktığımızda tüm varoluşa dair hadsizce çıkarımlarda bulunmayalım. İnsanlar hayata böyle bakmadıkları için tüm öğretiler ve dinler adeta şuursuzca bir moda takibi halini almış vaziyette. Halbuki aklın yolu birse (en küçük ayrıntıya kadar tamamen olmasa bile mantık, matematik, mukayese gibi herkesin paylaşabileceği şeyler var) aşağı yukarı benzer sonuçlara varılabiliyor olunması, çevresel koşulların insanları kolayca en aptalca seçimlere yöneltmemesi ve bunların tarihsel ölçekte zırt pırt değişmemesi gerekirdi. Bazı insanlar somut olarak dinlerin kendisini suçluyor. Sanki müthiş rasyonel davranışlar gösteren topluluklar kusursuz medeniyetler kurmuştu da üzerlerine gökten pat diye düşüp başlarına musallat olmuş dinlerin kendisi bir sorunmuş gibi görüyorlar herhalde. Batıl inanç üretme makinesi gibi çalışan zihinsel yapımız burada temel problem. Dinler ve diğer birçok öğreti bu şemsiye altında tezahür eden sonuçlar aslında. Yani sebep değil, sonuç olarak ortaya çıkıyor. Evet daha sonraki aşamalarda sonuç, aynı zamanda yeni şeylerin de sebebi haline geliyor ve sebebi daha da besleyip büyütüyor ama kastetmek istediğim şey anlaşılmıştır. Mesela evrene dair genel bir ön kabulümüz elbette ki olabilir ki bunlar da bilimsel anlamda hipotez dediğimiz az da olsa gerekçelendirilmiş tasavvurlardır zihinlerimizde ortaya çıkan (ama bunlara hemen körü körüne bağlanmamalı tabi ki). Zihnimizdeki bir hipoteze göre panteistik bir evren tasarlayabilir, bu görüşü mantıklı görebiliriz alternatif açıklamalar arasından mesela... Ama kitapta geçen adını hatırlamadığım biri, iddialı bir spiritüelist görüş geliştirmiş ve 28 farklı karakter tipi bulmuş. Ayın her günü bedenimizde başka bir karakter tekamül ediyormuş falan filan... Ya arkadaşım bu kadar spesifik yaratımlar yaparken (seni 28 sayısında durduran ne oldu mesela???) ve bu düşüncelere amansızca tutunurken gerçekten için rahat mı ve bu uydurmacaları çevrendekilere ateşli bir şekilde anlatırken hiç mi şüphe duymuyorsun? Uydurduğumuz tüm şeyler insanın kendisini tatmin edecek fantezi neyse, onu evrenin işleyişine entegre etme çabasından ibaret. * 1'nci Dünya Savaşı öncesi savaşın epey geniş bir kitle ve sanatçı tarafından arzulanması, övülmesi, kahramanlaştırılması açısından psikolojik yapı da oldukça enteresan geldi bana. Savaş sonrasında boyunun ölçüsünü alan insanlık 2'nci Dünya Savaşı için hiç de hevesli görünmüyordu. İki büyük savaşın ardından özellikle holokost ve atom bombalarının yarattığı travma etkisi tanrıya, umuda, insanlığa, değerlere dair her şeyi kökten değiştirme anlamında çok büyük etki yarattı. Ardında yaşanan devasa yıkım ve anlamsızlık ortamında yine çağın altyapısına uygun sanatçılar yetişti. Örnek olarak 7'nci yüzyıl Arabistan çöllerinde Marksizm benzeri bir yapının oluşmasını bekleyemezsiniz. Ya da 13'üncü yüzyıl Avrupa'sında şartlar henüz oluşmamışken kapitalizm meydana gelemezdi. Biri bunları ortaya atsa deli gözüyle bakarlardı. Her şey zamanının gerekliliklerine ve ruhuna uygun adımlarla ilerliyor. Çoğu filozof veya fikir insanı ebedi bir çözüm sunmaktan uzak noktada duruyor aslında. Kendi çağlarının sorunlarına bir çözüm geliştirme motivasyonuna sahip olduklarını aklımızın bir köşesinde bulundurmamız gerekiyor. * Kendisini okumadım ama yazarın anlattığına göre Virginia Woolf mesela hayatın anlamını anın basitliğinde, aile ve arkadaşlığın samimiyetinde, sanatın güzelliğinde buldu gibi anladım yazılanlardan. Aslında her şey bu kadar basit. Onu bizler kendi zihinlerimizde ve tatminsizliklerimizde zorlaştırıyoruz, kaşınıyoruz. Anlatım tarzına ve bakış açısına bayıldığım bir şahsiyet ( Yalın Alpay) geçen gün izlediğim videoda Freud, Sartre falan bahsederken onların edinimlerinden şu örneği verdi: "Kişi tamamlanmamış bir projedir. İnsan dengesizlik ve özdeşleşmemişlik halindedir ve dengeye gelmek ister." Evet dengeye gelmeden bir türlü rahat edemeyeceğiz, tatmin olamayacağız ve arayıştan kurtulamayacağız. Bu dengeyi bir an önce sağlamaya çalışın ve kendinize yabancılaşmaya dur deyin. Kişilik yapınıza uygun olan yaşama şekli neyse toplumdan dışlanıp sosyal anlamda travma yaşamadan (bu yolu da seçebilirsiniz ama sosyal izolasyon bir noktada sizi delirtebilir) o şekilde hayatınızı dizayn etmeye ve rutinler oluşturmaya çalışın. Yoga mı iyi geliyor? Onu yap, ona anlam yükle, ona yoğunlaş bunda bir sorun yok. Benim anlatmak istediğim sadece yaptığın şeyde kendini kaybedercesine en temel hakikat olarak algılama halinin farkında olup olmamak. Yoksa aşkınlığı nerede size en uygun halinde buluyorsanız saldırın ona. * Tarih boyunca isim yapmış büyük düşünürleri gerçekten gözünüzde ilahlaştırmayın, kusursuz ve ultra zeki falan dolduklarını düşünmek için çok büyük sebepler göremiyorum ben. Koskoca bilmem kim bilemedi de sen mi bileceksin tarzında aptalca kabullere sahip olmayın. İnsanlığın gelişmesindeki temel sebep bilgi birikimidir. Tabi ki bazı önemli şahısların katkısı görece çok daha büyük olmuştur ama bir insanın bir alanda uzman olması onu hayatın her alanında, her koşul altında tanrısal ve yanılmaz bir otorite yapmaz. En mükemmelimiz bile aptalca takıntılara, batıl inançlara, mizacından kaynaklanan tuhaflıklara sahiptir. En çok şey bilen değil, hatalı zihinsel takıntılarından kendini en çok özgür bırakabilmeyi başaran kişiler en doğru görüşleri geliştirebilir. Bir fikir, bir kavram daha en baştan yanlış ise eğer, isterseniz o konuda dünyanın en bilgili, en uzman ismi olun ve boy boy kitaplar yazın, hakikate dair bir geçerliliği olur mu bunun? İnsanlığın kültür mirasında farklı bir renk olarak güzelce anarız ama onu benimsemek gerekliliği farklı bir şeydir. Mesela 50 yıldır dini külliyatı yalayıp yutmuş alimler alimi bir hocayı düşünün. Adam dini lego gibi tüm parçalarına ayırıp yeniden toplar ezberden o derece iyi. Vay be ne alim, ne bilgin adam dersin. İyi de bu adam eğer en temel doğa bilimlerinden bile bihaber, daracık bir spektrumda sıkışıp kalmış biri de olabilir. Bu durumda kendi uzmanlığı dışında kendisinden bilgi ve tavsiye almak ne derece akıllıca olacaktır? * Dilin yapısı ve düşünce oluşturma biçimine etkisi de önemli mesela, içinde bulunduğun kültür, ortak bilinç... Tarihsel sürece ve insanların oluşturduğu ideolojilere zamandan ve mekandan ayrı durarak, sonsuz bir bilinç penceresinden bakmak gerekiyor hangisini benimsememiz gerektiği noktasında. İlla açık büfede yemek seçer gibi bir şeyler almak zorunda da değiliz. Hepsinin doğru ve işe yarar kısımlarından alarak ve kendi tasarımımızla bütünleştirerek bir model ortaya koymamız gerekiyor zaten bence. Komaya girmeden buraya kadar ulaşmayı başarabilen varsa takdir ediyorum kendisini. Mükemmel kıvrak bir bağlamayla veya özlü bir sözle falan bitirmiyorum. Notlarım bu kadardı kitaba dair o yüzden burada konuyu kapatıyorum. İyi okumalar!
Hiçlik ÇağıPeter Watson · Kronik Kitap · 202455 okunma
··
1.725 Gösterim
4 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
İnsanın anlam arayışı benim de ilgimi çeken ve sıklıkla düşündüğüm bir konu. Zaman içinde dönemler ve disiplinler değişse bile bu konu hep güncelliğini korumayı başarmış. Analiziniz okuru düşünmeye iten, aceleye gelmemiş, faydalı bir inceleme olmuş. Anlam arayışı meselesi çağlar boyu süreklilik arz etmiş olsa da her metin bunu yeterince hissettiremiyor. Eserin gücü işte burada devreye giriyor, onu okuduktan sonra bile zihinde işlenmeye devam edebilmesinde.
Fikirler Tarihi kitabı da okuma anlamında ciddi bir çaba gerektirse de çok katkı sağlayacak bir yapıt. Güzel bir inceleme olmuş. Zihinsel emeğinize sağlık.
Sheldon
Gönderi Sahibi
Aa siz ikisini de okumuşsunuz. Okuyanlar net şekilde tavsiye ediıyor. Ne zaman girişebilirim bilmiyorum ama bir gün okuyacağım kesinlikle. Teşekkürker.
"En çok şey bilen değil, hatalı zihinsel takıntılarından kendilerini en çok özgür bırakabilmeyi başaran kişiler en doğru görüşleri geliştirebilir. " Alkışlıyorum bu cümleyi . Zihnin kendi düşüncelerini analiz edebilme ve çıkarımlar yapabilme yeteneği bu. Bu yetiye "metabiliş" denildiğini öğrendim yakın zamanda. Zekanın en yüksek göstergelerinden biriymiş ayrıca. Sokrates' in düşündüğü gibi: "Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir." noktasında olmak, bilginin netliğinden ve keskinliğinden özgürleştirerek uçsuz bucaksız bir ufuk açar insana...
Sheldon
Gönderi Sahibi
Benim de en çok hoşuma giden kısımlardan biriydi orası (başkası yazmış gibi konuşuyorum 😂). Metabilişin ne olduğuna dair bilgi içimde bir yerlerde ismi konmamış şekilde var olsa da bunu hap şeklinde sizden öğrenmiştim ve oldukça önemli bir kavram bence de. Bir insanın gözlerinde o farkındalıksızlık barındıran ifadeyi gördüğümde sahip olduğu tüm bilgi anlamsız hale gelmiş gibi hissediyorum.