• 128 syf.
    SERGÜZEŞT (serüven, macera)

    "Sergüzeşt bir vaat idi. Vaadini niçin tutmadın ?.."

    Dilber, otuz üç sene sabah olmak bilmeyen, ufuklarında şafak görünmeyen bir şebi-yelda ( en uzun gece, bitmeyen gece) içindeydi.

    Hürriyetine !!!
    Esaretin aleyhine söylüyorum
    ' hürriyetine' ..
    Küçük yaşta tüm güzel duygulardan mahrum bırakılan bir kalp, kapanmakta olan bir kapı daha.. Ah bu dünya ne beyhudeydi, ne boştu oysaki.. Zengin, gönlünü fakire açardı. Fakir bahtsızlıktan oraya dahi intikal edemezdi..

    Kapılar üstüme kilitlendi, yalnız, soğuk ve karanlık bir odada yıldızlardan mahrum bırakıldım. Yalnızca valide hayali kurmak içimi ısıtıyordu.
    Acılar içinde kıvransam da yutup içime atmayı alışkanlık edinmiştim.
    Esaret dedikleri böyle olmamalıydı; bir kalbin içine haps olacaktın mesela. Bu sefer sevgi karşılığını almalıydı..

    " Güzellikten büyük asalet, safvet-i kalpten büyük servet mi olur?"

    "Asalet teşrifat ve servete, servet nümayiş- i asalete tapıyor. Ben ismet ve muhabbete."

    " Gönül muhabbete karşı daima çocuktur. "

    Aklım Nil' in azgın sularının yuttuğu bir kalpte kaldı..
    Ah Dilber ah..

    Acaba Nil' in bu müthiş, bu mühlik girdap ve seylâbeleri, bu zavallı Dilber' i bu bedbaht esiri nereye götürüyor?

    HÜRRİYETİNE

    Gülsüm Aşkın
    09.09.2019
  • https://www.youtube.com/watch?v=wcuw_3DRlUs

    Gönül...

    Bunca yıl herkesten kaçtın,
    En sonunda buldum sandın,
    Ansızın içini açtın,
    Yapma dedim, yaptın gönül...

    Gözleri senden uzaktı,
    Fark edilmez bir tuzaktı,
    Sana böylesi yasaktı,
    Yapma dedim, yaptın gönül...

    O bir yolcu, sen bir hancı,
    Gördüğün en son yalancı,
    İçinde ki derin sancı,
    Gitmez dedim, kaldı gönül...

    Sen istedin, ben dinledim,
    Senden ayrı olmaz dedim,
    En sonunda ben de sevdim,
    Şimdi beni kurtar, gönül...

    Gözlerin bakar da görmez,
    Ellerin tutar da bilmez,
    Gece, gündüz, fark edilmez,
    Demedim mi sana gönül?..

    Sabahın tam üçündesin,
    Dertlerin en gücündesin,
    Hâlâ onun peşindesin,
    Gitme dedim, gittin gönül...

    Böylesi sevdiğin için,
    Bir kördüğüm oldu için,
    Ağlıyorsun için, için,
    Demedim mi sana gönül?..
  • Devirler değişti, rızklar bölündü, kârlar, kispler yolunu şaşırdı. Ahir zaman mı geldi? Bana sorarsan geldi evlat. Ahir zamanda kimse kimseyi tanımayacak, evlat babasına baba evladına çemkirecek, büyük küçük bilinmeyecek der kitap. Yalan mı? Biliniyor mu? Üstüne titrediğimiz yavrularımızdan nefret etmiyor muyuz? Hatır, gönül, eşlik dostluk, ahbaplık kaldı mı?
  • Allah kendisine Hükümranlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim'le tartışanı görmedin mi?

    Hani İbrahim ona, Benim Rab'bim diriltir ve öldürür demişti,
    O da ben de öldürür ve diriltirim demişti.
    İbrahim şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de batıdan getir deyince,
    Kâfir şaşırıp kaldı...

    ....

    Mallarını Allah yolunda harcayanların drumu:
    Yedi başak bitiren, ve her başağında 100 tohum bulunan bir tohum gibidir.
    Allah, dilediğine kat kat verir.

    ....

    Malını Allah CC yolunda harcayan,
    Sonra da harcadıklarının peşinden başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab'leri katında mükafatları vardır.

    ....
  • Padişah şadırvanların arasından güvercin adımlarıyla geçerek tüm bu şaşaayı unutturan küçük bir odaya çekilmiş, sırrı dökülmüş aynaya bakıyordu. İri kan damlaları akıyordu gözünden her baktığında. Oysa öyle bir şey olmadığını kendisi de biliyordu. Yalnızca mutsuzluğuna kaftan biçmekti onunki. Her şeye hükmediyordu da, ‘ol deyince olan’ şeylerin arasında bir çocuk yoktu işte.



    Aynı dertten kavrulan vezir aynada padişahı görerek yanına geldi. Sonra birlikte padişahın kent dışındaki bahçesine gittiler. Sessiz ve kendini aşındıran bir yürüyüş için… Ne ki o ıssız yerde karşılarına çıkmayı bilen derviş, dertlerini de biliyordu elbet.

    – İkiniz de evlat için niyet etmişsiniz. Padişahım senin bir kızın olur, vezirinin de bir oğlu ama sebepsiz olmaz, dedi.



    Gözleri yeşillendi padişahın:

    – Aman derviş, dedi. Ne olursa senden olur.

    Derviş koynundan bir elma çıkardı, ikiye böldü. Padişahla vezirine bu yarım elmaları verip kızın adını Zühre, oğlanın adını Tahir koymalarını söyledi. İkiye bölünen elmanın birleşmesi için uyardı padişahı:

    – Eğer onları ayırırsan, başlarına öyle haller gele ki, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber gibi kıyamete kadar söylene!

    Padişah dervişe vermek üzere koynundan altın kesesi çıkarıyordu ki, derviş yel olup kayboldu.

    O gece Tahir ile Zühre’nin anaları hamile kaldı. Göz açıp kapayıncaya kadar da dokuz ay on gün tamamlandı. Kardeş gibi birlikte uyur birlikte uyanırdı çocuklar. Birbirlerini görmeseler, feryatlarından durulmazdı. Zaman çemberini çevirip ilerledikçe, Zühre’nin kalbi Tahir’e başka türlü bakar oldu. Ama Tahir onu kardeşi bildiğinden aşkına yanıt vermedi. Zühre Tahir’e aşk ateşi düşürmesi için yalvardı Tanrı’ya. Ve ateş düştüğü yeri delilikle yaktı. Gençler Zühre’nin kent dışındaki bahçesinde buluşuyordu.

    Tahir Zühre’ye dedi ki:

    – Ey benim Zühre’m, eğer ben dünyada senden başka yar seversem muradıma ermeyeyim; sen de başkasına gönül verirsen, Tanrıdan dilerim ki, o mutluluk seni perişan etsin!

    Zühre de ona dedi ki:

    – Tahir kaşların kara, her bir teli gönlümde ayrı yara, ben sözümden dönmezem, çekseler beni darağacına.

    Ne ki onları gören Arap kölenin muradı başka idi. Âşıkların halini Hanım Sultan’a bildirdi. Sultan kızını allı pullu şehzadelere saklamış, razı gelir mi hiç Tahir’e? Padişahsa dervişe verdiği sözde hâlâ, düğün dernek kurulsun der ama hatun inatçı. Kocasına büyülü sular içirip Tahir’den nefret etmesini sağladı. Yetinmedi, ölüm hükmüne kadar vardırdı işi. Vezir yalvarıp yakarınca, Tahir darağacından kurtuldu ya, Mardin’de bir zindana kapatıldı. Sevgiliden ancak gelip geçen kervanlar aracılığıyla haber almaktaydı. Açılmayan kapıdan, olmayan pencereden yedi yıl sonra Hızır içeri girdi ve dedi ki Tahir’e:

    – Serbestsin, var git sür atını sevgiline!

    Tahir pencerenin altında, Zühre ister ki kement atıp alsın sevgilisini koynuna. Ama yâr gelemedi yanına. Biri yukardan, biri aşağıdan ağlaşırken Padişah’ın adamları Tahir’i fark edip pusuya yattı. Tahir hepsini öldürdü. Baktılar olacak gibi değil, beş yüz, o da olmayınca bin asker saldılar üzerine. Zühre Tahir’in canının bıçağın ucuna yürüdüğünü anlayınca, teslim olması için yalvardı. Ricacılardan etkilenen padişah Tahir’i öldürmedi ya, sandığa kilitleyip salın üzerinde nehre bıraktı.

    Zühre, salın Göl Padişahı’nın ülkesinden geçeceğini düşünerek padişahın kızlarına mektup yazmıştı. Kızlar Tahir’i kurtardı kurtarmasına ama aşklarından da birbirlerine düştüler. Üç narın üçü de çatlamıştı ve tanelerini Tahir’in üzerine saçamazlarsa onu öldüreceklerine yemin ettiler.



    Derken dönüverdi devran, Hızır yine imdada yetişti, delikanlıyı kurtarıp dadısının evine getirdi. Tahir daha kapının eşiğine ayak vurduğu sırada çalan davulun zurnanın sesiyle şaşkına döndü. Zühre bir padişah oğluyla nikâhlandırılmıştı. Çaresiz, kadın kılığına girerek haremdeki düğüne katıldı. Oradaki kızlarla beyit söylerken Zühre onu tanıdı ve gerdek gecesinde hem kendisini, hem de kocasını zehirleyerek öldüreceğini söyledi. İşte tam bu sırada sevgilileri ayıran Arap köle de Tahir’i tanıdı. Bu sefer Padişah Tahir’i öldürmeye kesin kararlıydı. Ne ki araya bilginler girerek dervişe verdiği sözü hatırlattı.

    Padişah Tahir’e “Zühre’nin adını anmadan üç beyit söylemeyi başarırsan, sözümü tutacağım.” dedi. Tahir üçüncü beyit için ağzını açmışken, o sırada hamamdan dönmekte olan Zühre’yi gördü. Görmesiyle de kendinden geçti ve Zühre’yi aya değil, ayı Zühre’ye benzeten bir beyit okudu. Bunun üzerine son belli oldu. Cellât kesilecek boyun kendisininmiş gibi başını yere eğdi:

    – Emir padişahımındır.

    Zühre hem sevgilisinden olmuştu, hem de aklından. Bu sefer hainler dedi ki padişaha, Zühre Tahir’in bedeninden bir parça yesin ki oynayan aklı yerine dönsün. Zühre dellendi:

    – Dert verdikleri yeter, bir de çare vermesinler!

    Yârin bedenine kapanıp canını orada bıraktı Zühre. Ve anlaşıldı ki o zaman kötülük de sebepsiz değildir. Sevgilileri ayırmak için elinden geleni ardına koymayan Arap köle, âşık olduğu kadının peşinden gitti. Hançerini çıkardı, canını teslim etti.

    İki yarım elmayı birleştirdiler mezarda, Arap köleyi de başuçlarına gömdüler. O günden beri birinden ak, birinden al iki gül biter bu döşeklerden. Diğeri ise bir karaçalı olur aralarına girer, dalları birbirine kavuşturmaz. Karaçalıyı ne zaman kesseler, bir daha biter. Ama ne vakit ki âşıklar onlara dua eder; rüzgâr biri ak, biri al iki gül koparıp bir kuytuya sürükler ki âşıkların ruhları kavuşsunlar.
  • “... Devirler değişti, rızklar bölündü, kârlar, kispler yolunu şaşırdı. Ahir zaman mı geldi? Bana sorarsan geldi evlat. Ahir zamanda kimse kimseyi tanımayacak, baba evladına, evlat babasına çemkirecek, büyük küçük bilinmeyecek der kitap. Yalan mı? Biliniyor mu? Üstüne titrediğimiz yavrularımızdan nefret etmiyor muyuz? Hatır, gönül, eşlik dostluk, ahbaplık kaldı mı?”
    Orhan Kemal
    Sayfa 54 - Everest cep boy