• İnancın göstergesi, bireye ait ibadet alanı değil; hayata dair Hak, Hakikat ve Hukuk tasavvurudur...
    Aygün Akyol
  • "Belki her şey hakikattir. Belki her kavgada bir hak, bir haklı ve bir haksız vardır.
    Fakat aşkta ne hak, ne haklı, ne haksız, hatta ne de bir hakikat vardır. Onda yalnız bütün bunların yokluğundan var olan bir şey, güzellik vardır."
  • Asla ve kella, kat'a ve asla susmayacağız!.. Ve hem susturamayacaklardır. Durmayacağız!.. Ve hem durduramayacaklardır. Bu can, bu kafesten çıkıncaya kadar, bu ruh, bu cesetten ayrılıncaya kadar, bu nefes, bu bedenden gidinceye kadar; Risale-i Nur'u okuyacağız, neşredeceğiz. Risale-i Nur'un mahz-ı hakikat ve ayn-ı hak olduğunu ve Bediüzzaman Said Nursi'nin, yapılan ithamlardan tamamiyle münezzeh ve müberra olduğunu, iftiracı ve tertipçi, hunhar din düşmanlarına mukabil, izhar ve ilan edeceğiz.

    (Sözler 828.sh, KONFERANS - Risale-i Nur)
  • Önemli bir aldanma sebebi de insanın İlâhî ve Rabbanî hakikatları anlamakta kendi fikir ve muhakemesini yeterli görüp, nübüvvet kapısını çalmamasıdır. Halbuki, Allahü Azîmüşşân'a ve O'nun sıfat ve isimlerine nasıl iman edileceği, O Zât-ı Akdes'in bu kâinatı niçin yarattığı, insanları bu âleme hangi gayeler için gönderdiği, onlara ne gibi vazifeler verdiği, bu âlemden sonra nasıl bir âleme gidileceği gibi hakikatlar, bu sınırlı akıl ile kavranamaz. Bunlar ancak vahyin aydınlığı altında görünebilir.

    Allahü Teâlâ bu hakikatları bildirmek için peygamberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir. Gezegenleri güneşin, elektronları çekirdeğin, arıları bir beyin, karıncaları bir emir'in etrafında toplayan Allah, insanların da nübüvvet merkezi etrafında toplanmalarını irâde etmiştir. Tâ ki, onların kalbleri, ruhları ve vicdanları, Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) eliyle terbiye edilsin ve kemâle ersinler.

    Bilindiği gibi, insanların simaları gibi, fikir ve muhakemeleri, arzu ve hissiyatları da birbirinden farklı olduğundan aynı İlâhî ve Rabbani hakikate farklı şekillerde nazar edebilirler. Birisinin doğru gördüğüne diğeri yanlış diyebilir; birinin hak bildiğini diğeri bâtıl görebilir. Sonunda, insanlar sayısınca farklı görüş ve düşünceler, değişik değerlendirme ve hükümler ortaya çıkar.

    Ulvî bir hayata aday, ebedî bir saadete aşık olan insan için bu noksan ve sınırlı akıl kâfi bir rehber olamaz. İnsan onunla belli bir noktaya kadar gidebilir. Hakikati bulması, dünyevî ve uhrevî saadete erişmesi ancak peygamberlere tâbi olması ile mümkündür. Bu hakikata binaen Cenâb-ı Hak insanlara peygamberler göndermiştir. Tâ ki, hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, hakikat ile hurafeyi ayırabilsinler.

    Peygamberler (aleyhimüsselam), insanlara, Cenâb-ı Hakk’n varlığını ve birliğini bildirmişler, kendilerine tâbi olanları marifet tabakalarında yükseltmiş ve onları küfürden, şirkten ve bâtıl inançlardan kurtarmışlardır. O nuranî zâtlar, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına en mükemmel âyna olmuşlar, O’nu hakkıyla sevip, ümmetlerine de sevdirmişlerdir. Kendilerine inananları ebedî saadete teşvik etmiş, İlâhî azaptan sakındırmışlardır.

    Kâinatta tecelli eden İlâhî isimleri onlara okutturmuşlar ve âlemin nasıl seyir ve tefekkür edileceğini öğretmişlerdir. Kâinatın yaratılış sırrını bildirmişler, varlıkların nereden gelip, nereye gittiğini ve vazifelerinin ne olduğunu en güzel şekilde öğretmişlerdir. Kısacası, Allah'ın rızasını nasıl kazanacaklarını, İlâhî azaptan nasıl kurtulacaklarını bildirmişlerdir.

    Allahü Teâlâ, Peygamberleri (aleyhimüsselam) en ulvî bir fıtratta yaratmış, onların akıl ve kalblerini bütün meleke ve hissiyatlarını en güzel bir şekilde bizzat terbiye etmiş ve o mümtaz zâtları insanlık âlemine birer yol gösterici ve muallim olarak göndermiştir. Bilhassa, Peygamberler Sultanı olan Peygamber Efendimizi (S.A.V.) en güzel ve mükemmel bir surette terbiye etmiş, ona bütün hakikatlerin güneşi olan Kur'ânı göndermiş, onun bütün hakikatlarına, en ince sırlarına vâkıf kılmış ve insanları en yüksek mertebeye çıkartacak bütün meziyetleri o Habib-i Edîb (asv)'inde toplamıştır. O'nu güzel ahlâkın bütün şubelerinde en ileri dereceye yükseltmiş, iman ve ubudiyette, kemâlat ve fazilette O'nu insanlık alemine en mükemmel bir rehber olarak göndermiştir.

    Her biri birer hidayet yıldızı olan sahabeler; İmam-ı A'zam, İmam-ı Şafiî, İmam-ı Malik ve İbn-i Hanbel gibi büyük müctehidler; Şâh-ı Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, Rufaî ve Şazelî gibi kâmil mürşidler, Kur'ân-ı Azîmüşşân'm en ince sırlarına vâkıf olan Fahreddin-i Râzi, Taftazanî ve Seyyid-i Cürcânî gibi allâmeler; Muhyiddin-i Arabî, Mevlânâ, Şems-i Tebrizî gibi mutasavvıflar hep o hidayet güneşinin marifet ve imanından feyz almışlardır.

    Asrımızda küfür ve inkârın toplumun manevî bünyesini tahrip etmesi, birçok şüphelerin, hurafe ve safsataların insan zihninde mecra bulması, bu hidayet güneşinin ders ve terbiyesinden, irşad ve feyzinden yeterli ölçüde istifade edilmemesinden dolayıdır.

    Hatta fen ve teknolojinin bu gün ulaştığı ileri seviyesine rağmen, fert ve toplum hayatında huzuru temin edememesi, toplum hayatından sevgi, şefkat, merhamet ve adalet gibi ulvî esasların çekilip, yerini zulme, tecavüze ve anarşiye terk etmesi ve hiçbir felsefî doktrinin cemiyetin bu yaralarını teşhis ve tedavi edecek güce sahip olamaması, hatta bazı doktrinlerin bizzat zulüm ve tecavüze sebeb olması, hep nübüvvet mektebinin kapısını çalmamaktan kaynaklanmaktadır.
  • İlim: Gerçeğe ve vakıaya uygun düşen bilgi ve kanaattir. (Cürcani, et-Ta'rifat, Beyrut 1985, s. 160).

    İlim: Bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Bilgisizlik bilginin zıddıdır. İlim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır. İlim; nefsin, bir şeyin manasına ulaşmasıdır. Düşünen ile düşünülen arasında hususi bir alâkadır. (Cürcânî, et- Ta'rifat, s. 160, 167).

    "İlim, kavram olarak -kesin olsun veya olmasın- mutlak manasıyla düşünme, anlama, hayal etme ve idrak etme manalarına gelir." (Tahanevi, Keşşafü lstılahati'l-fünun, II, 1055; Sıdık b. Hasan el-Kunecî, Ebcedu'l-Ulum, Beyrut, 1978; I/10-el-Mektebetu'ş-Şamile-).

    Kur'an ve hadislerde söz konusu edilen ilimlerden, öncelikle İslami ilimler olmak üzere bütün ilimleri anlamak mümkünüdür. Kur'an-ı Kerim'in ilk emri, -mealen-: "Oku Allah'ın adıyla!.." şeklindedir. Bu ise, bütün ilimlerin okunması için bir teşviktir. Çünkü, kelam, hadis, tefsir, fıkıh gibi İslamî ilimler Allah'ı anlattığı gibi, fizik, kimya, astronomi gibi fen ilimleri de Allah'ı anlatıyorlar. Yeter ki, okunanlar Allah'ın adıyla olsun. Yeter ki, her ilmin dayandığı en son yer, asıl kaynak olan Allah'ın isim ve sıfatları ile bunlar arasındaki ilişki unutulmasın.

    "Gerçek anlamda Allah'tan en çok korkanlar, ona karşı saygıyla dolu olanlar âlimlerdir." (Zümer, 39/9)

    mealindeki ayetin ilme verdiği değeri anladığımız gibi, Allah'ın adıyla okunan her ilmin, Allah'a iman ve Allah'ı tanımada en önemli bir yol olduğunu da anlamak gerekir.

    "Hikmet müminin yitik malıdır; nerede bulursa, herkesten çok onun alma hakkı vardır." (Tirmizi, İlim,19).

    "İlim Çinde de olsa gidip araştırın, bulup alın." (bk. Acluni, Keşf'ü-l Hafa, I/138; Beyhaki, Şuabu'l- İman, II/254)

    mealindeki hadislerden şunu anlamak mümkündür: İlmin dini, milliyeti yoktur. Ayrıca bulunduğu yerin yakınlığı-uzaklığı düşünmeden bir Müslümanın her zaman ve her yerde araştırıp bulması ve alması gereken bir hazinedir.

    İslâm literatürüne göre, kesin ilim/bilgi elde etmenin yolları üçtür:

    1. Havass-ı selime (sağlam duyu organları). Bunlar göz, kulak, burun, dil ve deri olmak üzere beştir. Bu duyu organları hastalıklardan uzak olduğu takdirde kendileriyle elde edilen bilgiye güvenilir.

    2. Haber-i sadık (doğru haber). Bu da ikiye ayrılır:

    a) Mütevâtir haber: Yalan söylemek üzere birleşmeleri aklen mümkün görülmeyen bir topluluğun vermiş olduğu haberdir. Bunda şüphe edilmez. Meselâ bugün Avustralya kıtasının varlığını gözlerimizle görmesek bile, birçok kişi tarafından haber verildiği için tereddütsüz kabul ederiz.

    b) Haber-i Resul: Allah tarafından gönderilen hak peygamberin vermiş olduğu haber ve söylemiş olduğu şeylerdir.

    3. Akıl: İslâm dini akla büyük önem vermiş, onu ilim elde etme yollarından biri olarak kabul etmiştir. Bir şey akılla düşünmeden hemen bilinirse buna "bedîhî" denir. Düşünerek bilinirse "istidlâlî" denir. (bk . Şamil Ansiklopedisi, "İlim" maddesi).

    Çağımızda, ilim şöyle tanımlanabilir: "İlim/bilim: Evrenin, doğanın, insan ve toplumla ilgili olguların sistemli olarak bilinmesi, yöntemli bilgi." (Büyük Kültür Ansiklopedisi "İlim" maddesi).

    İmam Gazzali'den beri, ilimler iki grup halinde değerlendirilmektedir. Bunları bu gün, İslamî ilimler ve Müspet ilimler olarak adlandırabiliriz. Bunların birlikte okunmalarının önemini çağımızın büyük mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursi'den dinleyelim:

    " Vicdanın zıyası/ışığı, ulum-u diniyedir/dinî ilimlerdir. Aklın nuru, funun-u medeniyedir /fen ilimlerdir. İkisinin imtizacıyla/kaynaşmasıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah/kanat ile talebenin himmeti/gayreti pervaz eder/kanatlanır. İftirak ettikleri vakitte/ayrıldıkları zaman, birincisinde taassup, ikincisinde hile tevellüd eder/hilekârlık doğar." (Münazarat, s. 86).

    Sorunuzda yer alan ifadeler, bir hadiste-mealen-şöyledir:

    "Allah, sizden biriniz yaptığı işi sağlam yaparsa onu sever." Diğer bir rivayette ise

    "Allah, işini sağlam olarak yapan işçiyi/ustayı sever."(Aclûnî, I/243-44) ş

    eklindedir. Hadiste geçen ve bizim "sağlam" olarak tercüme ettiğimiz kelimenin aslı "itkan" dır. İtkan: bir şeyi ilim ve hikmet ölçüleri içerisinde sağlamca yapmak demektir. O halde, ister -namaz, oruc, hac, zekât gibi- ibadetler olsun, ister -mimarlık, mühendislik, doktorluk gibi- faydalı başka işler olsun, hepsi de bu hadisin muhtevasına dâhilidir.

    Bizzat Yüce Allah, kendisi yaptığı işlerinin hepsini, ilim ve hikmetle sağlamca yapmıştır.

    "Sen dağları görürsün de onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar, bulutlar gibi geçip gitmektedirler. Bu, herşeyi itkanla/sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki o, yaptıklarınızdan haberdardır." (Neml, 27/88)

    mealindeki ayette bu gerçeğe vurgu yapılmaktadır.

    Bilindiği gibi, ahlakın zirvesi, Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmaktır. Allah, kendisinin ahlakından bir zerre de olsa alıp onunla ahlaklanan kimseyi sever. Bu cümleden olarak, merhamet edenleri, affedenleri, hoş görenleri, adaletle davrananları sevdiği gibi, işlerini itkanla/ilim ve hikmet ölçüsüne göre sağlam yapanları da sever. Demek ki, dünya ve ahiretin mutluluğu; samimi davranışlardan, dürüst olmaktan, işlerini sağlam yapmaktan, Rabbine hâlis kul olmaktan geçer…

    "Herkes kendi evinin önünü süpürürse, belediyeye ihtiyaç kalmaz." diye bir söz var. Hakikaten, eğer öğrenci-öğretmen, amir-memur, işveren-işçi vs. herkes kendi işini sağlam yaparsa, toplumda ve dünyada huzur, barış, insanlık şaha kalkar.
  • Hased edenler, satılmış olanlar, her zemân Ehl-i sünnet kitâblarına saldırdı. Sonunda rezîl oldular. Bana iftirâ edenlerin gafletden uyanmaları, hidâyete kavuşmaları için (Yüz karası) kitâbını hâzırladım. m. 1970 de basıldı.

    Otuz madde ve altmış sahîfe olan (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbımı okuyanların teşvîki ile, ikinci kısmını da, üç yüz sahîfe olarak hâzırladım. Bu da, (m. 1957) de basdırıldı. Bu iki kitâb, temiz gençlikde, islâmiyyete karşı, öyle bir alâka ve câzibe uyandırdı ki, süâl yağmuru altında kaldım. Bu çeşidli soruları cevâblandırmak için, mu’teber kitâblardan terceme ederek yapdığım açıklamalar ve ilâvelerle, birinci kısmın otuz maddesine yetmiş madde dahâ ekliyerek ikinci baskısı meydâna geldi ve dörtyüz sahîfe oldu. Nihâyet Allahü teâlâ, ihsân ederek, yıpratıcı çalışmakla, üçüncü kısmın hâzırlanması da müyesser oldu ve 1379 [m. 1960] da basıldı.

    Salâhiyyetim olmadığını bildiğim hâlde, yalnız İslâm âlimlerinin, aklları durduran üstünlüklerine hayrânlığımın ve onlara karşı taşıdığım sevgi ve saygının mükâfâtı olarak ve bu temiz milletin, asîl gençlerin, din simsarlarının tuzaklarından kurtulmaları, dünyâ ve âhıret se’âdetine kavuşmaları için, kalbim sızlayarak etdiğim düâların karşılığı olarak, Allahü teâlânın tevfîkı ile meydâna gelen bu üç kitâbı, (m. 1963) de bir araya getirip, (Tam İlmihâl) adını verdim. Devâmlı süâller sebebi ile, kitâbımın her baskısına yeni ilâveler yapıldı. Hepsi ingilizceye de terceme edilerek (Endless Bliss) ismi verildi ve Hakîkat Kitâbevi tarafından altı cild olarak basdırılmışdır. Bu kitâbda, bu fakîre âid hiçbir bilgi ve fikr yokdur. Terceme ve toplamakdan başka nasîbim olmamışdır. Büyük, mubârek zâtların yazıları olduğu için, okuyanların fâidelendiklerini, zevk aldıklarını ve bölücülere, kitâblarıma saldıran, iftirâ eden zındıklara aldanmadıklarını görmekle, cenâb-ı Hakka şükr ediyorum. Böylece, temiz rûhlu, sâf kanlı, mubârek gençlerin, müstecâb düâlarına kavuşacağımı düşünerek seviniyor, bu kitâbı ve düâları kıyâmet günü için, biricik sermâyem biliyorum.

    (Se’âdet-i Ebediyye) ya’nî (Tam İlmihâl) kitâbımdaki fıkh bilgileri, hanefî mezhebine göre yazılmışdır. Bu bilgilerin çoğu, Muhammed Emîn ibni Âbidînin (Redd-ül-muhtâr) kitâbının 1272 [m. 1856] senesinde Mısrda Bulak matba’asında beş cild olarak yapılan baskısından terceme edilmiş, sahîfe numaraları bu baskıya göre bildirilmişdir. Hanefî mezhebindeki fıkh kitâblarının en kıymetlisi olan (Redd-ül-muhtâr)ın çoğunu muhterem Ahmed Davudoğlu türkçeye terceme etmiş, Şâmil kitâbevi tarafından [m. 1982-1986] arasında onyedi cild olarak basdırılmışdır. Kitâblarımızda âyet-i kerîmelerin tercemeleri değil, tefsîrleri ve meâlleri yazılmışdır. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiği ma’nâlara (Tefsîr) denir. Bir kelimenin, Allahü teâlâ ve Resûlullah tarafından, açık bildirilmemiş ma’nâlarından, ahkâm-ı islâmiyyeye uygun olanı seçmeğe (Te’vîl) ve bu ma’nâya meâl denir. Âyet-i kerîmeyi başka lisâna nakl edince, tercemesi denir. Âyet-i kerîmeler kısa ve tam terceme edilemez. İslâm âlimleri, âyet-i kerîmelerin tercemelerini değil, uzun tefsîr ve te’vîllerini bildirmişlerdir. Kitâbıma, en çok (Tefsîr-i Mazherî ) ve (Tefsîr-i Hüseynî)deki açıklamalardan aldım. Âyet-i kerîmelerin sıra numaralarını hâfız Osmânın “rahmetullahi aleyh” yazdığı Kur’ân-ı kerîme göre koydum.

    Bu (Tam İlmihâl)i okuyanlar, dedelerinin dînini şu’ûrlu olarak öğrenip, bölücülerin iftirâlarına aldanmıyacak, câhillerin, münâfıkların ve tarîkatcı ismi altında gençliği zehrliyen zındıkların, maddî ve ma’nevî soygunculuğundan kurtulacaklardır. Hak yolda birleşecekler, sevgili kardeşler olacaklardır.

    Müslimân, iyi insan, aklı başında kimse demekdir. Hakîkî müslimân, Allahü teâlânın emrlerine itâat eder. Allahü teâlânın emrlerine uymamak günâh olur. Kul haklarını, devlete olan borçlarını öder. Devletin kanûnlarına karşı gelmez. Kanûna karşı gelmek suç olur. Müslimân günâh yapmaz ve suç işlemez. Vatanını, milletini ve bayrağını sever. Herkese iyilik eder. Kötülük yapanlara nasîhat verir. Böyle olan müslimânı Allah da sever, kullar da sever. Râhat ve huzûr içinde yaşar.
  • Safahat' ını "Bir yığın söz ki samîmiyyeti ancak hüneri" mısraıyla özetleyen Mehmed Akif bir ideal adamıdır. Dünyaya baktığı açıyı ve düşüncelerini kabul eden etmeyen hemen herkeste ona karşı derin bir saygının uyanmasına sebep olan şey fikirleri ile yaşantısı arasındaki samimiyet bağıdır. O, Orhan Okay' ın ifadesi ile "bir karakter heykeli" olarak dikilir karşımıza. Karakter ve samimiyet ise her dönemde saygınlığı hak eder. "Sözüm odun gibi olsun hakîkat olsun tek" dizesi bu samimiyetin veciz itirafıdır.