• Sular uyanmıştı. Küreklerin altında, sandalların böğründe çırpıntılar, şıpıltılar vardı. Denizle güneş oynaşıyor, bir tarafa lal ışıkta mor adalar, öbür tarafta yarım ay şeklinde İstanbul limanı...
  • Martılar kadar özgür olmak isteriz, halbuki martılar özgür müdür? Onlar gökyüzünde insandan daha serbesttirler ama hani düşünceleri hani fikirleri nerede? Yaşamak ve soyun devamını sağlamaya çalışmaktan başka gayeleri yok. En özgür yaratık insandır, düşünmenin hududu yoktur ve insan ister martı olur isterse balık, yeterki özgürlüğü dışarıda değil içeride arasın...
  • Hem olmuş gibiyim aslında hem de en olmamışlardan,olmazlardan;olmazlara yanmaktan başka çare bulamıyorum. Aynaya bakıp içindeki çocuğu kaybetmediğin için teşekkürler canım kendim dediğim günlere ithafen , artık kapkara makyajım kulak mememde jöleli kızıl saçlarım ve kalan son insanlığımla şey diyorum bakıp aynadaki yansımama; artık kötü biri olmaman için hiçbir sebebin yok,teşekkürler diyip gözyaşlarımı gömleğime silip kahkaha basıyorum.

    Bilinmeyen bir girdap içine çekiyor beni, damla sakızlı kahve kokusunu bira kokusuyla takas ediyorum ve tüm cevapsız soruları gülerek karşılıyorum içimden dolu dizgin söverek.Giderek olgunlaşıyorum galiba, ama biliyorum içimdeki çocuk bir yerlerde saklanıyorsun hadi gel bir avucuna meşelerini koy diğer elin uçurtmanın ipinde olsun deniz kenarından koşa koşa gel, hani o sevginin en saf halini gördüğün çocukluk aşkının mahallesinde bekliyorum.

    Artık uçurtmalar değil yanan ormanlara su götüren helikopterler uçuyor gökyüzünde, çocukların avuçlarında rengarenk meşeler değil nasırlar var ve o her baktığında bahçenin tüm eriklerini toplamana sebep olan yeşil gözleriyle pembe yanaklarıyla çocukluk aşkın da evlendi ama bir şekilde uçsun istiyorum martılar ve özgürlüğü getirip çocukların avuçlarına döksünler.
  • Hani hatırlarsın İstanbul'un o gün başka medeniyetlerin çöküşü gibi o koca şehirde o kar altında seni bulma çabam yıkıp dökmüştüm bir sen kalırcasına duygularda.
    Yeniden inşa ederken o şehiri ilk işimiz martılara can vermekti iki mavi arası sonrası zaten çoktan o büyük heybetini kazanmıştı.
    O gün bir medeniyetin yeniden doğuşu bir insanın ölüşünden önce dirilişi gibi bir mucizenin anlatılmaz kısmı idi ve bunu yazacak olmam belkide ölmeden önce duyguların İstanbul kadar çok olmasına bağlıydı.
    Ne gündü hiç bir şehir yıkılır ve bir insan bir günde ölüm öncesi yeniden hayata dönermi biz bunu yaşadık hemde başka uygarlıklar medeniyetler görmüş bir şehiri yıkarak yeniden dikerek buna o gün tüm martılar şahitti ilk can verdiğimiz ilk duyguların beyaz kanatlı hali ile kısaca bir büyük kalbimin olabileceği bir günün sonraki yılları o gün o anda o günde....
  • Yine gecelerden hüzün,
    Sokaklar puslu
    Derin sevdalarda yollarım tuzlu
    Aklımda bir türkü
    Nefis bir yağmur kokusu sıcağın alnında
    Bir ben miyim siyahlarda,
    Ve heyhat !
    Nerde o görkemli ışıklar
    Maviyi karanlıklara satmış aklar
    Bu dolunay sabahı yine bir martılar vuslatta
    Kızıllığın azizliğinde bir dem kül
    Oysa yaşamak küllerinden yeniden doğmak
    ...
    Arka fonda ince bir duman
    hani bilmeden yakmasını oysa
    Yürekten bir Ah !
    Hepsi bir sana laf-ı güzaf..
    *
  • 392 syf.
    ·8 günde·9/10
    İstanbul'dayız..

    Masmavi, denize nazır pırıl pırıl bir gün, tepemizde martılar seyrediyor. Karşıdan ufak tefek çipil gözlü bir adam söylene söylene geliyor, belli ki yine kızmış birilerine. Sokağın tam karşısından bir kadın sesleniyor adama;

    -Ah vre Sait neredesin?

    Sait durgun, her zamanki gibi kafası bir hayli karışık. Cebinde eczaneden yeni aldığı ilaçlar, bir tomar sarı müsvedde kağıt, Beyoğlu, Bomonti, Bâb-ı Âli kaldırımları arşınlıyor. İnsanların yüzlerini izliyor, her yeni yüz de yeni bir hikaye, her yeni yüz de eski bir sevgilinin silueti canlanıyor. Ne güzel kadınlar sevmişti oysa ki, ne çok aldanmış, ne çok kanmış, kanmak istemişti.

    Salaş bir rum meyhanesine daldı bodoslama, girişin solunda ki üçüncü masada en sevdiği dostu hani şu ''Rakı şişesinde balık olsam!'' diyen. Kadehler dolduruldu, sigaralar yakıldı, şiirler, mecmualar, öyküler, eski aşklar, tadı damakta kalan her şeyin üstünden bir iki kez daha geçildi. Yüksek sesle bir iki şiir okunup, üstüne sigaralar tekrar, tekrar tellendirildi.. Koca koca adamlar rakı şişesinde balık olup denize karıştı..

    Memleketin vaziyeti karışık, yazar çizer takımının metrekaresine bir sivilin düştüğü yıllar. Bizimkinin işi yok siyasetle, memleket meseleleriyle. Kalemini hiç kaldırmadan yazmak, rum sevgilisinin koynunda uyanmak, sokağı caddeyi içine çekercesine doya doya koklamaktan, yaşamaktan başka gayesi yok.

    Ama küstürdüler bu kendi halinde adamı.. Önce kalemini bıraktı, sonra sevdiği kadınları.. Daha çok sokağa vurdu kendini, nerede dikkat çekmeyen hayat varsa, onları izledi kendi köşesinden. Senelerce içinde bir fiil topladı geçip giden yaşamları.. Ve bir gün tekrar özgür bıraktı kalemini, geçmişten intikam alırcasına, yazdı, yazdı, yazdı..

    Ve bir gece omuzları daha fazla taşıyamadı bu yalnız adamı.. Yalnız geldiği bu hayata Yapayalnız veda etti. Önce martılar öksüz kaldı, sonra balıklar..
  • Ayrılık Gelmeden Git Sen

    kimsesiz bir gökyüzüne
    lâl bir dilin tüm sesiyle haykırması kadar sağır,
    karanlık sularda,bir âmânın gözlerini araması kadar kör;
    yani anlamsızlığa yeni anlamlar yükler gibi
    yalnızca yalnızlığa anlatıyorum kendimi...
    çıkmaza düşmüş şiirlerin koynunda
    bir uzun yol oluyor kalemden süzülen her harf
    her hece aklımın kabristanlarında yankılanan
    sahipsiz bir ölüm çığlığı,
    masumiyeti sesimde eskiyen...
    ve dudaklarımın ucunda bitmek bilmeyen acılı tiryakilikler
    ve sonrasızlığın deminde keder dökülüyor kağıtlara
    hâsılı aşk; ölü doğmuş bir çocuk şimdi
    yüreğimin sevda çukurlarında...
    hadi yâr kendini al gecelerimden
    al ve git!
    zaten bir uzak düştü benimki;
    ertelenmiş zamanlarda resmedilirken mavinin imkansızlığı,
    şiirler nice sevdaya küs bakış hüküm giymişken,
    ezbersiz acılar eşliğinde gözlerinde tükenmek
    ve ölebilmek kirpiklerinin iz düşümünde
    hani meçhul bir izbede seninle el ele...!
    oysa mutluluğu çoktan rehin bıraktım ben
    bilmem hangi şehrin emanetçisinde
    ve senden habersiz,
    adından acılar türetiyorum şimdilerde...
    dilimin ucuna geliyorsun bir zaman
    yaşamak soruyorsun!
    yaşamak; kör bir sancıdır sol yanımda,
    dönüşsüz bir türkünün kambur sesinde yitip giden...!
    ve dinledikçe kendimi,
    kâbus olup büyür geceler karanlığın uğultulu yollarında...
    ben kaçmak isterken her şeyden
    gözlerin adına kendime sefer üstüne sefer eylerim.
    sana çok benzeyen bir şehir olur geçtiğim her yer
    her yer öylece uzar gider içinde gözlerimin
    ve bizden çok uzakta
    mevsim çömezi bir haziran
    sonbahara uyanır şehr-i İstanbul,
    gözlerinde bir mavi yangın
    ve saçlarından dökülür martılar
    Üsküdar'da pasaklı bir deniz kızının
    sâhi martılar diyordu bir şair:
    “martılar ki sokak çocuklarıdır denizin”
    yani öylesi kimsesiz ve unutulmuş
    yani morarmış kanatlarında münzevi bir hayat taşıyan
    sonrası geç kalmış yaşanmışlıklarda
    bulutsuzluğa prangalı bir çift yağmur damlası,
    yağmasın diye kulelerde saklanan..!