• - "Bir dostunuzla randevunuz var.
    O sizin can dostunuz.
    Değerinizi bilen, karşılıksız seven, sizi yücelere taşımaya hazır, sizden sadece ilgi ve samimiyet bekleyen bir dost.
    Siz onu sevebilirseniz, o sizi fazlasıyla sever, gönlünüzü aydınlatır. Ama o çok hassas. Gözünüzün içine bakar.
    Halinizden çok iyi anlar.
    Sizin ilginizi, içtenliğinizi, isteğinizi, coşkunuzu, bağlılığınızı veya ihmalinizi, mesafenizi, dalgınlığınızı, ilgisizliğinizi, aceleciliğinizi hemen fark eder. Fark etmekle kalmaz, telaş eder, sebebini araştırmak, varsa bir çare bulmak ister, içinizdeki bungunluğu, donukluğu, isteksizliği, ihmalkarlığı çözmek, duygularınızı kolayca aksın diye doğal yatağına yönlendirmek ister. Ona randevu verdiniz. Evet dediniz. Zamanında ve hazırlıklı olarak gitmelisiniz.
    Erken giderseniz sevinir. Vaktinde giderseniz yine sevinir. Ama bu ihmalin eşiğidir. Hesabilik kokusu vardır. Şüpheden kurtulmak için ölçüyü biraz geniş tutmalısınız. Salih bir satıcının terazisi gibi. Bu da biraz fedakarlıkla, erken gitmekle olur.
    Geciktiğinizde ise durum vahimdir. Ona yeterince önem vermediğinizi anlar. Çünkü o sizi daima zamanında ve yerinde beklemiştir, beklemektedir. Ellerinde güllerle, size huzur, afiyet verecek iksirlerle beklemektedir. Maddi ve manevi sıkıntılarınıza, hastalıklarınıza çare olacak şifalarla beklemektedir.
    Günde beş kez sizi bekliyor dostunuz
    Güneşin güzergahında belirlenmiş vakitlerde o hep yerindedir. Ona zamanında gitmesi gereken sizsiniz. Ona ulaştığınızda gözünüzün içine bakar. Geciktiğinizde incinir. Ama o çok affedicidir. Her buluşmada vakte değer vermenizi bekler. Buluşmanın gereklerini yerine getirmenizi bekler. Acele etmeden, içinize sindirerek, adabına riayet ederek, huşu içinde, vakar içinde, uyanık bir şekilde ona gelmenizi bekler.
    Her sabah seher vaktinde o dostun çağrısı vardır. O vakti kuşanan, havasını soluyan, seslerini dinleyen dirilir, huzura kavuşur. Güneş zevale erdiğinde yine çağırır. İkindi sularında. Akşamın alacakaranlığında. Karanlık dünyayı bir örtü gibi bürüdüğünde. Günde beş kez sizi bekliyor dostunuz. Aslında sizin ona ihtiyacınız var. Ama gaflet perdesi bunu anlamanızı, hissetmenizi engelliyor. Farkında olmak gerek. Vakti geçirmeden, dostu incitmeden.
    Bir de randevunuza zamanında gitmediğinizi düşünün. Dostunuz sizi bekliyor, bekliyor, vaktin sonuna kadar bekliyor. Son anda yetişiyorsunuz. Buruk bir karşılaşma. Belki bir kerahat vakti. Dostunuz ona değer vermediğinizi anlamıştır. Havaya hüzün çöküyor. İçinizdeki iman, aynasında utanç duygusunu yansıtıyor.
    Bir de yetişemediğinizi düşünün. Dostunuz son an’a kadar bekler ve ayrılır. Vakit çıkmıştır. O artık geri gelmez. Kazayla telafi edilemez. Şimdi yeni bir randevu vaktidir. Yeni bir sınav. Dostunuzun bekleyişi yeniden başlamıştır. Bakalım dünya işleri arasında kendisine sıra ne zaman gelecek.
    İnsan vücudu, insan ruhu, günde beş kez yenilenmek üzere yaratılmış. Her vakit ruhun hücreleri tazeleniyor. Gönül aynası temizleniyor, nurlanıyor. Hakkı verilmezse ölü hücreler birikiyor. Kalbin üstünü kaplamaya, karartmaya başlıyor. İçimizde akan sular duruluyor, tortular oluşuyor. Gönül sularındaki bozulma yüzümüze yansıyor. Yüzümüz gönlümüzün aynası oluyor.
    Unutmayın, o dünyadaki en yakin dostunuzdur. Sizin için her fedakarlığı yapmaya hazır. Onunla hemhal olamayan, o dostun gönlünü alamayan, dünyadaki diğer dostların gönlünü alamaz. İnsanlarda, eksik, kekre bir imaj bırakır.
    Onun hakkını veremeyen, dünyanın hakkını veremez. Onunla arası iyi olanın insanlarla arası iyi olur. Dünyayla arası iyi olur. O dost, günde beş kez uğradığımız bir sığınaktır. Ajandanızdaki en önemli randevu bu olsun. İşlerinizi aralara serpiştirin. Daha kolay üstesinden geldiğinizi göreceksiniz.
    Dünyayı ve içindekileri arkada bırakarak gitmelisiniz ona
    Ab-ı dest el suyudur. Ellerinizi, kollarınızı, yüzünüzü, ayaklarınızı üçer defa yıkadınız mı? Onlarla dokundunuz, baktınız, yürüdünüz, aklınızdan geçirdiniz. Şimdi güzel bir niyetle, temiz bir suyla arınmaya adım atıyorsunuz.
    Su ateşin zıddıdır. Böylece ateşten korunmaya niyet etmiş oluyorsunuz. Kendinizi arındırarak dostunuzla yüzleşmeye hazırlanıyorsunuz. Dostunuz sizi elinizde yüzünüzde dünyanın izleriyle görmek istemez. Hazırlıksız görmek istemez. Ona temizliği kuşanarak gitmelisiniz.
    Üstünüz başınız, gözünüz kaşınız, aklınız, ruhunuz hazır gitmelisiniz. Sularla, dualarla yunarak gitmelisiniz. Beyaz bir sayfa gibi gitmelisiniz. Temiz ve tevazu içinde gitmelisiniz. Eğilmeye, secdeye hazır gitmelisiniz. Unutmayın ki bundan başka rükuya, secdeye gidilmeye layık bir mekan yoktur. Dünyayı ve içindekileri arkada bırakarak gitmelisiniz.
    Ona, sevdiğinizin gözünün içine bakar gibi bütün ruhunuzla bakmalısınız. Siz ona özen gösterirseniz o size fazlasıyla özen gösterir. Elinizden tutar, kaldırır. Siz eğildikçe, tevazunuz arttıkça o sizi yücelere, manevi mertebelere taşır.
    Yarın karşımıza nasıl bir eser çıksın istiyorsak bugün öyle kılmalı, öyle inşa etmeliyiz
    Dostunuzla randevunuzda rükunların hakkını vermelisiniz. O zaman bu buluşma, diriltici bir nefese dönüşür. Sağlam bir bina olması için onu erkanına riayetle, ayet ayet, harf harf inşa etmek gerek. Bu bir sanat eseri meydana getirmektir. Öyle ki kendi ellerimizle, ayaklarımızla, ruhumuzla inşa ediyoruz. Hepimizin muhakkak gideceği bir adrese gönderiyoruz. Yarın karşımıza nasıl bir eser çıksın istiyorsak bugün öyle kılmalı, öyle inşa etmeliyiz.
    Bazen her şeye vakit buluruz ama bu dostumuza gelince adeta zaman daralır, randevuyu hemen bitirelim isteriz. Acele ettiniz, özen göstermeden tamamladınız. Nazenin dostunuz hemen anlar. Onunla ilgilenmediğinizi, sıkıldığınızı, bir an önce ayrılmak, işlerinize dönmek istediğinizi görür, incinir. Aklınız başka yerlerde olursa o bunu fark eder.
    Dikkatinizi vermezseniz, yeterli zaman ayırmazsanız, renkleri karışmış, özensiz bir tablo meydana gelir. İşte o zaman dostumuzu yaralamış oluruz. Rükunların hakkını vermeyince en kötü hırsızlardan oluruz. Zedelenmiş, yüzümüze çarpılacak bir eser ortaya çıkar. Gelecekte onunla karşılaşmayı hiç istemezsiniz.
    Oysa o gözümüzün nurudur. Başımızın üstünde uçmaya hazır bekleyen bir kuştur. Onu uçurmamak için, huşu ve sükun içinde huzurda durmalıyız. Dostumuzu rahatsız edecek davranıştan, vesveseden kaçınmalıyız. Kendimizi dünyadan arındırmaya çalışmalıyız. Resmi giyimler, duruşlar, dışarıdaki rütbeler burada geçmez. İnsanoğlu saflarda, secdelerde eşitlenir. Herkes ayak bastığı zemine yüz sürer.
    Bil ki şu dünyada yaptığımız en anlamlı iş budur. Bil ki bunu dosdoğru yapan, diğer işleri dosdoğru yapar, hakkını verir. Hayatınızda, işlerinizde bir gevşeklik, düzensizlik varsa, yaptıklarınızdan tat alamıyorsanız, huzur duyamıyorsanız, büyük ihtimalle dostunuza özen gösteremiyorsunuz demektir. Onu baş tacı edin. O ruhun aynasıdır. Huzurun anahtarıdır.
  • 192 syf.
    Edebiyat'a gönül vermek, onunla hemhâl olmak bu işte...Bir şair düşünün ki, bir derginin kimlik kazanabilmesi için olağanüstü bir gayret gösteriyor, öyle bir aşkla yapıyor ki bunu, yazdığı her satırda evlâdını sırtında taşıyan bir babanın teri hissediliyor.Maddi ve manevi bütün kazanımlarını bu uğurda sarfediyor ve dünyevi bütün lezzetlerinden feragât ediyor... Karşınızda ruhuyla konuşan bir adam var, asla nefsi mülahazaları bu konuşmaya dahil etmiyor, kimsenin hukukunu ve izzeti nefsini çiğnemiyor, bunu yaparken de öngördüğü hiçbir fikri yok saymıyor, eleştirilerinde ki netliği ve ûslubu, sadeliğin zarafeti bu olsa gerek dedirdiyor insana...

    Eserde mektuplar belli bir kronolojiye riayet edilerek yayımlansaymış okuyucu afallamazmış diye düşündüm, bir anda kendinizi Cahit Zarifoğlu'nun askerlik günlerinde, bir anda Mavera Dergisi'nin iyice olgunluk kazandığı yıllarda bulabiliyorsunuz.

    Günümüzde edebiyat dergilerinde ki gedikleri, rekabetin sıradanlığa sürüklediği, finansal kaygıların çizgiden ciddi sapmalara sebebiyet verdiği, bu günün hangi ıslahatlara gereksinim içerisinde olduğunu gözlemleyebileceğimiz, 'dergicilik nasıl olur?' bir dergi 'hakikî bir kimliği nasıl edinir? Sorularına sağlam cevaplar bulabileceğimiz önemli bir eser...
  • - “İdeal Fert ve Cemiyet” ancak “Mihrak Şahsiyet” yahut “Remz Şahsiyet” diye tâbir edilen kâmil insanların nezâretinde vücuda getirilebilir.
    Bu “Remz Şahsiyet”, her ân acılarla kıvranmasına rağmen yarasını dağlayan, her ân fikir çilesiyle hemhâl olarak daima bülûğ ıstırabı çeken ve her türlü tenakuzu şahsiyetinden defeden ve aynı zamanda cemiyete “içtimaî şuur” aşılayıp mahzun gönüllerde taht kuran bir Fâtih’tir, bir İrfan Sultanı’dır, bir Mâna Kahramanı’dır. Nasıl ki bir mimar projeyi çizer; ustasıyla, kalfasıyla, çırağıyla; duvarcısı, sıvacısı, boyacısı, marangozuyla diğerleri bu projenin tamamlanmasını mimar nezâretinde çalışarak gerçekleştirirse, cemiyet de âmiriyle, âlimiyle, hâkimiyle, hocasıyla, talebesiyle, avamıyla, diğer fertlerin her birisinin görevlerini toplum mimarı olan “Remz Şahsiyet” nezâretinde ifâ etmesi neticesinde sevk ve idare edilir. Hâsılı, doğrusuyla yanlışıyla, iyisiyle kötüsüyle, güzeliyle çirkiniyle bütün buluş ve oluşların, bütün kültür ve medeniyetlerin mimarları bu “Remz Şahsiyet”lerdir.
    İrfan Sultanı hani; Bekri Mustafa da “remz şahsiyet”. Neyin? Kafa çekmenin! der ya meâlen…"
    (Sedat Bulut-Akademya Dergisi, İdeal Fert ve Cemiyet İştiyakı başlıklı makalesi 10 Eylül 2017)
  • Sadece kendini gözetmeyeceksin! Mümin kardeşiyle de hemhal olandır...
  • Roman,şiir ve öykü anlamında bazı özel çabaların dışında sanatla hemhal olunamadı. Sinema,tiyatro ve resimde çok gelişme kat edilemedi.Allah'ın yaratığı tüm güzellikler sadece tabiatla sınırlı mıdır? Bu düşüncenin ötesine gidilemedi.
    İzdiham Dergisi
    Sayfa 35 - İbrahim Varelci
  • Sevdiğimizle beraber olacağız madem, bu birlikteliğin ahiret yurdu olduğunu da bileceğiz. Severken ve hemhal olurken, insan tefekkür etmeli ve “bu kişi benim
    ahirette beraber olacağım bir kimse” demeli.
  • Kendi damarlarından beslenmeyen, kendi kapılarından dünyaya bağlanan köprüleri geçmeyen ve dahası kendi bedensel arzularını aşamayan, halkıyla hemhal olmayan, bildiklerimin, inandıklarımın gereğidir deyip zoru göze almayan biri topluma ne katabilir. Gazetesindeki köşede hergün keyfine denk düşen bir politik masalı eşeleyenleri yorumcu gazeteci olarak görmek en hayırlısı.

    Bu yazıların haber ve/veya yorumdan ziyade keyfî kanaatler, zoraki ikna çabaları olması işi biraz zorlaştırıyor. Bir de köşebaşındaki adam toplumla ilgili her can alıcı konuda fikir beyan etme cüretini gösteriyorsa o zaman ‘aydınlar olaya böyle bakıyor’ deniyor. Zaten bizde köşeyazarlığının gazetecilikle zorunlu bir bağı yok. Tabiri caizse geyik muhabbeti yapmak kartelin en müteber köşeyazarlığı akımı kabul ediliyor.

    Karşılaştırmak için bir gün bir iki tane mizah dergisi alın, kartellere ait olmayan. Komik ve bayağı bulabilirsiniz. Ancak göreceksiniz ki o sayfalarda daha özgür ve yaratıcı davetler var. Komik ama daha uyarıcı. İroni ama daha gerçekçi.Onların toplumsal sorunlara dokunuşunda daha içten bir ses duymak mümkün.