• İnglitere’de 121 yıl önce yayınlanan bir roman 19. yüzyılın bitişinin işaretlerini veriyordu. Oscar Wilde’ın yazdığı Dorian Gray’in Portresi o günlerde çok tartışıldı. Ama Oscar Wilde yazdığı tüm eserlerden daha fazla konuşuldu. Gelin beraberce o yıllara gidip Wilde’ın hikayesine bakalım. Oscar Wilde hangi gizli örgüte üyeydi? Ağır ceza mahkemesi’nde neden yargılandı? Mahkemede Dorian Gray’in Portresi nasıl tartışıldı? Hangi kitabı yazmadığı halde yazmakla suçlandı? Ölürken halkına neden kızgındı? İşte Oscar Wilde’ın hikayesi.

    OXFORD’A GİDİŞİ

    Oscar Wilde 16 Ekim 1854’te Dublin’de doğdu. Babası Sir William Wilde göz ve kulak konusunda bilinen bir cerrahtı. Kulak ameliyatlarında adı geçen Wilde tekniğinin adı ondan geliyordu. Sir William aynı zamanda tarihi eserler ve balıkçılık konusunda uzmandı, bilimsel ve edebi konularda yazarlık yapıyordu. Annesi Francis Speranza ise daha ilginç bir kadındı. Bayan Speranza İngiltere’ye karşı İrlanda milliyetçiliğini savunan şiirler yazan devrimci bir şairdi. Oscar Wilde üzerinde büyük bir etkisi vardı. Oğlunun şairliğini destekleyen Speranza’nın sayesinde Oscar Wilde adını Bernard Shaw, W.B Yeats, John M. Synge, James Joyce gibi İrlandalı yazarlar ile beraber İngiliz edebiyatına soktu. Francesca Speranza oğlunun adını “Oscar Fingal O’Flahertie Wills Wilde” koyarken herkes onu yalnızca Oscar Wilde olarak bilecekti. Tıpkı aynı uzunlukta isme sahip olmasına rağmen abisinin Willie Wilde olarak tanınması gibi.

    Oscar Wilde, o yıllarda Dublin’in seçkin okullarından Trinity College’da okudu. Wilde ünlü bir yazar olunca College’da adına büyük bir pirinç levha okulun baş köşesine asılacaktı. Eliot Engel’in anlatımına göre burada kendisini en çok etkileyen hocası Antik dönem tarih profesörü Reginald Mahaffy idi. Oscar Wilde Antik Yunan’ı, estetik zevkleri, gurmeliği Mahaffy’den öğrenecek; onun gibi şaraplara antika mobilyalara, tarihi aksesuarlara, eski gümüş tasarımlara ilgi duyacaktı. Wilde yaşıtlarından estetik merakı ile göze batan şekilde ayrılıyordu. Yirmi yaşında kendi odasını değişik tarz mobilyalarla dekore ediyor, seçme porselen çay takımları biriktiriyordu. Oscar Mahaffy’den hayatını değiştirecek bir bilgi de edinecekti. Mahaffy’nin 1874 yılında hazırladığı “Eski Yunan’da Sosyal Yaşam” isimli kitaba Oscar yardım ediyordu.Oscar Wilde Eski Yunan’da genç erkeklere duyulan aşkın teorisini bu çalışmada keşfetti.

    Oscar Wilde 1874 yılında Oxford Üniversitesi’ne kabul edildi. Dikkat çekici şekilde İrlanda aksanıyla İngilizce konuşuyordu. Atletik, uzun boylu, alımlı bir gençti. Yassı dudakları, koyu renk, uzun saçları dikkat çekiciydi.

    Oscar Wilde, ne kadar bastırmaya çalışsa da erkeklere ilgi duyuyordu. İlk karmaşık duygularını 16 yaşında çarpıcı bir olayla tatmıştı. Portora Kraliyet Okulu’ndan ayrılmak üzereyken en yakın dostu onu istasyona uğurlamak için gelmişti. Trene bindirdikten sonra Oscar’ın yüzünü ellerinin arasına aldı, “Aah Oscar” diyerek dudaklarından öptü ve ağlayarak hızla uzaklaştı. Yüzünde en yakın dostunun bıraktığı gözyaşları ile Oscar şaşkınlıkla “işte aşk bu” dedi. En sevdiği erkek arkadaşının bu duygusal davranışı onu sarsmıştı.

    Oscar Wilde Oxford’a geldiğinde erkeklere karşı romantik bir ilgi besliyordu. Bunun için “Eski Yunan Aşkı” tarifini kullanıyordu. Burada yazdığı şiirler Yunan tarihi ve mitolojisindeki erkek aşıklar üzerineydi. Oscar, Oxford günlerinde erkeklere karşı duyduğu romantik ilgiden erotik ilgiye geçiş yaptı. Tüm okulda onun hakkında eşcinselliğine ilişkin dedikodular dolaşıyordu. Oxford’da Oscar’ın erkek aşıkları konuşuluyordu. Wilde, bu yıllarda hem kadınlarla hem de erkeklerle birlikte oluyordu. 1875 yılında Fidelia ve Eva isminde iki kadınla da aşk yaşadı. 1876’da Florence Balcomlee ile 1878’e kadar sürecek ve neredeyse evliliğe giden bir ilişki yaşadı. Ancak Oscar Wilde aynı tarihlerde hemcinsi Frank Miles ile de ciddi bir beraberlik içindeydi.

    Wilde, o yıllardan başlayarak kendisini Estetikçi Akım içinde tarif etti. O dönem radikal bir sanat akımı olan estetikçi akımın üyeleri güzellik fikrinin devrimci gücü taşıdığını düşünüyordu. Oscar Wilde’ın o yıllarda söylediği “evimdeki mavi porselene layık olmakta zorlanıyorum” sözlerine St. Mary Kilisesi’nin papazı John Burgan “putperestlik” ile suçlayarak cevap veriyor, “bu düşüncenin başının ezilmesi gerektiğini” söylüyordu. Oscar Wilde’ın hem cinsel hem de sanat anlayışı erken yıllarda Kraliçe Viktorya döneminin ahlakı ile karşı karşıya geliyordu. Oscar Wilde Tanrı yerine “güzellik”i , din yerine “estetikçilik” i koymuştu. Oxford’u bitirdiğinde kendisini kimsenin ne olduğunu bilmediği “estetik profesörü” ilan etmişti.

    ZEHİRLİ MANTAR OSCAR WİLDE

    Oscar Wilde bu yıllarda yazdığı şiirler ve feminen görüntüsü ile tanınır hale gelmişti. 1878’de Rovenna adlı uzun şiiriyle Newdigate Ödülü’nü kazandı. İlk kitabı “Şiirler” ise 1881 yazında yayınlandı. Oscar Wilde’ın kitabı çok ağır eleştiriler aldı. Şiirler, ahlaksızlıkla suçlanırken, “zehirli mantar” ve “parazit” gibi ifadelerle Wilde adeta linç ediliyordu. Popüler mizah dergisi Punch onu feminen ve kendini beğenmiş bir şair olarak resmetmekle kalmıyor, derginin editörü Frank Burnand “Albay” isimli oyununda Lambert Streyke adında sahtekar bir şairi Wilde’a benzeterek onunla alay ediyordu. Kısa sürede kamuoyunda nefretle anılan “ahlaksız” Oscar Wilde’ın şiir kitabı, beş ay içinde beş baskı yaptı.

    SENDEKİ PARA BENDEKİ BEYİN

    Oscar Wilde’ın bu süreçte pek çok erkek sevgilileri oldu. Adının etrafında dedikodular dolaşıyordu. O dönemi pek çok eşcinselin yaptığı gibi bir kadın ile evlenerek isminin üzerindeki bulutları dağıtmak istiyordu. 1880 yılında arkadaşının kız kardeşi Charlotte Montefiore’ye evlenme teklif etti, reddedildi. Oscar ona neler kaybettiğini şöyle anlattı: “sendeki para, bendeki beyinle çok yol alabilirdik.” İkinci teklifini ressam Alfred Hunt’ın kızı Violet’e yaptı. Violet’in istemesine rağmen babası Oscar Wilde hakkındaki dedikoduları biliyordu, bu evliliğe izin vermedi. Son aday annesi aracılığıyla tanıştığı Constance Mary Lloyd’du. 1881’de tanıştığı Constance Oscar’dan üç yaş küçüktü, uzun boylu, güzel bir kadındı. 16 yaşındayken babasını kaybetmiş, akıl hastası annesinin kendisine kötü muamelesi nedeniyle dedesinin yanına sığınmıştı. Constance sosyal biri değildi ancak kültürlüydü. Fransızca ve İtalya’nca biliyordu Edebiyata meraklıydı. Kendisine kalacak mütevazi bir servet vardı. Tanışıklıklarının üçüncü yılında, 1884 yılının Mayıs ayında evlendiler. Constance gerçekten de Oscar Wilde’a deli gibi aşıktı. Oscar da herkese Constance’a aşık olduğunu söylüyordu. Evlendikten sonra Paris’e balayına gittiler. Oscar Wilde abartılı bir şekilde evliliğinin hatta gerdek gecesinin ne kadar başarılı olduğunu anlatıyordu. Balayından New York’da bir arkadaşına yazdığı evliliğin güzelliklerinden söz eden mektup New York Times’a haber oluyordu. Oscar Wilde bir eşcinseldi. Buna rağmen bir kadınla evlenmişti. Ya erkeklerle ilişkisini sonlandırmaya çalışıyor ya da Constance ile ilişkisini cinselliğinin üzerine bir örtü olarak seriyordu. Constance ile ilişkisi gerçekten de Oscar hakkında dedikoduları engelliyordu. Nikahtan kısa süre sonra Constance’ın dedesinin ölmesi kendilerine refah içinde bir hayat sağladı. Evliliklerinin dördüncü ayında Constance ilk çocuğuna hamile kaldı. Cyril Wilde çiftin ilk çocuğu olarak 1885’de dünyaya geldi. 1886’da ikinci erkek çocukları Vyvan doğdu. Ancak tüm bunlar tek bir şeye neden oldu. Oscar evlilikten sıkıldı. İki çocuk doğuran karısının vücuduna karşı artık hiçbir arzu hissetmiyordu. Oscar ve Constance evliliklerini sürdürdüler ancak aralarındaki cinsellik bitti. Oscar’ın Constance’a sadakati de. Oscar’ın bundan sonra hayatının sonuna kadar hayatında hep genç erkekler olacaktı. Oscar Wilde’ın cinsel yaşamını merak edenler Neil Mc Kennan’ın yazdığı Oscar Wilde’ın Gizli Yaşamı isimli kitaptan ayrıntılı olarak bilgilenebilir.

    Oscar, Constance ile evliliğin iki yılında sanatsal olarak suskundu. Verdiği konferanslar ve gazetelere yazdığı yazılar ile hayatını kazanıyordu. 1886’dan sonra konferans vermeyi bıraktı. 1887 yılında Kadının Dünyası dergisinin yazı işleri müdürü oldu. Oscar için bu dönem özel hayatında sıkça sevgili değiştirdiği bir dönemdi. Cinsel tercihlerini de netleştirmişti. Bunu felsefi olarak da somutlamıştı. Oscar Wilde’a göre erkekler arası ilişki heteroseksüellikten daha üstündü. Bunu Antik Yunan’a dayandırıyordu. Oscar Wilde’ın sanatı da açıkça homoerotikti. Bunu açıkça ifade edemediği için dolaylı imgeler kullanıyor, şiirlerinde genç erkeklere aşkını anlatıyordu. “L’amour l’impossible” yani “imkansız aşk” ile kastettiği buydu. “Adını söyleyemeyen aşk” diyerek kastettiği de. “Hasat ayı” ya da “dolunay” erkek cinsel organını temsil ediyordu. Rusya’da eşcinsel erkekler için kullanılan “ay ışığı adamları”, New York’da kullanılan “peri” kelimeleri onun şiirlerinde yer buluyordu. Avrupa’da 19. yüzyılda eşcinsel erkeklerin yeşil renge zaafı olduğuna inanılıyordu. Oscar genellikle yeşiller giyiyorve kahramanlarını yeşil kıyafetler ile tasvir ediyordu. Paris’teki eşcinsellerin yakalarına taktıkları yeşil karanfil (beyaz karanfili yeşile boyuyorlardı) artık hergün onun yakasındaydı.Kısacası Oscar Wilde eşcinsel erkek özgürlüğünün savunucusu, yasak olan eşcinselliğin serbestliğini isteyen bir sembol olmuştu. Edward Carpenter, John Adddington Symond, Walt Whitman gibi isimler ile beraber bunu “dava” olarak adlandırıyorlardı. Oscar Wilde, bu davanın savunucusuydu. Wilde’a göre eşcinsel olmak yetmezdi, eşcinsel olduğunu söylemek de gerekiyordu. Bunun için yasaların değişmesi gerekiyordu. Oscar Wilde, cinsel özgürlüğü savunan İngiliz entelektüelleriyle beraber o yıllarda küçük bir hareket olan İngiliz sosyalizmine yakındı. Yüksek sınıfların muhafazakarlığını, orta sınıfın alçaklığını eleştiriyordu. Yoksulların senet yerine sevgiye dayanan kardeşlik anlayışının cinsellik de dahil toplumu özgürleştireceğine inanıyordu. 1891 yılında yazdığı “Sosyalizm Altında İnsan Ruhu” çalışmasında bireylerin ahlaki kısıtlamalar olmadan yaşamasını, insanın geleceğinde tek karar vericinin doğa olmasını savunuyordu. Sosyalizm ile “yeni bireyselcilik” diye tarif ettiği şeyi özdeşleştiriyordu. Oscar Wilde’ın ütopyası köleliğin olmadığı Antik Yunan’dı. Oscar Wilde ütopyacıydı, ona göre “Ütopyaya değer vermeyen hiçbir dünya haritası sahip olmaya değmez”di.

    MUHAFAZAKARLIĞIN GÖLGESİNDE EŞCİNSELLİK

    İngiltere o yıllarda ilginç bir çelişkiyi yansıtıyordu. En muhafazakar dönemlerinden birini yaşamasına rağmen okullarında ve sokaklarında eşcinsel ilişkiler oldukça yaygındı. İngiliz eşcinselleri yayınladıkları anılarında bu okullar hakkında dudak uçuklatan hikayeler anlatırken, İngiliz basını önde gelen eğitim kurumlarında yaşanan ahlaksızlıkları temizleme çağrısında bulunuyordu. Okullarda eşcinsellik cezaları arttırıldı, birçok öğrenci bu nedenle kolejlerden atıldı.
    Sokaklarda hafiyeler de eşcinsel avındaydı. Erkeklerin fahişelik yapması bir geçim kapısı haline gelmişti. Yasadışı pek çok erkek genelevi vardı. Polisin ortaya çıkardığı en önemli skandal Temmuz 1889’da en çok konuşulan Cleveland Sokağı skandalıydı. Bir telgrafçı çocuğun cebinde bulunan büyük miktardaki paranın izini süren polis, Cleveland Sokağı No:19’daki erkek genelevine ulaşmıştı. Evi gözetleyen hafiyeler sonunda büyük bir skandalı ortaya çıkarmıştı. Söz konusu erkek genelevinin müşterileri arasında en az iki parlamento üyesi ve Lord Arthur Someset vardı. Soruşturma derinleşince inanılmaz bir isme ulaşılıyordu: Galler Prensi’nin en büyük oğlu, Kraliçe Viktorya’nın torunu Prens Albert Viktor’a. Skandal bu boyuta ulaşınca kapatılması gerekiyordu. Yarım saatten kısa süren bir mahkemeyle evi işleten iki kişi hafif cezalar aldı. Olay kapatıldı.

    CHAERONEA YOLDAŞLIĞI

    Oscar Wilde bu iki yüzlü ahlak anlayışını eleştiriyordu. Bu kadar yaygın olmasına rağmen eşcinsellik İngiltere’de lanetleniyor ve yasaklanıyordu. İngiltere’de 1533 yılına kadar erkek erkeğe cinsel ilişki suçunun cezasını kilise veriyordu. Canlı canlı gömülme, ateşte yakılma, idam cezalardan bazılarıydı. 1533’den sonra devlet hukuku da erkek erkeğe cinsel birleşmeyi ölüm ile cezalandıran yasayı uygulamaya başladı.1861’de bu tür birleşmenin cezası müebbet hapse dönüştürüldü. Ancak birleşmeyi kanıtlamak için somut deliller gerekiyordu. Bu da kanıtlamayı zorlaştırıyordu. Yasalardaki boşluk, birleşme olmadan eşcinselliği mümkün kılıyordu. Liberal milletvekili Henry Labouchere’in verdiği yasa teklifi yasalardaki boşluğu ortadan kaldırdı. Cinsel birleşme yine en ağır şekilde cezalandırılırken, yeni yasayla erkek erkeğe “ahlaka uygun olmayan davranışlar” da iki yıl hapis ile cezalandırılıyordu. İfadenin muğlaklığı her türlü durumu yargılama konusu haline getirebilecekti.

    Oscar Wilde’ında aralarında bulunduğu eşcinseller 1983 yılında “Chaeronea Yoldaşlığı” adıyla bir örgüt kurdular. Örgütün önderi şair George Ives’ti. Örgüt adını eşcinsel savaşçıların öldüğü savaştan alıyordu. Bu savaşı milat kabul eden bir takvimleri hatta örgüte kabul yeminleri vardı. Örgüt kendisine hedef olarak baskı altındaki tüm toplulukların özgürleşmesini koymuştu. Hücre sistemi ile örgütleniyorlar ve her bir üye sadece iki kişiyle tanışıyordu. Örgütün eşcinsel erkek ve kadınlardan oluşan 200-300 civarında üyesi vardı. Oscar Wilde, örgütün teorik öncüsüydü. “Aşk demokratik olan tek şeydir”, “aşk dizler üzerinde yapılması gereken bir ibadettir” gibi Wilde’a ait sözler topluluğun metinlerinde sıkça geçiyordu. John Addington Symonds ve Edward Carpenter gibi sosyalist ve eşcinsel edebiyatçılar ise sınıfsız bir eşcinsel ütopya kuruyorlardı. Yine aynı yıl anonim bir şekilde yayınlanan “Teleny” ismindeki hikayenin söz konusu gruptan en az dört yazarı vardı. Bunlardan biri de Oscar Wilde’dı. Sadece 200 adet basılan bu isimsiz broşür o güne kadar yayınlanmış en cesur eşcinsel hikayesiydi.

    DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

    Oscar Wilde eserlerinde inandığı görüşleri savundu. Hemen her eserinde eşcinsellik düşüncesi vardı. 1889 yılında yayınlanan Bay W.H.’nin Portresi adlı öyküsünde İngiliz Edebiyatı’nın en önemli ismi Shakespeare’in genç oyuncu Willie Hughes’a aşkını ve ilişkisini anlatıyor, İngiliz muhafazakarlığını kızdırıyordu. Oscar Wilde, Shakespeare’i anlatırken aslında kendini anlatıyordu.

    Oscar Wilde’ın hemen her eserinde otobiyografik öğeler göze çarpıyordu.Wilde yalnızca ne olduğunu değil, ne olmak istediğini de çoğu zaman kahramanlarına söyletiyordu. Bunlardan en bilineni, Oscar Wilde’ın tek romanı Dorian Gray’in Portesi’ydi. Kitapta ressam Basil Halward’a ilham kaynağı olan yakışıklı Dorian Gray’in hikayesi anlatılıyordu. Dorian Gray, kendisine aşık olan Halward’ın evinde Lord Henry Wotton ile tanışıyor ve onun hazcı felsefesi hayatına yön veriyordu. Gray, gençliğinin kaybolmasına ilişkin endişeyle kendisinin yerine Hallward’ın yaptığı tablosunun yaşlanmasını diler. Dileği gerçek olur. Gray, günahtan günaha, zevkten zevke koşarken kendisi değil portresi yaşlanır. Kitapta Oscar Wilde, yerleşik ahlaka düşmanlığını, din eleştirisini, kadınlara ilişkin olumsuz düşüncelerini, sanat anlayışını kahramanlarına söyletir. Kitap otobiyografik öğelerle de bezenmiştir. Wilde, kitap için “Basil Hallward, benim olduğumu sandığım kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir-belki başka bir çağda…” der. Gerçekten Oscar Wilde’ın hayatından pek çok unsur kitabın içinde yer alıyordu. Dorian Gray, Oscar Wilde’ın erkek sevgilisi John Gray’di. Günaha teşvik eden Lord Henry Wotton ise Oscar’ın heykeltıraş dostu Lord Ronald Gower’dı. Gerçekten de Londra’da yer altındaki cinsel yaşantıyı pek çok kişiye öğreten isim Gover idi. Lord Henry Wotton’un, Dorian Gray’e vererek baştan çıkmasını sağlayan sarı kitap ise Oscar Wilde’ın Constance ile Paris’te balayında iken keşfettiği A Rebours isimli homoerotik romandı. Dorian Gray bunun gibi Oscar Wilde’ın yaşamından pek çok iz taşıyordu. Başta ise açıkça ifade edemediği erkeklere aşkını.

    Dorian Gray, o dönemin yandaş medyası tarafından tepkiyle karşılanıyordu. St. James Gazette, Başbakanlık Ahlak Kurumu’nun Oscar Wilde’a dava açması gerektiğini söylerken; liberal Daily Chronicle roman için “sıkıcı”, “pis”, “çöplük esintisi”, “mide bulandırıcı”, “şeytani” ifadelerini bir arada kullanarak eleştiri yapıyordu. Dağıtım şirketleri romanı yayınlayan Lippincott’s Magazine’i boykot ediyor, roman raflardan kaldırılıyordu. Observer’ın o zamanki adı Scot’s Observer, Oscar Wilde’ın cezalandırılması çağrısında bulunuyordu. O dönemin tartışmasında Oscar Wilde basın tarafından adeta linç edildi, yargılanma çağrıları yapıldı.

    EŞCİNSEL BAŞBAKAN

    Oscar Wilde Haziran 1991’de yaşamının aşkıyla tanıştı. Lord Alfred Douglas, Queensbury Markisi’nin küçük oğluydu. Lise yıllarından beri eşcinseldi. Lord Alfred Douglas, 20 yaşında Oscar Wilde ile tanıştığında Dorian Gray’i tam yedi kez okumuş ezberlemişti. Lord Alfred Douglas’ın ağabeyi politikacı Francis Drumlanrig’di. Ağabey Drumlanrig de eşcinseldi, onun sevgilisi ise İngiltere’de önce Dışişleri Bakanı ardından Başbakan olan Lord Rosebery’den başkası değildi.

    Lord Queensbury için iki oğlunun birden eşcinsel olması kabul edilebilir değildi. Küçük oğlu edebiyatın parlayan yıldızı Oscar Wilde ile büyük oğlu politikanın yükselen yıldızı Lord Rosebery ile birlikteydi. Queensbury, dengesiz ve kavgacı biriydi. Küfürbazdı. Çocuklarının annesinden ayrılmış, ikinci evliliğinde ise karısı ondan “iktidarsızlık” ve “üreme organlarında kusur” gerekçesiyle ayrılmıştı. Queensbury, oğullarını cinsel tercihlerinden vazgeçirmeyi gurur meselesi yapmıştı. Bunun için hem Lord Rosebery ile hem de Oscar Wilde ile mücadeleye başladı.

    Oscar Wilde, bu süreçte oldukça özensiz bir hayat sürüyordu. Lord Alfred Douglas’a gerçekten aşık olmuştu. Onunla sık sık tatile çıkıyordu. Çoğu zaman Constance ile yaşadığı evde değil, otellerde kalıyordu. Lord Alfred Douglas ile aşk yaşarken, sık sık başkaları ile de birlikte oluyordu. Lord Alfred Douglas’ın Oscar’a davranışı şaşırtıcıydı. Oscar, Douglas’ın bütün masraflarını karşılıyor, lüks isteklerini karşılıksız bırakmıyor, onun isteklerini karşılamak için kazandığından fazlasını harcıyordu. Oscar’ın tüm çabalarına rağmen, Douglas tıpkı babası gibi dengesiz hareketler yapıyordu. İlişkileri boyunca Oscar Wilde’ın anlayamayacağı kadar kaprisli, şımarık, kindardı. Sabah Oscar Wilde’a küçük sebepleri büyüterek hayatında duymadığı hakaretler ediyor, öğlen ise aşkla geri dönüyordu. Oscar Wilde, Douglas’ın bu gel-gitlerini anlayamıyordu. Sanki babasından oğluna sinirsel bir miras kalmıştı.Douglas, Wilde’ın hediyelerini yok pahasına satıyor, yazdığı mektupları kaybederek şantajcıların eline geçmesine neden oluyordu. Herkesin uyarılarına rağmen Oscar Wilde adeta kör olmuştu. Ailesini, edebiyatını, servetini Lord Alfred Douglas uğruna bir felakete kurban edecekti.

    OSCAR WİLDE’A HAKARET

    Yaklaşan felaket adım adım geldi. Queensbury önce büyük oğlu ile Lord Rosebery’i ayırmak için çabaladı. Yöntemi rezalet çıkarmaktı. Bakan Rosebery’e homofobik ve antisemitik mesajlar gönderiyordu. Bir kez de Rosebery’i dövmek için ona pusu kurmuş, saldırı engellenmişti. Büyük oğul Drumlanrig hem kendini hem de Rosebery’i kurtarmak için babasına ayrıldıklarını söyledi. Drumlanrig de dedikoduları ortadan kaldırmak ve babasının rezalet çıkarmasını önlemek için Alix Ellis’e evlenme teklif etti. Ancak Drumlanrig, bu mecburi evlilik nedeniyle o kadar mutsuzdu ki 18 Ekim 1894’te kendini silahla öldürdü. Ölümü intihar değil, kaza olarak açıklandı. Geleceğin politik yıldızı olacağı düşünülen Drumlanrig’in cinsel tercihleri, babasının baskısıyla bir araya gelince ölüm erkenden kapısını çaılmıştı.

    Sıra Oscar Wilde ve Lord Alfred Douglas’ı ayırmaya geldi.

    Oscar Wilde 1895 yılında en beğenilen tiyatro eseri Ciddi Olmanın Önemini yazdı. Ancak St. James Theatre’daki galanın bir sürprizi vardı. Queenbury, galayı basacak, Oscar Wilde’ın eşcinselliğini ve ahlaksızlığını herkese ilan edecekti. Planı duyan Wilde, tiyatro önüne diktiği polşsler ile Quennsbury’i engelledi. Ancak Queensbury durmadı, Oscar’a eşcinselliğini içeren mesajları rezillik çıkaracak şekilde yollamaya devam etti.

    Lord Alfred Douglas, babasından nefret ediyordu. Ondan intikam almak için bundan daha iyi fırsat olamazdı. Oscar Wilde’ı babasına hakaret davası açması ve bu yolla hapse attırması için ikna etti. Eşcinsel ilişki suçtu, bu durumda bir kişiye “eşcinsel” demek de hakaretti. Oscar’ın ikna olarak dava açması hayatını geri dönülmez şekilde değiştirecekti. Çünkü Oscar Wilde gerçekten de eşcinseldi.

    ŞİKAYETÇİYDİ SANIK OLDU

    Yargılama başladığında Queensbery hakaret davasının sanığı, Oscar Wilde ise şikayetçiydi. Queensbery açıkça hakaret etmişti. Kurtulmasının tek bir yolu vardı, Oscar Wilde’ın eşcinselliğini ispatlamak. 9 Mart 1985’te başlayan mahkemede Queensbery’nin tuttuğu avukat, tuttukları dedektiflerin bulduğu delilleri birer birer ortaya dökmeye başlayınca davanın seyri değişmeye başladı. Davada yargılanan Oscar’ın eşcinselliğiydi. Queensbery üstün gelmişti. Oscar Wilde, kendi eşcinselliğinin didik didik edildiği ve hergün gazetelere manşet olduğu durumdan sıkılmıştı, sinirleri bozulmuştu. Queensbery hakkında yaptığı şikayetleri geri aldı. Queensbery bir ileri adım attı. Tüm delilleri ve hazırladığı dilekçeyi Ağır Ceza Mahkemesi Başsavcılığı’na verdi.

    Bu yargılama sürecinde dikkat çeken bir başka ayrıntı ise olayın mahkemeye yansıması ile beraber Başbakan Lord Rosebery’nin sağlığının bozulmasıydı. Rosebery davayı yakından takip ediyordu ve sinir krizleri geçiriyordu. Queensbery onun eşcinselliğini ifşa edebileceğine dair imalarda da bulunuyordu. Birkaç kez istifa kararı aldı. Basının yakından takip ettiği bu yargılamada Başbakanın, kraliyet üyelerinin, milletvekillerinin adının geçmesi İngiltere için bir felaket olurdu. Queensbery’nin avukatları Başbakan ve önemli siyasi isimler ile ilgili delilleri Başsavcı vekiline göstermişti. O gün İçişleri ve Adalet Bakanı olağanüstü olarak bir araya geldi. Yapılacak tek bir şey vardı, Adalet Bakanlığı’nın kontrolünde Oscar Wilde’ı bir an önce yargılamak ve cezalandırmak. Olayın büyümesini de engellemek. Tehlike halinde adalet hızla ilerliyordu. Aynı gün saat 16:55’te Oscar Wilde hakkında tutuklama kararı çıktı.

    AHLAKSIZ OSCAR WİLDE

    Tüm gözler Oscar Wilde’ın yargılanmasına çevrilmişti. Basın Wilde’ı tutuklandığı anda suçlu ilan etti. Wilde, kamuoyunda linç edilmeye başlandı. Oscar Wilde ahlaksız, sapık bir eşcinseldi. Üstelik edebiyatı ile ahlaksızlığını halka yaymaya çalışıyordu. Daily Telegraph’tan Observer’a tüm basın toplumun ahlaksızlığının nedenini bulmuştu: “Oscar Wilde”. Çözümü de basitti, Oscar Wilde’ı hayatının sonuna kadar hapiste tutmak. Cılız bazı sesler yaşananlara karşı çıkıyordu. 16 Nisan 1895’de Star Gazetesi’nde Robert Buchanan yaşananlara şöyle tepki gösteriyordu: “Beylik Hıristiyan mesajları ve davalarıyla dolu bu ülkeye kaynağı ister Hıristiyanlık ister başka bir şey olsun, bir parça iyilik getirmenin dönemi gelmedi mi? Basın ve halk henüz yargılanarak suçu kesinleşmemiş bir insanı sonsuz cezaya mahkum edip, yerin dibine sokarkenaklı başında insanların büyük kısmı olanı biteni sessizce izliyor.”

    Oscar Wilde’ın tutuklanması ve ardından eşcinselliğe karşı oluşan kamuoyu, eşcinseller arasında bir korku dalgası yaratmıştı. Gazeteler, Oscar Wilde ile ilişkisi olan eşcinsellerin de yargılanacağını yazıyordu. John Gray, Andre Roffalovich, Robbie Rois gibi Osacr Wilde’ın eşcinsel aşıkları kendilerine gönderdiği mektupları yaktı. Wilde’ın kitapları çöplere atıldı. Eşcinselleri bulmak için gönüllü gruplar ortalıkta belirdi. Son olarak Oscar Wilde’ı hapise götüren aşkı Loer Alfred Douglas’da Fransa’ya kaçtı.

    ÖZEL HAYATI DİDİK DİDİK

    Oscar Wilde’ın yargılanması 26 Nisan 1895 Cuma günü başladı. Oscar Wilde’ın bir dönem ilişkisi olan ve ifade vermeyi kabul eden tanıklar mahkemede birer birer Oscar ile yaşadıklarını anlattılar. Oscar Wilde’ın erkeklerle cinsel yaşamı önce mahkemede sonra basın yoluyla tüm topluma duyuruldu. Sevgililerine yazdığı ele geçen mektupları ortaya döküldü. Mahkemede bu mektuplar birer birer okundu. Son olarak Wilde’ın yazdığı eserlerindeki temalar ele alındı. “Adını söyleyemeyen aşk” diyerek neyi kastediyordu, Dorian Gray’in karakterleri eşcinsel miydi, Dorian Gray’in ilk halini eşcinselliği çağrıştırdığı için mi değiştirmişti, Dorian Gray’e hediye edilen o sarı kitap hangisiydi, bir erkeğe “çılgınca öpüyorum” ya da “tapıyorum” yazmak ne demekti, Wilde’ın yazdığı Chaleleon gibi dergiler neden eşcinsellik edebiyatı yapıyordu? Tüm bu sorulara yanıt vermek zorunda kaldı.

    Ne kadar ilginçtir ki Oscar Wilde’a mahkemede yazmadığı bir kitap dahi soruldu. 15 Eylül 1894’te anonim olarak yayına çıkan Yeşil Karanfil kitabını Oscar Wilde’ın yazdığına inanılıyordu. Kitabın gerçek yazarı Lord Alfred Douglas’ın eşcinsel arkadaşı Robert Hickens’ti.
    Dört baskı yapan bu isimsiz baskılı kitap hayatından izler taşıması nedeniyle Oscar Wilde’a yakıştırılıyordu. Wilde, mahkemede söz konusu kitabı yazmadığını söyledi ve bunu bir gazeteye yaptığı Yeşil Karanfil eleştirisi ile kanıtladı. Yalnız bu kadar değil.

    Oscar Wilde’ın yatak çarşaflarındaki lekeler bile kaldığı otellerdeki hizmetliler tarafından anlatıldı. Sonuçta Oscar Wilde, hemcinslerine ilgi duyduğunu inkar edemedi ancak bir cinsel birleşme olmadığını söyledi. Zira bir türlü tam olarak ispatlanamayan bu durumun cezası müebbetti. Tanıklar da ceza almamak için bu kadar ileri gidemedi. Sonunda Oscar Wilde 22 Mayıs 1895’te iki yıl hapis cezasına mahkum oldu. Yargılamanın bitişi Başbakan Rosebery’nin sağlığını geri getirdi. Oscar Wilde cezasını almış, herkes rahatlamıştı.

    Oscar Wilde önce Pentonville Hapishanesi’ne götürüldü. Saçları kesildi. Mahkum elbiseleri giydirildi. Hücresinde 3 kova vardı. Biri yemek, biri su, biri de tuvalet için. Her gün bir değirmende çalıştırıldı. 4 Temmuz’da Wandsworth Hapishanesi’ne nakledildi. Kasım ayında da Reading Hapishanesi’ne gönderildi. Oscar’ın durumunun hızla kötüleşmesi dikkat çekiyordu. Sağlığı bozulmuş, zayıflamıştı. Wilde, hapise girdikten üç hafta sonra çok sevdiği annesini kaybetmişti. Ayrıca Queensbery’nin mahkeme masraflarını ödeyemediği için resmi olarak iflas etmiş, evindeki çok özel kitap koleksiyonu bile yok pahasına satılmıştı. Ağır bir depresyon geçiriyordu. Temmuz 1896’da hapishane müdürünün değişmesiyle rahatladı. Yeni müdür Oscar Wilde’ın okumasına ve yazmasına izin vermişti. Kendisini hapse sürükleyen ve hapse girince unutan sevgilisi Lord Alfred Douglas’a yazdığı “De Profundus” isimli mektubu hapiste tamamladı. Hapisten çıkmasına kısa bir süre kala karısı Constance’da onu tamamen terketti. Çocuklarını bir daha görmemesi, bundan sonra yurt dışında yaşaması ve yeni bir skandala bulaşmaması karşılığında karısının Oscar’a yıllık 150 sterlin ödemesi konusunda anlaştılar.

    18 Mayıs 1897’de tahliye olduktan sonra Oscar Wilde yurtdışına çıktı. İsmini Sebastian Melmoth olarak değiştirdi. Bu ismin de eşcinsel bir göndermesi vardı. Karısından af dilese de kabul edilmedi. 8 Nisan 1898 günü Constance’ın ölüm haberini alacaktı. Haksızlık ettiğini düşündüğü karısının ölümü onun acısını arttırmıştı. Constance, her şeye rağmen vesayetinde Oscar’a yıllık 150 sterlin verilmesini yazıyordu. Oscar Wilde, kendini içkiye verdi. Uğruna hapis yattığı Lord Alfred Douglas ile yeniden ilişki denedi ama aşkları bitmişti. Son olarak toplam yüz kıtadan oluşan Reading Zindanı baladı isimli epik şiirini yayımladı. Şiir, bir kıskançlık krizi sonucu karısını öldüren adamın cezaevi günlerini ve idam edilişini anlatıyordu. 13 Şubat 1898’de yayınlanan şiirini ölmeden önce Constance da okumuştu. Şubat 1899’da Cenova’da yatan Constance’ın mezarını ziyaret etti.

    Son günlerini alkol ve eski günlerdeki gibi sıkça değiştirdiği eşcinsel aşklarıyla geçirdi. Eskiye oranla mütevazi bir hayat sürdürüyordu. Zaman zaman uzaklara dalıp gidiyordu. İngiliz halkına kesinlikle öfkeliydi. Kendisini eşcinsellikten vazgeçirmek için genelevine alkışlarla sokan arkadaşlarına çıkınca hiçbir şey hissetmediğini söylüyor ve ekliyordu “Ama siz bir kadınla yattığımı İngiltere’de anlatın da itibarım artsın”. Ölümüne yakın yeni bir yüzyılda onun yaşamasına İngilizler’in tahammül edemeyeceğini söylüyordu. Gerçekten de 30 Kasım 1900’de ucuz bir otelde öldü.

    Eski sevgililerinden Andre Gide cenazesini şöyle anlatacaktı: “Cenazeye yedi kişi katıldı, üstelik hepsi mezarlığa kadar gitmedi. Tabutun üzerine konan çiçekler, çelenkler arasında yalnızca birinin üzerinde bir yazı varmış; otel sahibinin gönderdiği çelengin üzerinde şu söz yazılıymış: KİRACIMA.”

    Oscar Wilde’ın itibarı yıllar sonra iade edildi. Cinsel tercihleri nedeniyle ona yapılan yargılama ve linç lanetlendi. İngiliz Edebiyatı’nın önemli isimleri arasında yerini aldı. Onu mahkum edenleri ise bugün kimse hatırlamıyor.

    KUTU:
    De Profundis

    Oscar Wilde, Reading Hapishanesi’nde kendisini felakete sürükleyen aşkı Lord Alfred Douglas’a De Profundis, Eski Ahit’in Keturim bölümünde geçen Latince “de profundis clamavi ad te domine (yüreğimin derinliklerinden sana sesleniyorum ya rab)” dizesinden alınmıştı. “Derinliklerden” anlamına geliyordu.

    De Profundis, 50 bin kelimeden oluşuyordu. Hapishanede Oscar’ı unutan eski sevgiliye yazılan bir çığlıktı. Oscar Wilde, ardından giderek bütün hayatını yok ettiği sevgilisine seslenirken adeta içindeki iltihabı akıtıyordu. Ona neden aşık olduğunu, bu aşk için nelere göğüs gerdiğini, nasıl hatalar yaptığını ve sonunda nasıl bedel ödediğini anlatıyordu. Wilde’a göre Douglas ile babasının savaşında kendisi göz göre göre harcanmıştı. Oscar Wilde, mektubunda her şeye rağmen eski sevgilisini affedebileceğine dair açık kapı bırakıyordu.

    Mektup aynı zamanda Oscar Wilde’ın hapishane koşullarını ve ne kadar acı çektiğini de gösteriyor. Ancak Wilde mektupta acıy insanı geliştiren bir duygu olarak tarif ediyordu: “Güzel bedene haz, güzel ruha ızdırap gerekir”. Wilde şöyle der: “daha derin bir insan haline gelmek acı çekenlerin ayrıcalığıdır.” Gerçekten de Wilde’a özellikle acı çektirmek için yapılan uygulamalar vardı. Reading Cezaevi’ne trenle nakledilen Oscar Wilde, istasyonda yarım saat ayakta mahkum kıyafetleriyle bekletilmiş, etrafını saran kalabalık onunla bu süre boyunca alay ederek eğlenmişti. De Profundis’te anlattığına göre bu muamele Wilde’a o kadar ağır gelmişti ki bir yıl boyunca her gün o saatte ağlamıştı.

    Mektupta İsa önemli bir figür olarak Wilde tarafından ele alınır. İsa, bir din taşıyıcısı değil, kendisi gibi davranarak insan ruhunun mükemmelliğini ortaya çıkaran bir sanatçıdır. Bir kişinin İsa gibi olması için kendisi gibi olması yeterlidir. İsa’ya göre zenginlik ve zevk, yoksulluk ve kederden daha büyük trajedidir. Servetin ve nefretin ardına gizlenmiş ruh sakatlanmıştır. Wilde şu ilginç sözleri söyler: “İsa’dan önce de Hıristiyanlar vardı. Bunun için minnettar olmalıyız. Ne yazık ki İsa’dan sonra Hıristiyan çıkmamıştır.” Wilde’a göre kiliselerde İsa’nın heykeli vardır ama ruhu yoktur.

    Wilde gelecek konusunda ise karamsar değildir: “Bir güzel sanat eseri daha yaratabilirsem, kötülüğün zehrini, korkaklığın alaylarını etkisiz hale getirmiş, küçümsemenin çatallı dilini kökünden koparmış olacağım. Eğer yaşam benim için bir sorunsa, ki mutlaka öyledir, ben de yaşam için bir sorunum.”
    Mektup sevgiliye seslenen şu sözlerle biter: “Bana yaşamın zevkini ve sanatın zevkini öğrenmek için gelmiştin. Belki şans, sana çok daha olağanüstü bir şeyi, kederin anlamını ve güzelliğini öğretmek için seçmiştir beni”.
  • en iyi yayınevlerini sıralarken çeviri, fiyat, editörlük, dizgi, baskı, ulaşılabilirlik, kitap seçimi gibi faktörlerden sadece birini alıp "en iyi" sıfatını bunun üzerine kurgulamak haksızlık olur.

    benim naçizane değerlendirmelerim şu şekilde: (sayılar sıralama amacıyla değil okurken kolaylık olsun diye. yanlış anlaşılmasın)


    1- iletişim yayınları

    edebiyat çevirisi konusunda en önemli iki dilde türkiye'nin en iyi çeviri kadrosuna sahip olduklarını düşünüyorum. bunların ilki rusça. ergin altay ağırlıklı olmak üzere mehmet özgül, mazlum beyhan, leyla soykut gibi tümü başarılı çevirmenlerle çalışıyorlar. diğer dil ingilizce'den yaptıkları çevirilerde de murat belge, fatih özgüven, tomris uyar gibi yine hepsi önemli çevirmen/edebiyatçıların imzaları var. çeviri dışında editör/redaktör ekibi de oldukça başarılı, mesela dünya klasikleri serisinin editörlüğünü uzunca bir süre orhan pamuk götürmüştü. zaten yayınevinin başında murat belge gibi türkiye'nin en birikimli edebiyat tarihçilerinden (siyasi görüşünü cartını curtunu bir kenara bırakıyorum) biri var. ayrıca birçok kitabında önemli edebiyat kuramcılarının ve yazarların önsözlerini/sonsözlerini bulmak da mümkün. türk edebiyatında ise oğuz atay, ihsan oktay anar, sevgi soysal, hasan ali toptaş, yakup kadri karaosmanoğlu şeklinde muazzam bir kadroları var, şimdiki gençliğin meraklısı olduğu filinta takımı (afili filintalar) da cabası. siyasi tarih konusunda da çok başarılılılar. zaten bu iki konuda rakipleri can'ı çok geride bırakmış durumdalar.

    kitapların ulaşılabilirlik açısından da pek bir problemi yok. sadece yüksek fiyat politikaları iletişim'in kitaplarının ufak kitapçılara düşmesini biraz engelliyor. gerçekten de fiyatları oldukça yüksek olmasına karşın kitapların sayfa sayısı arttıkça rakipleriyle arasındaki fark kapanıyor, hatta 1000 sayfalık bir kitabı (mesela karamazov kardeşler) can yayınları'ndan daha ucuza sattıklarını görmek mümkün. dizgi kalitesi de son derece başarılı olan bu yayınevinin kapak kalitesi (yazı boyunca kapak kalitesi kriterinden kastım kitabın ciltleme kalitesi olacak, 'ciltli kapak' çağrışımı yapmasın diye ayırıyorum) ise en büyük eksiyi alıyor bana göre. muhteşem çeviriler tamam, muhteşem editörlük tamam ancak 2 okumada haşatı çıkacak bir kapak kalitesi kabul edilebilir gibi değil. "kitap dediğin şey evladiyelik olmalı, torunum bile aynı kitabı okumalı" diye düşünüyorsanız onca artısına rağmen iletişim yayınları size uymayacaktır. baştan söylemiş olayım. bir de stanislaw lem'i lehçe'den filan değil, ingilizce'den çeviriyorlar, gözümden kaçtığını sanmasınlar.


    2- can yayınları

    iletişim ile aşağı yukarı aynı siklette olan bu yayınevi modern dönem (1910 sonrası) ve çağdaş dönem (1960 sonrası) için iletişim'den bence bir tık önde. franz kafka, albert camus, thomas mann, george orwell, gabriel garcia marquez, jose saramago gibi yazarlarıyla yakın tarih için daha çeşitli bir seçki sunuyor gibi. bunun yanında krem renkli ve nispeten daha kalın kapaklı klasikler serisiyle dostoyevski, tolstoy, balzac, hugo, dickens, austen gibi dev isimleri de atlamamış oluyorlar. çeviri konusunda ise rusça ve ingilizce dışında yeterince zengin bir çeşitlilik sunmayan iletişim'i geçmiş durumdalar. rusça çevirilerde iletişim'in çevirmenleri dışında nihal yalaza taluy çevirileri de mevcut. ingilizce'de nihal yeğinobalı, celal üster; fransızca'da tahsin yücel, selahattin hilav; almanca çevirilerde ahmet cemal, kamuran şipal gibi dev isimlerle çalışmışlar vaktiyle. tahsin yücel'i eski türkçe kullandığı için sevmeyenler tabii var ama sen ülkece onun kadar aktif bir fransızca çevirmen çıkartamadıysan, bugün hala onun çevirilerine mahkumsan bunun sorumlusu tahsin yücel değil. bunun yanında ispanyolca, italyanca gibi dillerden de birçok önemli yapıtı başarıyla türkçe'ye çevirmişler.

    editoryal açıdan da iletişim'in pek gerisinde olmayan can yayınları sayfa sayısı az olan kitaplarda iletişim'den daha ucuz bir fiyat skalasına sahipken, sayfa sayısı arttıkça fiyatlar iletişim'i geçmeye başlıyor. fakat benzer materyali kullansalar da iletişim'e nazaran daha iyi kapak kalitesine sahip olduğunu düşünüyorum, yıpranmaya daha dayanıklı kitapları var, dolayısıyla fiyat farkı çok can sıkmıyor. klasikler serisi ise daha kalın kapaklı, ciltli olmasa da ortalamanın biraz üstünde. bir de eski düz beyaz, minimalist tasarımları güzeldi, rafta bir can yayınları kitabı olduğunu uzaktan görüp anlamak kolaydı. oturup kitabı seyretmek için değil, kitapçı rafında fark edebilmek için önemli bu. muhtemelen yeni kapaklardan sonra satışlarında belli bir düşüş olmuştur. yeni tasarımları güzel olsa dahi renkli olduğundan insanlar fark edemeyebiliyor.


    3- yapı kredi yayınları

    benim en sevdiğim yayınevlerinden biri bu. belki de yaşadığım şehirde kendi kitabevi bulunduğu ve her kitabı %20 indirimle alabildiğim içindir. can yayınları'na göre daha seçici davranıyorlar. bu yönüyle insanlarda can ve iletişim'in artıklarını yayınladıkları düşüncesi hasıl olabilir ancak roza hakmen'in çevirdiği kayıp zamanın izinde ve don quijote, nevzat erkmen'in çevirdiği ulysses, ahmet cemal'in çevirdiği niteliksiz adam gibi dev eserlere girişmek herkesin harcı değil. bunlara cesaret edip başarılı olmak bence saygı duyulacak bir iş. kazım taşkent klasikleri dışında türk edebiyatında sait faik abasıyanık, sabahattin ali, yusuf atılgan gibi öykücü/romancıların yanında şiir derlemeleriyle de (başta ikinci yeni) yabana atılamayacak işler yapıyorlar. çeviri konusunda zaten yukarıdaki örnekleri verdim, onun dışında çavdar tarlasında çocuklar'ı can yayınları'nın kötü çevirisinden kurtarmış olmaları bile takdire şayan.

    yıllarca enis batur'un etkisi altındaydılar, eb'den sonra orhan pamuk'u transfer etmiş olmaları editoryal açıdan da bir gelişim sağlayacaktır diye düşünüyorum. iletişim pamuk'u bu yönde kullandıysa, yky de geri kalmayacaktır muhtemelen. kapak kaliteleri iletişim'den de, can'dan da daha iyi çünkü daha sert bir materyal kullanıyorlar, kolay kolay zarar görmüyor kitaplar. bunun yanında kendi ayraçları da var; herhangi bir şeyi ayraç olarak kullanamayan, illa ki hususi ayraç isteyenler için güzel bir çözüm. fiyat politikaları ise bana kalırsa önceki iki yayınevine göre daha anlaşılır seviyelerde. belki indirimin de etkisi vardır bunda, bilemiyorum. ayrıca delta ismiyle çıkardıkları, ciltli kitapları da var. gerçekten çok uçuk fiyatlara satıyor olsalar da tasarımları oldukça güzel. ancak sarı ve yırtılmaya çok müsait yaprakları nedeniyle pek tercih edilesi değiller.


    4- iş bankası yayınları

    birçoklarının en favori yayınevi. nasıl olmasın ki; hem müthiş bir klasikler koleksiyonu var, hem çeviriler güzel, hem ciltli kapak seçeneği var, hem de fiyatlar ucuz. üstelik kendi kitabevinden alırsanız daha da ucuz oluyor. hasan ali yücel klasikler serisinden çıkardıkları kitaplar gerçek anlamda klasik eserlerden oluşuyor; romanın yanında deneme, oyun, şiir klasiklerini de bünyesinde barındırıyor. fakat modern ve çağdaş edebiyat alanında rakiplerinin çok gerisinde kalmaları büyük bir dezavantaj. modern klasikler serisi henüz çok dar, pek fazla gelişecek gibi de durmuyor açıkçası. zaten gelişmesin de, iki üç yazar transfer edecekler diye fiyat politikalarının değişmesini istemeyiz, ben istemem en azından. editoryal anlamda diğer rakiplerinin "ünlüler kadrosu"na pek yanaşamamış olmaları dışında çeviri alanında da başarılı bir yayınevi olduğunu düşünüyorum.

    rusça çevirilerde iletişim ve can ile hemen hemen aynı kadro var (sadece çehov'u ataol behramoğlu'na çevirtmişler). fransızca, ingilizce çevirilerde sabahattin eyüboğlu ve vedat günyol gibi isimlerin egemenliği hakim. karton kapakları yky ile aşağı yukarı aynı, ancak ciltliler gerçekten iki-üç nesil kullanılabilecek kalitede. üstelik ciltliler internet alımlarında ya da kendi kitabevinden indirimli alımlarda can ve iletişim'in klasikleri ile aynı fiyata geliyor. yalnız kapak tasarımı/görselliği konusuna takıntılıysanız (neden olasınız, orasını bilmiyorum) iş bankası yayınları tümü aynı tasarımlarıyla sizleri tatmin etmeyecektir, söyleyeyim. kapağın görünüşüne bakarak kitap seçiyorsanız içimden "beter olun" demek geliyor ama gördüğünüz gibi demiyorum. ehe.


    5- ayrıntı yayınları

    onlarla ilgili tanımım ismiyle çağrışımlı olacak, "ayrıksı yayınevi" kendileri. gidip öyle herkesin sevebileceği kitapları basmazlar, nerede bir kült kitap var hep bunların çatısının altından çıkar. yeraltı edebiyatı, lacivert kitaplar, felsefe/sosyoloji seçkileriyle ve felsefi içerikli romanlarıyla kendine özgü, sadık okur kitlesi yaratabilen ender yayınevlerindendir. ancak, bütün bu hoşluklarına rağmen kendileriyle bir hayli sıkıntılarım da var. öncelikle en önemli işlerden birini, çeviriyi pek sallamıyorlar. orijinali ingilizce, fransızca olmayan bir kitabı kendi dilinden çevirdikleri pek görülmüş şey değil. gerçi en azından hangi çevirinin esas alındığını yazıyorlar, bunu bilip alıyorsunuz, zira onu yapmayan da var. (oda yayınları diyeyim ama benden duymuş olmayın) çevirinin bu kadar önemli bir iş olduğunu belirtmişken bu kabul edilebilir bir şey olmasa da, özgün editoryal çalışmaları, seçkileriyle türkiye yayıncılığında önemli bir boşluğu doldurduklarını düşünüyorum. kapak kalitesi nispeten iyi olan bu yayınevinin eski kitaplarında saman kağıt kullandığını görebilirsiniz. kapak görselliği, ayraç haricinde saman kağıdı kokusu fetişiniz de varsa bu yayınevi de tam size göre. yalnız fiyatları bana biraz tuzlu geliyor. bir de dizgisi bazı kitaplarda gerçekten kötü olabiliyor, bir istikrar yok o konuda.


    6- metis yayıncılık

    ayrıntı ile aşağı yukarı benzer bir yayın politikasına sahip yayınevi. felsefe/sosyoloji yayınlarında önemli eserler çıkarmış durumdalar. bunun yanında ursula k le guin'in kitaplarını, tolkien'den yüzüklerin efendisi'ni filan basıyorlar. elif şafak zamanlarında fiyatları biraz yukarı çekmişlerdi diye hatırlıyorum, şimdilerde tekrar mantıklı sulardalar. editoryal açıdan ve kitap seçimi konularında sol görüşe biraz yatkın olduklarını düşünüyorum, sel yayıncılık kadar olmasalar da. kapakları kaliteli, tasarımları da güzel.


    7- sel yayıncılık

    hazır adı geçti, öne çekelim bu yayınevini de. sol görüşe yatkın dedim, belki alakası bile yoktur ama genel itibariyle kitap seçkileri ve fiyat politikaları bana öyle oldukları izlenimini veriyor. küçük iskender, ah muhsin ünlü gibi şairleriyle, john steinbeck, truman capote gibi romancılarıyla, alain de botton serisiyle, ayrıntı'dan arta kalan yeraltı edebiyatı kitaplarıyla farklı dallardan ortaya karışık bir şey yapıyorlar gibi ama fiyatları gerçekten uygun olabiliyor. tek tük, arada kalmış kitapları da basarak onların da bir eksiği doldurduklarını düşünüyorum, "bunu biz daha iyi yaparız" diyerek anlamsızca boylarından büyük işlere (bkz, bir sonraki yayınevi) soyunmuyorlar.


    8- ithaki yayınları

    ben bunları yayıncılığın pegasus'u (pegasus airlines) olarak görüyorum. kitapları tek tek, içerik olarak ele aldığınızda oldukça başarısız, özensiz çalıştıklarını söylemek uygun olur. fakat o kadar hızla büyümeye çalışıyorlar, o kadar çok konuya el atıyorlar ki kayıtsız kalmak mümkün değil. bolca fantastik/bilimkurgu, distopya, edgar allan poe, biraz boris vian, biraz althusser, biraz jules verne klasikleri, biraz da kemal tahir derken abandone oluyorsunuz. arada garnitür niyetine kafka, varlık ve hiçlik, komünist manifesto da çıkartıyorlar. yani ne yapmaya çalıştıklarını anlamak mümkün değil. fakat özellikle edgar allan poe öykülerinin çevirisinden aldıkları eleştiriler, boris vian kitaplarında her yönden yarattıkları fiyasko, fantastik/bilimkurgu başta olmak üzere dizgi konusundaki rezillikler bu yayınevini benim nazarımda çöp statüsüne sokuyor. fantazi/bilimkurgu meraklılarını memnun etmeleri de benim için hiçbir şeyi değiştirmiyor. gerekirse 2 tane kitap basarsın ama yaptığın işin başarısına/özenine herkes saygı duyar. bin tane kitabı özensizce ortaya dökünce başarılı olunmuyor.


    9- cem yayınevi

    en köklü yayınevlerinden biri. zamanında klasikler denince akla ilk gelen yayınevi buymuş. hatta klasikleri ciltlere bölerek yayınlamışlar. fakat birçoğu orijinal dilinden çevrilmemiş, anlaşılır bir türkçe de pek kullanılmamış, haliyle cem'in eski basım klasikleri bugün sahaflarda oldukça düşük fiyatlara gidiyor. çok fazla haşır neşir olduğum bir yayınevi olduğunu söyleyemeyeceğim ancak kafka okunacaksa, kafka'yı türkçe'ye en iyi çevirenlerden (ahmet cemal'den daha iyi olmamakla birlikte) birinin, kamuran şipal'ın kafka çevirileri buradan çıkar. aynı zamanda rainer maria rilke'yi de çevirmiştir şipal, onun da külliyatı cem'dedir. bu ikisinin (kafka ve rilke) de bütün öykülerini güzelce ciltleyip tek birer kitapta satma şıklığını da gösterirler ayrıca. bir de siyasi ve felsefi klasikleri de hala basıyorlar, yanılmıyorsam saman kağıdına üstelik. fetişlerine duyurulur.


    10- remzi kitabevi

    kendi yayınlarını satan (bildiğim kadarıyla indirim filan yapmıyorlar) kitabevi zinciri olan bu yayınevi ecnebilerin "non-fiction" dedikleri kurgusal olmayan her tür yayında önemli bir ekole sahiptir; siyasi-felsefi-sosyolojik-deneme yayınları çevirisinden ve özellikle de editörlüğünden şüphe duymadan alınılabilir. kurgusal konularda artık fazla öne çıkan bir kitabevi olmamasından mütevellit okuyucu kitlesi de diğer yayınevlerine göre biraz farklıdır. bir tek john steinbeck'i görebildim ben romancı olarak. bir de yerlilerden ayşe kulin, zülfü livaneli filan var sanırım.


    11- altıkırkbeş

    tümüyle ayrıksı, hatta çoğunluğa marjinal gelen metinlere ağırlık vermeleri çok hoş olsa da bunları düzgün bir çeviriyle birleştiremedikten sonra bir kıymeti kalmıyor. elimde sadece uçan spagetti canavarı'nın kutsal kitabı çevirileri var, dürüst olayım onda bir problem göremedim. fakat bunun dışında tasarımlarıyla dikkatimi çekip açıp incelememe vesile olan kitaplarında redaksiyon hatalarından, düşük cümlelerden göz gözü görmüyordu. bazı kitaplarında gerçekten ucuz fiyatlar oluyor ama bunun açıklamasının çeviriyi üç kuruşa ona buna yaptırmaları olduğunu düşününce yine bir anlamı yok. incecik bazı kitapları ise anlamsızca kırmızı ciltlere basıyorlar, parayı oradan kırmaya çalışıyorlar. bu yönüyle özgünlüğü başarıyla birleştirmekten çok uzaklar.


    12- kırmızı kedi yayınları

    aynı remzi gibi birkaç yerde kendi kitaplarını da sattıkları mağazaları var. remzi'nin aksine kendi kitapları indirimli, %20 gibi bir şey olması lazım. virginia woolf, sylvia plath, inci aral gibi feminist yazarlar ve jose saramago dışında dikkatimi çeken bir yayınları olmadı. kapaklarda kullandıkları materyal kendilerine özgü, tırtıklı karton gibi bir şey kullanıyorlar. woolf'ta iletişim gibi bir rakipleri var ancak fiyatların daha ucuz olması avantajları. yalnız iletişim'de woolf'u tomris uyar çevirirken, kırmızı kedi'de genellikle ilknur özdemir çeviriyor. cv'si güçlü ancak tartışmalı bir çevirmen. ulusalcı kanattan gazetecilerin kitaplarını da basan bir yayınevi aynı zamanda.


    bundan sonrakileri ancak birkaç kelimeyle özetleyebilirim, yoksa bitmez bu entry
    agora kitaplığı: özellikle sinema kitaplığı ve emile ajar (romain gary) kitaplarıyla saygın bir iş yapıyorlar.

    say yayınları: felsefe/sosyoloji yayınlarında öne çıkan bir yayınevi. fakat bastıkları hemen her kitabı daha iyi basan (çeviren, edite/redakte eden) başka yayınevleri var. nietzsche külliyatı düşünce itibariyle parmak ısırtsa da aynı şey onun çevirileri için de geçerli.

    oğlak yayınları: aklıma direkt rekin teksoy'u getiren yayınevi. orijinalinden ve kesip/biçilmeden çevirilen decameron, ilahi komedya gibi klasiklerin yanında marquis de sade ve birkaç fransız klasiğini de başarıyla türkçe'ye kazandırmaları takdire şayan.

    payel yayınevi: sadece elias canetti çevirileri bile yeter ama yetmemiş sigmund freud'u da çevirmiş adamlar. eli öpülecek insanlar.

    kırmızı yayınları: özellikle şiir seçkilerinde belki de en başarılı yayınevi. sadece kitaplarının ele, çantaya, rafa uymayan tasarımlarından, manasızca beyaz kağıda basmalarından ve uçuk fiyatlarından şikayetçiyim. yoksa bilirler, severiz.

    mitos boyut: tragedya diyorum, komedya diyorum, tiyatro diyorum, olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu diyorum. başka da bir şey demiyorum zaten.

    dost kitabevi yayınları: dost kitabevi'ni severim, sayarım ama hemen hiçbir kitabının baskısının bulunamamasına ne gibi bir açıklama getiriyorlar onu bilmiyorum. mesela kurt vonnegut kitaplarının telifini alıp basmamak gibi bir stratejileri var. gerçi cep boyutundaki tematik kitapları güzel, hemen şeyetmeyelim. (kurt vonnegut şu sıralar can ve april yayınları tarafından basılmakta)

    kabalcı yayınevi: en sevdiğim yayınevlerinden biri ama daha fazla çevirisini görmek istiyor insan. felsefe ve siyaset tarihi kitaplarını çok iyi çevirilerle ancak pahalı satıyorlar (çünkü yanında orijinal metni de tutuyorlar genellikle). bir de otostopçunun galaksi rehberi var tabii. kitaplarının kenarındaki k sembolünü yidiğim.

    tübitak yayınları: kurum olarak tübitak eleştirilse de halen bilim tarihine dair önemli kitapları basıyorlar, buna evrim kitapları da dahil. devlet destekli olmasının da etkisiyle fiyatları uygun, ciltli üretimleri bile son derece makul.

    everest yayınları: bu yayınevinde benim dikkatimi çeken üstat ile margarita çevirisi olmuştu. yeni nesil rus dili çevirmenlerinden sabri gürses'e yanılmıyorsam ödül kazandırmış bu çeviri. ayrıca muhteşem gatsby çevirileri de beklediğimden çok daha iyi çıkmıştı. görünen o ki türk edebiyatında da bayağı iddialılar, en azından işin satış boyutunda.

    doğan kitap: hala türkçe'ye çevrilememiş şeytan ayetleri'ni bile çevirip bassalar benim gözümde kıymetleri yok. o fiyatlarla olmaz çünkü.

    e yayınları: iki çevirisini okudum bu yayınevinin. ilki günlerin köpüğü'ydü, keyif aldım. diğeri boyalı kuş'tu, pek sevemedim. (çevirileri kastediyorum) kitaplarının dizgileri genel olarak kötü, bence biraz düzeltmeliler.

    altın kitaplar: eskiden klasikleri güzelce üstelik ciltli basan bir yayıneviyken bugünlerde stephen king, agatha christie, dan brown ile işi götürüyorlar gördüğüm kadarıyla. mangırların tadı tatlı geldi herhalde.

    Ekşi şeyler den alıntıdır.

    https://seyler.eksisozluk.com/...n-en-iyi-yayinevleri
  • 204 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Kitabı yeni bitirdim. Henüz tam hazmettim diyemem ama sıcağı sıcağına yorumlamanın da farklı avantajları var bence. Mesela duygusal yönden eseri nasıl gördüğümüz gibi... Kitapla ilgili iki farklı duygu arasında gidip geliyorum. Bunlardan biri; keyif, bir diğeri ise eksiklik hissi... Evet, şu an kitapla ilgili tam olarak bunları hissediyorum. Peki neden? Keyifliyim; çünkü bu okuduğum beşinci Orhan Pamuk romanı ve ilk kez yazarın bir romanını bir çırpıda ve bu kadar kolay okudum. (Okuduğum diğer romanları sırasıyla: Masumiyet Müzesi, Kara Kitap, Kar ve Beyaz Kale) Yazarın okuduğum diğer kitapları beni fazlasıyla yordu, zaman zaman sıktı. Buna sebep olan bazen anlatım tarzı, bazen kullandığı dil, bazen kurgusuydu. Kırmızı Saçlı Kadın'da ise anlatım oldukça açık, dil özensiz diyemesem de son derece basit ve kurgu bence yeterince sağlamdı. Bu nedenle, çok rahat okunuyor. Benim gibi "Orhan Pamuk" denince şöyle bir düşünenler, hiç çekinmesin rahat rahat kitabın sonunu görürler. Fakaaaaaat gel gelelim bir de "olmamış bu!" duygusu var ki, eserle ilgili sadece güzel şeyler söyleyip yorumu bitirmeme engel oluyor. Bunlardan bence en önemlisi, kim tarafından yazılırsa yazılsın günümüz romanında bu denli rastlantının hoş görülemeyeceği. Adama derler ki: "Türk filmlerinde olmaz bu kadarı..." Bu fikrime itiraz edecek varsa özelden yazsın pek çok örnek veririm kendisine, burada spoiler vermeyelim. İkincisi; Pamuk'un değinmek istediği mesele belli: Baba-oğul çatışması... Bunu da Batı'nın Oidipus, Doğu'nun Şehname'sinden (Rüstem ve oğlu Sührap) hareketle anlatıyor. Ya da okura geçmesi gereken pişmanlık gibi yoğun duyguları duyurmada bu iki büyük eserden medet umuyor mu demeli? Mahmut Usta'ya yaptığı hatadan sonra duyacağı pişmanlık bu kadar mı olmalıydı? İki Dostoyevski eserinden sonra okuduğum için mi bilmiyorum; yazarı, kahramanlarının duygularını vermede çok yetersiz buldum. Bazı duyguları da kurgu otursun diye sanki zorlama vermiş gibi. Mesela, Cem'in babasız büyümesinden doğan öfkeyi anlayabiliriz. Peki, Enver'in Cem'e olan öfkesini bu kadar ileriye götürmesine ne demeli? Kırmızı Saçlı Kadın esere adını veriyor, bence bu denli kıyıda köşede kalmamalıydı. Bir ara okurken neredeyse unutuyor okuyucu. Sonra, kitap 3 bölümden oluşuyor. Tempo birinci bölümde oldukça ağır ilerlerken diğer bölümlerde sanki arkamızdan biri kovalıyor. Oidipus ve Sührab ile ilgili kendini tekrarlayan bölümler de tempoyu olumsuz etkiliyor. Neyse, daha fazla bahsetmek kitabı okumamış okura haksızlık olacak. Kısacası bence Orhan Pamuk'tan sevenlerine değişik ve kolay okunan bir yorum olmuş. Lakin yazarın adını bilmeden okuyanlar, bu esere kesinlikle birinci sınıf bir romancılık örneği diyemezler. Herkese keyifli okumalar diliyorum.
  • 232 syf.
    "Distopya" ve özellikle de "kadınların hiçe sayıldığı bir distopya" olduğunu öğrenince, haliyle bir merakla sarıldım kitaba. Yalnız yine beklenti-buluntu eşiği birbirini tutmayan bir kitap oldu benim adıma.
    İkinci Dünya Savaşı'nın üzerinden 700 yıl geçmiştir. Almanlar ve Japonlar galip gelmiş, dünyayı resmen kendi aralarında ikiye bölmüşlerdir. Kara kuru, Aryan ırk tipine zerrece uymayan Hitler ise sırma saçlı, selvi boylu, mavi gözlü bir tanrıya dönüşmüştür. Dönüşmüştür dediysek Hitler hala yaşamıyor, hani derler ya "şeyh uçmaz da mürit uçurur" diye, işte o hesapla ölümünden sonra öyle bir hale getirmişler ki Führerlerini bu Almanlar, yani adam yerinden kalkıp gelse de şu çizilen imaja şöyle bir baksa, "ulan amma da abartmışsınız haa" der yani o derece. Yönetim sistemi de bir değişik hal almış, her bölgenin yönetimine bakan bir Şövalyesi var ve bunlar o bölgenin valisi gibi bir şey. İşte kitap da, bu Şövalyelerden birinin, kilisede kadınlara ayin yaptırması ile başlıyor. Şövalye von Hess, bu baskıcı yönetim içinde biraz daha yumuşak tavırlı bir Şövalye. Sebepleri falan zaten kitabın ilerleyen bölümlerinde belli olacak. Diğer temel karakterlerimiz ise genç bir Nazi olan Hermann ve İngiliz Alfred. Bu arada, Naziler savaşı kazanınca Alman toprakları da kutsal topraklar addedilmiş ve İngilizler gibi sömürge toprakların izin verilen yurttaşları ise, bu kutsal topraklarda hac vazifelerini yerine getirebiliyorlar. Vay anasını sayın seyirciler...
    Hac demişken, kitapta kadınların yanında Hristiyanlar da aşağı seviyeden topluluklar kabul edilmekte.
    Gelelim kitabın can alıcı olabilecekken can alıcı olamayan detayına. Kadınlar... Kafaları traşlı, vücut hatları belli olmasın diye özensiz ve bol, tek tip ve aynı renkte kıyafet giyen, kafeslerde hayvanlar gibi tecrit altında yaşayan kadınlar... İçlerinden, sahibi olanların kollarında beyaz bantlar var. "Sahip" diyorum, çünkü erkekler onların sahibi ve kadınlar da onlara "sahip" diye hitap ediyorlar. Kız çocuk doğurduklarında, çocukların onların yanlarında kalmalarına izin veriliyor, erkek çocuk doğurduklarında ise çocuklar onlardan alınıyor. Bu arada şuna da değinmek isterim ki, kadınların bu denli tecrit edildiği bir ortamda, haliyle oğlancılık da baş göstermiş ve kanıksanmış vaziyette.
    Kadınlardan bahsederken şu detaya da değinmeden geçmek olmaz, özellikle beni etkileyen sahnelerden biriydi. Alfred ve karısı Ethel'in, kız çocuğu doğurması sonrası aralarında geçen konuşmalar ve yaşadıkları, bu tip bir algıya aşina olmayanlar için çarpıcı görünse de bizim topraklarımızda da rast gelinmeyen şeyler değildi. Bilirsiniz işte, kız çocuk dünyaya getiren kadının, kocası karşısında ezikliği vs... Neyse...
    Bütün bu çarpıcı detayların yanında, kitapta kadınların yaşamları içinden bir anlatımın olmayışı, bizi o atmosferden uzak tutuyor. O kitabı henüz okumamış olsam da, Damızlık Kızın Öyküsü kitabının, kadınların gözünden daha çarpıcı bir distopik anlatıma sahip olduğunu düşünüyorum. Belki de bu kitap da, bir kadının ağzından falan yazılmış olsaydı daha bir çarpıcı olabilirdi.
    Kitabın, olmasını temenni ettiğimiz anlatımından bahsettikten sonra bir de olan anlatımından bahsedelim. von Hess, Hermann ve Alfred piyasaya çıktıktan sonra bir araya gelirler, aralarda geçen olaylara değinmeden genel olarak bir özet geçerek anlatacak olursam, baya bir tarih muhabbeti yaparlar, "eskiden neydi, şimdi ne oldu" tarzı, ders niteliğinde şeyler aktarır bunlara Şövalye. Tarih aktarıcılığına eyvallah da, 1945+700=2645 yıllarında falansınız arkadaş, hiç mi geleceğe dair bir detay olmaz şu kitapta? Cevap: Gerçekten de yok. Hani fiks bir uçan araba falan filan olsa ona da tav olacaktım ama gelecekte olduğumuza dair hiçbir detay yok. Her şey o dönemde nasılsa öyle olduğu gibi aktarılmış. Sanırım yazarımız, geleceğe dair öngörüleri pek olmayan türden bir yazar imiş. Nitekim, icat edilmemiş icatları hayal eden ve kitaplarında yer veren zehir gibi yazarlar gördü bu gözler. Galiba Almanlar yenilince biz de yenik sayıldığımız gibi, Almanlar yenince de, "Emaaan ne üzecez la canımızı? Zaten dünyanın yarısı bizim. Şimdi kim kalkıp da bir şey icat edecek? Uzaya neyin mekik fırlatacak? Hadiin kalkın da Oktoberfest'e gidek." edasında bir rehavete kapılıp işi gücü boşlamışlar.
    İki yüz küsur sayfalık kitap için yeteri kadar detay döşendiğime inanarak sözlerimi burada sonlandırırken, kitabı yüksek beklentilerle okumamanızı tavsiye ediyorum.
  • 336 syf.
    ·9 günde·Beğendi·6/10
    Maria Konnikova'nın Mastermind Sherlock Holmes Gibi Düşünmek isimli kitabını okumuş ve beklediğimi bulamamıştım. Bu kitap önceki kitaptan daha iyi ama yine de tatmin edici düzeyde değil. Bunun birkaç sebebi var. Öncelikle, kitabın orijinal adı "The Confidence Game" yani "Güven Oyunu". Yayınevi sanıyorum ilk kitabın ismiyle bir bağ kurabilmek için bu kitaba "Bir Sahtekâr Gibi Düşünmek" ismini uygun bulmuş. Diğer sorun kitaptaki yazım ve anlatım hatalarıyla ilgili. Çok özensiz davranılmış. Öyle kelime hataları var ki hepsinin gözden kaçması mümkün değil. İlk kez karşılaştığım bir durum olarak, kitapta bir "içindekiler" kısmı olmadığını da söylemeliyim. Acaba bir açıklaması var mı diye kitabı bitirmeyi bekledim. Ardından yayınevine Twitter'dan bu durumun sebebini sordum ama henüz cevap verme nezaketini göstermediler. Gelelim kitabın içeriğine. Kitap Giriş, 10 bölüm ve Notlar kısmından oluşuyor. Bölümler, bir sahtekârlığın aşamalarından bahsediyor. Bunlar; Üç Kağıtçı ve Numarası, Yem ve Tezgâh, Oyun, Halat gibi isimlere sahip. Her bölüm bir sözle başlıyor ve kitap boyunca gerçek sahtekârlık olaylarının kahramanlarının yaşadıkları ve etkiledikleri insanlardan bahsediliyor. Yayınevinin özensizliği kitaptan alınabilecek zevki azaltıyor. Bu da bir tür sahtekârlık sayılabilir. Ayıplı mal almış gibi hissediyor insan. Yine de kıymetli bilgilere ulaşılabilir, hatalar gözmezden gelinirse.