• Boşlukta yürüdüğünüz oldu mu hiç? En dipteyken gökyüzüne selam çakıp, tekrar o en dibe indiğiniz zamanlarınız oldu mu hayatınızda? Ne yaşayıp neyi yaşamadınız? İçinizde kalanlarınız oldu mu sizin de..

    Olmaz dediğiniz ne varsa olur
    Hayat öyle bir düzenin içine atıyor ki sizi, siz hiç bilmeden… Önce gösteriyor bütün gerçekleri, sonra yaşa diyor, sonu ne olursa olsun. Karar mekanizmanız size aittir. Yaparsanız, yaşayacaksınız, yapmazsanız yine yaşayacaksınız… Her yıl belki de, o aynı adımları ezberletir durur size. Bir umutla baktığınız güneşe, bir kez daha küsersiniz. Belli olmaz hiçbir neden, hiçbir sonuç…

    Tek dileğinizin, mutlu olmak olduğu bu saçma yaşantınızda bir tek mutlulukla avunacaktınız oysa. İzin vermediler. Hayatınızın merkezini ele geçirip, kendi kurallarıyla oynadılar oyunu. Siz fark etmeden… Fark etseniz de belki de sonucu değişmeyecekti. Düşünüp, duracaktınız. Hiçbir şeye inanmaz ruhunuz, bir kez daha şaşırtacaktı sizi. Gelmez gitmez, bitmek bilmez tesadüfler peşinizi bırakmayacaktı. Bir gün ile başlayan cümlelerinizin esiriydi onlar, zira. Görmek istemeseniz de, kabullenmeseniz de, olmayacaktı belki de. Siz diretseniz de…
    İnsanları anlayacaktınız artık. Neyi, kimi neden tanımadığınızı daha iyi idrak edecektiniz. İstemediniz… Hayatınız daha güzel olsun istemediniz. Kocaman üzüntüleri, ufacık mutluluğa tercih etmediniz. Bilmek dahi istemediniz. Görmek… Nedir ne değildir hiçbir zaman bilmediniz. O güzel ruhlarınıza yaraşır bir olayla tanıştırmamıştı belki de hayat sizi, daha öncesinde… Bilirdiniz. Belki de hepsinin sonucunda böyle bir karar verdiniz. Kimbilir? Paha biçilmez ömrünüzde yalnızca kendinize yer açtınız, sevmediniz hiç kimseyi belki de. Ya da böyle düşündünüz hep, yaşamak istemeden…

    Hayat, sizin yolunuzu sizinle birlikte çizer. Yardım edersiniz bir yandan her şeye. Siz de şekillendirirsiniz hayatınızı, aynı olay, aynı kişi size sizi anımsatır yalnızca. Ama yine de hatırlamakta fayda olan bazı şeyler de mevcut bu hayatta. Bazı insanlar, bazı insanlara hayaldir. Dünyaya sevgi adı altında yaftalanmış her bir olaya aittir belki de bu durum. Hiçbir şey bilmeyeceğiniz zamanlar da olacaktır… Önce korkacaksınız, şaşkınlığınız, kendinizi beğenmişliğinizin arkasına sığınacak… Dikkat çekmeyeceksiniz belki de, ya da öyle zannedeceksiniz… Kim bilir belki de, bükecekler o eli ama siz asla öpmeyeceksiniz.
    Hayat ya bu, tıpkı Mevlana’nın dediği gibi; ”Öyle garip bir dünya, olmaz dediğin ne varsa olur. Düşmem dersin, düşersin.Şaşmam dersin,şaşarsın. En garibi de budur ya; öldüm der durur yine de yaşarsın.”

    (Mevlana)

    Alıntı
  • BİR AH BİN AHHH...
    Bu ülkede gerizekalılığın en büyük kanıtı,raflara giren 10 kitabin 9 'unun aşk üzerine olması. Aşkı saçma boktan etmiş kapital sermayenizin,sizi kültürsüz bırakan ailelerin ,eğitim sisteminin canı cehenneme. Çünkü sizler aşk dışında yemeyen, içmeyen, okumayan, yaşamayan, duygulanmayan, ağlamayan tipik insanlarsınız. Size acı nedir desem bana Elif Şafak'ın çalıntı ve ergen paragrafı ile cevap verirsiniz..
    Size duygu nedir desem gerçek duyguyu anlatamazsınız..
    Aç kalmanın, bilimin, felsefenin, inancın mücadelenin ne olduğunu bilmezsiniz.. Size DOSTOYEVSKİ'yi sorsam, aç kalmamak için yazdığı kitapları anlatsam, size zindanlarda memleket için yazan NAZIMLARI sorsam, size ALİ ŞERİATİ'yi sorsam, siz ne yaptığını bile bilmeyen, makineleşmiş, hormanlaşmış duygularınızla çevreye kirlilik saçan İDİOTLAR, size bir şey sorulmaz..
    Çünkü siz gerçekten görmek istemediniz ,mücadele etmediniz, yaşamadınız, siz hiç kafanızı kaldırmak istemediniz..
    Hayatta aşktan daha değerli şeyler var iyi bir dünya yaratamıyorsunuz.
    İyi bir şeyler yapmıyorsunuz. Hayvanlarınız bile sizden korkuyor. Doğaya bile sevginiz yok sevgiyi sadece sevgiyi değeri kendi türünüze gösteriyorsunuz. Bu kadar bencilsiniz çok üzülüp çok ağlıyorsunuz, sahte yaşamlarınızın ,hayatlarınızın bedelini ödüyorsunuz
    Size bir b.. sormuyorum.
    Öyle yazıyorum işte maksat canınız acısın.
    Acısın ki beyniniz revir yapsın,
    hücreleriniz yer değiştirsin ,
    belki hayatı tanımlayabilirsiniz.
    Sanmıyorum ama deneyin derim...
  • Merhaba Sevgili dostlarım, hayatımda bu kitap kadar heyecan vermeyen, sıkıcı, hiç mi hiç merak uyandırmayan bir kitap görmedim ve içinde aşk bile yok inanabiliyor musunuz?

    Dememi bekliyorsanız gözlerini bu satırlara dikmiş, olumsuz anlam içeren cümleleri görür görmez belki ilgisini çekmiş, belki de ciddi olamazsın deyip şaşırmış olan sen sevgili okur çok yanılıyorsunuz. Zira tam aksine bu kitabı okudukça bıraktığı soru işaretlerini çözebilmek için merak uyandırıcı bir biçimde ilerlerken heyecan ve aşk dolu bir hikâyenin içinde buluyorsunuz kendinizi.

    Öncelikle şunu belirtmek isterim ki bu kitabı çok sevgili dostlarım Hakan Arık ve Nausicaä'mla birlikte okumuş olmam şüphesiz ki kitabı benim için daha güzel hâle getirdi. O yüzden onlara çok teşekkür ediyorum ve bu incelemeyi de onlara ithafen yapıyorum :))

    SPOİLER'sız olmaz ki!
    Kitaba dönecek olursak adından başlamak istiyorum. "22/11/63" güzel bir tarih değil mi? Kitabı bu tarihte okusak belki daha manidar olabilirdi. Ama daha çok vardı ve bu kitap o kadar zaman bekletilmeyi hak etmiyor bence. :)
    Kitabımızın ana karakteri Jake Epping bir öğretmendir, gayet sıradan bir şekilde hayatına devam ederken bir gün çok önemli bir karar vermek zorunda kalıyor. Üstelik bu karar sadece onun hayatı için değil belki de tüm dünyayı etkileyecek kadar ehemmiyet arz ediyor. Bir hamburger dükkanının sahibi olan Al Templeton'un onu geçmişe açılan bir delikle tanıştırmasıyla hikâyemiz başlıyor. Al hastalanınca, Jake'den geçmişe gidip John Fitzgerald Kennedy'ye yapılan suikasti önlemesini istiyor. Tabi ki geçmişte yapılacak bu büyük değişikliğin iyi şeylere sebep olacağını düşünürek ama aynı zamanda bunun kötü şeylere de sebep olabileceğini aklından geçirmeyi unutuyor Al. Çünkü bir kelebek kanat çırpar ve bu koca bir dünyayı allak bullak da edebilir. Cennete de çevirebilir. Bilemeyiz değil mi? Bizim yaptığımız ufacık bir şey çok büyük bir şeye sebep oluyordur dünyanın başka bir yerinde ki buna kelebek etkisi denir.

    Hadi gelin kitaba kaldığımız yerden devam edelim dostlarım. Bugünün Jake Epping'i, geçmişin George Amberson'u oluverir. Geçmişte yaptığı değişikliğin gelecekte neye sebep olduğunu görmek için ilk olarak öğrencisi üzerinde deneme yapar. Harry Dunning adlı öğrencisi yazdığı kompozisyonda geçmişte babasının, annesini ve kardeşlerini nasıl öldürdüğünü ve kendisinin yaralı olarak kurtulduğunu anlatmaktadır. Acaba Jake'miz (onu sahiplendim malum 17 gün boyunca benimleydi :)) bu duruma engel olabilecek mi? Peki bunun sonucunda neler değişecek? Değiştiğinde her şey daha mı güzel olacak ki yoksa... Unutmadan bir şey daha geçmiş inatçıdır ve değişmek istemez Jake için bu hiç kolay olmayacak zira. Geçmiş onun, kendisini değiştirmesine engel olabilecek mi? Jake, Lee Oswald'ı da durdurabilecek mi? Kennedy'i öldürmesine engel olabilecek mi? Peki bunun sonucunda dünya gerçekten daha güzel bir yer mi olacak yoksa.. Üzgünüm size söyleyemem cevaplar kitapta gizli :) Peki ya aşk? İşte Jake geçmişte güzeller güzeli Sadie'yle karşılaşır. Sakar Sadie'miz ama tatlı Sadie'mizle. Geçmiş artık Jake için Sadie'yle anlamlıdır. Peki Sadie'nin başına neler gelecek? Jake, Sadie'sini kurtarabilecek mi? Ona gelecekten geldiğini ve diğer tüm gerçekleri anlatacak mı? Sadie'yle kavuşabilecekler mi? Unutmadan söyleyeyim geçmişte yaptığı değişikliklerden sonra delikten geçen kişi tekrar geleceğe dönüp sonra yine delikten geçmişe gittiğinde her defasında aynı tarihe gidiyor yani yaptıkları sıfırlanıyor kısmen. Ve geleceğe döndüğünde ise sadece gittiği anın üzerinden 2 dk geçmiş oluyor. Peki Jake geçmişteki kötü şeyleri düzeltebilecek mi? Ya Sadie'si ne olacak, onunla olmamak pahasına belki, bunu göze alabilecek mi? Çok soru sordum biliyorum bunlar hep merak edip okuyun diye. "Geçmiş uyumu, benzerlikleri sever." Jake buna yankı demeyi tercih ediyor. Bugün tarihlerden 12/09/18! Kim bilir belki 12/09/... ve başka bir yılda başka bir okur arkadaşım bu kitabı inceler. Geçmiş işte benzerlikleri seviyor malum. Ve kitapta dendiği gibi "Tarih tekerrürden ibarettir."

    Kitapta Stephen King'in O kitabına epey gönderme yapılmış, bu kitabı okumasam da göndermeleri az buçuk anlayabilmem için Hakan filmini izlememi tavsiye etti, iyi de yaptı ona tekrar teşekkür ediyorum. O sayfaları okurken anlayabilmeniz adına siz de benim gibi O kitabını okumamışsanız en azından filmini izlemenizi tavsiye ediyorum. Sadece bu kitaba değil;

    Rüzgar Gibi Geçti

    Fareler ve İnsanlar ve

    Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabındaki bazı karakterlere de göndermeler vardı. Yani aslında düşünüyorum da bu kitapta daha ne yoktu ki? :)) Çok şey var yazılacak, sizi yormak istemiyorum daha fazla.

    Son olarak sevgili okurlar bizce de dans hayattır. Biz belki bir Bayan D, veya Bay A olmayabiliriz. Ama yine de dans edebiliriz :D
    Kitabı okuyup en sonda "Ne güzel dans ettik değil mi?" demek istemez misiniz?
    Şu an bu cümle sizin için bir anlam ifade etmiyor belki. Kitap bittiğinde benim kalbimi sızlattı :(

    Bu arada kitap içinde ara ara hoş olmayan sözcükler var. Ve müstehcen şeyler. O yüzden 1 puan kırmıştım. Ama sağolsun Hakan Arık ve Samet Hızır zorla 10 yaptırttılar, kıramadım. :)

    Dilerim ki tebessümle ve sevgiyle kalın..

    Siz daha burada mısınız yoksa bu kitabı hâlâ okuma listenize almadınız mı? O kadar anlattım ama hiç merak etmediniz mi? Ettiniz öyle hissediyorum, beni kıracak mısınız? Sanmıyorum...

    Görüşmek dileğiyle, Jimlaaaa! (Bu kelimenin ifade ettiği anlam yine kitapta saklı) Hoşçakalın dostlarım :)
  • Sitede bir dünya popüler kitap var; okusanız da, okumasanız da artık belli başlı diyalogları ezbere biliyorsunuzdur diye tahmin ediyorum.

    ''Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.''

    "Çocuklar boyama kitabı değildir, onları en sevdiğin renge boyayamazsın."

    "Küçük Prens yine konuşmaya başladı:
    'İnsanlar nerede? Çölde biraz yalnızlık duyuyor kişi...'
    'İnsanların arasında da yalnızlık duyulur' dedi yılan."

    Tabi birde Olric Edebiyat'ı var(Evet, Olric Edebiyatı. Oğuz Atay'a ait olmayıp ona aitmiş gibi gösterilen alıntılardan oluşan modern türk edebiyatı)

    -Onunla ne zaman lades oynasam kaybediyorum Olric...

    -Neden efendimiz ?
    -Kalbim ondayken nasıl aklımda diyebilirim ?



    -Ne zaman ayran içsem uykum geliyor Olric...

    -Neden Efendimiz ?

    -Çünkü ayran içinde bulundurduğu laktik asit sayesinde uyku getirir Olric.


    Bıla bıla... Demeye çalıştığım bu tarz populer kitapları okusanız da okumasanız da ne olduğunu az çok hepiniz biliyorsunuzdur. Peki hiç farklı kitaplara yönelmeyi düşünmediniz mi ? Sadece popüler olan kitaplar mı güzel oluyor ? Ya da reklamı çok iyi yapılmadı diye kitap kalitesiz durumuna mı geliyor ? Yok efendim öyle bir şey! Bir kitabın popüler olmasında ki en büyük sebep yine biz okurlarız. Tabi bu bazen çok kötü yerlere varıp, güzelim kitapları dalga konusu haline getirebiliyor.

    Mesela Kürk Mantolu Madonna; Sanırsam çok fazla kitap okumamış ve karşıdaki insanlara kendinizi Türk Edebiyatı'na aşırı hakim olduğunuzu göstermek istiyorsanız en iyi tercihtir. He, bir de kahve eşliğinde okursanız mutlaka sizi doçent düzeyinde görebilirler...

    Mesela Suç ve Ceza; Henüz sevgiliniz yoksa ve olmasını istiyorsanız, Suç ve Ceza sayesinde hem ortamlarda ''aaaa Suç ve Ceza mı? Evet evet okudum, çok güzel kitaptı.'' diyerek artistlik düzeyinizi artırabilir, hemde sevgili yapma ihtimalinizi %25 oranında artırabilirsiniz.


    Demem o ki, bazı kitapların çok popüler olması çok da iyi bir şey değil. Belli bir yerden sonra durum hiç de hoş olmayan yerlere geliyor; peki ya Danilov Beşlemesi gibi, gerektiğinden inanılmaz düzeyde az bilinen kitaplar ? Onu napçez ? Gelin bir konuşalım bence...



    Öncelikle baştan belirteyim: Bu kitap Danilov Beşlemesi'nin son kitabıdır. İlk kitap On İki'dir. Daha önceden onunla ilgili inceleme yazdığımdan (#30041112) bu sefer de son kitap adına yazmak istedim...

    Geri döndüm, tabi siz bunu fark etmediniz de ben 2 dakika önce sayfa bağlantısı kopyalarken yanlışlıkla bütün yazdıklarımı sildim sanıp bilgisayarı fırlatmak üzereydim. Küçük bir şoktan sonra incelememe devam ediyorum izninizle...

    Danilov Beşlemesi genel olarak hemen her insana hitap edebileceğini düşünüyorum. Macera aksiyon, korku gerilim, dram, aşk, polisiye öge, tarih, felsefe, fantastik öge... her şey var. Jasper Kent'in yalın ve sıkmayan uslubü ile yatın bir kenara tadını çıkarın.

    Serinin ilk kitabı olan On İki'yi ilk okuduğumda 6.sınıfa gidiyordum. Ne zaman kitap bitse diğer gün ilk baştan başlıyordum. Bazen canım sıkılıyor, Aleksey'in opriçniklerle yaptığı savaşları teker teker okuyordum. Evimizin bahçesi çok karanlık olurdu ve ben ne zaman eve girecek olsam arkamda Yuda'nın çıkmasında korkardım. Tabi şimdi ilk kitabı da bilmem kaçıncı kez tekrardan okuyunca o gerilimi hissedemedim, ama eskisinden de daha güzel tat verdi. Maalesef, bu seriden kopamıyorum ve eminim en geç 2 yıl içinde tekrardan başlarım. Dileğim o ki, birileri daha bilsin, onlar da okusun, Danilov okuduğu için göremesem bile kardeşim gibi hissedebileceğim insanlar tanıyayım... Ama nerde !

    Şunu da söylemeden edemem: Yazar henüz daha seriye başlamadan 1,2,3,4 ve 5. kitaplarda nerede ne yazması gerektiğini tamamen önceden kafasında canlandırmış. 5.kitabın son 10 sayfasında bunu size çok net bir şekilde gösterebiliyor. Sarsıldım, ciddi diyorum çok etkileyici bir final oldu. Tabi bunda benim seriyi 7 8 yıldır okuyup, finali daha yeni tamamlayabilmemin de payı var; ama ne bileyim çok seviyorum bu seriyi :D Hatta size şunu da anlatayım:

    On İki'yi yine yarın yokmuşcasına okuduğum günlerde babamla Ankara'ya gitmiştim. Ankara dönüşü AŞTİ'ye vardığımızda bir sahaf serinin 2. kitabı On Üç Yıl Sonra'yı satıyordu. Düşünsenize deli gibi sevdiğiniz bir seri ve sonunda 2.kitabını bulmuşsunuz. Otobüse geçtim 3-4 saat boyunca kitapla göz göze geldim, artık o zamanlar nasıl etkilemişse seri beni :D

    Lütfen okuyun ve beni de mutlu edin...

    Ve tabi ki bu incelemelere de bakın:

    #32016888

    #31600179

    ''Bir rüyanın kâbus olup olmaması, içerik meselesi değil, ruh hali meselesidir.''

    ''Alçakgönüllülük yalan söylemenin başka bir biçimidir.''

    "Geri gelecek misin ?"
    "Tabi," diye yanıtladım, ama aslında hiçbir askerin böyle bir soruya kesin bir cevap veremeyeceğini gayet iyi biliyordum.''

    "Maks bir haindi "
    "Onu sevmiştim "
    "Sevilebilecek hainler ve nefret edilebilecek vatanseverler vardı "

    Saygı ve Selametle...
  • Yazar: Sukûnet
    Hikaye Adı : Evlilik
    Link: #31249563
    Müzik Parçası : Sessiz Veda

    Melih Kibar - Sessiz Veda

    https://youtu.be/lbpMjhFJ_Dk

    EVLİLİK

    Nerelerden başlanmalı ki söze bilmem…
    İki hayatı bir etmek deriz ya, silkelenen hayatlar görürüz. Hep mutluluklar dileriz, bir türlü görünemeyen, mutluluklar. Çok azımız görmüştür mutlu bir yuva, yaşamıştır, tesadüfen denk gelmiştir…

    Neler oluyor da, o verilen sözler, nağmeler, benim olsun diye dökülen diller; hediye edilen çiçekler, iş yerini basarak gelen çiçekçi gençler. Yolda yürürken özenilen, imrenilerek bakılan beyaz, kırmızı, pembe, mor güller. Acaba nazar mı değiyor diyeceğim, fakat bence bu da değil. Varsın olsun da herkes aşklara imrensin, nazar değsin. Sürtüşmeler olsun, tartışılsın da, sonunda her şey akıl ile de gönül ile de rayına otursun. Bunu da beceremiyorum…

    Bunu da beceremiyoruz, yapamıyoruz, aklımızla hareket etmeye çalışıyor, yüreğimizi de ki merhameti de bir kenara itiveriyoruz ki, ilk bombayı da burada patlatıyoruz. Öyle ki kimse altta kalmamalı, benlik olan gövde gösterisi bir anda katledilen yuvaların, mutluluğun dışın da kalmış çocuklarımızı da yıpratıyor etkiliyoruz.

    Merhamet sahibi olsak acaba nasıl davranırdık. Ne yani şimdi de merhametsiz mi olduk ? Neden olmasın! Kaçımız ak, pak bembeyazız. Neler yapıyoruz ? Nelere kızıyoruz… O kadar sorular var ki kafada, oturup düşünmüyoruz… Kendimizi neden yargılamıyoruz, yoksa, gerçeklerimiz ağır mı geliyor. Bu ne demek oluyor, insan evvela doğru bir şekilde kendini yargılarsa, kirişin en büyüğünü de kırmış olur. Bundan sonrası da çorap söküğü gibi akar gider…

    Ne demek istiyor?
    Ben olsaydım ne yapardım?
    O benim yerim de olsa nasıl davranırdı, ya da nasıl davranması gerekirdi!
    Benim ona sarf ettiğim davranışları, o bana etseydi; kabullenir miydim?
    Erkeğim demek, ben biliyorum demek mi?
    Adam olmak nedir? Çok delikanlı, Harbi kadın demiyor muyuz birilerine? Neden senin sevdiğin sahip olduğun sahiplenildiğin kadın, delikanlı değil mi? (belki saçma soru, bence tam yerinde soru).
    Kadın nedir? Üreme unsuru mu ? Cinsel istekler vakfı falan mı ? Kadınım dediğimiz (Meleğim deriz, sonra döveriz ya!) bizde ne ifade ediyor?
    Öyle ya kadın biz erkekler de genel de bir cinsel tercih olarak bakılıyor, Kadınların ne düşündüğü konusun da ki duyguları ben onlara bırakıyorum. Her şeyin bir sınırı olmalı, Eş için bir ömür Şehvete düşülebilir… Helalidir! Ama incitilme konusun da hakkımız yoktur. Bir çöp poşeti gibi tutulmaz kadın… Bir kadını çiçek gibi tutup çiçek gibi koruyacaksın, koklayacaksın.. vs vs..
    Erkek nedir Ey güzel kadın ? evet sen kalk ayağı da bana bir tarif et… Erkek demek aciz demektir belki, güç değildir kudret sahibi olmak, vurduğunu devirmek değildir. Bir erkeği Biz söz yıkar! Bir damla ya öldürür! İç dünyalarına hiç girdiniz mi ? Neler anlatır size de, yerle bir eder, boyun büker de üç güç kendinize gelemezsiniz. “Sabahattin Ali’nin “, “ Kürk Mantolu Madonna “ kitabını bitirdikten sonrası yaşanan karmaşık duygular gibi…
    Erkek, adam olmak zordur arkadaş, inan ki zordur. Büyün bir dünyayı sırtına yüklemeye çalışır, oda yetmezmiş gibi, hadi koş deriz… Hiç üşenmez koşar sizin için, ev e geldiğinde bir tebessüm gülüşünüz için, “ tuzu altın mı bey ?, çocuklara Şokolata da alaydın. Fistan da alamadık hâLa (halen) şu, o, bu… “.
    Bakalım mı ne yapmalıyız..
    “Hoş geldin canım, Erim, Hayatım, Beyim… “ Güzel değil mi sizce, Bir erkeklerin yerine koyun kendinizi. Bir erkek Çok güzel sözler hak eder, bunu unutmayın! “ Nasıl hak eder? “, “geliyor ne selam ne kelam, yayılıyor öküz gibi koltuğa “… Ama demeyin öğle o sizin kocanız, canınız, yüreğiniz (değil mi?) aynı döşeği bir etmediniz mi, yada etmeyecek misiniz?...
    Hiç ayaklarını yıkadınız mı ? Evin Reis’ dir diye değil!.. İnanın bu değil, Yükünü sırtlanmanız. “Biz de evde akşama kadar mutfak, elektrik süpürgesi, bulaşık, çamaşır. (az da olsa el ile bunları yapan insanlar var ve biz de ki bu rahatlığa rağmen mutlu olanlar çoğunlukta)… bu ne demek biliyor musunuz?
    PARA; MUTLULUK OLAMAZ, ASLA!
    Ne kadar geri kafalıyım değil mi? Bu zaman da “erkeğinin “ ayağını yıkamak, Ninelerimiz ne geri kafalıymış meğer… Ayak yıkamak boyun eğmek değildir. En azından ben böyle bakmıyorum. Birkaç kişiye de böyle bakılmayacağını göstermeye çalışacağım…
    Eşinizle bir bayram alışverişine diyelim, çıktınız. Ama süslülüğümüzden de ödün vermeyerek, topukluyu da giydik, İstemez misiniz ayağınıza masaj yapsın, hatta su ile ovalasın, veya şimdi kremler var güzelce kan dolaşımınızı dağıtsın? Değil mi? “ Yapmaz ki “, “ sen yaptın mı ki “. Ne haber?.. Gösterdin mi ilgi alakayı ?

    Eğer bir şeylerin değişmesini istiyor isek, karşı tarafta ki insanı değiştirmeye uğraşma! Sadece kendini yormakla kalmaz eş olanı ya da eşin olacak insanı kendinden nefret ettirirsin.. Asla senin istediğin gibi bir kadın olmasını bekleme karşıdakine, ya da erkeğin sana benzemesine.
    Nasıl sen, sensin; o da o!
    “Mutlu olmak istiyorsan, başkasını sana benzetmeye uğraşma. Onu öyle kabul eder isen, mutlu olursun “.
    Yıkamazsınız değil mi Beyler? Çorba da yapmaz mısınız eşinize! Öğle ya biz erkeğiz, höyytt dedik mi kadın susmalı. Dokuz ay karnımız da taşısak, acaba kadınları yine de anlayabilir miyiz? Ya da onların yerine kendimizi koyup, bazılarımızın yaptığı gibi sömürülsek acaba hoşumuza gider mi… Kadın bu, bazen bir çiçek görürüz, ya koklar ama koparmaya kıyamaz öğlece yolumuza devam ederiz veyahut dibinden kopartırız, sadece ne güzel durduğu için ya da ne güzel koktuğu için.

    Erkeklik duygusu ile mi bakıyoruz biz, hep, bir bu garip hayata hani canımdı aşkımdı, ömründü senin canının içi idi, sen canının içine böyle mi muamele ediyorsun “canın cehenneme “ der gibi.. “ Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmam senin “… yersek, değil mi…

    Her şey, karşılıklı sevgi ve saygı ile alakalı gördüğümüz gibi…

    Gel Gelelim ki Evlilikte ilk adıma ve Düğüne kadar ki olaylara…
    Selam büyükler, Eşya seçimine mümkünse gitmeyin, Çocuklarınız çağırsa da gitmeyin… Mutluluklarını paylaşın ama gitmeyin. Sizin gittiğiniz bir alışveriş kesinlikle sizin seçiminize göre düzenlenmesini istersiniz… hayır hayır hayır!. Onlar evlenecek kadar büyüdü ise, Eşyalarını seçecek kadar da zevk sahibidirler. “Kız Ayşe bunu aldır kız, ilk defa evleniyorsunuz “ Af edersiniz de size ne? Evet düğünü siz yapıyorsunuz, yardım da ediyorsunuz, Allah razı olsun. Maddi destek ve manevi desteğinizi her zaman sağlayacaksınız, fakat söz konusu aile içinde ki seçimler, (eşyalar, kavgalar, kaygılar) bir adım dışarı da kalınız ki! Onlar kendi problemlerini görüp çözebilsinler.
    Eğer yardım isterler ise kesinlikle tarafsız olun!
    “ ooyyy benim kızım bunu hak etmedi “. “ben görmedim, kızım görsün “… (ya iyi de teyzem senin zamanın da bulaşık makinası yoktu. Senin zamanın da.. neyse bu konuya girmeyeceğim… sizin gençliğiniz de değil sene iki bin bilmem kaç… ve eskiden 20 30 40 yılda bir nesil değişirken, şimdi beş yılda bir değişiyor)
    ben ezildim kızım ezilmesin…
    o kadar çok söz var ki..
    “gittin de bu mendeburu mu seçtin “… (Allah rızası için istedin o gelini teyze “oğluna “)

    Büyüklerin cehaleti, ya da cahilliği yüzünden binlerce yuva yıkılıyor bir sene de. Büyükler “yardım “ denilince yardım eder. Aksi “yandım “ oluyor böyle.. tabi eltiler baldızlar görümceler. Ah! Ah!, Kimseye Şeytan demek istemiyorum… Şeytana uyan insanlar, yuvanın hassasiyeti ile Şeytanın oyununa geliyorlar bazen, diye kibarlaşarak ve nazik bir üslup takınarak… karışmayın! Yönlendirmeyin erkek kardeşlerinizi, kız kardeşlerinizi… “ Ali Ali… senin karı bana böyle, böyle dedi… “ rahatsız oluyorsan gitmeyeceksin ablacım… neden kötülüyorsun adama kadınını… Sen evde mutsuzsun diye başka bir yuvaya gölge düşürmek nedir? Bilmez misin, yuvayı bozanın, yuvası bozulur… Şeytana uydum!... Allaha uyaydın. Ne diyeyim.

    Biz insanlar hem suç işler hem de suçu başkasına atmayı severiz, Demek ki Şeytana boynuzu takma merasimi burdan geliyor! Günah keçisi deriz ya, keçi de boynuzludur…

    Şimdi Kız aldık verdin Melodisini bir tarafa koyuyor , nasıl yaparız da bu konuya el atarız diyerek, damdan düşer gibi mi olsun, yoksa alıştıra, alıştıra mı anlatmalı bilemedim. Bir gün kuyumcuya çeyrek altın bozdurmaya gittim. O saatte bana denk gelmiş olmalı ki, kuyumcu sahibinin elamanı yok. Kaç dakika yok ya da o gün mü yok, izinli mi.. derken konuyu uzatmadan. Kulak misafiri oldum kaynana kaynata gelin damat muhabbetine, şu yüzük küçük, bu yüzük büyük, şu bilezikler ince, bu bilezikler kalın derken giden 15 yirmi bin liranın ardından dan bunun bir de mobilyası, süsü, camı, mutfağı, lira bağı, bahçesi… koy oraya 25 bin daha ne ettik efendim? 40 bin beyaz eşyası perdesi düğün salonu ile toplam 50 bin liralık borcun size olan cirosu da , Kocaman bir hüsran…

    Neden mi ?
    Almayalım mı ? (çok mu paramız var?)
    Hak etmedik mi bunca eşyayı? (eşyayı mı hak ettik ki acaba?)
    Boş yere mi otursun gelen misafir… (öyle ya misafir oturmaya geliyor!)
    En azından misafirin, misafirlik edecek bir yuva bulması gerekir…
    Onca söz, verilen yemin, giden emek, kaybolan umutlar, Yıkılan düşer.. (bir de var ise Çocuk(lar)), kırılan kalpler ve sayamadığım dahası…

    Evlenmek istediğiniz de, kafanıza göre bir insan bulmalı evvela!
    Ne istediğinizi bilmelisiniz!
    Doğru kişiyi belki defalarca’sına hayır diyerek, doğru kişiyi bulmalısınız…
    En büyük yanlışlardan birisi, Kendinize benzetmeye uğraşmaktır…(Ya olduğu gibi kabullenin onu, ya da hiç ne kendinizi, ne de bir başkasını, ateşe atmayın)…
    Evlenmiş olayım diye evlenilmez, mutlu olmak için evlenilir…
  • Melih Kibar - Sessiz Veda

    https://youtu.be/lbpMjhFJ_Dk

    EVLİLİK

    Nerelerden başlanmalı ki söze bilmem…
    İki hayatı bir etmek deriz ya, silkelenen hayatlar görürüz. Hep mutluluklar dileriz, bir türlü görünemeyen, mutluluklar. Çok azımız görmüştür mutlu bir yuva, yaşamıştır, tesadüfen denk gelmiştir…

    Neler oluyor da, o verilen sözler, nağmeler, benim olsun diye dökülen diller; hediye edilen çiçekler, iş yerini basarak gelen çiçekçi gençler. Yolda yürürken özenilen, imrenilerek bakılan beyaz, kırmızı, pembe, mor güller. Acaba nazar mı değiyor diyeceğim, fakat bence bu da değil. Varsın olsun da herkes aşklara imrensin, nazar değsin. Sürtüşmeler olsun, tartışılsın da, sonunda her şey akıl ile de gönül ile de rayına otursun. Bunu da beceremiyorum…

    Bunu da beceremiyoruz, yapamıyoruz, aklımızla hareket etmeye çalışıyor, yüreğimizi de ki merhameti de bir kenara itiveriyoruz ki, ilk bombayı da burada patlatıyoruz. Öyle ki kimse altta kalmamalı, benlik olan gövde gösterisi bir anda katledilen yuvaların, mutluluğun dışın da kalmış çocuklarımızı da yıpratıyor etkiliyoruz.

    Merhamet sahibi olsak acaba nasıl davranırdık. Ne yani şimdi de merhametsiz mi olduk ? Neden olmasın! Kaçımız ak, pak bembeyazız. Neler yapıyoruz ? Nelere kızıyoruz… O kadar sorular var ki kafada, oturup düşünmüyoruz… Kendimizi neden yargılamıyoruz, yoksa, gerçeklerimiz ağır mı geliyor. Bu ne demek oluyor, insan evvela doğru bir şekilde kendini yargılarsa, kirişin en büyüğünü de kırmış olur. Bundan sonrası da çorap söküğü gibi akar gider…

    Ne demek istiyor?
    Ben olsaydım ne yapardım?
    O benim yerim de olsa nasıl davranırdı, ya da nasıl davranması gerekirdi!
    Benim ona sarf ettiğim davranışları, o bana etseydi; kabullenir miydim?
    Erkeğim demek, ben biliyorum demek mi?
    Adam olmak nedir? Çok delikanlı, Harbi kadın demiyor muyuz birilerine? Neden senin sevdiğin sahip olduğun sahiplenildiğin kadın, delikanlı değil mi? (belki saçma soru, bence tam yerinde soru).
    Kadın nedir? Üreme unsuru mu ? Cinsel istekler vakfı falan mı ? Kadınım dediğimiz (Meleğim deriz, sonra döveriz ya!) bizde ne ifade ediyor?
    Öyle ya kadın biz erkekler de genel de bir cinsel tercih olarak bakılıyor, Kadınların ne düşündüğü konusun da ki duyguları ben onlara bırakıyorum. Her şeyin bir sınırı olmalı, Eş için bir ömür Şehvete düşülebilir… Helalidir! Ama incitilme konusun da hakkımız yoktur. Bir çöp poşeti gibi tutulmaz kadın… Bir kadını çiçek gibi tutup çiçek gibi koruyacaksın, koklayacaksın.. vs vs..
    Erkek nedir Ey güzel kadın ? evet sen kalk ayağı da bana bir tarif et… Erkek demek aciz demektir belki, güç değildir kudret sahibi olmak, vurduğunu devirmek değildir. Bir erkeği Biz söz yıkar! Bir damla ya öldürür! İç dünyalarına hiç girdiniz mi ? Neler anlatır size de, yerle bir eder, boyun büker de üç güç kendinize gelemezsiniz. “Sabahattin Ali’nin “, “ Kürk Mantolu Madonna “ kitabını bitirdikten sonrası yaşanan karmaşık duygular gibi…
    Erkek, adam olmak zordur arkadaş, inan ki zordur. Büyün bir dünyayı sırtına yüklemeye çalışır, oda yetmezmiş gibi, hadi koş deriz… Hiç üşenmez koşar sizin için, ev e geldiğinde bir tebessüm gülüşünüz için, “ tuzu altın mı bey ?, çocuklara Şokolata da alaydın. Fistan da alamadık hâLa (halen) şu, o, bu… “.
    Bakalım mı ne yapmalıyız..
    “Hoş geldin canım, Erim, Hayatım, Beyim… “ Güzel değil mi sizce, Bir erkeklerin yerine koyun kendinizi. Bir erkek Çok güzel sözler hak eder, bunu unutmayın! “ Nasıl hak eder? “, “geliyor ne selam ne kelam, yayılıyor öküz gibi koltuğa “… Ama demeyin öğle o sizin kocanız, canınız, yüreğiniz (değil mi?) aynı döşeği bir etmediniz mi, yada etmeyecek misiniz?...
    Hiç ayaklarını yıkadınız mı ? Evin Reis’ dir diye değil!.. İnanın bu değil, Yükünü sırtlanmanız. “Biz de evde akşama kadar mutfak, elektrik süpürgesi, bulaşık, çamaşır. (az da olsa el ile bunları yapan insanlar var ve biz de ki bu rahatlığa rağmen mutlu olanlar çoğunlukta)… bu ne demek biliyor musunuz?
    PARA; MUTLULUK OLAMAZ, ASLA!
    Ne kadar geri kafalıyım değil mi? Bu zaman da “erkeğinin “ ayağını yıkamak, Ninelerimiz ne geri kafalıymış meğer… Ayak yıkamak boyun eğmek değildir. En azından ben böyle bakmıyorum. Birkaç kişiye de böyle bakılmayacağını göstermeye çalışacağım…
    Eşinizle bir bayram alışverişine diyelim, çıktınız. Ama süslülüğümüzden de ödün vermeyerek, topukluyu da giydik, İstemez misiniz ayağınıza masaj yapsın, hatta su ile ovalasın, veya şimdi kremler var güzelce kan dolaşımınızı dağıtsın? Değil mi? “ Yapmaz ki “, “ sen yaptın mı ki “. Ne haber?.. Gösterdin mi ilgi alakayı ?

    Eğer bir şeylerin değişmesini istiyor isek, karşı tarafta ki insanı değiştirmeye uğraşma! Sadece kendini yormakla kalmaz eş olanı ya da eşin olacak insanı kendinden nefret ettirirsin.. Asla senin istediğin gibi bir kadın olmasını bekleme karşıdakine, ya da erkeğin sana benzemesine.
    Nasıl sen, sensin; o da o!
    “Mutlu olmak istiyorsan, başkasını sana benzetmeye uğraşma. Onu öyle kabul eder isen, mutlu olursun “.
    Yıkamazsınız değil mi Beyler? Çorba da yapmaz mısınız eşinize! Öğle ya biz erkeğiz, höyytt dedik mi kadın susmalı. Dokuz ay karnımız da taşısak, acaba kadınları yine de anlayabilir miyiz? Ya da onların yerine kendimizi koyup, bazılarımızın yaptığı gibi sömürülsek acaba hoşumuza gider mi… Kadın bu, bazen bir çiçek görürüz, ya koklar ama koparmaya kıyamaz öğlece yolumuza devam ederiz veyahut dibinden kopartırız, sadece ne güzel durduğu için ya da ne güzel koktuğu için.

    Erkeklik duygusu ile mi bakıyoruz biz, hep, bir bu garip hayata hani canımdı aşkımdı, ömründü senin canının içi idi, sen canının içine böyle mi muamele ediyorsun “canın cehenneme “ der gibi.. “ Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmam senin “… yersek, değil mi…

    Her şey, karşılıklı sevgi ve saygı ile alakalı gördüğümüz gibi…

    Gel Gelelim ki Evlilikte ilk adıma ve Düğüne kadar ki olaylara…
    Selam büyükler, Eşya seçimine mümkünse gitmeyin, Çocuklarınız çağırsa da gitmeyin… Mutluluklarını paylaşın ama gitmeyin. Sizin gittiğiniz bir alışveriş kesinlikle sizin seçiminize göre düzenlenmesini istersiniz… hayır hayır hayır!. Onlar evlenecek kadar büyüdü ise, Eşyalarını seçecek kadar da zevk sahibidirler. “Kız Ayşe bunu aldır kız, ilk defa evleniyorsunuz “ Af edersiniz de size ne? Evet düğünü siz yapıyorsunuz, yardım da ediyorsunuz, Allah razı olsun. Maddi destek ve manevi desteğinizi her zaman sağlayacaksınız, fakat söz konusu aile içinde ki seçimler, (eşyalar, kavgalar, kaygılar) bir adım dışarı da kalınız ki! Onlar kendi problemlerini görüp çözebilsinler.
    Eğer yardım isterler ise kesinlikle tarafsız olun!
    “ ooyyy benim kızım bunu hak etmedi “. “ben görmedim, kızım görsün “… (ya iyi de teyzem senin zamanın da bulaşık makinası yoktu. Senin zamanın da.. neyse bu konuya girmeyeceğim… sizin gençliğiniz de değil sene iki bin bilmem kaç… ve eskiden 20 30 40 yılda bir nesil değişirken, şimdi beş yılda bir değişiyor)
    ben ezildim kızım ezilmesin…
    o kadar çok söz var ki..
    “gittin de bu mendeburu mu seçtin “… (Allah rızası için istedin o gelini teyze “oğluna “)

    Büyüklerin cehaleti, ya da cahilliği yüzünden binlerce yuva yıkılıyor bir sene de. Büyükler “yardım “ denilince yardım eder. Aksi “yandım “ oluyor böyle.. tabi eltiler baldızlar görümceler. Ah! Ah!, Kimseye Şeytan demek istemiyorum… Şeytana uyan insanlar, yuvanın hassasiyeti ile Şeytanın oyununa geliyorlar bazen, diye kibarlaşarak ve nazik bir üslup takınarak… karışmayın! Yönlendirmeyin erkek kardeşlerinizi, kız kardeşlerinizi… “ Ali Ali… senin karı bana böyle, böyle dedi… “ rahatsız oluyorsan gitmeyeceksin ablacım… neden kötülüyorsun adama kadınını… Sen evde mutsuzsun diye başka bir yuvaya gölge düşürmek nedir? Bilmez misin, yuvayı bozanın, yuvası bozulur… Şeytana uydum!... Allaha uyaydın. Ne diyeyim.

    Biz insanlar hem suç işler hem de suçu başkasına atmayı severiz, Demek ki Şeytana boynuzu takma merasimi burdan geliyor! Günah keçisi deriz ya, keçi de boynuzludur…

    Şimdi Kız aldık verdin Melodisini bir tarafa koyuyor , nasıl yaparız da bu konuya el atarız diyerek, damdan düşer gibi mi olsun, yoksa alıştıra, alıştıra mı anlatmalı bilemedim. Bir gün kuyumcuya çeyrek altın bozdurmaya gittim. O saatte bana denk gelmiş olmalı ki, kuyumcu sahibinin elamanı yok. Kaç dakika yok ya da o gün mü yok, izinli mi.. derken konuyu uzatmadan. Kulak misafiri oldum kaynana kaynata gelin damat muhabbetine, şu yüzük küçük, bu yüzük büyük, şu bilezikler ince, bu bilezikler kalın derken giden 15 yirmi bin liranın ardından dan bunun bir de mobilyası, süsü, camı, mutfağı, lira bağı, bahçesi… koy oraya 25 bin daha ne ettik efendim? 40 bin beyaz eşyası perdesi düğün salonu ile toplam 50 bin liralık borcun size olan cirosu da , Kocaman bir hüsran…

    Neden mi ?
    Almayalım mı ? (çok mu paramız var?)
    Hak etmedik mi bunca eşyayı? (eşyayı mı hak ettik ki acaba?)
    Boş yere mi otursun gelen misafir… (öyle ya misafir oturmaya geliyor!)
    En azından misafirin, misafirlik edecek bir yuva bulması gerekir…
    Onca söz, verilen yemin, giden emek, kaybolan umutlar, Yıkılan düşer.. (bir de var ise Çocuk(lar)), kırılan kalpler ve sayamadığım dahası…

    Evlenmek istediğiniz de, kafanıza göre bir insan bulmalı evvela!
    Ne istediğinizi bilmelisiniz!
    Doğru kişiyi belki defalarca’sına hayır diyerek, doğru kişiyi bulmalısınız…
    En büyük yanlışlardan birisi, Kendinize benzetmeye uğraşmaktır…(Ya olduğu gibi kabullenin onu, ya da hiç ne kendinizi, ne de bir başkasını, ateşe atmayın)…
    Evlenmiş olayım diye evlenilmez, mutlu olmak için evlenilir…
    Kadim TATAROĞLU
  • Ben yazdım... Demek çok isterdim ama bana ait değil site dışında bir arkadaşım bilim kurgu denemesi yazdı olumlu veya olumsuz yorumda bulunursanız sevinirim.
    ——————————————

    İNSANLIĞIN SONU: ÖLÜMSÜZLÜK ÇEKİLİŞİ

    NOT: Yazdığım öykünün birinci kısımdır. Hatta belki ana karakter Ashley'in Platonia'da yaşayacağı maceralar üzerine bir öykü serisi yazarım. Ama mutlaka bu öykünün devamı gelecektir. Belki de gelmez.

    ***
    “Kapat da yat artık şu programı, Jean!”
    “Hayatım, tamam, az kaldı, kapatacağım,”
    George derin bir iç çekti. Yeni aldıkları masanın üstündeki altın desenli saaate baktı: 01.15
    40 dakika önce işten gelmişti ve çok yorgundu. Bir yandan Jean’ın gecenin bu saaatinde ne izlediğini merak ediyor, bir yandan da gözleri gitgide ağırlaşıyordu. Sonunda uyku galip geldi...

    Platonia Gezegeni, saat sabah: 08.30
    George uyandı, esnedi ve nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Evdeydi. Az önce kötü bir rüya görmüştü ve hala etkisindeydi. O esnada mutfaktan Jean’ın sesini duydu.
    “ Uyan, George!”
    Sadece bir kabustu, diye kendini teselli etti George ve el yordamıyla terliklerini ayağına geçirip sürüne sürüne, kahvaltı hazırlayan karısının yanına gitti:
    “Çocuklar okula gitti mi?”
    “ Hayatım, iyi misin sen?” Eliyle yemek masasının üstünde duran takvimi işaret etti, “ Bugün günlerden cumartesi,” Tam o esnada saçları dağınık, gözlerini ovuşturan kızları, Ashley çıkageldi ve anne babasına sinirli bir şekilde:
    “Anne, şu yaramaz Bob’a bir şeyler de! Senin o yaramaz oğlun beni zorla uyandırdı... “
    George hala ne olduğunu anlamaya çalışıyordu... Niye bu rüya onu etkilemişti? Omuzunu silkti ve bu acımasız rüyayı yoğun geçen iş günlerine yordu.
    Bob da mutfağa geldi ve o esnada gümüşi renkli ekmek kızartıcısından bip sesi geldi. Jean ekmek kızartıcısından ekmekleri alıp, özenle tabağa koydu ve ellerini çırptı:
    “Hadi kahvaltı sofrasına,”

    ***
    George, Platonia Gezegeni’ne özgü kahveyi [1] yudumlarken aklına dün geceki Jean’in izlediği televizyon programı geldi. Sahi neydi bu karısının izlediği? Soran gözlerle:
    “Hayatım, senin dün gece izlediğin program da neyin nesiydi? Bilirsin, sen televizyon izlemeyi pek sevmezsin zaten hele de sabaha karşı!..”
    Jean, reçelli Platonia ekmeğini çiğniyordu ve diliyle yutağına doğru reçelli ekmeği ittirdi ve üstüne Serhuyceb kahvesini yudumladı ve sonra aklı karışık bir şekilde çocuklarına baktı. Çocukları da meraklı gözlerle annelerine bakıyordu ama Jean beyninde ölçüp tarttıktan sonra bu konuyu George ile bu akşam başbaşa konuşmaya karar verdi.
    “Önemli bir şey değil, hayatım,” dedi yutkunarak. George kaygılı bakışlarla karısına baktı ve sonra omuz silkti.
    Jean düşüncelere daldı. Neden çocuklarının yanında konuşmuyordu? Çünkü Ashley bu sene ortaokulunu bitirecek ve geleceğini belirleyen bir sınava girecekti. Kazanırsa atalarının bir zamanlar yaşadığı Dünya denilen gezegeni incelemeye gidecek ve bilim insanı olacaktı. Ama oldukça tehlikeliydi çünkü Dünya’nın çekirdeğinde bulunan Magma sönmek üzereydi ve Dünya üzerindeki bütün insanlık kalıntıları yok olabilirdi. Ve Jean bu ölümsüzlük çekilişiyle ilgili çocuklarının kafasını karıştırmak istemiyordu ne de olsa Ashley çok meraklı bir kızdı ve eğer bu ölümsüzlük çekilişi hakkında kızının yanında konuşursa kesinlikle Ashley bu konuyu merak edecek ve sınavına odaklanamayacaktı. Bob’un yanında da konuşmamalıydı bu konu hakkında. Ağzı gevşek biriydi Bob. Mutlaka Ashley’e de söz ederdi bundan...
    Jean’ın gözüne buzdolabında asılı duran annesinin fotoğrafı çarptı. O anda ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Gözlerinin önünden hatıraları, o kabus geceleri siyah beyaz bir film olarak akıp gidiyordu. George ile, çocuklarından sakladıkları bir gerçek daha vardı: Neden bu gezegendeydiler ve niye atalarının yaşadığı Dünya’da yaşamıyorlardı. Anıları Jean’i etkisi altına aldı ve ne zaman annesinin fotoğrafı gözüne çarpsa hep o anıları aklına gelirdi ama her şeye rağmen o fotoğrafı buzdolabından kaldırmıyordu çünkü geçmişini unutmak istemiyordu, annesini babasını ve Dünya’da bir zaman yaşamış diğer atalarını tarihin tozlu sayfalarına gömmek istemiyordu... Çocukları hala ona meraklı gözlerle bakıyordu sanki gerçeği öğrenmek ister gibi... Bir anda aklında bir şimşek çaktı: çocuklarına niye gerçeği anlatmıyordu? Gerçeği bilmek onların da hakkıydı ve ne de olsa eninde sonunda acımasız gerçeği öğreneceklerdi ya... Akşam, George’la bu konuyu da konuşacaktı ama öncesinde anılarıyla yüzleşmeliydi...
    “Iıı... Şey, ben... benim lavaboya gitmem gerek,” Bu sefer George da ona meraklı gözlerle bakıyordu ama karısına ara ara böyle olduğunu bildiğinden ciddiye almadı. Ama bu sefer bir tuhaflık vardı, George bunu fark etmişti... Ama bu tuhaflığı o rüyasına yordu... O sırada Jean çoktan kalkıp gitmişti zaten. Çocuklarına da kısık sesle: “Arada olur annenize böyle, merak etmeyin,” dedi. Bob, Ashley ve George kahvaltılarına kaldıkları yerden devam ettiler...

    Jean, lavabodaki aynanın karşısındaydı. Yüzüne soğuk su çarptı ve anılarına gömüldü...

    Anılar. Silikleşen yüzler. Kabus geceler.
    3.Dünya Savaşı. Yıkık dökük binalar. Anne. Baba.

    Her şey başladığında 12 yaşındaydı. Dünya’da yaşıyordu. 2028 yılıydı. O gün, Salı akşamı, tüm monotonluğuyla sürüp gidiyordu. O gün, Jean’in halası, amcası, dayısı, yengesi, annesi ve babası balkonda toplanmış oturuyorlardı. Siyasetten söz ediyorlardı ve Jean de tabletine gömülmüş, oyun oynuyordu. Birden gökyüzünde bir karaltı belirdi. İlk bakışta ne olduğunu anlayamadılar. Ailesi konuşmayı kesmişti ve Jean de kafasını tabletinden kaldırmış, kaygılı bakışlarla gökyüzüne bakıyordu. Devasa büyüklükte bir şeydi. Ama ne olduğunu anlayamamıştı Jean. Birden aklına, Şubat ayında okulda izledikleri bir film aklında geldi. The Childhood’s End. Dizideki sahneyi aklına getirdi. Büyük kentin üstüne uzay gemisi konuyor. Ama Jean buna olanak vermiyordu. Uzay gemisinin gövdesinde beyaz harflerle yazan yazı Jean'ın dikkatini çekti: URSULA K. L. GUİN-2018 Ama ilk başta buna anlam veremedi. Gerçeği kavramaya çalışıyordu, rüyada olup olmadığını anlamak için koluna bir çimbik attı. Hayır, her şey rüya olamayacak kadar gerçekti. Okulda uzay gemisi hakkında öğrendiklerini düşündü, bir gün NASA’yı ziyarete gitmişlerdi. Ve onların verdiği bilgilere göre uzay gemilerinin baş kısmı silisyum seramik ve arka kısmı kompozit maddelerden yapılıyordu. Ayrıca gövdesinde ise karbon maddesi[2] kullanılıyordu.
    Bir anda çoğalmaya başladılar ve akşam olmasına rağmen gökyüzü bir anda aydınlandı. Herkes ağızları açık birbirlerine soran gözlerle bakıyordu. Devasa uzay araçları yavaş yavaş yeryüzüne inmeye başladı. Herkes öyle korkmuştu ki yerlerinden kıpırdayamadılar. Nihayetinde herkes uzay araçların çevresinde toplanmaya başladı. Kalabalık gitgide arttı. O anda kimsenin aklına bir şey yapmak gelmiyordu. Polisi arayabilirlerdi. Ama çok geçmeden polisin hiçbir şey yapamayacaklarını öğreneceklerdi. Ve çok geçmeden olan oldu.
    Uzay gemisinin içinden boğuk ve mekanik bir ses yükselmeye başladı. İnsanlardan çıt çıkmıyordu. Pür dikkat uzay gemisinin içinden yükselen sesi dinliyorlardı:
    “Hiç uzatmadan konuya gireceğim,” Duydukları ses, gırtlaktan geliyordu ve kulakları rahatsız ediyordu ama yine de aldırmayıp dinlemeye devam ettiler:
    “... her geçen saniye sizin aleyhinize. Beni lütfen sözümü kesmeden dinleyin,” Ayrıca, her kim konuşuyorsa çok değişik bir aksanı vardı. Sanki evrendeki başka bir gezenden gelmişlerdi. Ancak bu sadece masal dünyasında olurdu... Belki de bir masaldaydılar...
    “ Şu anda bizi çok merak ediyorsunuz. Neden buradayız? Biz sizi çok uzun zamandır , neredeyse Dünya’nızın var oluşundan beri gözetliyoruz. Her anınızı. Ne yiyip içtiğinizi, ülkenizin siyaset durumunuzu, coğrafyanızı, yer altı kaynaklarınızı, doğal afetlerinizi ve daha bir çok şeyinizi biliyoruz,” Jean’ın aklında okuduğu bir bilimkurgu kitabındaki söz geldi, hatırlamaya çalışttı: “Teleskoplar uzayı gözleyedursun, belki de şu an birileri Dünya’yı mikroskopla bakmakta.” Jean istemsizce başını gökyüzüne kaldırdı ama bulutlar ve parlayan Ay’dan başka bir şey göremedi. Jean bu düşünceleri kafasından attı ve konuşan yaratığı –Jean artık böyle seslenmeye karar verdi.- yeniden dinlemeye koyuldu:
    “... sizi hep gözlemliyorduk. Gelişen teknolojimiz sayesinde Dünya’ya gözle görülemeyecek kadar küçük dinleme aygıtları yolluyoruz. Yeterince gelişmiş bir teknoloji büyüden ayırt edilemez.[3] Her şeyinizden haberdarız. Hatta Dünya’nın yer altı katmanlarına dahi cihazlar gönderip, Magma’nın sıcaklığından, yer kabuğu titreşmelerinden vb. her şeyden haberdar oluyoruz. Geçtiğimiz saaatlerde, kontrol cihazlarımıza bir uyarı geldi, Magma’nız artık çok daha soğuk buna da dolaylı yollardan siz, insanlar sebep oldu. Artık, sizler için Dünya’da yaşamak birer tehlike. Artık daha çok deprem yaşayacaksınız. Hem de büyük şiddetlerde. Ve ilerleyen yıllarda Magma artık daha çok soğuyacak ve Dünya’nız bir anda patlayacak. Biz de sizleri uyarmaya geldik. Bu gezegeni elinizden geldiği kadar çabuk bir şekilde terk edeceksiniz,”
    Artık, devasa uzay gemilerinin etrafında toplanan insanlar mırıldanıyordu.
    “... Bizim sizlerden çok daha üst seviyede teknolojimiz var. Evrenin, büyük bir kısmına biz hakimiz, size de... Ama siz bunu bilmiyordunuz ayrıca keşfetmediğiniz daha binlerce gezegen var. Bizim de öyle. Sizden şunu istiyoruz: bizim önderliğimizde sizi yeni, yaşanılabilir bir gezegene yerleştireceğiz. Ve Dünya’da olduğu gibi herkes kendi ülkesini kuracak. Yönetim şeklinize karışmayacağız ama bizinm egemenliğimizde olacaksınız,”
    O anda arkalardan bir ses işitildi: “Madem bizim yaptığımız her şeyi gözetliyorsunuz, bize egemensiniz neden bizim zor zamanlarımızda bize yardım etmediniz? Neden teknolojimizin gelişmesine yardım etmediniz? Doğal afetlerde yüz binlerce kayıp verdik, neden bize hiç yardım etmediniz?”
    Sonra bu sözleri onaylayan birkaç mırıltı duyuldu ve konuşan yaratık devam etti:
    “(Gülümsedi.) Eğer ki sizin iç işlerinize karışsaydık, sizler bizim varlığımızdan haberdar olacaktınız. Bir insan, birinin ona egemen olduğunu bile bile, Dünya’yı yok edecek güce sahip bir başkanınızın olduğunuzu bilseydiniz, rahat bir şekilde yaşayabilir miydiniz? Sizi kendi hallerinize bıraktık. Ayrıca bizim üstümüzde yer alanlar da var. Bizim de bir başkanımız var.
    Daha fazla uzatmayacağım, 45 gün süreniz var. Bu süre içinde Dünya’dan alacaklarınızı alın. Sizi büyük uzay gemileriyle başka bir gezegene götüreceğiz sonra yine Dünya’daki gibi yaşamınızı sürdüreceksiniz...”


    45 GÜN SONRA
    Herkes halihazırda bekliyordu. Gitmeye direnenler olmuştu ama sonunda herkes ikna edilmişti.
    Jean hayret ediyordu. Nasıl olur da, insanlar atalarının yaşadığı bu şehri bu kadar kolayca terk edebiliyordu? Nasıl Dünya’daki anılarını kendi elleriyle gömebiliyorlardı?
    Jean, uzay aracının penceresinden dışarı baktı. Gitgide Dünya sönükleşiyordu. Son kez Dünya’ya el sallayıp, koltuğuna oturdu ve gözlerini kapadı.
    ***

    Gözlerini açtığında, inişteydiler. Pencereden gezegene bakıyordu. Devasa büyüklükteydi. Dünyalarından en az 2 kat daha büyüktü ve rengi... Jean bu devasa gezegenin rengini kelimelerle anlatamıyordu. Genel olarak koyu bir rengi vardi ama acaba yaşanılabilir miydi? Uzay gemisinin ilerisinde bir gösterge gördü: havadaki gazın değerlerini gösteriyordu:

    AZOT: 76,4652
    OKSİJEN: 22,45
    ARGON: 1,468
    NEON: 15,489
    Dünya ile tıpatıp aynı değildi ama çok yaklaşık değerlere sahipti. Jean, uzay gemisinin sol tarafında masada duran bir kağıdı aldı ve okumaya başladı. Bu gezegeni anlatıyordu:

    PLATONİA GEZEGENİ
    Okyanusların sekiz yüz metre derinliğinde yaşayan balıklar, havaya çıkarılınca parçalandığı gibi, insanlar da hava basıncı altından çıkarılınca yaşayamaz. Hava, deniz kenarında, bir santimetrekare yüzeye yaklaşık olarak bir kilogram basınç yapmaktadır. Bu basınç miktarına, "bir atmosfer" denir ki 77 cm yüksekliğindeki civa sütununun basıncına eşittir. Civanın özgül ağırlığı 13,6 gr/cm3 olduğu için, bin otuz üç santimetre (76x13,6=1033,6) suyun basıncı, yani 12m ve 35 cm yüksekliğindeki suyun basıncı bir atmosferdir. İnsan derisinin yüzölçümü, ortalama bir buçuk metre kare olduğuna göre, hava hepimizi on beş ton kuvvetle ezmektedir. Bu büyük kuvvet altında, pestil haline gelmeyişimiz, solunum sayesindedir. Solunum yolları, akciğer keseleri, kapiller ve kan damarları ile vücudumuzun bütün hücrelerine hava gittiğinden, içimizde de, hariçteki basınca eşit bir basınç mevcuttur. Sıcak havada basınç azalır, barometre düşer. Soğukta ise yükselir. Bu basınç değişmesi, sıhhatimiz için de çok mühimdir. Bu değişme olmasaydı, bildiğimiz hastalıkların dörtte biri mevcut olmazdı. Sıhhi iklimler; kırların ve kışın yaylaların, ilkbaharda ekvator adalarının iklimleridir.
    Hava ile yeryüzü, elektrik bakımından birbirine karşı, bir pilin kutupları vaziyetindedir. Hava artı, yeryüzü eksi yüklüdür. Bu iki kutup arasında yaşamakta olan insan elli litre tuzlu su taşıdığından, kuvvetli bir iletkendir. Üzerimiz yüzbinlerce kıl ile örtülü olduğundan bir verici istasyonu halindeyiz.
    Dünya ile resmen tıpatıp aynıydı. Birkaç değer dışında, Dünya’daki fiziki özellikler ile tamamen bağdaşıyordu. Yani burada insanlık Dünya’daki gibi yaşayabilirdi. Jean derin bir iç çekti. Bu gezegen, sadece insanların, hayvanların, bitkilerin ve mikroorganizmaların yaşayabilmesi için tasarlanmıştı...

    ***
    Aradan 15 yıl geçmişti. Jean evlenmişti. George adında bir eşi olmuştu artık ama büyük kayıplar vermişti.
    Buraya gelişlerinden sonra hükümdarlar –artık onlara yaratık yerine Hükümdarlar diyorlardı.- bizi serbest bırakmıştı ve tabii 3. Dünya (insanlık) savaşı aynı zamanda 1. Platonia Savaşı olmuştu ve Jean bu savaşta annesini, babasını ve daha bir çok yakınını kaybetmişti. Hükümdarlar bizi serbest bırakınca, herkes kendine ait bir toprak almaya çalıştı ve tabii savaş çıktı. Onun sonucunda, bizim bir başkanımız ortaya çıktı ve toplum sınıflandırıldı. Aynı Dünya’daki gibi ama tek bir fark: artık il, ülke diye ayrılmıyordu gezegen. Herkes tek bir gezegen altında toplandı: Platonia. Sonra teknolojilerimizi geliştirdik ve gitgide daha gelişiyoruz. Hatta en son Dünya’ya bir uydu yolladık, Dünya’nın bilgileri an be an bize geliyor. Magmadaki sıcaklık zaten gitgide azaldı. Dünya’nın sonu yakın artık...

    ***
    “ Jean, ne yapıyorsun, hadi gel artık,”
    Jean aynada duran yüzüne baktı. Ne zaman bu anılarını hatırlasa rahatlıyordu. Şimdi iyiydi. Ama bu gerçeği çocuklarına anlatmak istiyordu. Bu konuyu George ile konuşacaktı.
    Mutfağa doğru yöneldi ve George’a bir öpücük kondurdu. Çocuklar çoktan dışarıya oyun oynamaya gitmişlerdi. Birazdan eşi de işi gereği bir toplantıya gidecekti ve akşam geri dönecekti. O zaman bu Ölümsüzlük Çekilişi’ni eşine anlatacak ve çocuklarına, zaten Ashley gerçeği biliyordu –bu yüzden Dünya’ya gitmeye kararlıydı ya- yani Bob’a atalarını anlatacaktı. Akşamı beklemeliydi.
    PLATONİA GEZEGENİ, SAAT: 19.45

    “Hoşgeldin, George, nasıldı toplantı?”
    “Fena değildi. Henüz bir şey söylemek için erken,”
    Yemek masasına kuruldular, Jean ve Ashley, tabakları, çatalları, kaşıkları masaya yerleştirdiler. Sonra masaya oturdular ve Jean hemen söze koyuldu, ne kadar erken o kadar iyiydi.
    Öncelikle atalarını, Dünya’yı nasıl terk ettiklerini, anneannelerini ve dedelerini nasıl kaybettiklerini anlattı. Ashley’in yüzünden zaten bildiği belli oluyordu. Bob ise, boş bakan gözlerle sanki annesi masal anlatıyormuş gibı omuz silkti, hiç meraklı bir çocuk değildi, kendini hayatın akışına kaptırmıştı. Bu gezegene nasıl geldikleri, atalarına ne olduğu zerre umurunda değildi. Ama Ashley, her şeyi araştırırdı. Jean emindi; çok büyük bir bilim insanı olacaktı o...
    Şimdi sıra, asıl konuya, eşinin dahi bilmediği bir şeye gelmişti: Ölümsüzlük Çekilişi’ni. Jean, bu durumun getirebileceği sonuçları tartışmak istiyordu ve nasıl bir felakete yol açabileceğini.. Anlatmaya başladı:
    “Beni iyi dinleyin şimdi... Dün gece televizyon izlerken bir kanala denk geldim ve başlık dikkatimi çekince izlemeye devam ettim. Platonia’daki bilim insanları, ölümsüzlüğü bulmuştu ve bir çekilişle bu ölümsüzlüğü bir kişiye verecekler. Bu karar henüz düşünülme aşamasında ama büyük ihtimalle bu ölümsüzlük çekilişini kazanan ölümsüzlüğü elde edecek ve tabi tek kişiyle sınırlı kalmayıp bütün insanlık gelecekte ölümsüz olacak. Kulağa hoş geliyor, değil mi? Peki, nasıl ölümsüz olur bir insan? Televizyonda izlediğime göre; insan vücudunda, bağırsakların yakınında bir kesecik bulmuşlar. Sonra bu keseceği incelemişler ve içinde çok özel bir maddeye rastlamışlar: Ölümsüzlük. Bunu ilk olarak hayvanlarda denemişler ve başarılı olmuş. Yani, bu keseciği, insan vücudundan alıyorlar, içindeki özel maddeyi bir şırıngaya enjekte ediyorlar ve bunu insan beynine enjekte ediyorlar ve ölümsüzlük başlıyor. Benim korkum şu yönde; nasıl bir ölümsüzlük olacak? Yani insan sonsuza kadar, hareket edebilecek, yaşamsal faaliyetlerini yerine getirebilek mi? Yoksa özel bir alanda kalıp, sadece bilinçsel varlık mı yerine getirilecek mesela düşünme yeteneği olmadan... Eğer ki, ölümsüz olup da düşünme vb. yetisini kaybetmezse, güzel olabilir ama sadece bilinçsel varlık sürerse insanlığın sonu yakındır, çocuklar... Ne olacak, bekleyip göreceğiz...”

    PLATONİA GEZEGENİ, YIL: 2095, SAAT: 13.14
    Aradan yıllar geçmişti. Ashley, şu anda Platonia’ın en gözde bilim insanlarından biriydi ve insanlığın sonunun yaklaştığını biliyordu ama onun dışında hiç kimse bunlardan habersizdi. Ölümsüzlük keşfedilmişti, bireyin ilk ölüşünden sonra yetkililer gelip, şırıngayı beyine enjekte ediyorlardı ve yeniden yaşam başlıyordu. Ashley, rahmetli annesinin bu konu hakkında söylediklerini hatırlarladı. Korkmasında haklıydı. Ölümsüzlük oluyor olmasına da, birey sadece bilinçsel varlığını sürdürüyordu. Eni 3 metre, boyu 5 metre olan bir havuzda kalıyorlardı sadece ve günde bir kez ölümsüzlüğün sürmesi için ilaç alması gerekiyordu. Ve bireyin yakını onunla ilgileniyordu. Ashley, iyiki de annem, babam ve kardeşim bir trafik kazasında öldü,diye düşündü.
    Ölümsüzlük enjekte edilen bireyler, dış dünyaya kapalıydı sadece varlıksal yaşam sürdürüyorlardı. Descartes’in ne dediği, kimsenin umurunda değildi. Ashley da bu ölümsüzlük ile ilgilenen yetkili kişilerdendi. Böyle olmayı istemiyordu ama şartlar bunu gerektirmişti.
    Bir gün, yine bir bireye ölümsüzlük enjekte etmeye gidiyordu. Ölen bireyin yanına vardı, şırıngayı boyun bölgesinden beynine batırdı ve dirilişin gerçekleşmesini bekledi. Birkaç dakika yeterliydi.
    Diriliş gerçekleşti. Bireyi, artık her evde zorunlu bulunan bir havuza aldılar ve artık orada yaşamını sürdürecekti. Bazen bir evde; iki tane dirilmiş birey bulunuyordu ama Ashley’e onların hep ayrı bölümlerde tutulması söylenmişti. Aklında bir şimşek çaktı: peki ama neden? Bunu merak etti ve bir deney yapmaya koyuldu: iki tane dirilmiş bireyi yan yana getirecekti...
    Hazırlık yapmaya başladı. Öncelikle bu nihai deneyde amacı neydi ve en kötü ihtimal ne olabilirdi? Yegane amacı, merakını yenmekti ve en fazla ne olabilirdi ki?Öncelikle 2 tane dirilmiş birey bulmalı ve bunları bir araya getirmeliydi.

    Şu anda karşısında iki dirilmiş birey vardı. Her ikisi ayrı havuzlarda duruyordu ve havuzlarbölmenin kahverengi küçük bir kapıyla birleştirilmişti. Sa tarafta duran anneydi ve sol tarafya ise onun oğlu vardı. Neden anne ve oğul ayrı tutuluyordu ki? Ashley kapıyı açtı ve artık iki havuz arasında hiçbir engel yoktu. ÖnceAnne ve oğul hiçbir tepki vermedi, hatta yerlerinden kıpırdamamışlardı bile. Birkaç dakika geçti. Sağ tarafta bulunan oğul, kıpırdamaya başladı. Yavaş yavaş kapıya doğru yönelmeye başladı. Ashley ne olacağını merakla bekliyordu. Kötü bir ihtimal düşünmemişti, en fazla ne olabilirdi ki zaten?
    İkisi artık aynı bölmedeydiler. Oğul, annesinin yanına küçük adımlarla yaklaşıyordu. Ashley ne yapacağını bekliyordu. Anne, kendi havuzundan farklı olan yegane şeyi, oğlunu keşfetti. Ashley bir an düşünceye daldı: neden ikisini birleştirmişti? Çok basitti, ikisi birer anne-oğuldu. Niye anne oğul ayrı yaşıyordu? Neden ikisi farklı havuzlarda olmak zorundaydı? Derken nedenini anladı: oğul, annesine aç bir köpek balığı gibi saldırmaya, annesinin bedenini ufacık dişleriyle parçalamaya başlamıştı. Her şey öyle ani olmuştu ki, Ashley ne olduğunu ilk önce anlayamadı. Artık anneden geriye, birkaç parça et kalmıştı ve oğul hiçbir şey olmamış gibi kendi havuzuna geri döndü.
    Ashley kafayı yemişti, bu insanlığın sonu demekti. Neden ölüler mezarlara gömülmüyordu? Neden kimse bu felaketi daha önce fark etmemişti? Hükümdarlar neredeydi? İnsanlığın sonu yakınlaşmaktaydı. İnsanlık neden kendi sonunu kendi elleriyle getirmeye çalışıyordu? Acınası yakını havuzda izlemek özlemini mi gideriyordu? Ölse daha iyiydi. Jean bir an, anne ve babasını havuzda görür gibi oldu ve sanki Bob, onların bir deri bir kemik olmuş vücudunu parçalıyordu... Çok özlemişti onları...
    2 gün sonra akıl hastanesindeyken şu iki acımasız gerçeği fark etti ve kendine bunları neden daha önce fark edemedim diye kızdı: ölüler her ne olursa olsun gömülmeliydi ve bu ölümsüzlüğü keşfeden Doktor Alex’e bir Tanrı gözüyle bakılıyordu. O bir Tanrı değildi, şeytanın ta kendisiydi.


    [1] Platonia Gezegeni’ne özgü kahve: Hammaddesi Platonia’da bulunan, Platonia Gezegeni’nin de içinde bulunduğu COG (Center of Galaxy) yörüngesinde bulunan bütün gezegenlerde yaygın olarak kullanılan, sadece Platonia’da yetişen Anason bitkisi ile yapılan, geleneksel bir kahve. Platonia yerlileri buna serhuyceb adı verir. (y. n.)
    [2] Karbon Maddesi: Hem hafif hem de ısıya dayanıklı bir maddedir. Bu sebeple atmosfere girerken yanmalara karşı koruma sağlamaktadır. Uzay araçlarının gövdesinde kullanılır. (y. n.)
    [3] Bu söz, üçbüyük bilimkurgu yazarından biri olan Arthur C. Clarke tarafından söylenmiştir. O konuşan yaratığın, Arthur C. Clarke’ın Çocukluğun Sonu isimli kitaba gönderme yaptığını tahmin ediyoruz. (y. n.)