• 56 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    İlk 15 sayfaya kadar olayları anlamaya çalışıp, olaylar arasında bağlantı kurmaya, hatta neler anlatılmaya çalışıldığını anlamakla uğraşacaksınız büyük ihtimalle; ama yazar zaten ilk 15 sayfada olayların ön hazırlığını yapıyor ve bize olayların geçtiği yer ile karakterler hakkında bilgi veriyor. Asıl olay ondan sonra başlıyor.

    ***

    Akatan adlı bir adada kabile reisi olarak yaşayan Naass, babadan kalma kan davasına mirasçıdır. Bu kan davası öyle bir hal almış ki, öldürenin neden öldürdüğünü bilmediği, tamamen bir adet, bir töre haline gelmiş ve kimsenin düşünmeden devam ettirdiği süregelen olaylar zincirini oluşturuyor.

    ***

    Lakin Naass daha genç yaşta olmasına rağmen kan davası hakkında şu ifadeyi kullanıyor: "Ölmüşlerin kavgasını neden yeni doğacak olanlar sürdürmek zorunda diye hayret ettim, bu işte doğru bir yan göremedim." diyerek bu kan davasına bir son vermek ister. Kan davalı olduğu kişiyle evlenmek için kapısının önüne yüklü miktarda hediye ve eşyalar koyar. Böylece kan davalı olduğu Unga ile evlenip kan davasına son veren Naass kötü bir şeyle karşılaşır ve evlendiği gün karısı Unga'yı denizden çıkıp gelen sarı saçlı, uzun boylu dev gibi olan beyaz bir adama kaptırır. Dev adam Unga'yı sırtına alıp gemisine atlayıp oradan uzaklaşır.

    ***

    Naass Akatan'dan ayrılıp Unga'yı bulmak için sarı saçlı dev gibi beyaz adamın peşine düşer ve bu yolculukta, dünyanın yaşadığı yerden ibaret olmadığını görür ve bilgisine bilgi katıp, macera dolu bir yaşama atılır. Birçok zorlu şartlara maruz kalan Naass farklı coğrafyalar, farklı kültürler, farklı insanlar ve farklı lisanlarla tanışır ve bilgisine bilgi, görgüsüne görgü katarak hayatını zenginleştirir.

    ***

    Yaptığı zorlu yolculuklar sonucunda zor da olsa aradığı Unga'yı ve sarı saçlı, uzun boylu, dev adamı bulur. Lakin geçen onca sene sonucunda Unga ve sarı saçlı uzun boylu dev onu tanımamaktadır. Unga'yı bulduğuna sevinen Naass yolculuğunu nihayete erdirmiş ve Unga'yı alıp Akatan'a gitmek istemektedir.
    Lakin hikaye onun sandığı gibi son bulmayacaktır..

    ***

    Bir solukta bitirebileceğiniz 50 sayfalık keyifli bir öykü..
  • Her insan eninde sonunda kendi hayatı sandığı bir hikaye uydurur.
  • 399 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu kitabın bir benzerini yazabilmek için götünü yırtıyor bizim muhafazakar tayfa. Tabii onlar ne Tolstoy kadar bilgi birikim ve yeteneğe sahipler ne de Tolstoy kadar samimiler. Dertleri ceplerinin dolması ve hizmet ettikleri hareketlere de gelir sağlayabilmek.

    Tolstoy'un üç büyük kitabından en sonuncusu olanı ve bence en zayıfı Diriliş. Aslında kitabın sonuna gelene kadar oldukça sevmiştim kitabı ne var ki sonunda her şey İncil'e bağlandı. Tabii sırf bu oldu diye de kitaba gömecek değilim. Sonuçta bir dolu şey anlatılmış kitap boyunca. Genel bir çerçeve çizmek gerekirse tüm roman boyunca ahlaklı olan, doğru olan nedir, insan ne için yaşar sorularının cevabı aranmış. Tolstoy bu soruların cevaplarını kitapta Dimitri Nehludov'a aratıyor. Spoiler vermemeye özen göstererek üzeri kapalı olarak özetlersek; gençliğinde yaptığı eylemlerin etkileriyle yüzleşen bir adamın zaman içindeki değişiminin bir hikayesi bu kitap. Dimitri kendini, etrafını sorgulamaya başlıyor ve sorguladıkça da değişiyor. Sanırım roman da adını buradan alıyor, yani Dimitri'nin yaşadığını sandığı yıllara bakınca aslında ömrünü boşa tükettiğini, dünyada olma amacını kavrayamadığını ve bunu kavradığı anda da gerçek anlamda yaşamaya başladığını anlatıyor. Ben ''Diriliş'' ismini ruhun uyanışı diye yorumluyorum kendimce. Bunun dışında sınıf çatışması, insan eliyle bozulup dünyevi çıkarlara hizmet eden dinin ve ceza hukukunun eleştirisi var kitapta. Ancak tüm bunlar özünde aynı noktada birleşiyor; sevgisizlik ve hoşgörüsüzlük. Dünyada olma amacımız sevgidir diyor Tolstoy ve bu amaçtan saptığımızda her şey kötüye gitmeye başlar, bu kötülüğü önlemek için yapılan şeyler ise durumu daha kötü hale getirmekten başka bir işe yaramaz. Yapılması gereken tek şey sevmek ve affetmektir.

    Burada Tolstoy'un dil ve anlatım özelliklerini ya da hikaye kurma ve karakter yaratma becerilerini övecek değilim. Adam bunlardaki başarısı sayesinde Tolstoy olmuş zaten ama bu kitabı büyük yapan bu işte. Yukarıda anlattığım şeyleri, hiçbir şekilde zorlamadan, alakasız yerlerde önümüze koymadan, hikayenin içerisine yediriyor Tolstoy. Aynısını Dostoyevski Suç ve Ceza'da yapmıştı ne var ki ben o kitabı, bunun çok çok önünde görüyorum. Yine de iki kitabın kıyaslamasına girmeyeceğim.

    Hikayeye temas etmeden kitabı açıklayıcı bir şeyler yazmak cidden zor o yüzden çok üstü kapalı olacak ama Tolstoy kitabın özellikle belli bölümlerinde ciddi bir din eleştirisi yapıyor. Yalnız aslında eleştirdiği şeyin din olmadığını, aksine Tolstoy' un İncil' e bağlı olduğunu net şekilde görüyorsunuz. Onun eleştirisi dini kendi çıkarları için kullanan ya da dini isteyerek ya da istemeyerek değiştirip başka bir forma dönüştürenlere yönelik. Yine de kendini aforoz edilmekten kurtaramıyor Tolstoy ama bunu pek dert ettiğini sanmıyorum.

    Tolstoy realizm akımına dahil bir yazar. Diriliş de realist bir roman haliyle. Bu, kitap için artı bir puan gözümde. Ana karakterimiz değişimi yaşadığı süreçte ''off eski hayatım ne kötüymüş'' moduna girmiyor. O eski hayatının kendisine sunduğu imkanların, zevklerin hepsinin farkında. Burayı çok sevdim, körü körüne bir ''doğruya'' yöneliş yok kitapta ve olmadığı için de etkileyici ve inandırıcı bir hikaye zaten. Tabii bir de Tolstoy'un övmeme gerek yok dediğim ustalığına değinmek gerek. İlmek ilmek dokuyor hikayeyi, karakterin duygu ve düşünce dünyasındaki değişimini. Kitabın tek bir yerinde bile ''lan o umursamaz adam bu hale nasıl geldi'' demiyorsunuz. Hikaye o kadar iyi kurulmuş, olaylar o kadar güzel işlenmiş; kurmacadan çok uzak, çok doğal.

    Vermek istediği mesajları bir kenara koyarsak; kusursuz, gerçekçi hikayesi, Tolstoy'un gözlem gücü ve ruhunu bize açtığı karakterleridir bu kitabı asıl değerli yapan. Anlatmak istediği mesele sonra gelir.
  • 115 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Döngel Dünya, 2020 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı yarışmaya katılan 123 eseri geride bırakarak almış bir eser. Jüri ödülü verme gerekçesini “Sait Faik’in özellikle son yıllarında ağırlık verdiği ‘doğa’nın şiirsel bir söylemle inşasına ilişkin biçemini, özgün bir dile getirişle yeniden üretmesi" olarak açıklamış.
    .
    Gerçekten öyküleri okudukça o şiirsel söylemi görmemek elde değil. Sözgelimi "Sigarasının dumanı büklüm büklüm konuşuyordu da oğlandan çıt çıkmıyordu." ifadesi veya "Dünyayı anlamak için susmak gerekiyordu." cümlesi gibi birçok nefis cümle öykülerin içine yedirilmiş. Yazarın dil kullanımı hayran olunası... Öykülerde kâh bir köy yerinde bir asker kaçağının peşinde kâh Ankara'da bir otobüste kâh güvercinlerin peşinde kâh bir terzi dükkanında buluyorsunuz kendinizi. Kahramanlar aslında sıradan kişiler. Ama öyle bir resmedilmişler ki sanırsınız kırk yıllık ahbabınız.
    .
    Öykülerin içinde zaman zaman kullanılan yöresel kelimeler de var. "Cıncık, merdim merdim, uğrun uğrun, zurba zurba, çördük, malamat, küçümlenme, meymenetsiz, ipilti, küfülemek, keskenmek, göbel, zilgir olmamak, fışkı" benim gözüme çarpanlar.
    .
    Sevgili @ethem__baran ile Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı'nın söyleşisiyle tanışmış ve okuruna verdiği değeri görmüştüm. Bu kitapta geçen "Yamaçta Yağmur Var" öyküsünde geçen şu satırlar sanırım okuruna verdiği değeri daha iyi anlatacaktır. "Yutkunacak gibi oldum. Beceremedim. Ağzımda kahvenin acı tadı vardı. Ne arıyordun burada? Ne diye çıkıp gelmiştim? Koca kasabada seni okuyan üç beş kişi için değer miydi dedim içimden. Değerdi. Bir kişi için bile olsa yazmak isteyen, kitabını okuduğu bir yazarı, adını harflerden ibaret sandığı kişiyi kanlı canlı olarak karşısında görmek, sesini duymak isteyen bir genç için değerdi."
  • 296 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Ava giden avlanır. Oğlunu zengin bir kızla evlendirme peşine düşen bir adamın yarattığı drama hikaye ediliyor.

    Northanger Manastırı’nda Catherine Morland, genç, yakışıklı vaiz Henry Tilney’ye âşık olur. Henry’nin babası, Catherine’i yanında kaldığı ailenin mirasçısı ve varlıklı biri sandığı için kızıyla arkadaşlık etmesi bahanesiyle, onunla oğlunun arasını yapmak için Northanger Manastırı’na davet eder. Bu arada abisine aşık olduğu en yakın dostu da para uğruna garip hareketlerde bulunur.

    Bizim biraz aklı havada Catherine manastırda hayalet ve katil peşine düşerken olaylar bana göre komik bir şekilde gelişir.

    Bu kitabı küçük yaşta yazmasına rağmen yazar yine servet ve unvan peşindeki toplumu yermiş.
  • 472 syf.
    ·1/10
    Kitap çok okunanlarda ve o kadar çok beğeni almış ki pek bir beklentim olmasa da kafa dağıtmak için eğlencelidir belki diye başladım ama cidden çok çok vasat bir kitap. Ne akla hizmet bu kadar sevilmiş kitap anlamış değilim. Yazarın kullandığı dil çok basit, hikaye zenginleştirilememiş ve kısır döngü gibi hep aynı çerçevede dönüp duruyor. Bazı yerlerde o kadar sıkıldım ki atlayarak okudum, özellikle şu her bölüm sonundaki anlamsız şövalye hikayelerini..
    Az da olsa hoşuma giden birkaç cümle oldu elbet, birkaç güzel şarkı keşfetmem de artısı. Yazar da genç olduğu için ileride umarım buralardan yakalayarak kendini geliştirir diye umuyorum.
    Gelelim esas kız ve oğlanımızın arasındaki ilişkiye.. maalesef günümüzde çoğu kişinin gerçek aşk sandığı ama aslında takıntılı ve boğucu bir ilişkiden başka bir şey değil. Okuyucu kitlesinin genç nesil olduğu bariz bu kadar sevildiğine göre çünkü 'gerçek aşk' ne yazık ki böyle bir şey sanılıyor. Ve böyle karşı cinse sürekli dayatmalar getiren, sevdiğim için yapıyorum bahanelerine sığınıp hayatını kısıtlayan bu tip ilişkileri yazan çizen olduğu sürece normal, sağlıklı bir ilişkinin bu olduğunu sanıyor genç nesil. Sonra da ortalık kıskanç ve ruh hastası, sabır nedir bilmeyen ilişkilerle dolup taşıyor. O kadar üzülüyorum ve sinirleniyorum ki bu duruma. Bir yerde okumuştum bu durumu çok yerinde anlatıyor; çok sevmek ve güzel sevmek birbirinden tamamen farklı iki şey. Çok seven, sevgisinin çokluğu ile karşısındakini istemeden zehirler. Güzel seven, sevdiği şeyi göğsüne bastırır ve onun iyi olmasını sağlar. Birisini delice değil, aklı başında sevmek her şeyden önemli.
    Güzel sevmeniz dileğiyle..
  • 250 syf.
    Kuşlar Yasına Gider
    Hasan Ali Toptaş; okuma yazma bilmeyen annesinin, çok iyi bir hikâye anlatıcısı olduğunu söyler. Yazara göre annesi, Hatice kod adlı bir Şehrazad’dır. Babasının ise çok az konuştuğunu, yüz hatları ve göz rengiyle İrlandalı yazar Samuel Beckett’e benzediğini söyler.
    "Ben, Beckett ve Şehrazad’ın evliliğinden doğmuş bir çocuğum.” der.
    Kendini her dâim böyle tanımlıyor Hasan Ali Toptaş...

    Kimilerine göre sığ, dar bir yaşamdan bizlere uzanıp, sararmış. Kimi zaman iç ısıtan. Kimi zamanda ısısı içine sığmayıp dimağımızı yakan sözleriyle...
    Şimdi odanın kapısını açıpta karşına çıkan annen, baban ya da kardeşin. Yazmayı sadece bir şeyleri anlatmak sandığı yıllardan, yani 1975'lerden bugüne uzanıyor öyküsü. Yaşanmış olaylardan yola çıkarak yaşanması mümkün olana kayıyor hâliyle...
    Çünkü insanın özyaşamı ağırdır. Bir yandan da samimi olmazsan kimsenin yüreğinde bir çukur açamazsın. Açamadığın için de o çukura yerleşemezsin. Kendi yaşamından bir parça koymazsan o sayfalara ve serdiğin sana bir yük olur. Çok yetenekliysen sanat olur. Ancak geriye baktığında gördüğün sadece sanattır. Yaşamın iyi ya da kötü, senindir. Ondan utanmak, onu yok saymak, büyük bir kişilik eksikliğidir. O yüzden günlük konuşma diline bile sirayet etmeli yaşamın. Bugüne kadar ne yaşadıysan onu konuşmalı dilin. İşte o zaman dilinin ucuna gelen kelimelerini çiğneyip yutmazsın-yutamazsın...
    Türkçeyi çok güzel, duru bir şekilde kullanan birisi. İlk kez bir eserini okumama dâir, kalemini çok sevdiğimi özellikle belirtmek isterim. Ve hepimizin bildiği gibi betimlemelerinin güzelliğinden bahsetmeme gerek bile yoktur sanırım. Adının belli olmadığı ana karakterimiz, sigara içmeye çıktığında betimlemelerini daha sık görebiliriz. Kitapta bir baba-oğul hikâyesi anlatılıyor. İnsanoğlunun ölümsüz olmadığı çok net bir şekilde işlenmiş. Hayatta hiçbir şeyin kalıcı olmadığını bir kez daha göstermiş bu kitap bizlere. Ve kimi kitaplar yalnızca okunur, kimileri anlaşılır, kimileri hissedilir, kimileriyse yaşanır. İşte bu öylesi. O kadar bizden, o kadar içimizden,o kadar gerçek ki...
    Bir güz mevsiminin soğukluğunda, çizgili alnında, gamzeli çukurunda, kalbin sıcak merhametli odacıklarında; sevgisini yeşil gözlerindeki kuytu köşelere saklamış bir babanın hikâyesidir. Bir aile düşünün, uzaklara dalıp bakmak kaderi olan bir aile...
    Bir aile reisi düşünün, canı uzak yollar çeken, arada gazele karışıp çekip giden ve günler-aylarca yolu gözlenen...
    Bir anne düşünün, her an kara haber duyacakmışcasına yüreği ağzında yol gözleyen. Ve bir evlat düşünün annesini teselli etmek, harcı âlem laflarla yüreğine su serpmek işini gönüllü üstlenen...
    Hani Can YÜCEL hep diyordu ya; "ben bu hayatta en çok babamı sevdim" diye.
    Neden biliyor musun? Çünkü, insanın vâr oluşuna sebep olan babalarımızı ne kadar iyi anlayabiliyoruz? Onların bakışlarında neler gizli?
    Sevgilerini dilleri ile değil de gözleri ile anlatan babalarımız adına yazılmış olan ve bu konuda okuduğum en iyi eser olarak kütüphanemin en iyilerinin arasında yerini alırken, Aziz babayı babamla özdeşleştirmem ilk sayfalardan itibaren kendini hissettirmeye başladı. Yaşam mücadeleleri, her şeyi bir başlarına yapma eylemleri, her zaman güçlü görünmeye çalıştıkları ama gözlerinde ki ufacık bir bakışla bizlerin yüreğine söylemek istediklerini bir yol bulup aktardıklarında, onların ne kadar saklamaya çalışsalar da içlerini gördüğümüzü bilip başlarını öne eğişlerinde ki hüznü görüp üzülmeyelim diye konuları çabucak kapatmalarını okurken gözyaşlarıma hâkim olamadım...
    Velhasıl kelam!! Kitabı, kendi kütüphanenizde kesinlikle bulundurmanız gerektiğini söylerken, kütüphanesinde bulundurup, yakın bir zaman da okuyacaklara ise şimdiden iyi okumalar diliyorum.

    'kitap şuuru insanlık şuurudur'