• Öncelikle bu kitabı neden elime aldım?


    Bu kitabın yazarı bizim çok yakın bir akrabamız aynı mahallede olmamıza rağmen yazarımızla bir kere bile konuşamadım orası ayrı mesele ..
    Gelelim bir diğer nedene ben duygusal kitaplara bayılırım her ne kadar ağlsamda bana sürükleyici gibi geliyorlar bu benim düsüncem , kitabı en yakın arkadaşım da okumuş ve bana tavsiye etti okudum ...

    Eee artık kitabı anlatayım demi
    Uğur bizim kitabın baş karakteri ve inanılmaz mükemmel bir adam kızlara çocukluğundan beri konuşmayan uğur onların illerde ki eşlerinin kul hakkına gireceğini düşündüğü icin konuşmazmış tabi sonradan bu düşünce değişti, Annesini küçük yaşta kaybediyor ama hiç anne acısı çekmiyor çünkü dünya meleği olan bir üvey annesi var falan falan ...
    Derken uğur Tokata ki bir üniversiteye gidiyor ışte hikayemiz tam burda başlıyor iki tane dostan öte kardeş gibi olduğu erkek ile tanışıyor selim ve ibo onlar da en az uğur kadar dinlerine düşkün iki insan .

    Ikinci baş karakterimiz Zülal

    Zülalin hikâyesini size anlatmayacam çünkü ben okuyana kadar meraktan öldüm resmen sayfaları okuyorum okuyorum daha fazla merak ediyorum zülal'in hikayesinde çok ağır geldi bana başta ona kızıyordum ama çok haksız bir kızmaymış benimkisi ...


    Eh kitab o kadar guzel ki okuyun bence sayfalarda bir çok şiir'e denk geleceksiniz onlar kitaba ayrı bir tat katmış bence aşk acısı diye ben buna derim bir de zeynebimiz var tabi ama onunla da olmadılar nasip değilmiş tabi ...


    Uğur şırnakda öğretmenlik yapıyor sonsuz bir acı var kalbinde ve bu acıyı dünya tatlısı öğrencileriyle hafifletmeye çalışıyor...


    Buraya kadar okuduysanız lütfen kitabı da okuyon gerçekten çok sürükleyici bir kitab .Teşekkür ederim okuduysanız Allaha emanet ediyorum sizi .
  • İki farklı dünya, iki ayrı hayat... Ama gel gör ki, gönüllere gem vurulmaz, hayaller engel tanımaz, duygular mantık dinlemezmiş...
  • Önsözde mantıksız ve çelişkili olduğunu düşündüğüm çok ifade vardı. Sartre gibi bir filozofa çok yakın dost olmasının, felsefi fikirleri konusunda daha geri planda kalmasına yol açmış olabileceğinin söylenmesi dikkat çekiciydi.

    Kitabın kendisinde çok fazla iddia var, birçok felsefe kitabı gibi neredeyse her sayfada üzerine konuşulacak, tartışılacak konular var. Üç kısımdan oluşuyor: Yazgı, Tarih ve Efsaneler.

    İlk kısımda genel bakış açısı ve özgürlük, varoluşla ilgili bazı fikirler var. En başta, (tabii ki kadının erkek egemenliğinde olduğunu kabul ederek) kadının erkek egemenliğini nasıl kabul ettiğini tartışıyor. Bunu yaparken diğer egemen ve egemenlik altındaki sınıflarla karşılaştırmalar yapıyor. Diğer bütün egemenlik altındaki sınıfların, tarihin bir döneminde, belli olaylar sonucunda egemenlik altına girdiği, ve boyunduruk altında olmaları sonradan olmuş olduğu için sonradan düzelme ihtimalinin de olduğu; fakat kadınların eşitsizliği en baştan beri var olduğu için bozulamaz gibi, değerlendirmesini yapıyor. Ayrıca egemenlik altındaki diğer topluluklar bir mekanı paylaşıyor, “biz” şuuru kazanıyor ve egemenliği altında oldukları topluluğa bir düşmanlık besleyebiliyorlar. Kadınlar ise erkeklerle her zaman iç içeler ve erkekleri düşman edinmeleri “rüyalarında bile akıllarına gelmez”. Egemenlik altındaki toplulukların çoğu zaman azınlık olması, buna karşın kadınların erkeklerle eşit sayıda olması vurgusu da dikkat çekiciydi. Bu bakımdan kadınları proleterlere benzetti. Ayrıca diğer ezilen topluluklar genelde ezenlerle iç içe yaşamaz, ama kadınlar yaşıyor. Yer yer kadının kölelerle kıyaslanmasının sebeplerinden biri de bu.

    Daha sonra kadın biyolojik, psikanalitik ve tarihsel maddeci açıdan inceleniyor. Biyolojik farklar ve erkeğin fiziksel üstünlüğü, Beauvoir’ın kadının ezilme sebebi olarak belirlediği “mutlak Başka” olmasının açıklaması olmadığı için diğer alanlara geçiyor. Psikanalitik bakış açısını eleştirdiği ve katıldığı yerler olur, ama bu bakışı yetersiz görerek kadının durumunu bütünüyle incelemek ister. Tarihsel maddeci bakış açısını da inceler ve aynı şekilde yetersiz bulur. Psikanalitik ve tarihsel maddeci açılarında açıklanmayan, temelsiz kabuller olduğunu düşünür. Örneğin psikanalizin kadının neden Başka olduğunu açıklamakta başarısız olduğunu, Freud’un erkek üstünlüğünün kökenini bilmediğini itiraf ettiğini söyler. Engels’i özel mülkiyete geçişin kadının kaçınılmaz olarak köleleşmesine yol attığının açık olmadığı için eleştirir, onun özel mülkiyete geçişin nasıl olduğunu bilmediğimizi itiraf ettiğini söyler.

    Kitabın büyük bölümünü oluşturan ikinci kısımda kadının tarihteki yerinden bahsedilir. Antik çağlarda kadına atfedilen kutsal değerden, kadının toprakla, bereketle, yaşam ve ölümle ilişkilendirilmesinden, çeşitli inançlardan ve uygulamalardan bahseder. Kadının toprak mülkiyetiyle birlikte erkek mülkü haline geldiğini, mülkiyet ve miras meselelerinden dolayı iffet kavramının oluştuğunu iddia eder. Farklı medeniyetlerde kadının ve ayrıca fahişelerin toplumdaki yerinden bahseder. Kadın hakları için verilen mücadeleleri anlatır, bunların bazı sebeplerinden bahseder. Kadının toplumdaki yeri ve değerini ortaya koymak için muhtelif yerlerde edebi eserlere başvurur. Hristiyanlık ve İslam’ın kadına bakışına da değinir, ikisinden de kötü söz eder.

    Son olarak “Efsaneler” kısmında kadını erkeğin bakış açısından anlatır, çünkü kadının erkeklerin gözündeki yeri ve “erkekler-için-varlığı“ kadının somut koşullarını belirten en önemli etkenlerden biridir. İlk bölümünde çeşitli kaynaklardan alıntılar üzerine yorum yapar, ikinci bölümde beş yazarın kitapları ve sözleri üzerinden konuşur. Bu bölüm bana göre sıkıcıydı çünkü yazarlardan çok azını tanıyordum. Belki onun zamanında yaşayan bir Fransız olsam zevkle okurdum ama sonları bitsin diye okudum.

    Ek notlar:
    Varoluşçular insanın iki yönü olduğunu düşünüyorlar; aynı anda sahip olunan, varlığın iki bölümü de denebilir bunlara: aşkınlık ve içkinlik. Aşkınlık; özgürlük, yaratıcı güç. İçkinlik; ihtiyaçların giderildiği özel alan ya da benim anladığım içine kapanma, yalnızlık, eylemsizlik, etkisizlik.

    Hayatı yaratmak, asıl özgürlüktür Beauvoir’a göre. Ve ezilenlerin kurtuluşu için hedef mutlulukları değil özgürlükleri olmalıdır, çünkü bu daha erdemlidir. Ayrıca mutluluk ölçülemez ama özgürlük ölçülebilir. Özgürlüğün iki ayrı tanımını yapıyor: Negatif özgürlük tanımı; özgürlüğü başkalarına bağlı olarak, başkalarının baskısından kurtulmak olarak tanımlamaktır. Pozitif özgürlük tanımı ise; insanın kendisini yaratıcı, dünya kurucu olarak ifade etmesi ve var olmasıdır.

    Kadının özgür olması için ekonomik bağımsızlığını şart olarak görüyor, aksi halde kadın saygın görülse bile oraya “zincirlenmiş” olur. Bunun için de çocuk bakma ve ev kadınlığı rolünün azalması, doğum kontrolü yapılması gerektiğini düşünüyor. Kadının ekonomik bağımsızlığını kazanmanın yanında dünya kurucu hale gelmesini hedefliyor.
  • Dünya tarihinin ve Türk tarihinin en büyük sorularından biri, 14. yüzyılda Batı-Anadolu'da ortaya çıkan bir Türkmen beyliğinin yarım yüzyıl içinde Tuna'dan Fırat'a kadar uzayan bir imparatorluk halinde gelişmesi sorusudur. Ancak, Osmanlı Bayliği'nin kuruluşu, ilk siyasi çekirdeğin ortaya çıkışı ile Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşu sorusunu, birbirinden ayrı iki tarihi süreç olarak ele almak gerekir. İmparatorluğun kuruluşu problemi, Macaristan'dan İran ve Orta-Asya'ya kadar uzayan geniş bir coğrafyadaki koşulların incelemesini gerektirir.
  • 300 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Bu konu, aslında çoktandır değinmek istediğim bir konuydu. “İllimunati: Entirika Çemberi”ni okuduktan sonra internetten de konuya dair birçok videoyu izleme fırsatı buldum. Burada kitap incelemesinin yanı sıra “İllimunati” denilen oluşumun üzerinde durmak istiyorum.

    İllimünati… Başta, Rockefeller ve Rothschild gibi oldukça güçlü ve servet sahibi hanedanlıkların öncülüğünde kurulan ve toplam da on üç Yahudi aileden oluştuğu söylenen küresel bir çete! Güç, iktidar ve kara para imparatorluğu… İlginç gelebilir ama Amerikan Merkez Bankasının sahibinin, Amerika Birleşik Devletleri olmadığını biliyor muydunuz? “FED” yani, Amerikan Merkez Bankası başta Rockefeller hanedanlığı olmak üzere bu sekiz aileye ait. Doları “FED” basıyor. Muhtemelen dikkatinizi çekmiştir, 1 Doların arkasında, piramidin içerisinde: “Her Şeyi Gören Göz” sembolü var ve hemen altında: "Novis Ordo Seclorum" ibaresi yazılı. “Yeni Dünya Düzeni” yani, “Tek Dünya Devleti” anlamına geliyor. Bu adamlar, rehberleri şeytan sayesinde dünyayı yönetmek için doğmuş ilâhlar olduklarına ikna edilmişler! Bütün amaçları, dünyadaki tüm ulus devletlerinin yıkılıp, Babil veya Kudüs merkezli “tek dünya devletini” kurabilmek…

    — “Tek bir parti var: Para ve Güç Partisi. Bu partinin tek sahibi: İlluminati. Bir düşünün: Cumhuriyetçi Newt Gingrich, İlluminati'nin şaibeli Dış İlişkiler Konseyi üyesi. Demokrat Bill Clinton da öyle. Cumhuriyetçi George Bush da öyleydi. Cumhuriyetçi Robert Dole bir Mason. Newt Gingrich de öyle. Bill Clinton ve George Bush da..."

    Siyasetçiler, film yıldızları, şarkıcılar, medya, gazeteler, dergiler, televizyon kanalları, ilaç firmaları ve banka sektörü gibi birçok kişiyi ve sektörü avucunun içine alan bu çete, insanlar üzerinde muazzam bir algı operasyonu uyguluyor. Televizyon da izlediğimiz yarışmaların formatı dahi “vur, kır, parçala; ama kazan!” şeklinde. Ekranlar insanlara hep; entrika çevirmeyi, yalan söylemeyi, kuyu kazmayı, birbirinden nefret etmeyi, aldatmayı ve insanlara asla güvenmemeyi empoze eden dizi, film ve programlarla dolu! Ve sonuç olarak, “Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin!” algısı, hepimizin beyinlerine adeta bir çip gibi yerleştirilmiş durumda! Yerle bir edilmiş güven duygusuyla birlikte psikolojik olarak yalnızlaştırılmış insanlar yığını! Alın size antidepresan ilaçları satmak için ideal bir pazar! Ayrıca diyelim ki çok acil paraya ihtiyacınız var. Eş, dost ya da kardeşinizden borç para isteseniz muhtemelen (bu devirde kimseye güvenilmez düşüncesiyle) vermeyecekler; herhangi bir akrabanızdan isteseniz size güvenmeyecekler! O halde kime gidebilirsiniz? Tabiki “Bankalara…” Bingo!!!

    — “Şeytani Öğreti, ancak planlanmış bir büyük kargaşa ve kaos döneminin ardından "Yeni Dünya Düzeni"nin kurulabileceğini öne sürer. Söz konusu: "Kaostan Kaynaklanan Düzen" kavramı, tüm Mason öğretilerinin temelindeki ortak öğedir.”

    — “İlluminati'nin Dünya Hükümeti kurmak için hazırladığı kaos ve kriz planlarından biri, İcat Edilen Hastalıklar: Medya 1980'lerde HIV ya da AİDS adında ölümcül bir virüsün, milyonlarca Amerikalının hayatını tehdit ettiğini duyurmaya başlamıştı. Ama elimizdeki kanıtlar bize, ABD ordusu biyolojik silah laboratuvarının AİDS virüsünü yaratmış olabileceğini ve Birleşmiş Milletler Dünya Sağlık Örgütü'nün bu hastalığı Afrika'da ya da başka bir yerde yaymış olabileceğini gösteriyor. Sonuçlar önceden tahmin edilebilirdi: Korku, halk arasında endişe, ve homoseksüel lobiye yetki verilmesi. Ama eğer İlluminati dünya nüfusunun büyük bir kısmını yok etmeye karar verirse, ilerideki yıllarda daha da korkunç hastalıklar ortaya çıkarabilir!”

    Kitaptan paylaştığım bu iki alıntı, günümüzde yaşadığımız bazı olayları kendimce anlamlandırmama yardımcı oldu. Tüm dünyada yaşanan “Coronavirüs” illeti de yine bu küresel çeteyi işaret ediyor gibi… Öyle ya, Mason mantığına göre düzen, kaosun içinden gelecek! Öyleyse bazı işaretleri doğru okumakta fayda var. Görüyoruz ki bilgisayar ve internet kullanımı hobi olmaktan çıkıp; ekmek kadar, su kadar ihtiyaç haline getirildi. Yaratılan Yeni Dijital Dünya Düzeninde sıra eğitim sistemine geldi çattı. Adına da “uzaktan eğitim” dediler. Yani yaratılan bu sanal dünya, medya üzerinden sürekli korku ve endişe pompalayarak; “Kimseyle arkadaş olma, kimseyle konuşma, kimseye dokunma, asla muhabbet kurma, samimiyetten uzak dur! İnsanlar artık senin için potansiyel birer tehlike! Yalnızca bende kal, benimle kal; artık dünyan benim!” diye yüzlerimize haykırıyor adeta! Çocuklarımızı bu soğuk ve samimiyetsiz ekranların karşısından çekip kurtarmak isterken her geçen gün daha da saplanıyoruz bu bataklığa! Asıl soru şu; yaratılan bu yeni düzenle birlikte, pandemi bittiği takdirde tekrar eskiye dönülecek mi gerçekten? Yoksa “sistem bu şekilde de gayet iyi işliyor!” denilerek uzaktan eğitime devam mı edilecek? Peki bu, dünyadaki milyonlarca öğretmenin öğrencilerine ve mesleklerine veda etmesi anlamına gelmiyor mu? Muhtemelen kaosun yarattığı bu belirsizlik içerisinde sis dağılacak ve bizler önümüzü gördüğümüzde gemi çoktan karaya oturmuş olacak.

    — "Kriz, fırsat yaratır!" Şeytanın ahalisi nesillerden beri, insanların korkutulduğunda, soyulup yağmalandığında ve kanlı kaostan yakasını kurtaramadığında, liderlerine dönerek: "İşleri düzeltin, bir şeyler yapın, HEMEN!" diye yalvardıklarını biliyor. Bu çılgın güven içinde olabilme isteği İlluminati için fırsatlar yaratıyor. Kaos yaratmak, insanlarda öfke ve endişe duygusu oluşturmak için çalışıyor ve böylelikle insanların çaresizlik içindeki düzen arayışlarından faydalanıyorlar.”

    Yazılması, irdelenmesi gereken o kadar çok şey var ki… Bu sevgisizlik ve güvensizlik ortamında yavaş yavaş insandan ayrı bir türe doğru evriliyoruz. Bu türün adının ne olduğunu ben bilmiyorum; ama kesinlikle “insan” olmadığına eminim! Oyunu (zeybeği) bile mertliği ve güveni telkin eden bir millet, nasıl olur da “acaba hakkımda ne düşünürler?” diye bir çocuğun saçını dahi okşamaktan korktuğu günlere gelebilir? Bu adeta bir cinnet hali! Bizi bu cinnete, kaosa sürükleyenlerin planlarını alt üst etmek adına kendimize çeki düzen verelim artık. Yarın çok geç olmadan… Bakın, Sevgili Kemal Sayar, şuan okumakta olduğum “Kayıp Arkadaş” isimli kitabının satırlarından bize ne güzel sesleniyor: “Birbirimizi sevmeye ihtiyacımız var. İnsan, insanın kurdu değildir; bizim irfanımızda insan, insanın yurdudur.”
  • BIG BANG (Büyük Patlama)

    Bu yüzyılda elde edilen bazı veriler, evrenin "yok"iken "var" hale geldiğini göstermiştir. Buna göre, evrenin bir başlangıcı vardır ve bu başlangıç Big Bang adı verilen bir "Büyük Patlama" ile gerçekleşmiştir. Bugün Big Bang Teorisi, bilim çevrelerinin büyük bölümünde kabul görmektedir.

    Bu teoriye göre, evrenin tüm materyali yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktada toplanmıştı. Bu tek nokta sonsuz bir yoğunluk ve sonsuz bir ısı anlamına geliyordu. Yoğunluk sonsuzdu ama bir hacmi yoktu. İşte Büyük Patlama'dan önceki bu dönem (ki buna dönem demek zordur; madde olmadığı için zaman da yoktur) evrenin olmadığı, herşeyin "yok"olduğu dönemdi. Teoriye göre, büyük bir patlama ile sonsuz yoğunluktaki birikim büyük bir hızla dağılmaya başlamıştır. Bir başka deyişle Büyük Patlama ile, evren "yok" iken, "varolmaya" doğru yola çıkmıştır.

    Bugün, evrenin sürekli olarak genişlemekte olduğunun ispatlanması Büyük Patlama’nın en büyük delili olarak kabul edilir.

    "Bugün artık galaksilerin her yöne doğru bizden uzaklaştığını biliyoruz. Kozmolojistler evreni şişen bir balonun yüzeyi gibi düşünürler. Şüphesiz gerçek uzay, balonun yüzeyi gibi 2 değil 3 boyutludur ve her yöne doğru genişler." (New Scientist, 26 Eylül 1987)

    Gök cisimlerinin kaçma hızı uzaklık arttıkça artmaktadır. Örneğin, bizden bir milyar ışık yılı uzaklıktaki Ursa-Major Takım Yıldızı, her saniye dünyadan 1.500 kilometre uzaklaşırken, çok daha uzak olan Hidra Takım Yıldızı’nın uzaklaşma hızı saniyede 6.000 kilometredir.

    Evren genişlediğine göre bu genişlemenin başladığı bir an olması gerekir. "Bu genişlemeyi tersine doğru düşünür ve evrenin gelişmesini zaman içinde geriye doğru çekersek o zaman her şey, 15 milyar yıl kadar önce sonsuz yoğunlukta tek bir matematiksel noktada, tekillikte toplanacaktır."(New Scientist, 12 Mayıs 1988, sf. 52)

    Big Bang teorisinin en büyük önemi, evrenin bir başlangıcı olduğunu ispatlamasıdır. Bunun yanısıra, pek çok kimsenin düştüğü bir yanılgıya da değinmek gerekir: Çoğu kişi, Allah'ın evreni Big-Bang ile -veya başka bir şekilde- yarattığını fakat bundan sonraki olayların "kendi kendine" işlediğini zanneder. Bu mantığa göre, Allah yalnızca "ilk hareket"i yaratmıştır ve evren birbiri ardına dizili domino taşları gibi kendiliğinden oluşmuştur. Oysa bu düşünce kökten yanlıştır. Big-Bang, evrende bildiğimiz, hesaplayabildiğimiz ilk harekettir. Evrenin bu patlama sebebiyle oluşması ve yaşadığımız büyük dengenin kendi kendini oluşturmuş olması düşünülemez. Hiç bir kuralı olmayan bir patlama sonucu dağılan parçacıkların, galaksileri, yıldız sistemlerini ve içinde dünyamızın yer aldığı Güneş sistemini kendi kendine oluşturduğu gibi bir sonuca varılamaz. Tek bir atomun bile, içerdiği olağanüstü sistemlerle kendi kendine şekillenmesi düşünülemezken koca bir evrenin bir patlamanın "kudretiyle" oluştuğunu söylemek akıldışı bir yaklaşımdır. Bunların hepsi de yine Allah'ın ilmiyle gerçekleşmiştir. Nitekim Kuran'da Allah'ın önce "gökleri" yarattığını, daha sonra yeryüzünü düzenlediği, onda dağları varettiği ardından atmosferi düzenlediği, en sonra da canlıları var ettiği bildirilmektedir. Aynı şekilde, Kuran ayetleri Allah'ın evrendeki tüm varlıkları sürekli yönettiğini bildirmektedir:

    "Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır." (Fatır Suresi, 41)

    "Sizi diri tutan, sonra öldürecek, sonra da diriltecek olan O'dur. Gerçekten insan pek nankördür." (Hac Suresi, 66)

    "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar..." (Secde Suresi, 5)

    "Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için." (Talak Suresi, 12)

    Big Bang, evrenin başlangıcıyla ilgili bugün için en tutarlı teori olarak bilinmektedir. Çeşitli itirazlar gelmesine rağmen bunlar Big Bang sonrası evrenin oluşumuyla ilgilidir ki bu konu zaten oldukça karmaşıktır. Atomların, yıldızların, galaksilerin hangi sebep-sonuç ilişkileri içinde yaratıldıkları bugün tam olarak bilinmemektedir. Ama kuşkusuz Allah’ın, insanı bir su damlasını sebep kılarak yarattığı gibi, evreni de sebepler zinciri içinde yaratmış olduğu düşünülebilir. Ve bu sebebin çıkış noktası bir patlama veya başka birşey olabilir. Ama hiçbir aşama Allah’tan bağımsız kendi kendine oluşmamıştır. Ve sonuçta oluşan mükemmellik onun üstün ilmi ve kudretini gözler önüne sermektedir.

    Tüm evren, bu evrenin ucunda bir yerde yaşayan insanoğluna yararlı kılınmıştır. Kuran, 'Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.' (Nahl Suresi, 12) ayetiyle buna dikkat çeker.

    Ve önceden de söylediğimiz gibi, Kuran'da evrenin ve dünyanın yaratılışı ile ilgili tüm Kuran haberleri, bilim aracılığıyla bulunan gerçeklere uygundur. Aşağıda bu konuyla ilgili bazı örnekler yer alıyor.

    Evrenin Genişlemesi

    20. yüzyıla gelene kadar tek bir bilim adamı dahi evrenin genişlemekte olduğu yönünde bir teori ortaya atmamış, hatta, belki de böyle bir olayı aklından geçiren dahi olmamıştı. Stephan Hawking, evrenin genişlemesinin farkedilmesini 20. yüzyılın en büyük olaylarından biri olarak nitelendirdikten sonra, bu olayın bugüne kadar gizli kalmasından duyduğu şaşkınlığı şöyle dile getirir: 'Evrenin genişlemekte olduğunun ortaya çıkarılışı 20. yüzyılın en büyük düşünsel devrimlerinden biridir. Bu günden geçmişe bakıldığında kimsenin bunu neden daha önce akıl etmediğine şaşmamak elde değil.'

    Oysa Allah’ın, 600’lü yıllarda vahyettiği kitabında, Allah'ın evreni yarattığını ve de onu "genişlettiği" bildirilmektedir. Konuyla ilgili ayet şöyle demektedir:

    "Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz. Biz, (onu) genişleticiyiz." (Zariyat Suresi, 47)

    Evrendeki Kusursuzluk

    "O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman'ın yaratmasında hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk' göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi, 3-4)

    Evrendeki milyarlarca yıldız ve galaksi mükemmel bir uyum içinde kendileri için tesbit edilmiş yörüngelerinde hareket eder. Yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemlerle birlikte dönerler. Hatta bazen içinde 200 -300 milyar yıldız bulunan galaksiler birbirinin içinden geçip giderler. Bu geçişte, evrendeki büyük düzeni bozacak herhangi bir çarpışma olmaz.

    Evrende hız kavramı dünya ölçüleriyle karşılaştırıldığında akıl durduracak boyutlardadır. Milyarlarca, trilyonlarca ton ağırlığındaki yıldızlar, gezegenler ve sayısal değerleri ancak matematikçilerin anlayabileceği büyüklükteki galaksiler ve galaksi kümeleri uzay içinde korkunç bir süratle hareket ederler.

    Örneğin, dünya saatte 1670 km. hızla kendi ekseni çevresinde döner. Bugün en hızlı merminin saatte ortalama 1.800 km.lik bir sürate sahip olduğu düşünülürse dünyanın dev boyutlarına rağmen süratinin ne denli büyük olduğu anlaşılır.

    Dünyanın güneş etrafındaki hızı ise merminin yaklaşık 60 katıdır: saatte 108.000 km. (Böylesine büyük bir süratle yol alabilen bir araç yapılabilseydi dünyanın çevresini 22 dakikada dolaşacaktı.)

    Verdiğimiz bu sayılar sadece dünya içindir. Güneş sistemi ise daha da ilginçtir. Bu sistemin sürati mantık sınırlarını zorlayacak derecededir. Evrende sistemler büyüdükçe sürat artar. İşte güneş sisteminin galaksi merkezi etrafındaki dönüş sürati: -Saatte tam 720.000 km., 200 milyar yıldızı bünyesinde bulunduran "Samanyolu Galaksisi"nin uzay içindeki hızı ise saatte 950.000 km. dir

    Bu başdöndürücü hız, aslında dünya üzerindeki yaşamımızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. Böylesine karmaşık ve hızlı bir sistem içinde dev kazaların oluşması normalde oldukça mümkündür. Ancak, ayette dendiği gibi, tüm bu sistem içinde hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk' yoktur. Çünkü evren de, her şey gibi, "başıboş"değildir ve Allah'ın koyduğu dengeye göre işlemektedir.

    Yörüngeler ve Dönen Evren

    Evrendeki büyük dengenin en önemli nedenlerinden biri, kuşkusuz gök cisimlerinin belirli bir yörünge izliyor olmasıdır. Bu yörüngelere, yakın zamana kadar bilinmediği halde, Kuran'da da dikkat çekilmiştir:

    "Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler." (Enbiya Suresi, 33)

    Gerçekten de yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı bulundukları sistemle birlikte dönmekte, evren bir fabrikanın dişlileri gibi düzenli çalışmaktadır.

    Evrendeki yörüngeler sadece bazı gök cisimlerinin hareketi değildir. Güneş sistemimiz hatta diğer galaksiler, başka merkezler etrafında büyük bir hareketlilik gösterirler. Dünya ve onunla birlikte Güneş Sistemi her yıl, bir önceki yerinden 500 milyon kilometre uzakta bulunur.

    Gök cisimlerinin yörüngelerinden en ufak bir sapmanın bile sistemi altüst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabileceği hesaplanmıştır. Örneğin dünya yörüngesinde, normalden fazla veya eksik 3 milimetrelik bir sapma bakın nelere yol açabilirdi:

    "Dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm ayrılır. Dünyanın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz, çünkü; yörüngeden 3mm'lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: sapma 2.8 yerine 2.5 mm olsaydı yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık, sapma 3.1 mm olsaydı hepimiz kavrularak ölürdük." (Bilim ve Teknik, Temmuz 1983)

    Gök cisimlerinin bir başka özelliği de, yörüngelerinin dışında bir de kendi etraflarında dönmeleridir. "Dönüşlü olan göğe andolsun." (Tarık, 11) ise tam da bu gerçeğe işaret eder.

    GÜNEŞ

    Dünyadan 150 milyon km. uzakta olmasına rağmen, güneş bizim için gerekli olan enerjiyi kesintisiz olarak ulaştırır.

    Bu dev enerjili gök cisminde hidrojen atomları devamlı olarak helyuma çevrilmektedir. Her saniye 616 milyar ton hidrojen, 612 milyon ton helyuma çevrilmektedir. Bu esnada dışarı salınan enerji 500 milyon hidrojen bombasının patlamasına denktir.

    Dünyada hayat güneşten gelen enerjiyle sağlanır. Yeryüzündeki dengenin devamı ve canlılık için gereken enerjinin % 99 'u güneşten sağlanır. Söz konusu enerjinin yarısı gözle görünür ve ışık olarak alınır. Geriye kalan enerjinin büyük bir kısmı gözle görülmeyen, ama sıcaklık biçiminde ortaya çıkan kızılötesi ışınlardır.

    Güneşin bir özelliği de çan gibi genleşip salınmasıdır. Bu olay her beş dakikada bir tekrarlanmakta güneşin yüzeyi bu sırada saatte 1080 km hızla, 3 km. kadar bize doğru ilerleyip sonra geri dönmektedir.

    Güneş, Samanyolu'nu oluşturan 200 milyar yıldızdan biridir. Dünyadan 325.500 defa büyük olmasına rağmen, evrendeki küçük yıldızlardan sayılmaktadır. Çapı 125 bin ışık yılı olan Samanyolu'nun merkezine 30 bin ışık yılı uzaklıktadır. ( 1 ışık yılı= 9.460.800.000.000 km.)

    GÜNEŞİN YOLCULUĞU

    "Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra (karar yerine) doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir." (Yasin Suresi, 38)

    Astronomların hesaplarına göre güneş, içinde bulunduğu galaksinin hareketi nedeniyle, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı'na doğru saatte 720.000 km.’lik bir hızla yolculuk etmektedir. (Bu, kaba bir hesapla güneşin günde 720.000x24=17.280.000 km. yol katettiğini gösterir. Tabi ona bağlı olan dünyamızın da...)

    YEDİ KAT YER - YEDİ KAT GÖK

    "Allah yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı..." (Talak Suresi, 12)

    Dünya atmosferinin yapısı, Kuran'ın işaret ettiği gibi, başlıca yedi bölümden meydana gelir. Atmosferde katları birbirinde ayıran yüzeyler bulunmaktadır. Encyclopedia Americana'nın (9/188) verdiği bilgiye göre, sıcaklığa bağlı olarak yerden itibaren şu katlar sıralanır.

    1.Kat - Troposfer: Kalınlığı kutuplarda 8 km. ekvatorda 17 km'ye kadar ulaşır. Bu kat bulutların büyük bir bölümünü kapsar. Sıcaklık yükseltiye bağlı olarak kilometrede 6.5°C azalır.Bu katmanın tropopoz diye adlandırılan ve hızlı hava akımlarının olduğu kısımda sıcaklık -57°C’de sabit kalır.

    2.Kat - Stratosfer: 50 km yüksekliğe ulaşır. Burada mor ötesi ışınlar soğurulduğu için ısı açığa çıkar ve sıcaklık 0°C’ye kadar yükselir. Bu soğurma sırasında ısının yanında dünya için hayati önem taşıyan ozon tabakası da ortaya çıkar.

    3.Kat - Mezosfer: Yüksekliği 85. km'ye kadar çıkar. Burada sıcaklık -100 C’ye iner.

    4.Kat - Termosfer: Sıcaklık giderek yavaşlayan bir tempoda artar.

    5.Kat -İyonosfer:Bu bölgedeki gazlar iyon halinde bulunur. Radyo dalgalarının iyonosfer tarafından tekrar dünyaya gönderilmesi sayesinde yeryüzündeki iletişim sağlanır.

    6.Kat - Ekzosfer:500 ila 1000. km'nin ötesinde, özellikleri tamamen güneşin etkinliklerine göre değişen tabakadır.

    7.Kat - Manyetosfer: Burası dünyanın manyetik alanın kapladığı büyük bir boşluğu andıran alandır. Enerji yüklü atom altı parçacıklar Van Allen Kuşakları olarak adlandırılan bölgelerde tutulur.

    Aynı kaynakta sayıldığı üzere yer kabuğunun katmanları da 7 bölümden oluşur:

    1.Kat Litosfer(su)

    2.Kat Litosfer(kara)

    3.Kat Astenosfer

    4.Kat Üst manto

    5.Kat Alt manto

    6.Kat Dış çekirdek

    7.Kat İç çekirdek

    DÜNYANIN HAREKETİ

    "Dağları görürsün de, onları donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi sapasağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın sanatıdır (bu)." (Neml Suresi, 88)

    Kuran, dünya merkezli bir evren modelinin benimsendiği bir çağda, dünyanın aslında bulutlar gibi hareket eden bir cisim olduğunu belirtmektedir. Ayette dünya kelimesi yerine dağ kelimesinin yer alması da ilgi çekicidir. Çünkü dağlar dünyadaki sabitliğin simgesidir. Sabit gibi gözüken dağların hareket etmesi demek dünyanın hareket halinde olması demektir.

    DÜNYANIN YUVARLAKLIĞI

    Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor. (Zümer Suresi, 5)

    Kur’an’ın evreni tanıtan ayetlerinde kullanılan ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette "sarıp örtmek" olarak tercüme edilen arapça kelime "tekvir"dir. Bu kelimenin arapça karşılığı yuvarlak birşeyin üzerine bir cisim sarmaktır. (Örneğin Arapça sözlüklerde başa sarık sarma gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır). Dolayısıyla gecenin gündüzü tekvir etmesi ancak yeryüzünün yuvarlak olmasıyla mümkündür.

    DAĞLARIN DEPREMLERİ ENGELLEMESİ

    "O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi..." (Lokman Suresi, 10)

    "Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?" (Nebe Suresi, 6-7)

    Jeolojinin dağlar hakkında söyledikleri yukarıda verdiğimiz ayetlerle tam bir paralellik içindedir. Dağların özelliklerinden biri yeryüzündeki büyük yer tabakalarının uçlarında yükselmesi ve bu tabakaları birbirine bağlamasıdır. Bu özellikleriyle dağlar tahtaları birarada tutan çivilere benzetilmektedir. Bunun yanında dağların yerkabuğunda yaptığı basınç, dünyanın merkezindeki mağma hareketlerinin etkisinin yeryüzüne ulaşarak yerkabuğunu parçalamasına engel olurlar.

    YARATILIŞTAKİ ÇİFTLER

    "Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir." (Yasin Suresi, 36)

    Erkeklik dişilik, "çift" kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette bahsedilen "bilmedikleri nice şeylerden" ifadesi daha geniş bir anlam içeriyor. Nitekim maddenin çiftler halinde yaratıldığını ortaya koyan İngiliz bilimadamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı. "Parité" adı verilen bu buluş, maddenin anti madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur. Anti-madde, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin tersine anti-maddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür.

    DENİZLERİN BİRBİRİNE KARIŞMAMASI

    "Birbirleriyle kavuşup karşılaşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel (berzah) vardır; birbirlerinin sınırı geçmezler." (Rahman Suresi, 19-20)

    Yukarıdaki ayette, bilinen iki su kütlesinin birbirleriyle karşılaşıp birleştiği fakat bir engel sebebiyle karışmadıkları vurgulanmaktadır. Bu nasıl olabilir? Normalde beklenen iki denizin birbirleriyle karşılaştığında sularının karışarak hem tuzluluk oranlarının hem de ısılarının eşitlenmeye doğru gitmesidir. Oysa olay böyle olmamaktadır. Örneğin Akdeniz ve Atlas Okyanusu, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu birbirleriyle görsel olarak birleşseler de suları birbirine karışmamaktadır. Bunun sebebi aralarındaki bir engeldir. Bu engel ise "yüzey gerilimi kanunu" olarak bilinen olaydır.

    DEMİRDEKİ İKİ ŞİFRE

    Demir dünyamızda en çok bulunan dört elementten biridir ve çağlar boyunca insan için en hayati madenler arasında yer almıştır. Demirden bahseden Hadid (demir) Suresi’nin 25. ayeti şöyledir:

    "Demiri de indirdik. Onda büyük bir kuvvet ve insanlar için fayda vardır."

    Bu ayet ise oldukça ilginç olan iki matematiksel şifre taşımaktadır.

    El-Hadid (belirli demir), Kuran'ın 57'nci suresidir. "El-Hadid" kelimesinin harflerinin sayısal değerleri toplandığında (ebced hesabı) karşımıza çıkan rakam da aynıdır: 57.

    Sadece "Hadid" (demir) kelimesinin ebced değeri ise 26’dır. 26 sayısı demirin atom numarasıdır.

    ZAMANIN FARKLILAŞMASI

    Einstein'ın "rölativite kuramı"na göre zaman sabit bir ölçü değildir. Hıza bağlı olarak uzayıp kısalır. Kuran, "bir günü elli bin yıl" olan ve yine "bir günü bin yıl" olan farklı farklı zaman birimlerinden bahsederek, zamanın rölatif (göreceli) bir kavram olduğunu, Einstein'dan yüzyıllar önce açıklamaktadır.

    "Melekler ve ruh ona süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir." (Mearic Suresi, 4)

    "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir." (Secde Suresi, 5)

    KARANLIĞIN YARATILMASI

    "Görmediler mi, biz geceyi onda sükun bulmaları için, gündüzü de aydınlık(la görsünler) diye yarattık. Şüphesiz, iman eden bir kavim için bunda ayetler vardır." (Neml Suresi, 86)

    Dikkat edilirse ayet gecenin özel olarak yaratıldığını bildirmektedir. Bundan birkaç sene öncesine kadar bilimadamları evrendeki yıldız sayısını ve ürettikleri ışığı hesapladıklarında evrenin aslında sürekli aydınlık olması gerektiği sonucuna varmışlar ve karanlığın sebebini anlayamamışlardı. Bu konu ancak karadeliklerin keşfiyle açıklığa kavuştu. Çünkü evrenin her yerine dağılmış olan karadelikler, sahip oldukları korkunç çekim alanlarıyla yıldızların ürettiği ışınları büyük ölçüde yutmakta ve karanlığa sebep olmaktadır. Bir başka deyişle, karanlık özel olarak üretilmekte, ya da "yaratılmaktadır".

    KARADELİKLER

    Yakıtı tükenen yıldızın içine doğru büzülmesi ve en sonunda, yıldız yerine sınırsız bir yoğunlukta ve sıfır hacimde korkunç bir çekim alanın ortaya çıkmasıyla oluşan karadeliklere Kuran şöyle işaret etmektedir:

    "Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim. Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir." (Vakıa Suresi, 75-76)

    Ayette yıldızların yerlerinin büyük bir gücü temsil ettiği özellikle vurgulanmıştır. Karadeliklerin yıldızların yerlerinde belirmeleri ve sahip bulundukları büyük çekim gücü düşünülürse ayetin anlamı anlaşılacaktır

    AYIN YÖRÜNGESİ

    "Ay'a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner). Ne güneşin aya erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir." (Yasin Suresi, 39-40 )

    Ay yörüngesinde seyrederken dünyanın bazen önüne bazen arkasına geçer. Aynı zamanda dünyayla birlikte güneşin etrafında da döndüğünden uzayda sürekli "S" harfi benzeri bir yörünge çizer. Ayın uzaydaki bu yörüngesinin şekli, kurumuş hurma ağacı dalına oldukça benzemektedir

    Ay dünyanın etrafında saatte 3659 km gibi büyük bir hızla hareket eder. Ay, ancak bu yüksek hızı nedeniyle dünyanın kuvvetli çekim gücünden korunabilmektedir. Ay, hızının daha yavaş olması halinde dünyaya çarpabilecek, daha hızlı olması durumunda ise uzaya savrulacaktı.

    Ayın büyüklüğü ve dönüş hızı dünyayı etkilemekte ve gel-git dediğimiz olaya sebep olmaktadır. Ayın çekim kuvvetinin biraz daha fazla olması halinde dünyanın büyük bölümü bir anda sular altında kalabilirdi.

    DÜNYANIN KORUNMUŞ TAVANI

    ATMOSFER VE VAN ALLEN KUŞAKLARI

    Biz çoğunlukla pek farkında olmayız, ama her gezegene olduğu gibi dünyaya da çok sayıda göktaşı düşmektedir. Diğer gezegenlere düştüklerinde dev kraterler açan bu göktaşlarının dünyaya zarar vermemelerinin nedeni, gezegenimizi saran atmosferin düşmekte olan göktaşlarına karşı büyük bir direnç göstermesidir. Göktaşı bu dirence fazla dayanamaz ve sürtünmeden dolayı yanarak büyük bir kütle kaybına uğrar. Böylece, büyük felaketlere yol açabilecek bu tehlike, atmosfer sayesinde savuşturulmuş olur.

    Kuran, atmosferin yaratılışındaki bu özelliği şöyle ifade ediyor:

    "Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık, onlar ise bunun ayetlerinden yüz çevirmektedirler." (Enbiya Suresi, 32)

    Gökyüzünün "korunmuş bir tavan" oluşunun en önemli örneklerinden biri dünyayı saran manyetik alandır. Atmosferin en üst tabakası "Van Allen" adı verilen bir manyetik kuşaktan oluşur. Bu kuşak dünyanın çekirdeğinin sahip olduğu özellikler nedeniyle ortaya çıkmıştır.

    Çekirdek, demir ve nikel gibi manyetik özelliği olan ağır elementleri içerir. Ancak bunlardan daha önemlisi çekirdeğin iki farklı yapıdan oluşmuş olmasıdır: İç çekirdek katı, dış çekirdek ise sıvı haldedir. Çekirdeğin bu iki katmanı birbiri etrafında hareket eder. Bu hareket ağır metaller üzerinde bir çeşit mıknatıslanma etkisi yaparak bir manyetik alan oluşturur. İşte Van Allen Kuşakları bu manyetik alanın, atmosferin en dışına kadar ulaşan bir uzantısıdır. Bu manyetik alan sayesinde dünya, uzaydan gelebilecek olan tehlikelere karşı korunmuş olur.

    Bu tehlikelerin en önemlilerinden biri, "Güneş rüzgarları"dır. Güneş, dünyaya ısı ve ışıktan başka, radyasyon ile beraber saatteki hızı 1.5 milyar kilometreyi bulan, proton ve elektronlardan oluşan bir rüzgar da gönderir.

    Güneş rüzgarları, dünyanın 40.000 mil uzağında manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşakları'ndan geçemezler. Parçacık yağmuru şeklindeki Güneş rüzgarı, bu manyetik alanla karşılaşır ve ayrılarak bu alanın çevresinden akar.

    Güneşten gelen X ve ultraviyole ışınlarının büyük bölümü ise atmosfer tarafından emilmektedir. Bu emilme olmadan, yeryüzünde hayat olması ise mümkün değildir.

    Etrafımızı saran atmosferik kuşaklar, sadece zararsız orandaki ışınlar, radyo dalgaları ve görünür ışığın dünyamıza ulaşmasına imkan verecek bir geçirgenliğe sahiptirler. Eğer atmosferimiz bu geçirgenlik özelliğinden yoksun olsaydı, ne haberleşme dalgalarını kullanabilir, ne de canlılığın temeli olan gün ışığını bulabilirdik.

    Dünyayı saran ozon tabakası da Güneş’ten gelen ve canlılar için zararlı olan morötesi ışınların yere kadar ulaşmasını önlemektedir. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınları yeryüzündeki tüm canlıları öldürecek kadar fazla enerji yüklüdürler. Bu nedenle, dünyada yaşamın var olabilmesi için, gökyüzünün "korunmuş tavan"ına bir de ozon tabakası eklenmi?tir.

    Ozon, oksijenden üretilir. Oksijen gazının (O2) moleküllerinde 2 oksijen atomu bulunurken, ozon gazının (O3) moleküllerinde 3 oksijen atomu bulunur. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınları, oksijen gazına bir atom daha ekleyerek ozonu oluştururlar. Ve ultraviyole sayesinde oluşan ozon tabakası, öldürücü ultraviyole ışınları tutarak yeryüzünde yaşamın en temel şartlarından birini oluşturur.

    Kısacası; eğer dünya çekirdeğinin manyetik alan oluşturacak bir özelliği olmasaydı, atmosfer zararlı ışınları süzecek yapı ve yoğunlukta olmasaydı, kuşkusuz dünya üzerinde yaşam sözkonusu olamazdı. Ve kuşkusuz hiçbir insanın ya da başka bir canlının bunları düzenlemesi de mümkün değildir. Açıktır ki, insanın yaşamı için "olmazsa olmaz" şartlar olan bu koruyucu özellikler, Allah tarafından var edilmiş ve gök, "korunmuş bir tavan" olarak yaratılmıştır.

    Başka gezegenlerin bu tür "korunmuş tavan"lardan yoksun olması, dünyanın insan yaşamı için özel olarak yaratıldığının bir başka göstergesidir. Örneğin, Mars gezegeninin çekirdeği katıdır ve bu nedenle etrafında da manyetik bir koruma söz konusu değildir. Mars'ın büyüklüğü dünyanınki kadar olmadığı için çekirdekte sıvı kısmı oluşturacak kadar bir basınç doğuramamıştır. Ayrıca gezegenin uygun büyüklükte olması da manyetik alan için yeterli değildir. Örneğin, Venüs'ün çapı yaklaşık dünyanınki kadardır. Kütlesi dünyanınkinden ancak % 2 daha azdır ve ağırlığı da hemen hemen dünyanınkine eşittir. Dolayısıyla hem basınç açısından, hem de diğer nedenlerle Venüs'te de metalik bir sıvı çekirdek kısmının oluşması kaçınılmazdır. Buna rağmen Venüs'te de manyetik alan yoktur. Bunun sebebi Venüs'ün Dünya'ya göre oldukça yavaş dönmesidir. Dünya kendi etrafındaki turunu 1 günde tamamlarken Venüs bir turu 243 günde tamamlıyor.

    Dünyanın "korunmuş tavan"ını oluşturan manyetik alanın var olması için, Ay'ın ve komşu gezegenlerin büyüklükleri ve dünyaya uzaklıkları da önemlidir. Komşu gezegenlerden birinin şimdikinden büyük olması, o gezegene büyük bir çekim kuvveti kazandıracaktı. Komşu gezegenin sahip olacağı bu büyük çekim kuvveti, dünyanın çekirdeğindeki katı ve sıvı kısımlardaki hareket hızını değiştirecek, bugünkü şekilde bir manyetik alanın oluşmasına engel olacaktı.

    Kısacası dünya göğünün "korunmuş tavan" özelliğine sahip olması, dünyanın çekirdeğinin yapısı, dönüş hızı, gezegenler arası uzaklık ve gezegenlerin kütleleri gibi pek çok değişkenin en uygun noktada birleşmesini gerektirmektedir.

    YAĞMURUN OLUŞUMU

    Yağmurların oluşması için gerekli evrelerin neler olduğu ancak 1935’te hava radarlarının keşfiyle ortaya çıkarıldı. Buna göre yağmur 3 evreden geçerek oluşuyordu: Birincisi rüzgarın oluşması, ikincisi bulutların meydana gelmesi, üçüncüsü yağmur damlacıklarının ortaya çıkışı.

    Kuran'da yağmurun oluşması ile ilgili olarak aktarılanlar da, sözkonusu bilimsel bulgularla büyük bir paralellik gösteriyor:

    "Allah rüzgarları gönderir (1. evre), böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar (2. evre); nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün (3. evre). Sonunda kendi kullarından dilediğine verince hemen sevince kapılıverirler. " (Rum Suresi, 48)

    YAĞMURUN TATLI KILINMASI

    Kuran, yağmurun "tatlı" oluşuna da dikkatimizi çekmektedir:

    "Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?" (Vakıa Suresi, 68-70) "... Size tatlı bir su içirmedik mi?" (Mürselat Suresi, 27) "Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. " (Nahl Suresi, 10)

    Bilindiği gibi, yağmur suyunun kaynağı buharlaşmadır ve buharlaşmanın %97’si "tuzlu" okyanuslardan olmaktadır. Oysa yağmur tuzsuzdur. Yağmurun tatlı olmasının sebebi Allah'ın koyduğu başka bir kanundur. Bu kanuna göre, su, ister tuzlu denizlerden, ister mineralli göllerden, ya da çamurların içinden buharlaşsın yanında başka hiçbir yabancı madde taşımaz. "Biz, gökten tertemiz su indirdik..." (Furkan Suresi, 48) hükmü gereği, duru ve tertemiz bir biçimde yere iner.

    BAL MUCİZESİ

    Allah'ın küçücük bir hayvan aracılığıyla insanlara sunduğu balın ne denli büyük bir besin kaynağı olduğunu biliyor musunuz?

    Bal, fruktoz ve glukoz gibi şekerlerin yanısıra magnezyum, potasyum, kalsiyum, sodyum klorür, kükürt, demir ve fosfor gibi minerallere sahiptir. Nektar ve polen kaynaklarının niteliklerine göre değişmekle birlikte, balda B1, B2, C, B6, B5 ve B3 vitaminleri bulunmaktadır. Ayrıca bakır, iyot, demir ve çinko da az miktarlarda bulunur. Balın içeriğinde bunların dışında bazı hormonlar da vardır.

    Bal, Kuran ayetinde vurgulandığı gibi, "insanlara şifa" olma özelliği taşımaktadır. 20-26 Eylül'den Çin'de yapılan Dünya Arıcılık Kongresi'nde bilim adamlarının bal hakkındaki yorumları da bunu doğruluyor: "Kongre'de, arı ürünleri ile tedavi konusu ağırlık kazandı. Özellikle ABD'li bilimadamları bal, arı sütü, polen ve arı reçinasının (propolis) birçok hastalığı tedavi ettiğini bildirdiler. Romanyalı bir doktor balı katarakt hastaları üzerinde denediğini ve 2094 hastadan 2002'sinin (% 95) bal sayesinde tam olarak iyileştiğini açıkladı. Polonyalı doktorlar ise arı reçinasının hemoroid, deri hastalıkları, kadın hastalıkları gibi birçok hastalığa iyi geldiğini tespit ettiklerini bildirdiler." (Hürriyet, 19 Ekim 1993)

    Bilimde en ön sıraları alan ülkelerde arıcılık ve arı ürünleri artık başlıbaşına bir araştırma dalı durumunda. Balın diğer yararları ise şöyle sıralanabilir:

    Kolayca sindirilir: İçindeki şekerlerin bir başka cins şekere (fruktozun glikoza) dönüşebilme özelliği sayesinde bal, yüksek miktarda asit içermesine rağmen en hassas mideler tarafından bile kolaylıkla sindirilir. Aynı zamanda bağırsakların ve böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur.

    Düşük kalorilidir: Balın bir diğer özelliği de, aynı oranda şekerle karşılaştırıldığında oldukça tatlı olmasına rağmen, vücuda yaklaşık % 40 oranında daha az kalori sağlamasıdır. Vücuda yoğun enerji vermesine rağmen, kilo yapmaması balı üstün nitelikli bir besin kaynağı yapmaya yeter.

    Süratle kana karışır: Bal ılık suyla karıştırıldığında 7 dakika içinde kana karışır. İçerdiği serbest şekerlerden dolayı beynin çalışması kolaylaşır...

    Kan yapımına destek olur: Bal, kan yapımı için vücudun gereksinim duyduğu enerjinin önemli bir bölümünü karşılar. Ayrıca kanın temizlenmesine de yardımcı olur. Kan dolaşımını hem düzenleyici, hem de kolaylaştırıcı yönde etkisi vardır. Damar sertliğine karşı önemli bir koruyucudur.

    İçinde bakteri barınamaz: Balın bakteri barınmasına olanak tanımayan özelliği "inhibine etki" olarak adlandırılır. Yapılan deneyler sulandırılmış balın bakteri öldürücü özelliğinin saf bala göre iki kat arttığını göstermiştir. İşin ilginci, arı kolonisine yeni dahil olacak kurtçukların, kendilerine bakmakla görevli arılarca—sulandırılmış balın bu özelliğini bilirmişcesine—sulandırılmış balla beslenmesidir.

    Arı Sütü: Arı sütü, kovandaki işçi arıların ürettiği bir maddedir. Çok besleyici olan arı sütünde şeker, protein, yağ ve birçok vitamin bulunur. Vücudun kuvvetsiz düştüğü durumlarda ve doku yaşlanmalarından ileri gelen bozukluklarda kullanılır.

    Arıların ihtiyaçlarından çok fazla ürettikleri balı, insanlar için ve insanlara uygun olarak yaptıkları açıktır. Bu inanılmaz görevi "kendi başlarına" yapamayacakları da

    İNSANIN YARATILIŞI

    Eğer insan, aklını kullanıp "ben nasıl var oldum?" sorusuna samimi bir cevap bulmaya çalışmazsa, genellikle "nasıl oldumsa oldum!..." gibi bir mantığa kapılacaktır. Bu mantığa kapılınca da zaten, ona bu tür konular üzerinde bir daha düşünmeye pek zaman bırakmayacak bir hayat tarzını benimseyecektir.

    Oysa akıl sahibi insana düşen, nasıl var olduğu üzerinde düşünmek ve hayatın anlamını buna göre belirlemektir. Bunu yaparken de, kimilerinin yaptığı gibi, varacağı sonucun "meğer ben yaratılmışım" şeklinde çıkmasından korkmamalıdır. Çünkü sözünü ettiğimiz kimileri, kendilerini bir Yaratıcı'ya karşı sorumlu hissetmek istemezler. Yaratılmış olduklarını kabul ettiklerinde, hayat tarzlarını veya bağlı oldukları ideolojilerini terketmek zorunda kalmaktan çekinirler. Ya da kendilerini yaratana boyun eğecek olmaktan kaçarlar. Bu psikolojiyi taşıyanlar, Kuran'ın deyimiyle "vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla" (Neml Suresi, 14) Allah'ı inkar edenlerdir.

    Varlığını "zulüm ve büyüklenme"ye kapılmadan akıl ve vicdan ölçüsünde değerlendiren insan ise, kendinde Allah'ın yaratışından başka birşey görmeyecektir. Varlığının, kendisinin yaratmadığı ve kontrol edemediği binlerce karmaşık sistemin uyumuna bağlanmış olduğunu farkedecektir. "Yapılmış" olduğunu kavrayacak ve Yaratıcı'sını tanıyıp O'nun kendisini hangi amaca yönelik olarak "yaptığını" anlamaya yönelecektir.

    İnsan "yapılmış" olduğunu izlerken, ona rehberlik eden bir kaynak vardır: Kuran. Bu kitap, onu yaratan tarafından ona ve diğer insanlara indirilmiş bir "yol göstericidir".

    Yaratılış olayının aynen Kuran'da tarif edildiği gibi gerçekleşmiş olması da, akıl sahibi insana önemli mesajlar vermektedir.

    İlerki sayfalarda, akıl ve vicdan sahiplerine nasıl "yaratıldıklarını" ve bu yaratılışın içindeki muhteşemliği gösteren bilgilere yerverilmiştir.

    İnsanın yaratılışının öyküsü, birbirinden çok uzak iki ayrı yerde başlar. İnsan, kadın ve erkek bedeninde birbirinden tümüyle bağımsız olarak oluşan, ama birbiriyle tümüyle uyumlu olan iki ayrı özün birleşmesiyle hayata adım atar. Erkek bedeninde oluşan spermin erkeğin isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı ortadadır, aynı kadın bedeninde oluşan yumurtanın kadının isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı gibi. Onların bu olaylardan haberi bile yoktur.

    Aslında, çok açıktır ki, erkekten gelen öz de, kadından gelen öz de, birbirlerine uyumlu olarak yaratılmışlardır. Bu iki özün yaratılışı da, birleşmeleri de, gelişip insan haline dönüşmeleri de gerçekte büyük birer mucizedir

    TESTİS VE SPERMLER

    Yeni bir insan yaratılmasının ilk basamağı olacak spermler erkek vücudunun 'dışında' üretilir. Bunun sebebi üretimin ancak vücut ısısının yaklaşık 2 derece altında gerçekleşebilmesidir. Bu ısının sabitlenmesi için bir de testis üstüne yerleştirilmiş özel deri çalışır. Bunun fonksiyonu soğukta büzüşerek, sıcakta ise terleyerek gerekli olan ısıyı sabit tutmaktır. Acaba bu hassas dengeyi erkeğin kendisi mi "ayarlayıp" düzenlemektedir? Tabi ki hayır. Erkeğin bundan haberi bile yoktur. Yaratılışı reddetmekte direnenler, bunun ancak "insan vücudunun keşfedilmemiş bir fonksiyonu" olduğunu söyleyebilirler. Bu "keşfedilmemiş fonksiyon" sözü ise "kuru bir isimlendirme"den başka bir şey değildir.

    Testislerde dakikada ortalama 1000 adet üretilen spermler erkekten kadının yumurtalarına doğru yapacağı yolculuk için sanki oradaki ortamı "biliyormuşcasına" özel bir dizayna sahiptir; baş, boyun ve kuyruktan oluşur. Kuyruğu, spermin bir balık gibi ana rahminde ilerlemesini sağlayacaktır.

    Bebeğin genetik şifresinin bir bölümünü barındıracak olan baş kısmı ise özel bir koruyucu zırhla kaplanmıştır. Bu zırhın faydası anne rahminin girişinde farkedilir: Buradaki ortam son derece asidiktir. Spermin, bu asidin varlığını bilen "birisi" tarafından koruyucu zırhla kaplandığı ise son derece açıktır. (Bu asidik ortamın da nedeni ise annenin mikroplardan korunmasıdır.)

    Erkekten rahme atılan sadece milyonlarca sperm değildir. Meni birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Kuran, bu gerçeği şöyle vurguluyor:

    "Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan bir süre gelip-geçti. Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık..." (İnsan Suresi, 1-2)

    Meni içindeki bu sıvılar spermlerin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacak olan şekeri içerir. Ayrıca baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri vardır. (Burada da yine iki ayrı ve bağımsız varlığın birbirine uygun olarak yaratıldığını görüyoruz.) Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirir. Kendilerini ne kadar savunurlarsa savunsunlar, 200-300 milyon spermden yumurtaya ulaşanların sayısı bini pek aşamaz.

    YUMURTA

    Sperm yumurtaya uygun olarak düzenlenirken, çok ayrı ve farklı bir ortamda da yumurta hayata tohum olmaya hazır hale getirilmektedir... Kadının haberi bile yokken, yumurtalıklarda oluşan bir yumurta önce karın boşluğuna bırakılır ve hemen sonra ana rahminin fallop tüpü denen uzantılarının ucunda yer alan kollar sayesinde yakalanır. Ardından yumurta fallop tüpünün iç yüzeyindeki tüylerin hareketiyle ilerlemeye başlar. Büyüklüğü ise bir tuz tanesinin ancak yarısı kadardır. (sağda)

    Yumurta-sperm buluşmasının yeri fallop tüpüdür. Burada yumurta özel bir sıvı salgılamaya başlar. İşte bu sıvı sayesinde spermler yumurtanın yerini bulurlar. (Dikkat edelim: Yumurta "salgılamaya başlar" derken bir insandan ya da gelişmiş bir bilgisayardan söz etmiyoruz. Bu ufacık protein yığınının, "kendi kendine" böyle bir şeye "karar vermesi", daha da ötesi spermi kendine çekecek bir kimyasal bileşim "hazırlayıp" salgılaması inanılır şey midir?)

    Özetle, vücudun üreme sistemi özellikle yumurtayla spermi buluşturacak şekilde hazırlanmıştır. Ve kadın üreme sistemi spermlere, spermler de kadın vücudundaki ortama uygun olarak yaratılmıştır.

    SPERM VE YUMURTA BULUŞMASI

    Yumurtayı dölleyecek sperm yumurtaya yaklaştığında, yine yumurtanın salgılamaya "karar verdiği" (!) ve sperm için özel olarak hazırlanmış bir sıvı, spermin koruyucu zırhını eritir. Bunun sonucunda da bu kez spermin ucunda olan ve yine özel olarak yumurta için hazırlanmış bulunan eritici enzim kesecikleri açığa çıkar. Sperm yumurtaya ulaştığında bu enzimler yumurtanın zarını delerek spermin içeri girmesini sağlar. Yumurtanın etrafını kuşatan spermler içeri girmek için büyük bir yarışa başlarlar. Ancak yumurtayı genelde tek bir sperm döller.

    Kuran'ın bu aşamada söyledikleri de hayli dikkat çekicidir. Kuran, insanın sıvının yani meninin özünden meydana getirildiğini söylüyor:

    "(Allah) sonra insanın neslini bir özden, değersiz bir sıvının özünden meydana getirdi." (Secde Suresi, 8)

    Ayetin bildirdiği gibi, yumurtayı spermleri taşıyan sıvının kendisi değil, içinde taşıdığı tek bir sperm, hatta onun da "özü" olan kromozomlar döllemektedir.

    Tek bir spermi içeri alan yumurtaya artık bir başka spermin girmesi mümkün değildir. Bunun sebebi yumurtanın etrafında bir elektriksel alan bulunmasıdır. Yumurta çevresi (-) elektrik yüklüdür ve ilk sperm yumurtaya girer girmez bu potansiyel (+) olur. Böylece dışarıdaki spermlerle aynı elektrik yükünü taşıyan yumurta, bu kez onları itmeye başlar.

    Yani birbirinden ayrı ve bağımsız olarak oluşan iki özün elektriksel yükleri de birbirleriyle uyum içindedir.

    Sonunda spermdeki erkeğin DNA'sıyla kadının DNA'sı birleşir. Artık annenin karnında yabancı, yeni bir hücre (zigot), yeni bir insanın ilk tohumu vardır.

    ZİGOTUN RAHİME YAPIŞMASI

    Yumurtanın döl yatağına yerleşebilmesi pürtüklü özelliğinin sayesindedir. Bu pürtükler, yumurtanın gerçek uzantıları olup, toprağa yerleşen kökler gibi, organın derinliklerine doğru dalar. Böylece zigot kendisinin gelişimi için annenin vücudunda salgılanan hormonlardan yararlanabilir. Ancak modern çağda bulunan bu gerçeği, Kuran şöyle bildiriyor:

    "Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan (asılıp tutunan şeyden) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir." (Alak Suresi, 1-3)

    "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı." (Kıyamet Suresi, 36-39)

    Döl yatağına tam anlamıyla tutunmuş olan zigot gelişmeye başlar. Oluşan yeni insanı anneye bağlayan yer, plasenta denilen tek taraflı bir süzgeçtir. Plasentanın en önemli özelliği anne karnında bebeğin gelişmesi için gerekli olan maddeleri "seçerek" bebeğe sunmasıdır.

    Bunlardan ayrı olarak, bebeğin içinde büyüdüğü amnion sıvısının dikkati çeken en önemli özelliği, dışarıdan gelecek darbelere karşı bebeğin güvenliğini sağlamasıdır. Kuran, bu konuda şöyle diyor:

    "Sizi basbayağı bir sudan yarattık. Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik." (Mürselat Suresi, 20-21)

    ÜÇ KARANLIK BÖLGE

    Çocuğun döllenmeden itibaren gelişimi üç bölge içinde olmaktadır. Bu üç bölge:

    1. Fallop borusundaki bölge; bu bölge spermle yumurtanın birleştiği ve yumurtalığın rahime bağlı olduğu bölümdür.

    2. Ceninin tutunarak gelişmeye başladığı rahim duvarının içindeki bölme.

    3. Ceninin özel bir sıvı dolu kese içerisinde gelişmeyi sürdürdüğü bölge.

    Kuran-ı Kerim konuyla ilgili olarak şöyle demektedir:

    "....Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?" (Zümer Suresi, 6)

    Bu arada, zaman geçtikçe, başlangıçta jelatini andıran ceninde büyük bir değişim görülür. İlk baştaki o yumuşak yapının içinde vücudun dik durmasını sağlayacak sert kemikler oluşmaya başlar. Hem de her kemik yerli yerinde! Diğer bir deyişle başlangıçta aynı yapıya sahip olan hücreler farklılaşarak, kimi ışığa karşı hassas göz hücrelerini, kimi sıcağı, soğuğu ya da acıyı algılayan sinir hücrelerini veya ses titreşimlerini hissedecek hücreleri oluşturur.

    Bu ayrışıma hücreler mi karar vermektedir? Kendi kendilerine, insan gözünü ya da kalbini oluşturmaya karar verip, bu akılalmaz işi onlar mı başarmaktadır? Yoksa onlar bu işe uygun olarak mı yaratılmışlardır? Akıl ve vicdan ikinci seçeneği kabul edecektir.

    Bütün bu anlatılan işlemlerin sonunda, bebek annesinin karnındaki gelişimini tamamlamış ve dünyaya gelmiştir. Bu haliyle anne karnındaki halinden 100 milyon kat büyük, 6 milyar kat da ağırdır...

    Burada anlatılanlar, başka herhangi bir canlının değil, bizim hayata başlangıç öykümüz. İnsan için, böylesine karmaşık, olağanüstü bir olayın kimin eseri olduğunu bulmaktan daha önemli ne olabilir?

    Bütün bu karmaşık işlemlerin "kendi kendine" oluştuğunu düşünmek akıldışıdır. Hücreler nasıl "karar verip" insan organlarını oluşturabilirler? Zaten ateist "bilim adamları" da olayı -ne demekse- "doğa mucizesi" olarak tanımlıyorlar...

    Elbette anlatılan olayların hepsini Allah yaratmaktadır. Hem de her anını, her saniyesini ve her aşamasını. Bu ise yaratışın önemli bir sırrıdır.

    "Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?" (Vakıa Suresi, 57-59)

    Bu gerçeği, bir başka Kuran ayeti şöyle bildirmektedir:

    "O’nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah’a göre kolaydır." (Fatır Suresi, 11)

    "Akıtılan bir meniden" insana dönüşen vücudumuz milyonlarca hassas denge içerir. Biz farkında olmasak da, vücudumuzda yaşamamızı sağlayan son derece karmaşık ve hassas sistemler vardır. Tüm bu sistemler, insanın, kendisinin "yapıldığını" anlaması için, onun tek sahibi, Yaratıcısı ve Rabbi olan Allah tarafından kurulmuş ve işletilmektedir.

    "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?" (Kıyamet Suresi, 36-40)

    İnsan Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Yaratıldığına göre, üstteki ayetin vurguladığı gibi, "kendi başına ve sorumsuz" bırakılacak değildir.
  • 232 syf.
    ·10 günde·Beğendi
    Elbette yaşam tekrarlardan oluşur. Belki de tekrarların tekrarlarının tekrarından oluşur. İkinci kez okuduğumda tekrarların evreninden kurtulamadığımızı en azından bizi tekrara iten olayların olduğunu anlıyorum. Başlıyor, canlanıyor sönüyor, ölüyor; tekrar başlıyor, canlanıyor, sönüyor, ölüyor. Ve bir dahalar etrafında içinden çıkılmaz bir döngüde ilerliyoruz. Attığımız adım bize yeni bir şey eklemiyor çünkü bastığımız yere tekrar basıyoruz, ayak izinin silinmesine rağmen. Gölgesizler’e katılanlar ordusundayız artık.

    Başlangıçtan sonra kitabı direkt anlatmak haksızlık olur kanımca. Eserin hangi zihniyetle yazıldığını bilmeden yorumlamaya çalışmak anlamsız bir çabaya dönüşebilir. Modernizm ve postmodernizm arasında duran bir eserden bahsedeceksek bu akımlara kısaca bakmak gerekir. 20.yy itibariyle klasik/yansıtmacı edebiyat yavaş yavaş geçerliliğini yitirmektedir. Modernizm ve Postmodernizm egemen olmaktadır edebiyata. Gerçek artık somut bir olgu olarak algılanmıyordur. Romanlar yabancılaşmış insanın iç dünyasına yönelir. Bu içe yöneliş biçimle oynamayı da zorunlu kılmıştır. Romanlar artık deneysel biçimcilikle yazılmaktadır. Ne de olsa tek somut bir gerçek yoktur, görecelidir. Romancı artık gerçeği aramaktan vazgeçip onu yaratmaya başlamıştır. Bunun nedeni “yazarın nasıl biçimlendireceğini, kurgulayacağını tam olarak kestiremediği soyut bir iç dünyanın/bilincin/bilinçaltının, kurgunun odağına gelip yerleşmesidir(…)iç dünya ile dış dünya arasındaki sınırların silindiği bu yeni kurmaca yaşam biçiminde yazar, soyut dünyanın/bilincin zamanını nasıl kurgulayacaktır? Modernist romanın en önemli kurgu sorunlarından biridir bu, çünkü insanın beyninin içindeki zaman çizgisel akmamaktadır; bilinç de bilinçaltı da inanılmaz zaman sıçramaları yapabilmektedir”. 20.yy sonlarına doğru modernizm anlayışı da etkisini yitirecektir. Artık modern sonrası/üstü anlamına gelen postmodern bir gerçeklik anlayışı hakimdir. “Her şeyin karşıtıyla birlikte hiçbir çatışmaya yer vermeden varolduğu, farklılıkların barışçı bir karnaval atmosferi içinde bir arada yaşadığı bir tinsel varoluş biçiminin adıydı postmodern.” Çoğulcu bir bakış açısı tüm hayata yerleşir. Tüm zıtlıklar bir karnaval ve “oyun” havasında iç içedir. Postmodernizm kendine yeni bir estetik oluşturmaya çabalamamıştır. Biçim özelliklerini modernist romandan alır. Ana kurgu özelliklerinden oyunsuluk da modernizmden alınmadır. Oyun postmodern edebiyatın ana kurgu elamanıdır artık(Hatta Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar adında bir romanı vardır). Oyun olarak kurmaca sanatın kendini nasıl oluşturduğunun kurmacasıdır. “Edebiyat, artık somut yaşamı kurgulamıyor; kendini, nasıl oluştuğunu, nasıl kurgulandığını anlatıyordur. Doğa ise, daha önce yazılmış metinlerden oluşan bir metinlerarası doğaya dönüşmüştür. Kendini anlatan bu edebiyatta kurmaca, üstkurmaca düzlemine taşınır.” Yani artık metnin içinde yazar eseri nasıl yazdığını/oluşturduğunu anlatıyordur okura. Üstkurmacadır bu. Artık edebiyatta anlatmak değil roman kurmaktır esas olan. İyi roman kuran iyi edebiyatçıdır eleştirmenlerin gözünde.

    Rahatça metnin kurgulanma süreci postmodernist edebiyatın kurgu düzlemine uygundur, diyebiliriz şimdi. Bir köyde kaybolan insanların öyküsü anlatılmaktadır bu kitapta. Olaylar kentteki bir berber dükkanında başlar. Dükkanda berber, çırak, yazar olduğu anlaşılan bir başka müşteri, elinde kara tespih çeken müşteri ve keçi sakallı bir diğer müşteri vardır. Olaylar yazar olduğu anlaşılan bir anlatıcı tarafından anlatılır. Daha metnin başında anlatıcı “Yeni bir oyun başlıyor,” diyerek postmodernizmin oyunsuluğundan hareketle metnin bir kurgu olduğunu okuyucuya hissettirir. Devamında “Oyun kanlı olacak anlaşılan” diyerek metnin içinde yaşanacak olayların hangi yöne yöneleceğinden bahsediyordur. Romanın kurgu olduğuna işaret eden bir diğer cümle aynı bölümün sonundadır: “berber, …sözgelimi bir köyde, yine böyle bir dükkânda berber kılığında oturuyor ve arada bir başını çevirip buraya bakıyordu”. Bu cümlede yazar anlatıcı tarafından metnin evreninin ikiye bölündüğü anlaşılmalıdır. Devam eden bölümde ise olaylar köye taşınır. Olayların anlatıcısı kentteki berber dükkanında tıraş olamaya gelen roman yazan kişidir. Onun hayal dünyasının yansıması olarak metin vardır. Sonraki bölümlerde “… henüz nereye kaybolduğu anlaşılmayan Güvercin’den, aklını yitirerek karın neden yağdığını sorup duran Cennet’in oğluna, bekçiye, Rıza’ya, hangi kızın saçına okuyup üflediğini bilmeyen imama, hâlâ ilçeden dönmeyen muhtara, hatta yıllar önce nereye gidip yıllar sonra nereden geldiği bir türlü çözülemeyen Cıngıl Nuri'den eviyle muhtarlık arasında iskelet eskisi gibi dolaşıp duran Reşit'e, tenindeki yangınla samanlığı ateşe veren Hacer’e ve atın ayakları altında ezilen Ramazan’a kadar herkes içimdeydi” der. Bu da metnin anlatıcı tarafından kurgulandığına işarettir. Yazar-anlatıcı(metinde roman yazan kişinin anlatıcı olarak ifadelendirilmesi anlamında) olayların geçtiği kent ve köy eksenin üstünde yer alıyordur: “…benimse iki berbere aynı gözlerle bakmaktan başım dönmüştü” ya da “bakışlarım çok uzakları ve burayı, yani durmakta olanla hareket edeni aynı anda algıladı sanki; iki görüntüyü üst üste çakıştırdı ve ayırdı” derken iki evreni de kendi yönettiğini okura fark ettirmeye çalışır. Fakat onu da yöneten birisi vardır. Bu kişi metnin yazarıdır. Anlatıcı ve yazar ayrı kişilerdir. Anlatıcı, yazarın aynısı değil yazar tarafından metni okuyucuya aktarılması görevi verilen kişidir. Böylece yazar kendi varlığını romandan çekmiş olur. Metni dışardan izler, olayları anlatıcının yönlendirmesine izin verir. Ancak romanın sonunda asıl yazarla karşılaşırız yani Toptaş ile. Anlatıcı yazara döndüğünü “yok olmanın verdiği rahatlıkla ayakkabılarımı çıkarıp çalışma odama doğru yürüdüm” diyerek okura hissettirir. Bu kısımlar metnin kurgusuna yöneliktir. Yazar okura bir oyun sunmuştur. İyi bir oyun kurmak iyi bir yazar olmak demektir postmodernizmde çünkü.

    Unutmayalım, bir eser sadece iyi kurgulandığı için iyi değildir. Okura sunduğu anlam kapıları da önemlidir. Gölgesizler’i Gölgesizler yapan hayatın tekrarlarına gölge bırakmadan var ile yok arasında atılan adımlardır. Tekrarların tekrarlarının ve var oluş-yok oluş öyküsüdür Gölgesizler. Bir ‘yaz kulağında’ ‘aynalı’ kuşlara karışarak yok olmaya atılan insanların, aklını ‘yoklar ordusu’na kaptırarak yılanlarla var olanların, yokluğunu devlet belgesiyle belgeleyenlerin, varlığını kendini asarak kabullenen insanların öyküsüdür. Ardında gölge bırakmadan kaybolanların öyküsüdür. Fakat her şeyin bir izi vardı hani: “izsiz şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde”. Ama neden hepsi bir gölgesiz? Var olanlar-kaybolanlar varlıklarının fark edilmemesiyle mi bir iz bırakıyordu? Dünyaya, bir düş oyunu sahnesinden fırlamış yansımaların gölgesiz gölgelerinde bakıyoruz(“düşlerin gölgesi var mıdır?”). Ve her uyanıştan sonra kayboluyoruz. Her uyuduğumuzda tekrar var oluyoruz. Gölgesizler de bunu anlatmaya çalışır bize. Yansımaların içinde zaman tekrar ederek tekrarlara düşerek gölgemizi siliyor.

    Unutmadan, elle tutulamayan bir zaman kendini neden tekrar ediyor ve “kaarr nedeenn yağaar, kaaar”?