Kara ve deniz, sıcak, soğuk ve ılık bütün karalarla, iç ve dış bütün denizler, dağ, düz, ve su, bu unsurlardan hiçbirinin şiiri ve tarihi Türksüz ne anlaşılabilir ne yazılabilir.
…Köşedeki nakışlı çoraba gözü ilişince titremeye başladı. Eğildi aldı. Yaban elmasının kokusu dört yanı sarmıştı. Eli çoraba değince titremesi arttı. Yüreğinden ılık bir şeyler geçti. Bir hoş oldu. Bir sıcaklık, bir yumuşaklık… Sandığın loşluğunda çorabın renkleri koyu… Çekti ışığa götürdü. Renkler ışıkta açıldı. Parladı.
Bir türkü duyulur… Gecede başka türlü, gündüzde başka türlüdür. Çocuk söylerse başka tatta, kadın söylerse… Genç söylerse başka türlü olur, yaşlı söylerse… Dağda söylenirse başka, ovada, ormanda, denizde başka türlüdür. Hep ayrı ayrı tattadır. Sabahleyin başka, öğle, ikindin, akşamlayın başkadır.
Bu nakışlı çorap bir türkü gibidir. Bir türkü sıcaklığında örülmüştür. Sarısı, kırmızısı, yeşili, mavisi, turuncusu, türlü rengi karışıp uyuşmuş, bir sıcaklık, bir yumuşaklık meydana getirmiştir. Aşk gibi, şefkat gibi bir şey olmuştur.
Bu çorap aşktır. Öyle bir gelenekten gelir.
…
TEĞMEN — (Üsteğmene döner) Neden?
ÜSTEĞMEN — Çan dört kişi alır; biz dokuz kişiyiz.
TEĞMEN — (Yüzbaşıya) Ya çana giriş sırası?
YÜZBAŞI — Sırası gelince sorarsın!
TEĞMEN — Yine mi ümitsizlik? Dalgıç inebildiği halde yine mi ümitsizlik?
YÜZBAŞI — Sadece ümit... Hayat, ümit demek...
TEĞMEN — Korkuyorum! Ümit etmekten korkuyorum!
YÜZBAŞI — Yanıma gel, Teğmen!
(Teğmen ilerler. Yüzbaşının karşısında durur.)
YÜZBAŞI — (Gülümseyerek, Teğmene...) Senin ne zaman düzelecek sinirlerin? Hani ya vaadin?
TEĞMEN — Allah, imtihan üstüne imtihan çıkarıyor karşıma... Dayanamıyorum!
YÜZBAŞI — Ah, dayanabilsek Teğmenim, dayanabilsek!...
TEĞMEN — Sizin dayanamayacağınız ne olabilir ki?...
YÜZBAŞI — Benim mi? Ben senin bu halini görmeye bile dayanamıyorum!
(Yüzbaşı bir adım atar. Halinde derin bir rikkat)
YÜZBAŞI — Balo gecesini hatırlıyor musun? O ılık, tatlı geceyi?..
(Işıklar kararırken çok uzaklarda ağır bir vals sesi... Teğmen ağlar, Yüzbaşı okşar.)