• Eğer gerçek doğruca duyularımıza ve bilincimize çarpsaydı, eğer nesneler ve kendi kendimizle doğrudan doğruya iletişime girebilseydik sanıyorum ki sanat yararsız olurdu ya da daha doğrusu hepimiz sanatçı olurduk; çünkü o zaman ruhumuz doğanın birlikselliği (unisson) karşısında coşkuyla titreşip duracaktı.

    Gözlerimiz, belleğimizin yardımıyla, öykünülemez resimleri uzaydan kesip çıkaracak ve zaman içinde saptayacaktır. Bakışımız, Eski Çağ yontuculuğunun örnekleri kadar güzel yontulan, insan bedeninin canlı mermerinde gözlerini gezdirirken bulup yakalayacaktır. Bazı kez neşeli, çoğu kez şikayetçi, her zaman için özgün bir şarkı olan içsel yaşamımızın kesintisiz şarkısını ruhlarımızın derinliklerinden işitecektik.

    Bütün bunlar çevremizde oluşan şeylerdir; bütün bunlar bizde oluşan şeylerdir; bununla birlikte bütün bunlar belirgin olarak bizim tarafımızdan sezinlenmemektedir. Doğayla bizim aramızda var olan bir şey mi diyeyim? Bizimle kendi bilincimiz arasına bir perde girmektedir; bu perde sıradan kişiler için kaim, sanatçı ve şair içinse ince, hafif ve hemen hemen saydam bir perdedir. Bu perdeyi hangi peri dokudu? Bu perde dostluk için mi yoksa kötülük için mi dokunmuştur? Yaşamak gerekmektedir ve yaşam da bizim nesneleri, kendi gereksinmelerimizle olan ilişkileri içinde yakalamamızı istiyor. Yaşamak bir şey yapmaktan başka bir şey değildir. Yaşamak, uygun tepkilerle karşılık vermek için nesnelerden yararlı bir izlenim almaktan başka bir şey değildir. Öteki izlenimler karanlıkta kalmak ya da bize karışık bir biçimde gelmek zorundadırlar.

    Bakıyorum ve gördüğümü sanıyorum; dinliyorum ve işittiğimi sanıyorum; inceleme yapıyorum, yüreğimin içinden okuduğumu sanıyorum. Ama dış dünyada gördüklerim ve duyduklarım, benim davranışımı, tutumunu aydınlatmak için duyularımdan çıkardıklarımdan başka bir şey değildir; kendimle ilgili bilgilerim yüzeyde kalandır, eyleme katılandır. Öyleyse duyularım ve bilincim bana gerçekliğin edimsel bir yalıtımından başka bir şey vermemektedirler.

    Duyularımın ve bilincimin bana nesnelerden ve kendi kendimden verdiği görünüm için de insana yararsız olan ayrışıklıklar silinmekte, insana yararlı olan benzeşimler belirlenmekte, eylemimin gireceği yollar daha önceden çizilmektedir.

    Bu yollar, benden önce bütün insanlığın gelip geçtiği yollardır. Nesneler, benim yararlanacağım yönden sınıflandırılmıştır.

    İşte, nesnelerin renk ve biçimlerini ben daha çok bu sınıflandırmayla belli belirsiz görüyorum. Hiç kuşkusuz insan bu noktada hayvandan çok daha üstündür. Bir kurdun gözünün bir oğlakla bir kuzu arasındaki ayrımı görme olasılığı herhalde çok azdır. Burada kurt için, ikisinin de yakalanması kolay, ikisinin de parçalanması zevkli, iki tane özde değerde av vardır. Bizim içinse keçiyle koyun arasında bir ayrım vardır; ama biz de bir keçiyi bir başka keçiden, bir koyunu bir başka koyundan ayırt ediyor muyuz?

    Nesnelerin ve varlıkların bireyselliği bize maddesel olarak yararlı olmaması yönünden her zaman için gözümüzden kaçmaktadır.

    Burada bile bunu fark ettiğimizde (bir kişiyi başka bir kişiden ayırt ettiğimiz zaman) gözümüzün yakaladığı bireyselliğin kendisi değil, başkaca söylersek, biçimlerden ve renklerden oluşan bütünüyle özgün bir uyum değildir; yalnızca bir ya da iki belirti uygulamadaki tanımayı kolaylaştıracaktır.

    Kısacası biz, nesnelerin kendilerini görmemekteyiz; çoklukla bunların üzerlerine yapıştırılmış etiketleri okumakla yetinmekteyiz. Gereksinmeden doğmuş olan bu eğilim dilin etkisiyle daha da vurgulanmıştır. Çünkü sözcükler (özel adlar dışında) cinsleri göstermektedir. Nesnenin en ortak görevini ve özelliksiz görünümünü ancak anlatan kelime bizimle nesne arasına girmekte ve onun biçimini gözlerimizden gizlemektedir; eğer bu biçim, sözcüğün kendisini yaratan gereksinmelerin ardına gizlenmeseydi sözcük olmazdı. Bunlar yalnız dış nesneler de değildir; bunlar bize özgü ruh durumlarımızdır.

    Kendilerinin sahip oldukları içtenlik, kişilik, özgün yaşam gibi niteliklerini gözlerimizden kaçıran bu ruh durumlarımızdır. Bir sevgi ya da bir kin duyduğumuz zaman kendimizi sevinçli ya da üzüntülü hissettiğimiz zaman, binlerce ayrıntıyla ve binlerce derin titreşimle bizim olan şey, bilincimize ulaşan bizim kendi duygumuz mudur? Böyle olsaydı o zaman hepimiz romancı, hepimiz şair, hepimiz müzikçi olurduk. Ama, biz ruh durumumuzun ancak dış yayılımını fark etmekteyiz. Duygularımızın ancak kişiliksiz görünümünü yakalamaktayız; aynı koşullar altında, bütün insanlar için aşağı yukarı benzerliği olan ve ilk ve son olarak dilin belirttiği görüntüyü kavramaktayız. Böylece kendi kişiliğimize varıncaya dek, bireysellik bizim gözümüzden kaçmaktadır.

    Biz genel bilgiler ve simgeler içinde devinmekteyiz; kendi gücümüzün başka güçlerle boy ölçüştüğü, çevresi kapalı bir alan içinde gibiyiz. Eylemle büyülenmiş olarak, eylem tarafından çekilerek, en büyük iyiliğimiz için, onun seçtiği alan üzerinde, biz nesnelerle kendimiz arasında ortak duvarlı bir bölge içinde, nesnelerin dışında, kendi kendimizin dışında yaşamaktayız.

    Ama, uzaktan uzağa, doğa, ayrımlamayla, yaşamdan daha fazla kopmuş ruhlar ortaya çıkarmaktadır. Burada, felsefenin ve düşünmenin ürünü olan sistemli, akla uygun ve istenen bir kopuşu söz konusu etmiyorum. Yalnızca, doğal kopuş duygusundan, duyunun ya da bilincin yaradılıştan gelen yapısından söz ediyorum.

    Bu kopuş, bir çeşit görme, işitme ya da düşünme gibi el değmemiş bir biçimde kendini göstermektedir, Eğer bu kopuş duygusu tam olsaydı; eğer ruh, kendi algılarının hiçbiri tarafından eyleme hiç uymasaydı, o zaman bu ruh şimdiye dek dünyanın görmediği bir sanatçının ruhu olacaktı. O zaman bu ruh, bütün sanatlarda birden üstün olacak, ya da, daha çok sanatların tümünü bir tek sanat olarak kaynaştıracaktı. O zaman bu ruh, her nesneyi, başlangıçtaki arılığı içinde görecek, maddesel dünyadaki biçimler, renkler, sesler gibi iç yaşantının en ince devinimlerini de sezinleyebilecekti. Ama bu doğadan çok şey istemek demektir.

    Doğanın aramızdan sanatçı yaptığı kişi için bile doğa perdeyi raslantısal olarak ve bir kenarından kaldırır. Doğa yalnızca bir yönde algıyı gereksinmeye bağlamayı unutmuştur. Her yön bizim bir duyu diye adlandırdığımıza uygun düştüğünden, bu duyularından biriyle ve yalnızca bu duyuyla sanatçı her zaman kendini sanata adamaktadır, işte sanatların çeşitliliğinin kökeni budur. Sanatçı kendimi renklere ve biçimlere verecektir ve rengi renk için, biçimi biçim için seveceğinden, bunları kendi için değil de renk ve biçim için sezinlediğinden, nesnelerin iç yaşantısını onların biçimleri ve renkleri arkasından görecektir. Nesnelerin iç yaşantısını, başlangıçta şaşırmış olan bizim algımıza yavaş yavaş sokacaktır.

    Hiç değilse bizi, bir süre için, gözümüzle gerçeklik arasına giren biçim ve renklerle ilgili peşin yargılardan, boş inançlardan ayırmış olacaktır. Böylece, sanatın en yüce özentisini gerçekleştirmiş olacak, bize doğayı açıklayacaktır.

    Kimi sanatçılar, kendi içlerine kapanacaklardır. Dış dünyada bir duyguyu belirten binlerce eylemin altında ve kişisel ve ruhsal durumu kaplayan bayağı ve toplumsal sözcüğün gerisinde bunların arayacağı şey, basit ve katışıksız bir duygu, bir ruhsal durumdur. Bunlar, bizi de kendi üzerimizde aynı çabayı gösterecek duruma getirmek için, kendi gördüklerinden bir şeyi bize de göstermeye hevesleneceklerdir: birtakım uyumlu sözcükleri düzene koyarak bize dilin anlatmak için var olmadığını söyleyecekler ya da daha doğrusu bunu aşılayacaklardır.

    İşte böylece; ister resim, heykel, ister şiir ya da müzik olsun sanatın nesnesi, uygulamada yararlı olan simgeleri, toplumsal ve uzlaşımsal bakımdan kabul edilmiş olan genel bilgileri ve son olarak da gerçeği öğreten her şeyi, bizi gerçekle karşı karşıya getirmek üzere ayırmak, uzaklaştırmaktır.

    Henri Bergson
  • Dünyada aslında iki ırk vardır. Dolandırılanlar ve tecavüz edilenler. Beyazlar dolandırılır. Onun dışındaki renklerinse ırzına geçilir, aynı beyazlar tarafından. Küçük boyutlu dolandırıcılıklar, ülkenin kadınlarından yeraltı ve yer üstü zenginliklerine kadar her şeyine sahip beyazların göz yummak zorunda kaldıkları bir durumdur. Sosyal patlamayı engelleyici bir görevi vardır. Beyaz adamın,tecavüz edilenler için uydurduğu başka bir katlanma yoludur. Geri kalmaya mahkûm ülkenin insanı,beyazdan çarptığı parayla yetinir. Sokakta uyumasının, kız kardeşini satmasının, kentin beyaz semtlerine adım atamamasının bedelidir bu. Uygarlığa köle olmanın maaşıdır. Kuzey Avrupa politikacılarının övdüğü sosyal adalettir. Ve dolayısıyla turizmi, Üçüncü Dünya ülkelerine bırakmıştır medeniyet. Irzına geçtiği halklara karşılığını verebilmek için. Böylece rahat uyurlar geceleri.Vicdanları zencilerden, Kızılderililerden, Uzak doğululardan, Araplardan korunur böylece... Bu ufak kazıklamalar bir zırhtır, yüzyılın imparatorlarının vicdanlarına. Kinyas ve Kayra

    Kelimeler taş, ağızlar sapan olduğunda sakin olmak şarttı

    Satmak için ortada bir malolması gerekmez. Satmak için bir alıcının olması yeter. Alıcı olduğunu bilmese bile.

    Ön cephenin balina grisirengindeki duvarı, hayat geçirmez camdan üretilmiş kapılar taşır.

    “Tevazu, iki kez iltifat almanın yoludur. Örnek: Ne kadar güzelsiniz! Hayır, değilim. Evet,öylesiniz. Etti iki!”

    İnsanın en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur.

    Dünya üzerinde dört değerli ve yüzlerce yarı değerli taş vardır. Dört taşın değerli olmasının nedeni tabiî ki nadir oluşlarıdır. Sertlik oranı ve nadirlik açısından sıralarsak önce elmas gelir. Elması Güney Afrika’dan alır ve kesilmesi için Anvers’e yollarız. Dünyanın en iyi elmas kesim atölyeleri Anvers’tedir. Atölyelerimizde kullanılan taşların hepsini aracısız olarak madenlerden alırız.Dolayısıyla fiyat düşer. Kesilmiş taşlar buraya gelir ve önceden hazırlanmış modellerin üzerine mıhlanır. Kırmızı taş yakut Burma’dan, mavi taş safir Kaşmir’den, yeşil taş zümrütse Kolombiya’dan gelir.”

    Tezgâhtarlar, hayatlarındaki disiplinsizliği işlerine nadiren yansıtırlar. Bir planları vardır. Ancak planlarının tek kötü yanı kendi hayatlarına dair olmamasıdır. Müşteriyi görür ve tezgâhı kurarlar.Müşteri gittiğindeyse, hayatsız kalırlar. Çünkü tezgâhtar tezgâhsız yaşayamaz. Tezgâhtar başka hiçbiriş yapamaz. Bu yüzden Antalya, işsiz tezgâhtarlarla dolu bir kenttir. Tezgâhtarlık ilk değil, son iştir.Herkesin tezgâhtar olduğu bir dünyada hiçbir şeye şaşırmamak gerekir çünkü üreticilik dönemi sona ermiş, aracılık dönemi başlamıştır. Ancak aracılığın yan etkisiyse deliliktir

    Bir zamanlar Batı’yı Doğu’dan ayıran sadece Berlin Duvarı’yken artık ülke sayısı kadar duvar vardır. Ve o duvarlarda delik açmak için kime ne verilmesi gerektiği çok iyi bilinmelidir.

    Çünkü sosyal düzenin tembelleştirdiği halkın en büyük düşmanı çalışanlardır. Elleri ve terleriyle çalışanlar. Tembellikten aptallaşmış olanlar kendilerini sizinle kıyaslar ve her gece onların kabuslarındaki başrolü oynarsın

    Kontramanyak tezgâh bir gösteridir. Yüksek tezgâhtar elastikiyeti gerektirir. Çünkü insan,kendisine yöneltilmiş bir soruya yönlenmeye şartlanmıştı

    “Yolculuklar insana her şeyi öğretir. Bazen kendimizi o kadar hayatımıza kapatıyoruz ki dışarıda neler olup bittiğini unutuyoruz. Hatta dünyayı öğrenemeden ölüyoruz. Hayatımız çalışmakla,kazandıklarımızı biriktirmekle geçiyor. Peki ya sonra? Evet, çocuklarımız için yapıyoruz her şeyi.Bizden sonrası için. Ama para harcarken yaptığımız tercihler belirliyor kimliğimizi. Bazen durup düşünmek gerekiyor. Neden çalışıyorum? Rahat bir hayat için. Peki o rahat hayatı yaşayacak olan kişi yani kendim için ne yapıyorum? Hiçbir şey. İnsanın kendini şımartması ruhsal dengesini sağlaması için şart. Çünkü ancak ruhsal dengeye sahip biri her sabah kendisini sorgulamadan yatağından kalkıp çalışmaya gidebilir. Belki de burası, bunun için vardır. İnsanların kendilerini şımartmalarına yardımcı olmak için. Matematikle hesaplanan hayatlara biraz romantizm katmak için. Bu yüzden tatile çıkmıyor muyuz? Bu yüzden sinemaya gitmiyor muyuz? Bu yüzden birbirimize ‘Seni seviyorum!’demiyor muyuz

    “İnsanlar çoğu zaman gerçekleştiremeyecekleri hayaller kuruyorlar. Hayallerini gerçekleştirememelerinin nedeni, nasıl yapacaklarını bilememeleri ve karşılarına fırsatların çıkmaması. Ama her şey bir karşılaşmadan ibaret. Bir çok şeyin yan yana gelmesinden. Bu kolyeyi size neden gösteriyorum? Çünkü bir hikayesi var.”

    Geleceğe hazırlanmak için o kadar zaman harcanıyor ki bugün kaybolup gidiyor

    Mücevher gerekli bir emtia değildir. Ancak hayal, gerçeğe katlanmak için gereklidir. Temel gıda,giyinme ve barınma gibi bedene yönelik harcamalar eti, hayaller ruhu doyur

    Burası, karanlık bir gökyüzünün altına yayılmış vahşi ve işlenmesi zor bir toprak..

    Yeryüzündeki olanakların sınırlı oluşu ülkeleri doğal düşmanlar haline getirmiştir. Sıcak ya da soğuk savaşlar, insan kadar eskidir. Turizm, doğal düşmanlıklar arasında savaşsız var olmayı savunan bir ideolojidir. Çünkü savaşlarda güçlüler kazanır, oysa turizmde zayıfların da şansı vardı

    Her tezgâhtarın, kendisini tezgâhtar olma noktasına getirmiş bir günahı vardır: tembellik, suç,ihanet.

    Tezgâhtarlar bir mal için saatlerce pazarlık edebilen, ancak kendi çıkarlarını ancak bir çocuk kadar koruyabilen, gerçek hayata düşmüş hayal kahramanlarına benzerler.Mantığın hiçbir şey ifade etmediği romantik dünyalarında aşktan ölür, aşktan doğarlar. Gündüz o kadar çok yalan söylerler ki, gece her duyduklarına inanırlar. Beyaz lekeler taşıyan ruhları,umursamamak ve umursanmamaktan, kaynağı belirsiz radyasyon yemiş astronotlar kadar mesleki deformasyona uğramıştır

    Satma hastalığına yakalanmış insanların çalıştırılmasıysa suçtur. Ancak günümüz dünyasının hiçbir yasal düzeneğinde cezası yoktur. Defalarca düşüp defalarca kalkmaktan dizleri kan çanağına dönmüş tezgâhtarlar, bolluk ve boşluk içinde yaşar. Hayatlarındaki bütün farklar tek harfliktir. Satmak her şeyi herkese ve saçmak her şeyi her yere. O ve U harfleri Türk alfabesinde canlı olarak bilinir ve sesleri yakından geldiği için yazıldıkları gibi okunur. Diri diri gömüldükleri takdirde,üzerlerine atılan toprağı simgeleyen iki nokta vardır. Yerin altındaki O ve U harfleri Ö ve Ü diye okunur. Çünkü sesleri toprağın altından geldiği için incelmiştir. Buna göre: insan turist olur. İnsan tezgâhtar ölür. Tezgâhın hangi tarafında olduğunun da, hangi tarafında öldüğünün de bir önemi yoktur.Müşteri de orospu kadar öröspüdür

    Sokağın sahne,konunun hayat olduğu bir oyunda, sürekli konuşabilmek, dikkatlerini odaklamak ve saatlerce ayakta kalabilmek için pafküf ve pıt kullanan atıcılar kendilerini insanların yolunu değiştiren bir tanrı olarak görürler. Haklıdırlar. Turizmde tek kullu dinler, tanrı sayısı kadardır.

    “İnsanların foyası elbet çıkar. Bilir misin, foyanın nereden geldiğini? Sadece üst tabladan ibaret boktan elmasları mıhlamadan önce altlarına folyo kâğıdı yerleştirirler. Taşı mıhlarlar. Böylece sanki taş birinci kaliteymiş gibi parlar, oysa yarısı yoktur. Yansıyan ışık taştan değil, altındaki folyodan geliyordur. Ancak bir gün mal, bir kuyumcuya gider de taşı sökülürse, müşteri meterlendiğini anlar.Çünkü taşın altındaki folyo kâğıdı tabak gibi ortaya çıkar. Folyo, zaman içinde foya kelimesinedönüşmüştür. Elmasın da, insanın da ne mal olduğu elbet anlaşılır. Yeter ki taşı sök.

    Diplomasi ve turizm, insanlık olimpiyatının benzer kurallara göre oynanan iki disiplinidir. İkisinde de disiplinsizlik şarttır. Sonuç önemlidir. Sonuca varana kadar geçilen bütün yollar, arkeoloji karaştırmalara neden olacak kadar tarihe karışır. Yolların otoban ya da patika olmasının hiçbir önemi yoktur. Bireyler arasındaki diplomasi ve turizmde kazanan taraf, genellikle hayat şartlarının çarpıklığından ötürü tali yollar bulmak zorunda kalmış ülkelerin vatandaşlarıdır. Yol yoksa açılır.Greyder ya da tırnakla. Türkler, doğru bir örnektir. Bireysel çatışmaları zihinsel elastikiyetleriyle çözebilmeye alışmış yapıları, kartezyen mantığın anasını meterler. Ancak elastikiyetin fazla geliştiği bir toplumda sosyal ve siyasî ahenk yok olduğu için söz konusu toplumu yönetenler zayıf düşer ve mermer bir duvarı andıran kırık haçlı dünyaya çarpıp stratejik kazıklar yer.

    Çünkü pişmanlık ilk insandan torunlarına mirastı.

    İnsan her şeyi düşünebilir. Düşünce, zemini sonsuzluk olan bir oyundaki piyondur. İstediği yere gider. Hayal kırıklığı, varoluş uykusuzluğu ya da sadece merak kurbanı olan insan, yeryüzündeki benzerlerinin tamamını öldürüp Tanrı’yla yalnız kalmak isteyebilir. Eğer oralarda bir yerdeyse,Tanrı’yla konuşmak için en yüksek dağın zirvesine çıkıp “Neden?” diye sorabilir. “Artık yalnızız. Ne mucizelerinden korkacak yığınlar var, ne de cennet ve cehennemine yollayabileceğin iki ayaklı hesap makineleri. Sadece sen ve ben. Anlat şimdi. Neden?” Düşünce, insanın ölümsüz olan tek organıdır.Sonsuza kadar, yeryüzünün sırtında zıplayan tenis topları gibi, bir kafatasından diğerine çarpar.Çarpma anında, kişi aklına bir düşünce geldiğini sanır ancak kafatası tenis topunun içeri girmesine izin vermezse zıplama devam eder. Geçirgen bir kafatası bulana kadar düşünceler seker ve zıplar. Taki beyinlerine süzülecekleri insanları bulup, onlar tarafından uygulamaya geçirilene kadar. Ancak ozaman düşünce davranışa dönüşür

    Dışları dolu, içleri boş ahçikler, içleri dolu, dışları boş martları görünce sevgi doğururlar. Bir tür hastalık. Suçiçeği gibi.

    Çünkü aşk, Akdeniz’in tuzlu suyunda gözlerini açamayan geçici körlere sunulmuş bir deliliktir. Takım elbiseli hastabakıcılara tezgâhtar denir.“Yenge, bir çay daha alırsın, değil mi?”

    Başka bir yolu olmalı, diye düşündü. Kimsenin bilmediği bir yol. Ancak kimse bilmediği için o yol da yoktu

    Aklının korunması için Tanrı’ya ilk yalvaran insanın dileği yerine getirildi. O günden bu yana insanın aklı, Tanrı tarafından korundu. Belki bir kasada, belki de cennette. Çünkü aklın, insan bedeninden kaçabileceği beş delik ve akıl yoksunu bedende delilik vardı. Akıl, insandan korundu.İnsan, beş duyulu bir hayvan oldu. Bedeni ölümlü, aklı korunan, beş duyulu bir hayvan. Tanrı’nın insan olarak doğacağı güne kadar böyle sürecek. Aklı, insanla öldüğü gün öpüşecek. Hayattakilerse son ana kadar koklayacak, duyacak, görecek, tadacak, dokunacak ama asla düşünemeyecek. Çünkü aklı alınmış insana bırakılmış olan beyin, sahibine sadece hayal veren bir organdır. Var olanın üzerine kurulan hayaller. Oysa akıl, yoktan düşünce yaratır. Yoktan var etmek bir düşünce, yoktan var ettiğini düşünmek bir hayaldir. İnsan düşünmez, düşündüğünü hayal eder. Akıl sadece Tanrı, beyinse bir çocuk tarafından korunabilir. İnsanı koruyansa ölümdür. Bir hayal organıyla yaşadığı sürece kendine zarar verecek olan insanı sonsuz acıdan kurtaran ölüm, doğumdan üstündür.“Amin!”

    Tabiî ki bütün tezgâhtarlar ahlaksız ve suçlu değildir. Ancak tezgâhtarlık, ahlaksız ve suçluların,kişilik özelliklerini değiştirmeden, yasal olarak yapabilecekleri ender mesleklerdendir. Belki de bütün meslekler böyledir. Bütün insanların ahlaksız ve suçlu olabileceği gibi. Her şey bütün ihtimallere eşit uzaklıktadır. Yakınlaşıp uzaklaşmaları geçicidir.

    Bazı insanlar, inanması ne kadar güç olursa olsun, zihinlerini boşaltabilirler. Bilgiler, deneyimler,duygular, kişilik özellikleri buharlaşır. Unutmak, var olanı yok etmektir.

    İyiliğin ne olduğunu biliyoruz ama iyi olamıyoruz. Çünkü içimizde Tanrı’nın sadece küçük bir parçasını taşıyoruz. İyilik ve kötülük çelişkisi buradan geliyor.Gücümüzün asla yetmeyeceği hayallerimiz var: erdem, yüksek değerler, sonsuz kardeşlik, insanlık barışı gibi. Ama birleşmediğimiz sürece ne yazık ki hiçbiri gerçekleşmeyecek

    Zeki bir adamsın. Evet, düşünmek. Sevgili dostum, insanlar düşünmeyi unutmakla başlarlar hayvanlaşmaya. Neden ile sonucu eşleştirmeyi unutmakla başlarlar insanlıklarından uzaklaşmaya.Dürüstlükten vazgeçmenin tek nedeni düşünmeyi unutmaktır. Yalan söyleyerek gündelik sorunlarından kurtulan ve yüzeysel acılarını sonlandıran insanın ödeyeceği bedel, yalan söylediği için duyacağı pişmanlık acısıdır.

    İki milyon yıl. Bir elmasın oluşması için geçmesi gereken yıl sayısı. İki milyon yıl. Elimde,dünyanın tarihi var. Her şeyden ve herkesten eski..

    . İnsanlar ölür.Her şey ölür. Ama sadece iki şey ayakta kalır: aşk ve pırlanta. Sonsuza kadar parlarlar. Bir deniz feneri gibi. İnsanlara neyin değerli olduğunu anımsatırlar. İnsan âşık olunca, taş pırlanta olunca ölümsüzleşir.

    Kendinden ilham alan kişi her şeyi yapabilir. Eseriyle karışmıştır. Neyin kurgu neyin gerçek olduğu anlaşılamaz. Bir sanat eseri olarak yaşar ve kendinden eser kalmaz.


    Batı’da insanların kökü birdir. Dalları gelişir. Kökten bağlı olanlar, sosyal düzen tarafından birbirine benzer hallere sokulmuş insanlardır. Ancak bunlar büyüyüp gelişir ve ayakları sosyal güvenlik numaralarına saplanmışken elleriyle gidebildikleri kadar uzağa yükselirler. Oysa Doğu,kapalıdır. Kök ve dallar birlikte yaşar. Bunun nedeni, dalları koruyacak tarafsız bir sosyal düzeneğin olmamasıdır. Dal, ancak köküne yakınsa yaşar. Otuz beş kişilik aileler, tek evin içinde birlikte ölür.Evden kaçılmaz. Çünkü bu deliliktir. Evden kaçanı kimse koruyamaz. Batı’daysa evden kaçmak,gelişmenin tek yoludur. Aslında her ne kadar Doğu doğaya daha yakınmış gibi dursa da, hayvanların yavrularıyla ilişkileri düşünüldüğünde Batı toprağa çok daha yakındır. Toplumların bir el olduğunu düşünürsek, Batı’da eller açıktır. Avuç toplum, parmaklar bireydir. Doğu’daysa eller yumruk olmuştur. Bu yüzden, Doğulularla savaşmak için hepsini birden yok etmek gerekir. Yumruk bilekten kesilmelidir. Batılılarsa, parmak kırar gibi tek tek alt edilmelidir. Parmaklar teker teker kesilmelidir.Size, sen diyebilir miyim?

    Doğu, Batı’nın sırtıdır. Batı’nın zayıflığı, kendini sırtından bıçaklayabilecek kadar uzun kollara sahip ve kör olmasıdır. Dünya etrafında kovalamaca oynamanın sonu yorgunluktan ölmektir. Kendi kuyruğunu yiyen bir yılan ne kadar yaşayabilir? Yönler, sadece denizciler ve pilotlar içindir. Sorulması gereken dünyanın nerede olduğudur. Doğuda mı, batıda mı? Ve bu yönlerin merkezinde ne olduğu merak edilmelidir. Her şey matematiktir. Dünyadan ne çıkarsa sonuç sıfır olur?

    Nobel ödüllü Doktor Ferdinand Henri Moissan’ın, Arizona’daki Diablo Kanyonu’na düşmüş olan meteorda karşılaştığı dünya dışı mineral, 1905 yılında, kâşifinin adıyla tescillenmiştir: Moissan,moissanite, mosanit. Bu mineral, doğadaki elmasla benzer niteliklere sahiptir. Doksanların ikinci yarısında laboratuvarda üretilmiş ve termal denetleyiciler bile elmastan ayırt edememiştir. Uzayın,yeryüzündeki dolandırıcılara en büyük armağanıdır. Mosanit dedektörleri icat edilene kadar birçok kişiyi zengin etmiştir

    Kimin tezgâhtar olduğu tezgâhın sonunda belli olur
  • Öykü seven değerli okuyucular için, bir zamanlar yazmış olduğum öykümü bugün paylaşıyorum. Okuyunuz...

    Öğle arası sakinliği hala üzerimde dururken kahvemi keyifle yudumluyordum. İşimin en önemli parçasından birisi de bu güzel kahve alışkanlığımdı. Çalışmalarım sırasında bu şeyi içmekten büyük bir mutluluk duyuyordum ve gün içerisinde belli aralıklarla tekrarlıyordum.
    İş yerinde “Yönetici” bir kimliğe sahip olduğumdan olsa gerek, yönetmem ve takip etmem gereken insanlar işler bulunuyordu. Bir kadın olarak bu yerlere gelmek beni gerçekten çok zorlamıştı. Kolay çıkmamıştım bu merdivenleri. Hayatımdaki başka güzel şeylerden vazgeçmiştim kimi zaman. Sahip olmaktan mutluluk duyduğum çoğu şeyi çıkarmıştım sahipliğimden. Gerçekten böyle bir kimliğe sahip olmak için çok savaş vermiştim. Ve bu savaşta bir “Kadın” olmak daha da zordu.
    Nedense böyle düşünüyordum bu vakitlerde. Böyle düşünmemi, masamda duran bardağın içindeki aşırı derecede kafein mi sağlıyordu bilmiyordum ama bu düşünceler kafamdan hep aynı saatlerde geçiyordu. Alıştığım bir durum olduğundan beni fazla etkilemiyordu aslında.
    Yoğun iş ve kahve temposu devam ederken ofisimin telefonu çaldı. Sekreter arkadaşımın, arayan kişileri hatta bekleterek önce bana soracağını ve benim verdiğim cevaba göre telefonu bağlayacağını çok iyi bildiğim için her zaman ki bilindik cümlelerle telefonu açtım.
    “Efendim Esracım?”
    “Merhaba Berfin… Ben Orhan…”
    Bu olamazdı… Duyduğum bu ses ve bu isim beni dondurmuştu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Telefonu direk kapatmalıydım. Konuşamazdım. Bir an Esra’ya çok büyük bir kızgınlık duymuştum. Bana sormadan nasıl bağlayabilirdi telefonu. Bu işte bir terslik vardı ama bunun şuan bir önemi yoktu.
    Bu olamazdı. Arayan Orhan olamazdı. Bunca zaman sonra ne diye aramıştı ki. Birkaç saniye bütün duygularım, ruhum, bedenim büyük bir alaboraya yakalanmıştı ve kendime gelip bir şey yapmam gerekiyordu. Ama telefonu kapatmadım ve şaşkın bir şekilde cevap verdim.
    “Orhan?” diyebildim sadece. Yıllarca bu isim dudaklarımdan hiç dökülmemişti. Yaşanan onca şeyi bir kalemde silip atmış ve adını ağzıma hiç almamayı büyük bir ustalıkla başarmıştım. Ama yıllar sonra şuan, bu ismi söylediğim an içimi tuhaf bir duygu kaplamıştı.
    Şaşkınlığımı fark edebilmesi için çok zeki biri olmasına gerek yoktu. “Orhan” kelimesinin ardından başka bir cümle gelmeyeceğini anladı ve cevap verdi.
    “Biliyorum şaşırttım seni. Bunca yıl sonra seni böyle aniden arıyor olmam gerçekten benim içinde çok şaşırtıcı.”
    Yine cevap veremedim. Birkaç saniye sustuktan sonra devam etti.
    “Umarım bana kızmamışsındır.”
    “Yok hayır kızmadım ama çok şaşırdım. Hayırdır?” diyebildim. Bunca yıl sonra bütün hayırlı şeyleri yaşamış da bu durum “hayırsızmış” gibi. Yine o eski masumca gülümseyen ses tonuyla cevap verdi.
    “Aslında arayıp aramamak konusunda çok düşündüm. Benimle yine konuşmazsın diye düşünmüştüm. Ama sanırım bunca yıl sonra bunu yapmazsın değil mi” dedi. Bu masum ve bir o kadar temiz kalpli çocukça gülüşü o kadar içten o kadar sıcaktı ki, gerçekten de bunca yıl sonra ona kızamazdım. Zaten yıllarca anlamsız bir kızgınlığı beslemiştim içimde.
    “Hayır tabii ki de. Ne yalan söyleyeyim, aramana her ne kadar şaşırsam da gerçekten çok sevindim.” Dedim.
    “Nasılsın Berfin? Nasıl gidiyor güzel hayatın?” dedi. Sanki alaycı bir ses tonu vardı konuşmasında. Ama alay etmediğini iyi biliyordum.
    “İyiyim Orhan. Her şey gayet yolunda. İşlerle uğraşıyorum işte” dedim ve devam ettim: “ Sen nasılsın, neler yapıyorsun, nerelerdesin?”
    “Ben de iyiyim” dedi ama sesinde ki yalancı tonu hissedebilmiştim. Yalan söylemeyi hiç beceremezdi Orhan ve söylemezdi. Ama yine de devam etti:
    “Bende işlerle uğraşıyorum. Senin kadar başarılı olmasam da özel bir şirkette yöneticilik yapıyorum” dedi yine alay edercesine. Ama bu sefer alay etmekte haklıydı. Hiçbir zaman onun kadar başarılı olamamıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse onun bütün başarılarından anlamsız bir kıskançlık duymuştum her zaman. Kendime şuan daha da kızmıştım. Bencil ve kıskanç bir insandım. Tabii, bunları ona asla itiraf edemezdim. Yine bu itirafı gerçekleştiremeyerek cevap verdim.
    “Sevindim senin iyi ve başarılı olmana.” dedim sadece.
    “Sana bir şey söylemek istiyorum” dedi yıllar öncesi o delice sevdalı delikanlı ses tonuyla. Bu ses tonu beni şimdi daha da etkilemişti. Çünkü böyle zamanlarda hep romantik cümleler, sevgi dolu sözcükler kullanırdı. Ama bu sefer duyduklarım hiç öyle olmamıştı.
    “Biliyorum bunca yıl sonra neden seni bu şekilde aradığımı merak ettin. Seni arayıp aramamak konusunda çok düşündüm. Aslında gerçekten sözümde durup aramayacaktım ama yapamadım. Amacım seni üzmek ya da sinirlendirmek değil asla bunu bilmeni isterim. Şimdi söyleyeceklerimi lütfen iyi dinle.” Dedi.
    Heyecanım ve merakım son haddine kadar yükselmişti. Öyle ki masamda duran kahve fincanına sımsıkı sarılmış ellerimdeki titremeyi engellemeye çalışıyordum. Heyecanımı gidermek istercesine devam etti.
    “Birazdan ameliyat olacağım. Beynimde fark edilmekte geç kalınan büyük bir tümör varmış. Doktorlar ameliyat sonrası yaşama şansımın yüzde onlarda olduğunu söylüyorlar. Evet yanlış duymadın sadece yüzde on. Hayatın bana verdiği bu son yüzde onluk şansın bir daha geri gelmeme ihtimalini düşündüm ve ölmeden önce son kez sesini duymak istedim. Vaktin varsa seni son kez görmeyi de çok isterim ama biliyorum ki hayatın bana verdiği o acımasız yüzde onluk şansı sen bana vermezsin. O yüzden yıllarca sesini duymak bile seni bekleyişlerimin bu acımasız sonu için yeterli belki de. Bir cevap verme sakın. Seni bugüne kadar ilk gün ki severek beklediğimi bilmeni istiyorum. Bana “büyü artık Orhan” dediğin zamanlarda ki kadar büyük bir aşkla bekledim seni. Geri dönmeyeceğini çok öncesinden kabullenmeme rağmen yine de beklemeye devam ettim. Seni aramayı çok istedim ama hep geri dönersin, sen ararsın diye bekledim. Ama hayat bugün bana kötü bir oyun daha oynadı işte. Ve sanırım bu son oyunuydu. O yüzden daha fazla dayanamadım ve aradım. Berfin’im… Ben seni gerçekten çok sevdim. Beni bundan sonra iyi hatırla olur mu? Artık her şey için çok geç. Çok geç kaldın… Ama sana hiç kızmıyorum. Hiçbir zaman kızmadım da. Neyse… Sakın üzme kendini olur mu? Bağışla beni böyle bir şeyi sana yaşattığım için. Hem bakarsın belki hayatın bana verdiği o yüzde onluk şansı kullanabilirim. Eğer bunu başarabilirsem, seni tekrar arayacağım. Seni her şeyden çok sevdim Berfin’im…” dedi ve kapattı.
    Hiçbir cevap beklemeden öylece kapattı. Kendimi tutamadım ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağladım. Bu olamazdı… Bunlar gerçek olamazdı. Ona yaşattığım bunca acıdan sonra, ölüm yatağında bile beni arayıp hala sevdiğini söylemesi olamazdı. İlk kez ölmeyi istiyordum.
    Kendimden tamamen geçmiştim. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve kendime lanetler yağdırıyordum. Orhan beni gerçekten sevmişti. Güzel anılar yaşamıştık. Ama ben onu terk etmiştim. Onun beni sevdiği kadar yüce bir sevgiyle sevememiştim. Ama şuan böylesi çılgınca ağlarken, aslında onu tahmin edemeyeceğim kadar büyük ve tuhaf bir şekilde sevdiğimi anlamıştım. Gururum, kibrim beni ondan vazgeçirmişti. Sevgi bana yetmemişti ve benim o zamanlar aradığım şey, şuan masasında oturduğum bu kariyer denen lanet şeydi. Ondan vazgeçmiş ve istediğim her şeyi kazanmıştım. Ama şuan bunların hiçbirisinin, hiçbir anlamı yoktu. Gerçekten koca bir hiçti her şey. Uğrumda ölebileceğini söyleyen adam, şimdi gerçekten ölmek üzereydi ve ben onu zamanında söylediği bu cümleler için basit ve rezilce görmüştüm.
    Ne kadar acımasız ve kötü bir insan olduğumu şimdi anlıyordum. Fakat ne yapacaktım ben şimdi. Öylece telefonu kapatmış ve beni mahvetmişti. Bunlar gerçek olamazdı. Bende ölmek istiyordum ilk kez.
    Bu şekilde daha fazla çalışamazdım. Esra’ya bile hiçbir şey söylemeden öylece ofisimden çıktım. Nereye gideceğimi ne yapacağımı bilmeden atmıştım kendimi dışarıya. Hangi hastaneydi acaba? Cep telefonumdan, hala aklımın derinlerinde bir yerinde kalan numarasını aradım hemen. Maalesef kapalıydı. Yıllarca yapmam gereken şeyi şimdi yapmıştım ve başarısız olmuştum. Gerçekten hayatın en kötü senaryosunu hak ediyordum aslında.
    Birkaç saat anlamsızca, çaresizce ve delilercesine ağlayarak oradan oraya koşturdum. Onunla konuşmamızdan üç saat geçmişti ki telefonum tekrar çaldı. Numara hiç tanıdık gelmiyordu ve ürkekçe açtım.
    “Efendim…” dedim ağlamaktan kısılmış ses tonuyla.
    “Merhaba Berfin ben Hakan”
    İşte korktuğum şey olmuştu. Bu Orhan’ın en yakın arkadaşıydı.
    “Efendim Hakan” diyebildim vereceği cevabı içim acırcasına hissederek.
    “Berfin, Orhan’ı az önce kaybettik. Sanırım seni aramıştı ameliyata girmeden önce. Eğer ölürse derhal seni aramamı söylemişti. Çok üzgünüm.”dedi ağlayarak ve kapattı.
    İşte hayatım boyunca yaşadığım en büyük acıyı iliklerime kadar hissediyordum. Orhan ölmüştü. Artık yoktu. Onu terk etmiştim ve şimdiyse o beni terk etmişti. Ölene dek seveceğini söyleyen adam, şimdi gerçekten ölmüştü. Bunlar olamazdı… İmkansızdı.
    Mahvolmuştum. Deliye dönmüştüm. Olduğum yerde öylece kalakalmış deliler gibi ağlıyordum tekrar. Bu nasıl bir acıydı böyle. Ona yaşattığım acıların şiddeti de şuan benim yaşadıklarım kadar var mıydı yoksa o daha mı büyüğünü yaşamıştı. O hak etmemişti benim yaşattıklarımı ama şuan bu acıyı ben hak ediyordum. Neden yıllarca hiç aramadım. Neden? Neden? Neden?... Kendimden nefret ediyordum. Koca bir şeytandım. Evet kesinlikle öyleydim. Anlamsız kibrim, gururum ve acımasızlığım yüzümden hayatımda ki en değerliği varlığı bir anda silip atmıştım. Hem de hiç acımadan. Ne kadar da aptalmışım. Gerçekten şu an ben de ölmek istiyordum. Ama bunu yapabilecek kadar bile cesaretim yoktu, olmamıştı hiçbir zaman.
    Bütün acı duygularla ve gözyaşlarıyla evime gittim. Bu olanları kimseye anlatabilecek halde değildim. Bütün vücudum, kalbim, ruhum paramparça olmuştu. Kendimi yatağıma attım. Gözlerimin önüne yıllar önceki Orhan geliverdi hemen. Ne çok sevmişti beni. Ne temiz, saf ve yürekli bir adamdı oysaki. Onu gerçekten bende sevmiştim. Bunu ilk kez itiraf ediyordum kendime.
    Anlamsız, çocukça hırs ve düşüncelerle terk etmiştim Orhan’ı. Bugünden sonra kendimi asla affetmeyecektim ve asla mutlu olamayacaktım. Beni her şeyinden çok seven o iyi yürekli adamı elimin tersiyle itmiştim.
    Her şeyi şimdi daha iyi anlıyordum. Geç kalmıştım. Her şeye geç kalmıştım artık. İçimde ki bu acı asla dinmeyecekti. Yattığım yatağımdan odamın tavanına dikerken gözlerimi, acımasızca terk ettiğim bu adamın hayalinin beni hala terk etmediğini ve yıllar önceki gibi büyük bir aşk ve sevgiyle gülümsediğini gördüm. Dudaklarımdan süzülen son iki cümleyse,
    “Beni affet Orhan” oldu.

    Okan Kuzu
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Güz Şenliği maddelerinden biri Halikarnas Balıkçısı'nın kitaplarından birini okumaktı. İlk kez bir yazar için "Niye kendisini keşfetmekte geç kalmışım?" dedim. Her hikayenin kendine has olan sıcaklığının ve samimiyetinin sizi içine çekmemesi mümkün değil.

    Teşbih kesinlikle başarılması oldukça zor bir sanat türüdür, yazarın yazdıklarına baktıktan sonra bunu bir kez daha anladım. Bolca teşbih olmasına rağmen sıkılmadan okuduğum nadir kitaplardan biri oldu, çünkü yazarın cümlelerini içinden gelerek ve doğaya,insanlara karşı büyük bir sevgi besleyerek yazdığı başından belliydi.

    Günümüzde teşbih sanatıyla kitap yazanlara bakıyorum, bir de Halikarnas'ın yazdıklarına. "Teşbih yapıyorum, o yüzden benim edebiyat seviyem oldukça iyi." diyen bu yazarların bir kısmı maalesef bu konuda oldukça başarısızlar. Bence bu yazarların yaptığı tek şey teşbih adı altında, seçtikleri konular gibi süslü püslü ama bir o kadar boş cümleler sarf ederek bir konum elde etmeye çalışmalarıdır. Gerçi onları da suçlayamıyorum. Maalesef son birkaç senedir dünyada bir tüketim çılgınlığı mevcut. Teknolojide gelen yeniliğe alışamadan hemen ertesinde yenisinin gelmesi, Oku-geç kitaplarının çoğalması, dinleyenlerde hoş duygular bırakmak yerine anlamsız sözler ve birbirinin aynısı melodilerden oluşan müziklerin çoğaldığı bir dünyada nasıl güzellik bekleyebiliriz ki?

    Böyle gidersem kitap yorumu yerine iyice dertlenmeye gideceğim :D En iyisi ben burada yorumumu bitireyim. Edebi yazılara hasret kalanlar için Halikarnas Balıkçsı'nın kitaplarının okunması gerektiğine inanıyorum. Şenlik kitaplarım bittikten sonra incelikle örülmüş olan başka bir kitabını okumak için sabırsızlanıyorum.