• KÖR BAYKUŞ
    Yazar: SADIK HİDAYET
    Çeviri: BEHÇET NECATİGİL
    YKY YAYINLARI 17. BASKI

    Acaba bir gün bu metafizik olguların, ruhtaki bu kendinden geçme anında ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı?
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabını okumaya başladığımda bu cümle çok dikkatimi çekti ve kitabı okumaya devam ettim bir kez sonuna kadar okumam aslında çok da uzun sürmedi. Sadık Hidayet Kör Baykuş kitabı (YKY YAYINLARI 17. BASKI sayfa 15- 85 arası) 70 sayfa .
    Kitap için notlar aldığım 2 sayfalık faks kağıdının her sayfasını kalemle ikiye böldüm ve şimdiki zaman, geçmiş zaman, anılar(mefafizik olgu), uyku ile uyanıklık hali olmak üzere başlıklar attım.
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabı; bana göre benimde not tutuğum kağıda yazdığım gibi şimdiki zaman, geçmiş zaman, uyku ile uykusuzluk hali arasındaki yansıma yanılma ve hatırlamalar ve anıların metafızik olguları ile devam ediyor. Kitap iki bölüm içermekle birlikte genel özeti halası tarafından büyütülmüş, anne ve babasını hiç görmemiş ve halasının kızıyla sırf annesi olarak gördüğü ve halasına olan sevgisinden dolayı evlemiş roman kahramanının ve kahpe dediği karısının öldürülmesine ve mezarlıkta gömülmesine kadar devam olay, olgular, dönüşümlerle devam ediyor.

    İncelemeri okuduğumda birkaç olay örgüsü anlatan yazıya rastlayabildim. Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabının özetini sayfa numaraları ile birlikte yazmaya karar verdim. Kitabı okumak istemeyen arkadaşlar aşağıda sayfa numaraları ile beraber yazmaya çalıştığım olay kurgusunu okumayabilirler.
    NEDEN KÖR BAYKUŞ?
    Athena, Yunan mitolojisinde zeka, sanat, strateji, ilham ve barış tanrıçasıdır. Roma mitolojisinde Minerva diye anılır. Babası Tanrıların başı Zeus, annesi ise Zeus'un ilk karısı olan hikmet tanrıçası Metis' tir. Sembolleri, kalkan, mızrak, zeytin dalı ve BAYKUŞTUR.
    Kitap okumaya gittiğim yerdede en azından teyit etmek adına ya da BAYKUŞ sizce neyi ifade ediyor dediğimde ‘’Bilgelik ‘’ demişti bana. Yunan mitolojisinde Baykuş ‘’ Bilgelik ‘’ ve ‘’ Uğursuzluk ‘’ demektir.

    DÖNÜŞÜMLER
    Yazar: OVİDİUS
    Çeviri: İSMET ZEKİ EYUBOĞLU
    PAYEL YAYINLARI HAZİRAN 1994 BASIM
    Ovidius’un Dönüşümler ( Besinçi Kitap Sayfa 131 – 132 ; 535-550)

    Gezinirken Tartarus bahçelerinde, bir nar
    Koparmış dalları eğik ağaçtan, kırmış kabuğunu 535
    Yemiş yedi narı. Bu olayı gören yalnızca
    Ascalaphus oldu. Söylentilere göre Avernuslar
    Arasında Orphne denen, pek bilinmeyen,
    nympha doğurmuş onu, ormanda, bir mağarada 540
    Acheron’dan. İşte o. Görmüş Proserpina’yı
    İçi sızlamadan duyurmuş ortalığa, önlemiş
    Dönüşünü. İnledi Erebus, kraliçesi uğursuz
    Bir KUŞA döndürdü bu olayın tanığını. Başında
    Phlegethon sularıyla ıslanan bir gaga, tüy, 545
    Kocaman gözler yarattı. Değişti tüyle kaplandı
    Sarımsı gövdesi, büyüdü başı, kıvrıldı, uzadı
    Tırnakları, güçlükle titredi kımıldayan kolunda
    Tüyler. Yıkımların ulağı, UĞURSUZ sayılan, bütün
    Ölümlülerin kaçındığı BAYKUŞ derler buna 550

    Yunan Mitolojisinde Bilgelik ve Uğurszluk ifade eden Baykuş neden Sadık Hidayetin kitabında Kör diye düşündüğümde Cevabını bana göre ‘’ Bilgelik gözlerin gerçeklere açılmasıyla gelir’’ sözleriyle GEORGE SANTAYANA verdi.

    Gölgem çok çok güçlüydü, belirgindi gerçek cismimden; duvara vurulmuş gölgem daha gerçekti vücudumdan. Sanki ihtiyar hurdacı, kasap, dadım ve o kahpe karım, benim gölgelerimdiler, ben bu gölgelerin içinde hapsedilmiştim. Bir Baykuşa benziyordum, ama iniltilerim boğazımda takılıp kalıyordu ve ben pıhtılaşmış kan olarak tükürüyordum onları. Şayet Baykuş da hasta olsa benim düşündüğüm şeyleri düşünürdü. Duvardaki gölgem tıpkı bir Baykuş gölgesiydi ve iki büklüm eğilmiş, yazdıklarımı dikkatle okuyordu. Anlıyordu besbelli; bir o anlayabilirdi. Göz ucuyla gölgeme baktıkça korkuyordum.
    SADIK HİDAYET – KÖR BAYKUŞ SAYFA-82

    Kitap iki bölüm içermekle birlikte genel özeti halası tarafından büyütülmüş, anne ve babasını hiç görmemiş ve halasının kızıyla sırf annesi olarak gördüğü ve halasına olan sevgisinden dolayı evlemiş roman kahramanının ve kahpe dediği karısının öldürülmesine ve mezarlıkta gömülmesine kadar devam olay, olgular, dönüşümlerle devam ediyor. ***Kitabın özetini sayfa numaraları ile yazıyorum. Kitabı okumak istemeyen arkadaşlar aşağıda sayfa numaraları ile beraber yazmaya çalıştığım olay kurgusunu okumayabilirler.


    Annemle babam üzerine bazı şeyler duydum, ama yalnız dadımın anlattıkları doğru görünüyor bana. Dadım bana şunları anlatmıştı: Babamla amcam ikizlermiş, aynı yüz, aynı görünüş, aynıhuy aynı ahlak; hatta sesleride o kadar benzermişki onları ayırt etmek kolay olmazmış. Manevi bir bağ, bir duygu beraberliği varmış aralarında, birisi hastalansa ötekide hastalanırmış, hani derler ya, bir elmanın yarısı o, yarısı bu. Derken ikiside ticaretle uğraşmaya başlamışlar, yirmi yaşında hindistana giymişler,rey mallarını orada satmak için: türlü kumaşlar, çiçekli basmalar, pamuklu dokumalar, cübbe şal, iğne, canak çömlek, baş yıkamaya killi toprak, kalemdan. Babam, benares’e yerleşmiş, ticaret için öteki kentlere amcamı gönderiyormuş. Çok geçmemiş babam aşık olmuş. Sayfa 44.
    Ben doğduktan az sonra amcam Baneres’e dönmüş. Duyguları ikiz kardeşinin duygularına bağlı sanki, rakkaseye bu kez de çılgınca o vurulmuş. Babamla ortak oldukları dış ve iç benzerliklerinden yararlanarak, muradına da çabuk ermiş. Ama annem anlamış ve açığa vurmuş sırrı. Kararı kobra yılanı vermeliymiş, yoksa ikisinide bırakıp gidecekmiş annem. Hangisi sağ kalırsa onunla olacakmış annem. Sayfa45
    O gün bu gün ben boşuna ekmek diyorum, lüzumsuz bigane bir adamım ancak. Sonra Amcam ya da babam, rakkaseyi ve beni alıp takibe Rey’e gitmiş ve beni kız kardeşine, yani halama emanet etmiş. Sayfa 46
    Karımın annesi, biraz da benim annemdi, çünkü ben kendi annemi, babamı görmedim, bilmedim. Karımın annesi olan o boylu poslu, kır saçlı kadın büyüttü beni. Karımın annesini kendi annem gibi sevdim, onun kızıyla evlenişim de bu sevgi yüzünden oldu. Sayfa 44
    Çocukluğumda Nevruzun 13. günüydü (Sayfa 18 -22-56-65) ben buraya gelmiştim, karımın annesiyle ve o kahpeyle gelmiştim. Servilerin etrafında az mı koşuşmuş, oyunlar oynamıştık. Sonra başka çocuklar da katılmışlardı bize; fakat şimdi tam hatırlamıyorum. Körebe oynamıştık. Irmak kıyısında o kahpeyi kovalıyordum ki, birden ayağı kaymış suya düşmüştü. Sudan çıkarmışlar, üstünü değiştirmek için bir servinin arkasına götürmüşlerdi. Peşlerinde gitti. Önüne bir baş örtüsü tutmuşlardı. Ama ben ağacın arkasından gizlice, gördüm bütün vücudunu. Gülüyor, sol elinin işaret parmağını ısırıyordu. Beyaz bir atkıya sardılar onu ve ince siyah ipek entarisini güneşe serdiler. Sayfa 56
    Ben onunla annesine benzediği için evlendim, bana da benziyor az çok, diye evlendim. Sayfa 53
    Karı koca olamadık biz. Sayfa 53
    Sanki kendisini bir canavarla birlikte bir hücreye kapamışlardı. Kimse inanmaz, zaten inanılır gibi değil. Hiç değilse dudaklarından öpsem; ona bile bırakmadı. İkinci gece, ilk geceki gibi, aynı yerde kuru toprakla yattım. Ertesi geceler de öyle, elimden bir şey gelmedi. Hasılı, uzun süre, odanın bir ucunda kuru toprakla uyudum. Kim inanır? İki ay, hayır, iki ay dört gün, onun uzağında hep yerde uyudum, ona yaklaşmaya cesaret edemedim. Sayfa 48
    Hayatından pek memnundu anlaşılan ve farkında olmadan sol işaret parmağını ağzına götürüyordu hep. Bu latif kadın, Suren ırmağının kıyısında körebe oynadığımızi entarisi kırmalı ve siyah, kendisi ince, zarif o kızmıydı? Halleri çocuksu, özgür ve eteğinin altında bacakları gördükçe heyecanlandığım o kız mıydı? Şimdiye kadar farkına varmamıştım, şimdi gözlerimin önünden bir perde kalkmıştı sanki. Safya 75
    Çok geçmeden sağda solda aşıkları olduğunu anladım. Sayfa 48
    Hemde ne aşıklar! İşkembi, fakih, ciğerci, müftü, tüccar, feylesof, ki isimler ve lakaplar değişik, ama hepside bir sürü fasarya adam. İşte bunları bana tercih etmişti. Sayfa 48
    Sonra ayaklarımın ucuna basa basa, karımın odasına doğru yürüdüm. Karanlıktı odası, kapıyı yavaşça açtım. Rüya görüyordu herhalde, yüksek sesle sayıkladı: ‘’Şalını Çıkar!’’ Yatağına yaklaştım, sicak yumuşak soluklarını yüzümde hissettim. İnsanı dirilten, tatlı bir alevdi bu! O havayı birkaç dakika teneffüs etseydim tekrar canlanırdım. Ah, ne kadar zamandır inanıyordum buna: herkes bu bendeki gibi ateşli soluklar olması gerekirdi. Odada bir başkası, aşıklarından biri olmasın diye sağa sola baktım, hayır kimse yoktu, yalnızdı. Hakkında söylenenlerin sırf yalan ve iftira olduğunu anladım. Kim bilir belki de bakireydi henüz? Ona yaklaştığımda hayallerden, suçlamalardan ötürü kendimden utandım. Fakat bir dakika bile sürmedi bu: Kapının arkasından bir aksırık sesi geldi, daha boğuk alaycı bir gülüş, insanın tüylerini diken diken eden bir kahkaha duydum, damarlarım çekildi ürperdim. O aksırmayı, o kahkahayı duymasaydım, onlar alıkoymasaydı beni, karar vermiştim, gövdesini parca parca edecek, satsın diye müsterilere, karşıdaki kasaba götürecektim. Budundan bir parçayı da adak olarak kuran okuyan ihtiyara verecek, ertesi gün de gidip soracaktım ona: Dün yediğin et ne etiydi, biliyor musun? Sayfa 79
    O, ben hariç, kendini herkese veriyordu, fakat ben, onun çocukluğunu belli belirsiz tekrar yaşayarak, kendimi teslim ediyordum. Sayfa 75
    Hani kötülemek gibi olmasın ya, karın dün gece bir çocuk düşürdü… Biliyoruz ki bu çocuk… Kendisi söyledi, sözde hamamda gebe kalmış. Sayfa 80
    Her an bana mezardan daha dar, karanlık olmaya başlamış bu odada vaktimi, karımı beklemekle geçiriyordum, ama o hiç gelmiyordu. Ben bu hallere onun yüzünden düşmemiş miydim? Şaka değil, üç yıl, hayır, iki yıl dört ay oldu; ( Burada neden YIL yazılmış çeviri hatasımı var bilmiyorum çünkü bir çok sayfasında iki ay dört gün özellikle belirtilmiş ve yazmaktadır. Sayfa 16-17-18-19-21-48-) ama nedir günler nedir aylar? Benim için bir önemi yok onların; mezardan olan için zaman, anlamı kaybeder. İki yıl dört aydır bu oda, benim hayatımın ve düşüncelerimin mezarı oldu. Sayfa 51
    Günden güne zayıflıyordum, aynada bakıyordum kendime: Yanakalrım kızarmıştı, kasap dükkanında asılı etlerinrengiydi bu. Çok ateşim vardı ve gözlerimde baygın sönül acılı bir ifade. Sayfa 49
    Çenesinde üç tel sakal, hekimbaşı geldi, afyon içmeme izin verdi. Çektiğim cefalara bundan değerli deva mı olurdu? Sayfa 60
    Hekim söylemiş, sen ölecekmişsin, senden kurtulacakmışız. Ölmek nasıl olur? Sayfa 81
    Süpürme bitince aşağı, odama indim ve bir karar verdim, korkunç bir karar: Bitişik odaya geçtim, kutumdaki kemik saplı bıçağı cıkardım, eteğime sildim, temizledim yüzümü yastığımın altına soktum. Sayfa 67
    Korkunç keyifli bir hava. Bense biliyorum niçin yere eğilmiştim; böyle havalarda hep ölümü düşünürüm. Ama ançak şimdi, ölümün bana kanlı yüzünü gösterdiği, kemikli ellerini boğazıma doladığı şu anda vermiştim kararımı: Ardımdan ‘’ Allah rahmet eylesin, rahata erdi! ‘’ dedirtmemek için, kahpeyide beraber götürecektim. Sayfa 67
    Delirdiğini sanıyordum. O keşmekeş içinde, elimi uzattım nasılsa ve elimdeki bıçağın vücudunun bir yerine saplandığını hissettim. Sicak bir sıvı, yüzüme fışkırdı. Bir cığlık kopardı o, ve beni bıraktı. Avucumda sicak bir şey vardı, ona dokunmadım, elimi yumruk yaptım. Bıçağı attım, bıçaksız elimi vücudunda gezdirdim, katılaşmıştı. Ölmüştü o. Sayfa 84
    Ama ben onlardan bir tanesini anlatmakla yetineceğim, başımdan geçti bu ve beni öyle sarstı ki asla unutamam. Sayfa 15
    Çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. Sayfa15
    Yazmak bir ihtiyaçtı, zorunlu bir görevdi benim için. Uzun süredir bana işkence eden devi öldürmek istiyordum, çektiklerimi kağıda geçirmek istiyordum. Sayfa 38
    Beni yazmaya da o resim zorluyor. Sayfa 71 ( Bahsettiği resim Sayfa 17- 18-19-34-35-55-59-71)
    Üç aydan beri, hayır, iki ay dört gün var ki onun izini yitirdim, ama o büyülü gözlerinin, o gözlerdeki öldürücü parıltının anısı hayatımdan silinmedi; onu nasıl unutabilirim ki, hayatıma öylesine bağlanmış. Sayfa 16
    Vazgeçebilir miydim tamamen? Ama onu tekrar görmek, benim elimde olan bir şey değildi Azap çeken bir ruh gibi bekliyor, kolluyor, arıyordum, lakin boşuna! Evin çevresini dolaştım, araştırdım. Bir gün, iki gün değil, belki iki ay dört gün, cinayet yerlerinde dönen katiller gibi, döndüm dolandım evin çevresinde. Sayfa 21
    Onu yitirdim yitireli, aramızda bir taş duvar, ıslak bir set, deliksiz pencere, kurşun gibi bir taş duvar yükseldi yükseleli hayatım ebediyen boş ve kayıp bir hayat olduğunu kavramıştım. Sayfa 22
    Onu kendi tenimin Sıçaklığı ile ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanına uzandım. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ( bu ifade Sayfa 25-57-76-83 teyit ederek geçmektedir.)ve serinletici. Bütün teni buz gibiydi, damarlarımdaki kan dondu, bu soğukluk ta kalbime işledi. Boşunaydı bütün çabalarım. Karyoladan indim, giyindim. Hayır, yalan değil, işte odama, yatağıma gelmiş, vücudunu bana teslim etmişti, teninin ve ruhunu, ikisini de bana vermişti. Sayfa 25
    Ben bu ölüyü ne yapacaktım, cürümeye başlamış bu cesedi? Önce odamda gömmeyi düşündüm, sonra alıp götürmek geldi aklıma; götürüp bir kuyuya, etrafında mavi gündüzsefaları olan bir kuyuya atmak geldi. Ama bu işi kimse görmeden yapmak, az düşünce, az zahmet, az ustalık mı isterdi! Sayfa 28

    Bu kez teredüüt etmedim, küçük odadaki kemik saplı bıçağı aldım, (Sayfa 67-79-80) önce büyük bir dikkatle, vücudunu bir örümcek ağı gibi hapsetmiş ince, siyah entariyi, üstündeki tek giysiyi uzunlamasına kestim. Uzamıştı adeta, gözüme eskisinden daha boylu göründü. Sonra başını kestim, birkaç damla soğuk pıhtılaşmış kan sızdı gırtlağından. Sonra kollarını bacaklarını kestim. Gövdeyi, kol bacakları düzgün ve tertipli bavula koydum. Sayfa 29
    Hamal arıyorsun ben varım işte! Ya! Dedi ihtiyar. Cenaze araba da var. Ben her gün ölü taşır, götürür, gömerim, ya! Tabut da yaparım, ölcüsü ölcüsüne, tam tamına. Şu anda hazırım ben, ya! Sayfa 29
    Gelirken kazma kürek de getirmişti, cevabımı beklemeden kazmaya başladı. Bavulu yere bıraktım, uyuşuk cansız duruyordum. Kamburihtiyar işinin eri gibi becerikli çalışıyordu. Sayfa 31
    Bavulu koyarak kaldırdım, çukura indirdim, tamamı tamamına sığdı çukura. Fakat son defa görmek istedim ölüyü, bavuldaki ölüyü. Çevreme bakındım, hiçbir canlı görünmüyordu. Cebimden anahtarı çıkardım, bavulun kilidini açtım. Fakat siyah entarisinin kenarlarını açıp da sızmış kanlar ve kaynaşan kurtçuklar arasında, onun bana anlamsız şaşkın bakan ve derinliklerinde bütün ömrünün boğulduğu o iri, kederli gözlerini görünce, hemen kapattım bavulu. Üzerine topraklar atım, toprağı çiğnedim, sımsıkı pekiştirdim. Gittim, o kokusuz, mavi gündüzsefalarından topladım, mezarının üstüne diktim. Sonra bütün izleri yok etmek, tanımasını imkansızlaştırmak için de kum çakıl serpiştirdim mezara. Bu işi öyle sağlam yaptım ki, artık neresiydi yeri, ben bile ayırt edemiyordum. Sayfa 32
    Uyandığım yeni dünyada çevreyi, durumları yakından tanıyor, kendimi onda, eski hayatımı oluşturan çevredekinden daha rahat hissediyordum. Bu benim asıl hayatımın bir yansımasıydı sanki. Bir başka dünya idi, ama aşınası olduğum için, kendimi hemen gene alışageldim eylemler içinde buldum.Ben bir başka, çok eski bir dünyaya doğmuştum, ama bu daha yakın, daha doğaldı bana. Sayfa 37

    Her kitap kurgusunda olduğu gibi Kör Baykuş kitabını Anlatıcı Mekan ve Zaman olarak incelemek gerekir.
    Anlatıcının mekanı ve romanın tamamındaki bakış acısı farkılıklar gösterebilir. Sadık Hidayet Kör Baykuş romanı Anlatıcı ve Roman kahramanı acısından bunların tamamını kapsamaktadır. Birinci şahis olarak anlattığı gibi üçüncü şahsın ağzında anlattığı bölümler ve paragraflar var olay kurgusunda hatta ve hatta Anne ve Babasının hikayesin de başka bir anlatıcının arkasına sığınıp hikayesine devam ederken bir taraftanda halasının ağzından hikayesine devam etmektedir. Gerçeklik düzeyinde ise roman kahramnalarının bağlantısı ve dönüşümleri ile ilgili kitabında şunu ( İnanmış inanmamış başkaları sayfa 15) yazmıştır. Bir çok yerde aynı tipler ama farklı karakterler olan Baba, amca mezarcı, hurdacı ve roman kahramanının birbirlerine dönüşümler. (Ben ihtiyar hurdacı olmuştum sayfa 84)
    Mekan olarak baktığımda ise Kendi evinin odası gibi görünsede bu noktada bir çok farklı mekan ve sapmalar var ( Issız sokaklara sapmıştım. Yol üstünde acayip, garip geometrik sekilerde, kübik, prizma biçimi, koni kesiği, kül rengi evler görülüyordu. Basık karanlık pencereli evler. Harap, sahipsiz, eğreti, pencereler. Bu evlerde hiçbir zaman canlı varlık oturmamıştı sanki. Sayfa 54-66 ) ( Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Sayfa 32 )
    Olaylar, Anlatıcı ve roman kahramanlarının dönüşümleri mekan ve zamanla gidip gelmekte ve karışmaktadır.. Yazıldığı dönem ve İran Edebiyatı açısından baktığımda ise gözüme çarpan çümleler var.
    (Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. Sayfa 15)
    (Hemde ne aşıklar! İşkembi, fakih, ciğerci, müftü, tüccar, feylesof, ki isimler ve lakaplar değişik, ama hepside bir sürü fasarya adam. İşte bunları bana tercih etmişti. Sayfa 48)
    İnsanı duyguların ise bu örgüye yayılmasını ise gerçekten çok başarılı buldum ama bununla birlikte Kör Baykuş Kitabının anlaşılmaz olduğunu asla düşünmüyorum.


    Okuduğum kitapları düşündüğümde ve bu kitapların diğerlerine göre daha farklı bulduğumda bunu kendimce hep şuna bağlamışımdır. Ya kendi dönemlerinde yasaklanmış, ya da kendi ülkelerinde basılmamış, ya da revacta olmamış ve değerleri sonraki zamanlarda anlaşılmıştır. Bu tamamen kendi düşüncem olmakla birlite okuduğum bu kitaplarda gözlemlediğim kurgular ya da yazım şekli o zamana ait aykırı bir düşünceyi anlatıyor ya da kurgular ve düşüncelerde farklılıklar yaratıyorlar ya da döneme sosyolojik ve psikolojik bakış acısından farklılıklar içeriyor… Sadık Hidayet’de Kör Baykuş kitabı bana göre bu tarz bir kitap ve zaten ülkesinde o dönem yasaklanmış ve kendisi başka bir ülkede yaşamış ve Paris’de intihar etmiştir. Kör Baykuş konu ve tema olarak düz mantıkla körü körüne hayata, yaşama, anılara deneyimlere bağlı bir kitap değildir bunlar olsa bile kurmaca her açıdan olağan üstü taşarlanmış kitabın başlangıcında beklide duygular basit anlaşılır görünsede kitap vardığı noktada karmaşıktır. Kurmacayı, duyguları başa bir şeye dönüştürmek başka bir noktaya götürmekzaten bana göre büyük yazarların büyük kitapların işidir. Kör Baykuş bu acıdan uzun süre okunabilecek bir kitap olma özelliğini göstermektedir. Kitaplarda konular duygular basit olabilir ama yazım şekli tarzı isyankar ve kurmacası ile olan uyumu onu başka kitaplardan ayırır. Kar Baykuş Sadık Hidayet’in iç dünyasından çıktığını düşündüğümde (Kendisi bizzat kitabında belirtmiştir …Beni yazmaya o resim zorluyor. …Yazmak bir ihtiyactı.) hayal dünyasından üretilen içindeki duygu ve karamasarlığı kurguya çok iyi işleyip hepimizi kurgunun gerçekliğine inandırmıştır. Sonuçta roman kavramı kurmacaların, yalanların, hayalgücünün ürettiği kandırmacaların bize gerçekmiş gibi gösterilmesidir. Biz bu gerçekliğe inandığımızda işte bu noktada bu kitaplar sonsuzluğa doğru yola çıkarlar.
    Bunu yazmamın sebebi roman kahramanı, mekan, zaman kurgusuna cevap verebilmek için (yukarıda yazdıklarım benim adıma düşünce notları olmakla birlikte açıklama adına önemli.) için önemliydi. Her romanda bir anlatıcı vardır ve bu anlatıcı bu romanı yazan yazar olmak zorunda değildir. Her romanda olan bu anlatıcı romandaki kahramanların, karakterin işleyişini ve ruhunu ifade eder. Bu anlatıcı yazar olmamakla birlikte roman devam ettiği sürece kitabın tüm sözcüklerinde varlığını sürdürür ve kitabın son noktasında kitapdan ayrılır. Benim adıma ise en önemli karakterlerden bir tanesi bu anlatıcı karmaşıklığı olan bu tarz kitaplardır. Bu noktada zaten anlatıcı bir roman kahramanıdır. Bir anlatıcısı olmayan bir roman olmayacağı gibi bir kahramanı olmayan bir romanda bana göre yoktur. (Bir anlatıcısı olmayan bir roman varmıdır?) Roman kahramanının anlattığı romanlar, Mekanın dışında olan anlatıcı ya da belirsiz bir anlatıcı kitaplarda olabilir. Bu farklı durumları Sadık Hidayet Kör Baykuş kitabında kullanmıştır. Bu anlatıcı bazen bulunduğu mekanda bazen mekanın dışında bazende tamamen dışarıda yani yukarıdan bakılan bir mekandan anlatabilir. Kör Baykuş bu noktada çoklu anlatıcı ile devam eder ve bu çoklu anlatıcılar kurguda farklılıklar ve zaman kayması yaratmakla birlikte Roman kahramanlarının birbirlerine ve iç içe olan döngü ve dönüşümleri Kurguyu sona gerçeklikle bağlar.(Ben ihtiyar Hurdacı olmuştum.) Anlatcının dönüşümü Kahramanın dönüşümü ve bunların bakış acısı saklanması Romanı Kahramansız yaparmı ?
    Mekan olarak baktığımda ise Kendi evinin odası gibi görünse de bu noktada bir çok farklı mekan ve sapmalar var ( Issız sokaklara sapmıştım. Yol üstünde acayip, garip geometrik sekilerde, kübik, prizma biçimi, koni kesiği, kül rengi evler görülüyordu. Basık karanlık pencereli evler. Harap, sahipsiz, eğreti, pencereler. Bu evlerde hiçbir zaman canlı varlık oturmamıştı sanki. Sayfa 54-66 ) ( Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Sayfa 32 ) Anlatıcının olduğu farklı Mekanların olması ile birlikte bir Roman Nasıl Mekansız Olabilir ?
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş romanı zaman açısından da iç içe ve farklı bakış acısından ilerlemektedir. Anlatıcı aynı zaman diliminde olduğu gibi şimdiki zamandan bakarken geçmiş zamanda olan olayları şimdiden, geçmişte olan olaylarıda şimdiki ve gelecek zaman şeklinde ilerlerken rüya ve halisünasyonlarla da inci gibi işlemiştir. Rüya ya da gerçek olup olmadığıni bize şimdiki zamanda belirtir. Bu durumları bu şekilde anlatması bu Kör Baykuş kitabını zamandan mahrum etmek olabilir mi ?
  • {* Bu yazı bir tahlil değil, Posta Kutusundaki Mızıka eserine ithaf edilmiş bir dostluk yazısıdır.Eser hakkında bilgi edinmek isteyen arkadaşlar, dikkate almasınlar lütfen.}

    'Bütün art niyetlerimi hüzülerimle sarıp sarmaladım, artık ruhumda kanayamazlar’
     
    Dostluk nedir?
    Kendi merkezinde düş yoranlar için ona isim bulmak zor.

    Direnme, emniyet, beyazlık…
    Dua, inşirah, huzur,
    Belki ihtimallerin en sevgilisi...

    Sakınmaktır Dostluk...
    Köklerinden edeceğini bile bile, karşı koyuşuna aldırmadan, sarsmaktır.
    Kırılmamaktır dostluk...Acı su gibi beyni bulandıran öfkeyi farkedip susmaktır. Kendince huzurdayken dipsiz bir kâbusun çarmıhına uzatmaktır bileklerini, gözkapaklarından kirpiklerine yol alan sonsuz kederi yok saymak için...

    Sebepsizdir ve bunun eksikliğini duymaz.Bağlanabiliyorsa bir edere, kınından çıkarıp gerçegi, kendine olduğu yerde kıyar masumiyet...

    Dostluk duanın en saf halidir.Dua ki yüreğin ağırlığınca konuştuğu an...İsimler ve eşya önemsizdir bu konuşmada.Peki neden bir günahın eşitiymiş gibi saklarız dostlarımızın isimlerini yahut nedir onları kişiliklerine bağlayan...Söz gelimi bir erkek ruhunu ömrünü verdiği kadının eşiğine derman kılamaz mı? Yahut her uyak tenin kendi zahmeti midir?

    Yoksuluz...Hep yağmaktan beri duran, susuzluguna oturup ağlayan bir iklimin çocuklarıyız.

     Edgar Alan Poe bir öyküsünde şöyle der:
     ''Tüm şiddetli heyecanlar, ruhsal bir zorunluluktan ötürü kısadır.''
    Uzun süre, o şiddetli heyecanların, anlar çogaldıkça cılızlaşan, kendini yok etmeye hazırlanan kronik ve itaatkâr sırlarını düşündüm durdum.Kendimizi unuttuğumuz o yerden vakitli vakitsiz öyle çok çıkıp gelmiştik ki sonunda bu bezginliği ve rehaveti gösterip orada biryerde kıvrılıp kalmamız önüne geçilmez birşeydi.Peki neden şiddetli bir heyecan anı unutulmaya bu kadar yakındı da, hüznün -uğraşılmış hayatın yanıt vermeyişinin- anlık dalgalanmaları, geriye kalan pek cok zamanı da içine alıp sürüklemeye, şiddetini biriken her anla yeniden tetikleyip zirveleştirmeye bu denli yatkındı? Bizi dostluğun ebkem bulvarlarında yoksulluğa iten de buydu...Hüzün ve seçici aynalarımız...Kime içini yansıtacağına belleğinin arka odalarından emir bekleyen aklı başında yalnızlığımız...
    Neydi heyecanı böylesine yaşanılır kılan, bir samimiyet ifadesi mi? Anlanmak eylemine özne olmak neden bu denli mühimdi? Her seferinde onaylanmak değildi bu.Pekiştiricilerle hataların üstü örtülürse bu sanıldığından fena birşeydi...Zamanla iplikleri yıpranan bir balık ağı gibi tamire muhtaç olacaktı, ekmeği ve suyu satın alabilmek için...
    Kurtarılması mümkün müydü peki?
    Sorgulara dayanabilecek kadar sağlam mıydı ve gerçek miydi sınırları, derinleşebilecek kadar?..

    Dostluk seferinde bir rota belirlerseniz gideceğiniz yer içinizi dolduramayabilirdi… Ucu bucağı olmamalıydı bu seyrüseferin.Toplumsal sınırlandırmalara kafa tutabilecek kadar özgün ve avuç içine yakılan kınanın kokusu kadar bizden olmalıydı...Eğer göğsünde ince bir sızı varsa tebessümlerin dostu aldatmamalıydı.O varken kaygıların da yaşanmaya değer bir yanı olmalıydı ve acıların dahasına yerin olmalıydı yüreğinde…Güçlü olmalıydın, herşeye çare bulacak bir sabrın, yarına yetecek kadar azığın olmalıydı…

    Dost, kendinden bile önce tanıdığın, derinliğine ulaşmayı aklına sığdıramadığın bir mucize gibi çıkmalıydı karşına.. Seni Mevla’nın bir emaneti gibi mukaddes kılmalıydı…O’nun için olmanın hazzına talip olmalıydı.Yalnız O’nun için…

    Zayıfların kini, dostlukları kadar tehlikeli değildir.(1) der bir düşünür...Zayıflık özsuyunda egoizmi barındırır çünkü. ’Ben’ duygusuyla öylesine meşguldür ki bu kişiler, iyiliğine hizmet etmediğiniz sürece varlığınızla yokluğunuz aynı kıyıya vurmuş iki yitik kavramdır...
    Kusursuz bir duruşla size kol kanat gererler ancak coğu kez kanatları defalarca yazılıp silinmiş bir kaç dize kadar hükümsüzdür..Asırlık bir çınar gibi dururlar yanınızda ama gecenin ayazında en deli rüzgarlarla yağmalarlar sizi, o kadar halistir ki niyetiniz, zarar görmesin diye dallarını kollarınızla örtersiniz…

    Size insan oldugunuzu hatırlatanları da vardır elbette, görmediğiniz her an gözlerinize heyula varlığı ile sırdaş olanlar!..Işte duaların en derini onlara ayrılmıştır...Kirpiklerde Naz’lanan birer misafirdirler ve toprak kokusu kadar Yaren’dir  içinize...Yaşadığını hissetmenin en kestirme yolu, içinde nefes alan birinin kalp atışlarına kulak vermektir.

    Gerçek dostun en büyük korkusu; Dünyada ki suçlarına insan ahları eklemektir!..

    Zira ‘Yaşadığımız her an kendi hakkını ister’
    (2)
     
    https://youtu.be/T8xl0XtzmnM
    …………………………………………….
    1-Vauvenargeus
    2-Goethe
     
     
  • Firdevs Hanım’la kızları, İstanbul’ un tanınmış ailelerinden ve Göksu eğlenti yarinin sürekli ziyaretcileri arasında bulunmaktadırlar. Bir sandal gezintileride, Adnan bey’ in sandalı, onlarınkine dokunurcasına yakın geçer.adnan Bey, iki çocuklu bir dul adamdır, ama Firdevs Hanım’ ın küçük kızı Bihter’ le evlenmek istemektedir. Peyker ise zaten evlidir.

    Firdevs Hanım, aralarındaki yaş farkını hesaba katmaksızın kızını Adnan Bey’ e verir. Nitekim bu yaş farkına rağmen, evlilikleri, gayet düzgün, hayatları derli topludur. Adnan Bey’ in kızı Nihal, son derece duygulu bir kızdır. Üvey annesine yaklaşmak isterse de anlaşamayacaklarını görür, kendi alemine çekilir. İnce, zeki, anlayışlı bir çacuktur. Hayatın güçlüklerini şimdiden sezmiştir. Nihal’ le kardeş çocuğu olan bir de Behlül vardır. Behlül’ ü Nihal’ le evlendirmek isterler. Nihal buna içten içe sevinir.onun sık sık ziyaretlerini elbette anlamıştır.. geçekteyse Behlül’ ün ziyaretleri Nihal için değildir. O, çapkın yaratılışlı, bir dalda duramayan bir insandır.Firdevs Hanım’ ın büyük kızı Peyker’ e karşı içinde bir yakınlık duymaktadır. Kadını tuzağına düşürmekte gecikmez. Bir kısım kadınların cürete karşı asla dayamayacaklarını denemeleriyle bilmektedir.

    Bir gün Bihter, Behlül’ e şekerleme ısmarlar. Almak için de genç adamın doasına gider. Oda loştur. Vakit akşamdır. Biraz konurlar. Kadın odasından çıkacağı sırada Behlül birdenbire yengesini içeri çağırır. Kendisine duygularını anlatır. O, asıl Bihter’ i sevmektir. Ama Bihter, Behlül’ ü, Göksu’ da Peyker’ in ensesine eğilmiş, onu öperken görmüştür. Bu sahneyi hatırladıkça genç adamın sevgisini reddeder ona inanmaz. Buna karşılık, öteki , şeytanca bir buluşla, hayatının yalnızlığını körpe kadına anlatır. Onu baştan çıkarmak içi,n elinden geleni yapar, zayıf anlarından faydalanır ve sonunda bu işi başarır.

    Bihter’ le Behlül’ ün sevişmeleri türlü tehlike içinde sürüp gider. Ta, delikanlının Nihal’ le evlenmesi yeniden ortaya atılıncaya kadar.
    Nihal’ i seven biri daha vardır: beşir. Beşir, evde büyütülmüş bir zenci çocuğudur. O da, bütün duygularıyla bu sarışın, ince kıza hayrandır. Ona karşı sevgisi yüzünden verem olmuştur. Kışta kıyamette,soğuk, sıcak demeden Nihal’ in peşini bırakmaz. Bir köpek bağlılığıyla bakar, hizmetine koşar. Gizli sevgisi bir yandan, Nihal’ in Behlül’ le evleneceğini duyduğu andan itibaren dayanılmaz duruma gelen kıskançlık sonunda Bekir’ i yere serer.

    Bir gün Nihal, kötü bir raslantı sonucu üvey annesinin gizli macerasını öğrenir. Bihter’ in nefti çarşafını giymiş, prova yapmaya kalkmıştır. Bunu fark edemeyen Behlül, Nihal’ i Bihter sanarak bir söz söylemiştir. Nihal bu iz üzerinden yürür ve işin iç yüzünü öğrenir. Bir akşam, merdiven başında, Bihter’ le Behlül’ ün bir konuşmasını gizlice dinlerken, işşittiklerine ince ruhu, sağlıksız vücudu dayanamaz, düşer bayılır. Böylece öğrendiklerini de açığa vurmuş olur.

    Bihter Nihal’ le Behlül’ ün evlendirilmesine engel olmak istemektedir. Çünkü o da Behlül’ ü şiddetle kıskanmaya başlamıştır. Tecrübesiz vücudunun bütün gücüyle sevdiği adamı elinden kaçırmak istemez.

    Bu çarpışık durum, kendiliğinden çözülür. Nihal, uğradığı sarsıntının etkisinden kurtulamadığı için o bayıldığı akşam yatağa düşmüştür. Onu yatakta, kendinden geçmiş bir halde yatakta gören Beşir, dayanamaz, uzun zamandan beri sezdiklerini, gördüklerini, duyduklarını, Nihal’ in yatağı başında, Adnan Bey’ e birer birer sayar, döker. Karısının kendisini aldattığını öğrenen zavallı adam deliye döner. Doğru Bihter’ I aramaya koyulur.

    Bihter artık kendisi için çıkar yol kalmadığını, ne yaparsa yapsın hayatını, mutluluğunu kurtaramayacağına karar vermiştir. Bir kere kocasına dönmesi mümkün değildir. Onuruyla oynadığı bir insanın artık yüzüne bakamaz. Öte yandan Behlül ise, kendisinden hevesini alıncaer geç onu affedecek olan Nihal’ e dönecektir. Bu durumda kendisi nasıl yaşayabilir? Kocasının karşısına çıkmamak için odasına kapanır. Elinnde mini mini bir tabancayla, o genç yaşında ölümü düşünür. Buna nasıl katlanacaktır? Lakin Adnan Bey gelmiş, kapıya dayanmıştır. Bihter için iki yolu vardır ya nursuz bir hayata razı olmak veya olmamak…

    Razı olmayacaktır. Adeta başka biri, bileğini büker, elindeki zarif, mini mini oyuncağa benzeyen tabancasının simsiyah küçücük ağzı, ona döner, Bihter intihar eder.

    Bihter’ in intiharından bir süre sonra, Nihal iyileşir. Behlül insan içine çıkmaya yüzü kalmadığı için kaçıp gitmiştir. Bu acı hayat tecrübesinden sonra baba kız, artık birbirleri için, evet, yalnız birbirleri için yaşamaya karar verirler
  • De be aslan karam..
    https://youtu.be/6p0uXv83sks
    KARA...AHMED ARIF..
       Çarpmış,
       Paramparça etmiş,
       Kara sütü, kara sevdayla seni...
       Ve kara memelerinde dişlerin asi,
       Karadır, upuzun yattığın gece,
       Felek, ah ettirir, boynun kıl - ince...         
       Cihanlar, çocuklar, kuşlar içinde
       Sızlar bir yerlerin
       Adsız ve kayıp
       Sızlar, usul-usul, dargın,
       Ve kan tadında bir konca,
       Damıtır kendini mısralarınca...

       De be aslan karam,
       De yiğit karam,
       Hangi kalemin yazısı,
       Zorlu yazısı,
       Belanda?

       Anadan doğma nişan mı,
       Sütlü barut damgası mı,
       Bir gece parçası mı kaburgandaki?
       Kız kakülü, ne hal eylermiş teni,
       Ellerin, deli hoyrat,
       Ellerin, susuz, yangın.
       Ellerin ooooy alarga...

       De be aslan karam,
       De yiğit karam,
       Hangi güzelin diş yeri,
       Mavi diş yeri,
       Sevdanda?

       Vurmuş,
       Demirlerin çapraz gölgesi,
       Alnın galip ve serin.
       Künyen çizileli kaç yıldız uçtu,
       Kaç ayva sarardı, kaç kız sevişti,
       Gelmemiş, kimselerin...

       De be aslan karam,
       De yiğit karam,
       Hangi zehirin meltemi,
       Saran meltemi,
       Hülyanda?

       Hakikatli dostun muydu,
       Can koyduğun ustan mıydı,
       Bir uyumaz hasmın mıydı,
       "Ooooof" de bunlar olsun muydu?

       De be aslan karam,
       De yiğit karam,
       Hangi kahpenin hançeri,
       Saklı hançeri,
       Yaranda?

                               
  • *Kitabı okuyan kişilerin okuması tavsiye edilir*

    Franz Kafka’nın oldukça ad bulmuş bu eseri uzun zamanlardır duymama rağmen okumak bugüne nasip oldu. Kitabı elime alıncaya kadar içimdeki o heyecanı öyle dışa vurmuş olmalıyım ki normal bir kitabı 1 haftadan önce sıkıldığımdan dolayı bitiremiyorken bu kitabı saatler içinde bitirdim. Bunun nedeni her okuduğum sayfada beni uyandıran meraktan kaynaklanıyor. Fakat sonlara yaklaştıkça anladığım ilk şey bu kitabın beni cevapsız ve derin sorular içinde bırakacağı oldu. Kitabın başından beri bu dönüşümün ne ile sonuçlanıp, nasıl biteceğini merak ederek okudum. Galiba kitabın burada vermek istediği mesajlar dönüşümden çok altındaki o ince göndermelerdi. Eserde yazarın kendi iç dünyasından da bir şeyler kattığı gözden kaçmıyor. Hala okumamış olan arkadaşlara okumaları ve onlarında derin düşünmeleri konusun da kitabı öneriyorum.
  • Alıntı
    Yazarlık, özellikle günümüz modern toplum algısında iyi gelir sağlanabilecek bir meslek olarak görülüyor. Ancak ne bugün ne de dün, büyük yazarlar yaşamlarını idame ettirmek için kitap yazmakla kalmamışlardır. Hatta daha da ötesi; kitaplarından para kazanamadıkları için sabit bir işte çalışanları da vardır: Memuriyet, öğretmenlik, katiplik, daha kırsal bölgelerde tarım, toprak işçiliği yazarların kendilerini finanse etmek adına çalıştıkları belirgin işlerdir. Eğer Tolstoy gibi zengin bir aileden gelmiyorsanız, siz de sakın ha yazarlığı para kazanılacak tek mecra olarak görmeyin. İşte yazar ve şairlerin meslekleri!

    1. William S. Burroughs

    Yol ruhunu simgeleyen ve kaleme döken, Beat kuşağının öncülerinden William S. Burroughs 1942’de psikolojik gerekçelerle Amerikan ordusundan ayrılır. Bunun üzerine Chicago’ya döner ve bir böcek ilaçlayıcısı olarak çalışmaya başlar. Yazarın bu yıllardaki tecrübeleri ”Exterminator” eserindeki öykülerin de içeriğini meydana getirir.

    2. Yaşar Kemal

    Türk edebiyatının dev ismi, ‘’İnce Memed’’ serisi ile edebiyat masasına yumruğunu vurmuş Yaşar Kemal, büyükşehirlerden evvel Anadolu’da yaşamış bir yazardır. Edebiyat dünyasına atılmazdan evvel kütüphanecilik, ırgat kâtipliği, traktör şoförlüğü gibi çeşitli işlerde çalışır. Eserlerine sıklıkla konu alan Çukurova bölgesi ve yarattığı kimi karakterleri de bu işlerde çalışan insanlardan oluşturur.

    3. Sait Faik Abasıyanık

    Türk öykü serüvenin en uzun adımlarını atan, her daim insan sevgisini görebileceğiniz eserlerin sahibi Sait Faik ticaretle ilgilenir, Türkçe öğretmenliği ve adliye muhabirliği yapar. Uzun soluklu çalışmadığı bu işlerden sonra ise kitaplarının telif hakkı ve ailesinden kalanlarla geçinir.

    4. George Orwell

    Distopya roman alanında ‘’1984’’ ile güncelliğini ve gücünü yitirmeyen Orwell, on dokuz yaşında polis teşkilatına katılır. İkinci Cihan Harbi döneminde BBC’de çalışır, hatta daha sonra savaş muhabirliği de yapar.

    5. Fyodor Dostoyevski

    Ruhsal derinliği ve kaleminin gücü herkesçe kabul edilen, Rus ve dünya edebiyatının ölümsüz yazarlarından Dostoyevski, Nikolayev Askeri Mühendislik Enstitüsü’nden mezun olur ve bir süre mühendislik yaparak geçinir. Bunun yanı sıra çevirmenlik yapar. Dostoyevski’nin, yazarlığa adım attıktan sonra sayfa sayısına göre para kazandığı ve bu nedenle kimi eserlerinin uzun olduğu da bilinir.

    6. Oğuz Atay

    ‘’Tutunamayanlar’’ın yazarı Oğuz Atay, 1957’de İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesini bitirir ve şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İnşaat bölümünde öğretim üyeliği yapar. Akademik kariyeri ilerleyen Atay, 1975’e geldiğimizde karşımıza bir doçent olarak çıkar. Hatta ‘’Topografya’’ adlı bir meslekî kitap da yazar.

    7. Cemal Süreya

    İkinci Yeni’nin önemli isimlerinden Cemal Süreya da sanmayın ki tüm ömrünü bir şair olarak geçirir. Siyasal Bilgiler’den mezun olunca Eskişehir Vergi Dairesi’nde stajyerlik yapmaya başlar. Sonraki yıl Maliye Müfettiş Muavini olarak İstanbul’a atanır.

    8. Agatha Christie

    Polisiye edebiyatının başat isimlerinden ve eser üretimi konusunda da adeta bir makine olan Christie, Birinci Dünya Savaşı dönemlerinde askerî eczanede çalışır. Savaş sonrası dönemde de eczacılığı sürdüren yazar, bu yıllarını “Hercule Poirot” adlı eseriyle de kitaplaştırır.

    9. Jack London

    ‘’Vahşetin Çağrısı’’ ve ‘’Beyaz Diş’’ eserleriyle öne çıkan, aktivist yazar yılmayan ve ümidini kaybetmeyen bir hayat portresi çizer kendine. Edebiyata merak salıp kütüphanelerde kaybolurken konserve fabrikası ve Hint keneviri değirmeninde çalışır. Adeta her işin elinden geldiği London, bekçilik ve cam temizleyici olarak da geçimini sağlar.

    10. Orhan Kemal

    Toplumcu gerçekçi çizgide yetkin eserler veren Orhan Kemal de geçimle başı dertte olan yazarlarımızdandır. Siyasî gerekçeler Kemal’in babasını Suriye’ye gönderince yazar da burada bulaşıkçılık ve matbaalarda işçilik yapar. Türkiye döndüğünde ise fabrika işçiliği yapmayı sürdürür.

    11. Yusuf Atılgan

    Edebiyatımızda bunalımlı bir karakter (Zeberced) ve önemli bir mekân (Anayurt Oteli) yaratan yazar, hapis öncesi dönemde edebiyat öğretmenliği yapar. Özgürlüğüne geri kavuştuğunda ise Manisa’ya yerleşir ve 1946’dan 1976’ya, yani İstanbul’a dönene kadar çiftçilik yapar.

    12. Nâzım Hikmet

    Türk şiirinin attığı büyük adımlarda önemli bir paya sahip olan, dünyanın en büyük yazarlarından Nâzım Hikmet, erken yıllarda bir deniz subayıdır. 1920’nin sonlarında Kurtuluş Savaşı’na katılmak için Anadolu’ya giden Nâzım, bir süre Bolu’da Türkçe öğretmenliği yapar.

    13. Franz Kafka

    20. yüzyılın en önemli yazar ve anlatıcılarından Kafka’nın eserleri, belirli bir döneme ya da çağa atfedilmez. Onun eserleri, birçok klasik yazarınki gibi zamanlar üstüdür. Erken yıllarında para almadan hukuk doktorluğu yapar. Kafka ayrıca bir sigorta firmasında da dokuz ay boyunca çalışır.

    14. Orhan Veli Kanık

    ‘’Garip’’ şiir akımının baş mimarı Orhan Veli, yazarlık öncesi memuriyet hayatına atılan yazarlardandır. PTT Genel Müdürlüğü’nde başladığı iş hayatını, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Tercüme Bürosu’nda sürdürür.

    15. Ahmet Hamdi Tanpınar

    Cumhuriyet’in ilk öğretmenlerindendir kendileri. Lise, enstitü, üniversite gibi çeşitli eğitim kurumlarında edebiyat, sanat, estetik ve mitoloji öğretmenliği yapar. Sonraki yıllarında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde profesör olan Tanpınar, Maraş Milletvekilliği de yapar.

    16. Edip Cansever

    İkinci Yeni şiir akımının olmazsa olmazlarından Cansever, şairliğinin yanı sıra uzun yıllar ticaret yapar. İstanbul Kapalıçarşı’daki babadan kalma antikacı dükkânında çeşitli antika ve turistik eşyaların tüccarlığını yapar. 1950 – 1976 yılları şairin Kapalıçarşı esnafı olarak çalıştığı yıllardır.

    17. Necip Fazıl Kısakürek

    Günümüzde en çok ‘’Kaldırımlar’’ adlı şiir kitabıyla tanınan yazar, erken yıllarında banka memuru olarak görev yapar. İlk önce Bahr-i Sefit adlı Hollanda menşeli bankada çalışan Kısakürek, sonraki yıllarda Osmanlı Bankası’nda görev alır. Yazar sonraki seneler gazeteci olarak da çalışmayı sürdürür.

    18. Tevfik Fikret

    Türk şiirinin dev ismi Tevfik Fikret, mezuniyeti sonrası kâtip olarak iş hayatına atılır. Fransızca ve Türkçe öğretmenliği ile meslekî hayatını sürdürür. Fikret günümüz Galatasaray Lisesi’nde müdürlük de yapar. Yazar ayrıca çeşitli devlet dairelerinde de görev alır.
  • - 1 –

    Islak özlemler birikmiş avuçlarımda
    Hangi denizlerden kalma bilmiyorum
    Başımda çam yeşili bir bulut ağrısı
    Çölde kum sabrıyla beklemişim
    Yasaklar parçalanmış en güzel düşlerimi
    Dilimde kutsal yalanlar biriktirmişim
    Dumanlı tarih yapraklarında birbaşıma
    Kimsesiz kahramanlıklar türkülemişim
    Ben aydınlanmayı hiç koşmamışım Barbara

    Görüntülü telefon ve uydu sistemlerinde
    Adım gurbete çıkmış senin ülkende
    Dipsiz uçurumlarda taşlaşmış ellerim
    Kentler uyanırken terimin ışıltısında
    Uzay çağlı gecelerde körelmiş güneşim
    Kitap yaktıran papazlara lanet olsun
    Lanet olsun uygarlık satan sultanlara
    Antik çağı birlikte yıkmışız geçmişte
    Sevdanın karası olmaz bilirsin
    Bu yüzden bizimki kara sevda – kapkara
    Ben aydınlanmayı hiç yüzmemişim Barbara

    Bir Basel akşamı Ren kıyısında yorgun
    Doğduğun kentten az önce geldim
    Kirli dünyalar yıkadım şiir sunaklarında
    Sesin ne çok imge püskürüyordu her yerde
    Ne kadarı şiirleşir bilemiyorum
    Müzik de yasaktı geçmişimde – resim de
    Bir şahin süzüldü dilimdeki türküye
    İki damla kan düştü gözpınarlarından
    Biri piknik yaptığın Zürih göllerine
    Bir ölümsüzleştiğin Munzur gözelerine

    Sen Jura rüzgarlarının evrensel ıslığı
    Elmas bir düşün parlak uyanmışlığı
    Gel otur desem şimdi yanıbaşıma
    Bir açelyanın gürültüsü takılır saçlarına
    Bir nehire bir filozof kurban edilir
    Sehpada bir şair ölüme gönderilir
    Ne katedraller yükselir çığlıklarımdan
    Ne de gökyüzüne uzanan ince minareler
    Ben aydınlanmayı hiç ağlamamışım Barbara

    Bir sesi duymak var ya kelebek uçuşunda
    Kahkahanın gözyaşı doruklarında hani
    Bir sızı dolaşır en kılcal yalnızlıklarımı
    Ülkemin topraklarına soluğun yayılır
    Carvin tepesinden Ovacık vadisine dek
    Sermayeleşip sömürüleşir bütün sızılar
    Uzaylaşıp yoksullaşır
    Kan fışkırır parmaklarımın ucundan
    Cellat yüzlü bir tarih sırıtır karşımda
    Ben aydınlanmayı hiç gülmemişim Barbara

    - 2 –

    Biz atomu aşk ve yağmur adına parçaladık
    Bulutlardan ölüm yağdırmadık Barbara
    Çocuk cesetlerinden adalar oluşturmadık
    Özgürlük senfonilerimizi fizik vurmuş oysa
    Barış konçertolarımızı kimya
    Sığmamışsın bu yüzden kendi dağlarına
    Sıradağlar kuşağına bir yar olmuşsun
    Toroslar boğa başlarıyla selamlamış seni
    Munzur’da çatlayan bir nar olmuşsun

    Seni ölümün tanıttı Barbara
    Bir yıldız kayması Alplerden Munzur’a
    Ne çan sesi
    Ne de ezan sesi vardı kulaklarında
    Yeşilini bin tonunu içmiş gözlerin
    Bütün ormanları giyinmiş bakıyordu
    Sıcaklığında dağlar dağları
    Halklar halkları kucaklıyordu
    Yüreğin bir saz teliydi mızrapta
    Titreyip duruyordu
    Alplerden Munzur’a doğru her dorukta

    Ne ben bir imamdım ne sen bir rahibe
    Aynı sesin rengine koşuyordu şarkılarımız
    Bütün zincirlerin
    Kıvılcım renkli kırılma sesine
    Ey yeşilin rüzgardaki mendil dalgası
    Yetmedi sana
    Yetmedi Zürih’in beyaz ve mavi kavgası
    Düşlerinde gemiler batıyordu durmadan
    Munzur’da bir önderin kızıl kasırgası

    Orda çocuklar vardı çok uzakta
    Gözyaşlarına sansür konulmuş çocuklar
    Özlemlerini döküp içlerine
    Düşlerinde hep uçurtma uçuran çocuklar

    Seni ölümün tanıttı Barbara
    Destan destan ölümsüzleşen ölümün
    Korkusu silinmiş gözler tufanında
    Öfkesi bilenmiş efsaneler uzaklığında
    Babek’ten Che’ye uzanan yolculuğunda
    Seni soluğun tanıttı Barbara

    Bir ağacın altında duruyordun belki
    Ya da bir yazının sonsuz ışıltısında
    Kirpiklerinde mayınlar patlıyordu
    Sınırlar tutuşuyordu saçlarında
    Bir ırmak nasıl kan akar
    Bir aşk şarkısı nasıl ağıtlaşırdı

    Özlemler nasıl solardı kollar arasında
    Yüreğin dayanmıyordu bu uzak yalnızlıklara
    Dayanmıyordu Barbara

    Alplerle Torosların birleşme noktasında
    Vadiler boyu her dalda – her kayada
    Onurun yankılanıyor şimdi Barbara – onurun