• Okuduğum kitaplar arasında mukayeseler yaptım ve son bir yılda ancak okumayı sevdiğim kitapları seçebilmeye başladığımı fark ettim .İyi kitapları anlamanın yolu kötü kitapları da okuyabilmekten geçiyor .Yine de naçizane fikrim yaş kemale erince daha seçici olmaktan yana . 'Aceba bu kitabı okusam mı (?) diye kararsız kalanlara incelemelerle yardımcı olabiliyoruz ben de tavsiye edeceğim kitapları listelemek istedim.

    Mutlaka Okunması Gerektiğini Düşündüğüm Kitaplar:

    *SAVAŞ ve BARIŞ (dünya tarihini etkileyen olayları öğrenebilmek için)
    *ANNA KARANİNA ( dönemin sosyo-ekonomik yapısı, inanç -inançsızlık ikilemi arasında bocalama, yasak aşkın ruha ve topluma verdiği zararı farkedebilmek için)
    *KREUTZER SONAT ( kadın-erkek ilişkilerinde ahlak çöküşünü,evli çiftlerin haklılık savaşının aile huzurunu nasıl yitirdiğini görebilmek için)
    *MONTE KRİSTO KONTU (kendi kendime alıp okuduğum ilk kitaptır halen en sevdigimdir ve benim için özeldir, yeniden farklı bir yayın evinden okuyacağım daha ne kadar sevebilirim :)
    ( fazla güvenin ihanete yol açabileceğini hesaba katabilmek için ,arkadaşlık ve aşkın her zaman mutluluk sadakat getirmediğini anlamak, küllerinden doğabilmek ama bunu intikam için harcayınca mutluluk vermediğini fark etmek için )
    *SUÇ ve CEZA ( insanların cezayı kesmenin kendi iradesinde olmadığını bilmeleri için iyi de kötü de olsa başkasının hayat hakkını kendin almaya kalkmaman için )
    *YERALTINDAN NOTLAR ( psikolojik çöküşleri sezmek için)
    *BEYAZ DİŞ ( insanlar kadar hayvanların da bu dünyada yaşama hakkının olduğunu görebilmek için)
    *ÖLÜ CANLAR ( sonunu kendimizin hayal gücüne bırakıldığı çünkü tamamlanmamış bir eser yine de kendin bir son seçebiliyorsun ben öyle yaptım , sevimli karizmatik görünen insanların iç dünyasını irdeleyebilmek için)
    *BABALAR ve OĞULLAR ( özellikle üniversite hayatına atılan gençlerin aile ve çevresinden kopup yeni düşüncelere sahip olmaya başlaması kişilik bunalımları , kuşak çatışmalarını anlamak için)
    *GORİOT BABA ( kendi çocukların bile olsa fazla tavizin yalnızlığa sevgisizliğe kimsesizliğe sebep olabileceğini bilmek için)
    *İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ ( savaşların insan hayatına verdiği huzursuzluk , sevginin fekadarlık gerektirdiğini anlamak için)
    *SEFİLLER ( hayat mücadelesini görmek için)
    *NÖTRE DAME'İN KAMBURU ( sevgi , fedakarlık , güzellik, çirkinlik insan hayatına verdiği yönü bulabilmek için)
    *MADAM BOVARY ( hayal dünyası , olduğundan başka hayatı isteme tutkusu , yasak aşk)
    *MUHTEŞEM GATSBY ( kitabın sonu gibi özetleyim ; tek bir hayal uğruna bütün ömrü harcamanın pişmanlığı)
    *MOBY DİCK ( İntikam uğruna canı , aileyi,dini her şeyi feda edip karanlığa gömülerek ölüme gidildiğini fark etmek ve değerleri böyle yok etmemek için)
    *VADİDEKİ ZAMBAK ( yasak aşk tek bir kişinin değil ailelerin mutsuzluğuna sebep olur günümüzde kazanç gibi gösteriliyor ama bu sadece arsızlık bu kitap konusundan çok betimlemeleriyle güzel , doğayı bir de Balzac gözüyle görün)
    *BOŞLUKTA SALLANAN ADAM ( işten hep şikayet ederiz işsiz kalın asıl o zaman hayat ne kadar zor bir görün bu kitap bunu öyle güzel anlatmış ki )
    *AŞK ve GURUR ( evlenmek kolay ama gerçek aşkı bulmak zor her yıl farklı farklı yayın evlerinden tekrar tekrar okuduğum bir kitap ;erkeklere aşk için mücadeleyi, kadınlara aşkın büyüklüğünü öğreten bir kitap)
    *MİLENA'YA MEKTUPLAR ( sadece Kafka'nın yazdıkları olmasına rağmen kendiniz Milena gibi cevaplayabiliyorsunuz ,mektup değil bir roman ,edebi ruh ,biz nasılsın iyisin inşAllah yazarız, hep selam kelam gider mektuplarımız, oysa mektuplar edebiyatı yansıtacak en güzel sanat eseri olmalı)
    *ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR ( savaş ve felaketler içinde bile aşkın verdiği yaşam sevinci ,Hemingway mutlu sonlara düşman o kadar çok şey atlatır ama yine bir ölen olur , kendisi savaşın içinde yer aldığı için gerçekçi gözlemler sadece bir roman değil )
    *DON QUİJATE ( modern romanın temeli , hayaller , iyi niyet , beceriksizlik, deyimler , ata sözleri dolu dolu bir kitap. Türk düşmanlığı vardır ama Cervantes 12 yıl Türklere esir olmuş ve kaçarken elini kaybetmiş kendince haklı nedeni var o açıdan bakarak okumak gerek diye düşünüyorum)
    *PASTORAL SENFONİ ( önce kendi ailene önem ver, bu kitabın benim için ana fikri)
    *AYRI YOL ( hastalıkta ve sağlıkta insan psikolojisinin değişimi ve karakterinin seçimlerinin farklılaşması , dünyaya farklı gözle bakma , cinsel tercihler vs )
    *DA VİNCİ ŞİFRESİ ( sanata dair karmaşık zeka tahlili, ucu açık serüven)
    *DİJİTAL KALE ( bol bol zeka testi niteliğinde)
    *NİETZSCHE AĞLADIĞINDA ( psikolojik ruhsal bakış açısı)
    *SİYER ( Salih Suruç'tan tercih ettim benim okuduğum 2 ciltti severek okudum, inanan inanmayan herkes tarafından okunmalı Hz. Muhammed dünya tarihine yön veren liderdir bu nedenle sadece müslümanlar değil herkesin okuması gerek diye düşünüyorum)
    *ŞU ÇILGIN TÜRKLER ( ne mutlu Türküm diyene)
    *ULYSSES (bilinç akışı tekniginin en iyi aktarıldığı kitaplardan biridir, mitolojiyi iyi bilmek gerek o kadar çok yeni kelime öğrendim ki ayrıca Dublin'i yıksalar bu kitap sayesinde yeniden inşa edilir)
    *TUTUNAMAYANLAR ( Ulysses tarzı bir kitaptır aynı anda iki hayat; biri zihninde, biri dış dünyanda .Düşündüğünle gerçek hayatın harmanlanmasıdır, bazen bu akıldan geçen konuşmamı yoksa şuan yaşanıyor mu dediğim çok oldu )
    *KAYIP ZAMANIN İZİNDE serisi ( 7 cilt)
    1-Swann'ların Tarafı
    2-Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
    3-Guermantes tarafı
    4-Sodom ve Gomorra
    5-Mahpus
    6-Albertine kayıp
    7-Yakalanan zaman
    ( resim , müzik , mitoloji,kitaplar ve muhteşem betimlemeler, konusuna takılmayın öğrenecek çok şey var 3 ayımı dolu dolu geçirmeme neden olan seri ,iyi ki okudum)
    *GÜNÜNÜN SOLDUĞU AKŞAM ( siyasi bir kitap olarak bakmaktan ziyade her dönem gençlerin verdiği mücadele diye bakıyorum) sevdamız bir uzun bakış
    ey memleket, ey soylu düş
    ömrümüze girip oturdu kış
    bir gül idim derilmemiş
    daha gün yüzü görmemiş
    örselenip kırılmamış ...
    ne bu sürgün ne bu gidiş
    ey memleket, sevdalı düş
    katlimize ferman bu son gülüş)
    *ANA ( rus devrimi öncesi fakirlik her dönemde yoksulluğun zorluğu :(
    *NEHİRLER KIZIL AKAR ( insanların sadece parmak izlerinin farklı olduğunu sanardım oysa gözlerimizde bile bize özel bizi tanıtan hepimizde farklı dna kodumuz varmış )
    *UĞULTULU TEPELER ( saplantılı aşklardan uzak durmak için)
    *ŞEKER PORTAKALI ( çocukların hayal dünyası, maddi zorluklar, hayal kırıklığı bizim ''zıkkımın kökü'' kitabında balon kısmı asla aklımdan çıkmaz , her ülkede çocuk , umut, hayal kırıklığı benzerdir)
    *MARTI ( kendi bakış açını oluşturmak , özgürlüğe önem vermek için)
    *KÜÇÜK PRENS ( çocuklar için mi büyükler için mi yazılmış tartışılır ,kaç defa okudum bilemem yeniden de okuyacağım ,bence büyüklerin okumasına daha uygun, bizim bakış açımız çocuklardan daha sığ çünkü)
    *SATRANÇ ( zihinsel körelmeden kurtulmak için ruhsal çöküş ve mücadele)
    *ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ ( kalıplardan kurtulmak ama bunu yaparken her şeye rest çekmemek için )
    *UMUT IŞIĞIM (dibe vururken yeniden doğmak için )
    *BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT ( Nietzsche ile kendi üstünüinsanını kıyaslamak için ( büyük bir düşünür de olsa her şeyi doğru biliyor diye kabul etme zorunluluğu yok din, tanrı ve kadınlara nefretinin nedenlerini doğru ve yanlışlarını karşılaştırmak da gerek)

    daha sonra okursan da olur okumazsan da olurlar
    sonra da zaman kaybı olduğunu düşündüğüm kitapları yazacağım .
  • İki Dünya savaşı arasında binlerce yıllık edebi önyargılar hazinesine katılan ve kitap tanıtma yazarlarının küçük sözlüklerinde hâlâ baş köşeyi işgal eden kullanışlı anahtarlardan biri de "ekonomik" kavramıdır. Bu dönemde parlayan Hemingway, Fitzgerald gibi Amerikan yazarlarının üslubu kadar bu iki savaş arasındaki "Büyük Bunalım"ın "ekonomik" anıları yüzünden hafızalara kazılan bu edebi önyargıya göre aklı başında bir yazardan bir sahneyi en kısa yoldan, en az kelimeyle çizmesi, gözlemlerinde diyaloglarında hiçbir tekrara yer vermemesi beklenir.

    Thomas Bernhard ise ne aklı başında gözükmeye karar vermiş bir yazardır ne de "ekonomik" olmaya. Romanlarının kahramanlarının dünyasının temel taşlarından biri tekrardır. Yalnız saplantılı roman kahramanları aynı takıntıları tekrarlayıp, dönüp dolaşıp aynı öfke ve tutkuları dile getirmekle kalmazlar, bu tutku ve saplantıları bize şaşırtıcı bir enerjiyle anlatan Bernhard da, kahramanlarıyla birlikte, aynı cümleleri birbiri ardından yeniden yeniden yazar durur. Söz gelimi, Das Kalkwerk'in (Kireç Ocağı) işitme üzerine bir eser yazmaya yıllarını veren kahramanı için Bernhard geleneksel bir romancının yapacağı gibi "Konrad toplumun bir his olduğunu, yazmakta olduğu eserinin ise her şey olduğunu sık sık düşünürdü," demez; bunun yerine kahramanını bize bu düşünceyi defalarca tekrarlarken, tekrarlarken gösterir.

    Tekrarlanan düşünceler —düşünceden de çok ünlemlerle bitirilecek öfkeli bağırışlar, sövgüler, ilenmeler, çığlıklar, yakarışlardır bunlar— akıllı, uslu "mantıklı" dünyasında kalmaya kararlı okuyucunun kolay kolay hazmedemeyeceği şeylerdir: Bütün Avusturyalılar'ın geri zekalı olduğunu okuruz, arkasından Almanlar ve Hollandalılar için de aynı şeyler söylenecektir; bütün doktorların acımasız birer canavar, sanatçıların çoğunun aptal, yüzeysel, yeteneksiz olduğunu okuruz; bilim dünyasının şarlatanlar dünyası, müzik dünyasının sahtekarlar dünyası olduğunu okuruz; zenginler ve aristokratlar iğrenç asalaklardır, yoksullar da fırsatçı ve üç kağıtçı; aydınların çoğunun özenti düşkünü boş kafalılar, gençlerin çoğunun da her şeye gülen budalalar olduğunu okuruz; insanların tek tutkusunun birbirlerini yok etmek, mahvetmek, kazıklamak, aldatmak olduğunu okuruz. Falanca şehir dünyanın en iğrenç şehridir, filanca tiyatro, tiyatro değil kerhane. Falanca gelmiş geçmiş en büyük bestekardır, filanca da en büyük düşünür, zaten başka besteci veya düşünür yoktur, hepsi "sözüm ona" besteci ya da düşünürdür... vs.

    Kendilerini ve kahramanlarını bir tür estetik zırhla koruyarak roman dünyalarının ağırlık merkezini bu tür "aşırılıklardan" koruyan Tolstoy, Proust ya da Halit Ziya'da okuduğumuz zaman "öfkeli ve acıklı bir aristokratın, veya kendini beğenmiş ama sevimli bir kahramanın züppelikleri" diyeceğimiz bu saldırılar Bernhard'ın dünyasının taşıyıcı sütunlarıdır. Proust, Tolstoy, Halit Ziya gibi "dengeli" yazarları okurken düşüneceğimiz gibi, tekrarlanan saplantılar, "insani erdemler ve zaaflar dünyasının bir yaprağı" gibi değil, bütün bir dünya olarak gözükür bize. Çoğu başka yazarların ancak "hayatın bütünlüğü" içinde görüp kenarda köşede yer verdikleri "takıntılar, saplantılar, aşırılıklar" Bernhard'ın dünyasında baş köşeyi tutmuş, "hayat" dediğimiz deneyimin geri kalan kısmı ise ancak hakaret edilmek için hatırlanan küçük bir ayrıntı olarak bir köşeye itilmiştir.

    Gücünü bu saplantılardan alan saldırıları, sövgüleri ilgiyle okuyabilmemin nedeninin Bernhard'ın bitip tükenmeyen dilsel enerjisi kadar, kahramanlarının konumundan da kaynaklandığını düşünüyorum. Öfke, Bernhard kahramanları için sefalete, kötülüğe, budalalığa, aşağılık bir dünyaya karşı kendilerini korumanın bir yoludur. Kendilerini güvende hisseden, çevrelerine yukarıdan bakabilmenin tadını çıkarabilen "başarılı, ayrıcalıklı" kişilerin küçümseyici sövgüleri değildir Bernhard kahramanlarında tanık olacağımız: Bu kahramanların öfkesi, her an felaketlerle yüz yüze gelmeye alışmış, insanların ne mal olduğunu acıyla öğrenmiş, düşmemek, yıkılmamak, ayakta durabilmek için çırpınanların öfkesidir. Sık sık şu veya bu kişinin "ayakta duramadığından", "sonunda yıkıldığından", "bir köşede kuruyup yok olduğundan", "en sonunda onun da mahvedildiğinden" söz edildiğini okuruz. Başkalarının yıkımı, acımasızlık ve budalalıklarla kuşatılmış Bernhard kahramanlarına yollanmış birer tehlike işareti görevi görür. Kahramanların bu budalalık ve yıkım tehlikelerine, genel sefilliğe karşı, Bernhard'ın sık sık kullandığı kelimelerle söylersek, "dayanmak, katlanmak, tahammül etmek, ayakta durmak" için yapacakları ilk iş herkese, her şeye kelimelerle amansızca saldırmaksa, ikincisi, bir tutkuya, "derin", " felsefi", "anlamlı" bir çabaya, en azından bir saplantıya kendilerini bütünüyle vermeleridir. Bu saplantılar bir anda bu kahramanlar için bütün bir dünya olur, vazgeçilemeyecek tek şey olur.

    Korrektur (Düzelti) romanının Wittgenstein'a benzeyen baş kişisi yazamadığı bir biyografinin yıllar yılı sürecek hazırlığı kadar, kendisini engellediğini düşündüğü kız kardeşine duyduğu öfkeden başka bir şeyi aklından geçiremez; Das Kalkwerk'in baş kişisi "işitmek" üzerine yazacağı eseriyle, bu eserini yazabilmenin koşullarına saplanmıştır; o çok eğlenceli Holzfällen'in (Ağaç Kesmek) kahramanı nefret edip tiksindiği Viyanalı aydınların yemek davetinde bütün düşüncesini onlardan nefret edip tiksinmeye verir.

    Valery bir yerde nefret edip tiksindiğimiz bayağılıklarla aslında yakından ilgilendiğimizi, bayağı bulduğumuz şeylerle aramızda bir merak ve yakınlık olduğunu söyler. Bernhard'ın kahramanları da durmadan nefret ettikleri konulara dönerler, nefretlerini körükleyecek koşulları ararlar, iğrenmeden, nefret etmeden yaşayamazlar: Viyana'dan nefret ederler, oraya koşarlar; müzik dünyasından iğrenirler, müziksiz yapamazlar; kız kardeşlerinden nefret ederler, onu ararlar; gazetelerden iğrenirler, okumadan edemezler; aydın gevezeliklerinden tiksinirler, ve eksikliğini hissederler; edebiyat ödüllerinden iğrenirler ve yeni kostümler giyip koşa koşa onları almaya giderler... Hoşlanmadığı şeylerin tam tersini yapan, nefret ettikleri konulara saplanan, kendilerini sanki hep suçüstü yakalamak isteyen bu insanlar Dostoyevski'yi, özellikle de Yeraltından Notlar'ın baş kişisini hatırlatırlar.

    Dostoyevski ile bir yakınlığı vardır Bernhard'ın. Saplantılar ve tutkuların her defasında bir saçmalığa, umutsuz bir karşı koymaya dönüştüğünü anladığınızda Bernhard'ın dünyasının Kafka'nınkini de çağrıştırdığını düşünebilirsiniz. Ama adıyla birlikte sık sık anılan Beckett'in Bernhard ile modernliğinden öte bir yakınlığı olduğunu sanmıyorum.

    Beckett'in kahramanları çevrelerinde olup bitenlere aldırmazlar pek; başlarına gelen felaketlerle ilgilenmeyip kendi zihinlerinin içine çekilirler. Bernhard'ın kahramanları, tam tersine, ne kadar kaçmaya çalışırlarsa çalışsınlar dış dünyaya fazlaca açıktırlar; zihinlerinin içine çekileceklerine dış dünyanın anarşisini kucaklarlar. Beckett olayların arkasındaki nedensellik ilişkisini iyice zayıflatır, Bernhard ise en küçük ayrıntılarına kadar bu nedenselliğe saplantıyla bağlıdır. Bernhard kahramanları hastalığa, yenilgiye, haksızlığa teslim olmazlar, sonuna kadar çılgın bir öfke ve hırsla mücadele ederler. Sonunda yenilmişlerse eğer bizim okuduğumuz onların yenilgisi ve teslimiyeti değil hırslı kavgaları ve mücadeleleridir.

    Yeni tanıdığımız bir yazarın dünyasına hazırlık olsun diye illa ki bir karşılaştırma gerekliyse ben Celine'den söz etmenin daha yerinde olacağını düşünüyorum. Celine gibi Bernhard da ağır koşullarla mücadele ederek yetişmiş yoksul bir ailenin çocuğudur. Babasız büyümüş, savaş yıllarının yokluklarını yaşamış, vereme yakalanmıştır. Celine gibi Bernhard'ın da çoğu otobiyografik olan romanlarında bu yılların sürekli mücadeleyle, karşı koymayla, öfkeyle, yenilgilerle geçtiğini okuruz. Celine'in açık açık adlarını vererek Aragon, Elsa Triolet gibi kendisini öven yazarları, Gallimard gibi kitaplarını basan yayımcıları en ağır hakaretlere boğması gibi, Bernhard da elinden tutanları, ödül veren kurumları, eski dostlarını sövgü yağmuruna tutar. Birçok romanı gibi baştan aşağı otobiyografik olan ve Bernhard'ın eski dostlarıyla yediği bir akşam yemeğini anlattığı Hölzfällen de yaşayan kişilere hakaret edildiği gerekçesiyle Avusturya'da toplattırılmıştır. Daha ilgi çekici olan, bu iki yazarın da içlerine düştükleri sefalete dilsel bir enerji ve dilsel bir öfkeyle karşılık vermeleridir. Celine'in o gittikçe kısalan ve üç noktayla son bulan cümlelerine karşılık Bernhard'ın "buluşu" gittikçe uzayan, durmadan tekrarlanarak dairesel, daha doğrusu "eliptik" hareketler çizen ve paragraf başlarına hiç de gerek duymayan cümleleridir.

    Geleneksel romanın "olay örgüsü" dediği şeyi Bernhard'ın dünyasında cümlelerin çizdiği bu "eliptik" hareketler aracılığıyla izleriz. Aynı ülkeler ve gözlemler yeniden yeniden tekrarlanırken anlatılan hikaye de ağır ağır kıpırdanır. Ama hatırlandıkça yazılan ve yazıldıkça ilerleyen hikayelerdir bunlar. Anlarsınız ki, Thomas Bernhard masaya oturmadan önce ne dört başı mamur bir hikayeyi bütün ayrıntılarıyla düşünmüştür, ne de her şeyi bir kerede yerli yerine yerleştirmek kaygısı taşır. Sanki bazı kahramanlarının bir türlü yazıp bitiremedikleri kitapları gibi, onun da başlangıçta aklında yalnızca öfke, nefret ve şiddetle yoğrulmuş bir izlenimler sisi vardır.

    Bu sis aralandıkça arkasından küçük, hoş, acımasız, eğlenceli anekdotlar çıkar. Bernhard'ın romanları onca tutkuyla konuşmalarına rağmen dramatik değil, anekdotiktir: Romandan alacağımız tadlar kitabın bütünlüğünden çok, tıpkı bizim roman dünyamızda olduğu gibi, romanın içine dağıtılmış hikayeciklere bağlıdır. Bu hikayeciklerin, özellikle aydınlar, sanatçılar üzerine kurulmuş olanlarının çoğunun onlar hakkında geliştirilmiş acımasız gözlemler, dedikodular ve hakaretler üzerine kurulduğu da hatırlanırsa Bernhard'ın roman dünyasının yalnızca biçimsel olarak değil, ruhsal olarak da yer yer bizimkine yakın olduğu düşünülebilir. O hepimizin öfkeyle yaptığı saldırıları, acımasızlıkları, saplantıyla tekrarladığımız nefretleri, sövgüleri, tutkuları, herkesin önünde apaçık dile getirmenin ve bunu "iyi sanat" düzeyine çıkarabilmenin bir yolunu bulmuştur.

    Ama dünyasının ve sanatının algılanışındaki kırılgan nokta da budur. Hakaretler yağdırdığı gazetelerin ondan gittikçe daha çok söz ettiklerini, yüzlerine tükürdüğü ödül jürilerinin ona yeni ödüller yetiştirdiklerini, sövgülere boğduğu tiyatroların onun oyunlarını sahnelemek için peşinden koşuşturduklarını görenler, inanmak istedikleri bir masalın aslında "masal" olduğunu anladıklarında içlerini saran bir düş kırıklığına kapılırlar. Bu, romancının dünyasıyla, roman kahramanlarının dünyasının birbirinden apayrı dünyalar olduğunu bir kere daha hatırlamak için iyi bir fırsattır. Ama bu dünyanın ısrarla "otobiyografik" olmak istediğini ve bütün gücünü gerçek bir öfkeden aldığını düşündüğünüzde, okuduğunuz her Bernhard romanından sonra, romanların içinden geçerek hayalinizde kurmaya çalıştığınız "değerler dünyasının" neden hep sizi tıpkı romanların kendisi gibi, karikatürleri hatırlatan bir oyunun içine soktuğunu sezersiniz.

    Kimi kitaplarında kahramanların gittikçe artan öfkesiyle birlikte yer yer dilsel bir şöleni hatırlatan, zaman içindeki sıçramalarla yer yer çözülmesi zor, upuzun cümlelerden oluşan ve anlatıcıların tutarsızlığıyla da yer yer çetrefilleşen Bernhard dünyasına giriş için Wittgenstein'ın Yeğeni'nin rahat bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Thomas Bernhard'ın roman dünyasını daha yakından tanımalı, onun daha karmaşık ve daha zengin öteki kitaplarını da çevirmeliyiz.
  • Fakat şu söylenmezse Kafka bizi yine ustaca yanıltmış olur: O, bizim yaşamadığımız bir hayat üzerinde düşünmemizi istiyor. Ya da şöyle diyelim: Yaşamı kendi öz malımız, kendi ürünümüz gibi algılamadan, başkalarına ait bir "şey"miş gibi yaşamın dayanılmaz acılarına dikkatimizi çekmek istiyor.
  • Kahramanları boş ve anlamsız, onun deyimiyle tümüyle saçma olan bir dünyada yönsüz ve yalnız kalmışlardır. Hiçbir şey, uğruna mücadele etmeye değmez.
  • 109 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    1917-1920yılları arasında iç dünyası ardı ardına sarsıntılar yaşıyor önce uzatmalı nişanlısı Felice Bauer ardından uzun yıllar çalıştığı şirketten ayrılıyordu. İşte bu buhranların ortasında kaleme aldığı aforizmalar ve 1920 günlüğünden aforizmalar ölümünden sonra vefalı dostu Max Brod tarafında bir araya getirilerek eser bütünlüğü içinde sunulmuştur.
    Açık söylemek gerekirse okurken beni farklı duygu, düşünce ve yorumlar arasında hırpaladı aslında. Bir çoğunu birden fazla okumak zorunda kaldım keza anlayamıyordum. Bu "anlayamamak" ürküttü beni. Karmaşık cümle yapıları odaklanmama engel oluyordu adeta. Sonra sonra açıldığını hissettim murad edilen anlamın. Akabinde saçma geldi bana bir çoğu ve ben bile daha iyisini yazabilirdim gibi saçma bir düşünceye kapıldım doğrusunu isterseniz.
    Sonunda iyice açıldı kapı ve Alice'nin yaptığını yapıp dalıverdim o kara deliğe. Küreğin dalgaları yalaması gibi attım kulaçları ve Kafka'nın his adasına ulaştım nihayet....