• 250 syf.
    ·26 günde·Beğendi·7/10
    Öncelikle eğer okursanız aşağıda paylaştığımız yazının bir değerlendirmeden ziyade kitabın kendimce çıkardığım bir özeti olduğunu belirtmek isterim.
    İnsan-Toplum-İktisat / İbrahim Erol Kozak
    Eserde ilk olarak bütüncüllükten yani ansiklopedik bir bakış açısından uzak şekilde konuları ele almanın hayata bölük pörçük ve bulanık bakmak olduğunu, kişiyi yabancılaşmaya sürükleyip sorunların çözümlendirilememesine neden olduğundan bahsedilir. Hayatın bütünsel bir şekilde ele alınamaması çağımız insanını bunalım ve arayışa sürüklemekte, bu da günümüz uygarlığının en büyük tehlikesi olarak yorumlanmakta Lisnel Robin tarafından. Bu boşluk ve arayışın var olduğu çağımızda hayatın kalitesini yükselteceğini iddia eden materyalist sistemlerse elde edecekleri gelirler için hayatın tüm kalitesini bozmaktan çekinmemektedirler. Oysa Mukaddime’de ele alınan konular, bütüncül bir şekilde incelenmiş, bu da o gün için ele alınan konuların “tarih tarihe, suyun suya benzediği gibi benzer” sözünü de dikkate alarak bugün için uyarlanabilir olduğunu söyle imkânını bizlere verir. Fakat bu noktada şöyle bir tehlikeyle de karşı karşıya kalmamız mümkündür; eserden uyarlanacak yeni görüşler İbn Haldun’un üzerine konuştuğu konulara dair temel felsefesine zıt olabilirler bu da bir fikir karmaşasının ortalığı kaplamasına neden olabilir.
    İnsanın ve insanlık tarihinin anlaşılabilmesi için onun iktisadi uğraş ve ilişkilerinin incelenmesi gerektiği görüşü 19. yy’da yaygın hale gelmiş, Avrupalı sosyologlarca da ilk defa bu dönemde ortaya çıkmış bir görüş olduğu savunulmuştur. Bu algının, Sanayi Devrimi ve bunun ortaya çıkardığı diğer şartların, bu şartların sonuçlarının bir tezahürü olduğunu söyleyebiliriz.
    İnsan yaşamını sürdürebilmek için temel ihtiyaç maddelerine muhtaçtır. Fakat onun bu maddeleri işlemeden kullanamaması, onun diğer insanlarla bir araya gelerek iş bölümünde bulunmasını gerekli kılmıştır. Çünkü insan en temel ihtiyaçlarını bile tek başına karşılayamaz. İhtiyaçlarını sağlayabilmek için kendi ürettiklerini, iş bölümü yaptığı diğer insanların ürettikleriyle mübadele etmesi gerekir. Bu zorunluluk sebebiyle de insan sosyal bir varlık olmak zorundadır. Bu ise fıtratın bir gereğidir. İnsanlarda birlikte olmanın gerekliliklerinden biri iktisat ise diğeri de güvenlik arzusu olduğunu unutmamamız gerekmektedir. Fıtratın bu özelliğini göz önüne alan İbn Haldun “din ve iktisadı” iç içe ele alarak, nimetlerden faydalanma şmkanının Allah tarafından kula bahşedildiğini belirttikten sonra ticaret ve zanaatı farz-ı kifaye olarak değerlendirip dünya düzeninin işbölümü ve iktisat ile sağlanabileceğini söyler. Bu konuda Gazali ise sadece asgari ihtiyaçları karşılamanın hem dünya düzeninin hem de dinin yıkımı anlamına geleceğini söyleyerek, fazla mal elde edilmediğinde mâlî ibadetlerin de kişiden düşeceğini ifade eder.
    Bizler eğer bir toplumun tarihini ve bu toplumun uyandırdığı etkiyi anlamak istiyorsak o toplumun iktisadi uğraşlarının farklılığını ve bunların etkilerini de incelememiz gerekmektedir.
    İbn Haldun, kişisel ve psikolojik faktörlerin iktisat üzerindeki etkisinden söz ederken, iktisadın da bunlar üzerindeki etkisinden bahsetmeyi ihmal etmez. Örneğin ticareti “ucuza alıp pahalıya satmak” olarak nitelendirerek kişinin ahlakına olumsuz etkilerinden; ilim ve zanaatların insandaki zeka ve kabiliyeti arttırıp, şehirleşme, günlük ilişkiler gibi bir çok alanda güzel özelliklerin zuhur etmesini sağladığından bahsederek hadari ve bedevi toplumların arasındaki farkı örnek verir.
    Bu anlatılanlar bağlamında İbn Haldun, insanın yaratılış sürecinin hayat boyu devam ettiğini ve bunun da 3 aşamada gerçekleştiğini belirtir.
    1. Yaratma: İnsanın yaratılması
    2. Yaratma: Kişinin içinde bulunduğu çevresel şartlar.
    3. Yaratma: Kişi itiyatları, yaptığı iş ve tercihler yoluyla bir ömür boyu kendini yaratır.
    Bu bağlamda “insan nesebinden ziyade itiyatlarına mensuptur.” der İbn Haldun.
    İbn Haldun’un bu fikirleri Marksizm’in Eylem Felsefesi ile benzerlik gösterse de bütün dünya tarihini insanın çalışması ve üretmesi olarak değerlendirerek insana sadece iktisadi açıdan bakan Marksizm, tüm insan faaliyetlerine bütüncül olarak bakan İbn Haldun’dan çok farklı bir konumdadır. Yani bu benzerlik Ali Şeriati’nin de ifade ettiği gibi karşıtların benzerliğidir. Asıl olarak İbn Haldun Marksizm’in tam karşıtı bir erdedir. Onlar olaylara materyalist bir şekilde yaklaşırlarken İbn Haldun daima her olayın ilk sebebi olarak Allah’ı görmektedir. O yine Marksizm’in “servet sahibi olmanın siyasi güç sağlayacağı” görüşünün aksine “siyasi gücün servet sahibi olmayı kolaylaştıracağı” görüşüne sahiptir.
    İktisadi faaliyetlerin gerekliliğine değindikten sonra bir de kimlerin çalışma ve emeğe nasıl baktığını incelemek faydalı olacaktır: Eski Yunan ve Roma çalışmayı can sıkıcı ve külfet gerektirici bir iş olarak görmekteydi. İbranilerde de durum böyleyken Hristiyanlar çalışmaya hem müspet hem de menfi olarak bakmaktaydılar. Protestan zihniyette ise zenginlik ve zenginler yüceltilirken Marksizm’de ise emek, üretim, işçi ve sanayileşme kutsanmaktaydı. Bu konuya sosyologlar arsında ise birçok farklı açıdan bakılmaktadır: Russell, Marksist düşünceye tamamen zıttır ve bu düşünceyi çağımızın mutsuzluğunun sebebi olarak nitelendirmektedir. Schumaeher de buna benzer bir görüş olarak çalışmanın mutluluk ve terbiye edici yönüne vurgu yapmaktadır. Veblen ise çalışmanın israf ve tembelliği önlediğini savunurken, çalışmanın fıtri olduğunu belirtir. From ise insanın yaşamak için çalışmak zorunda olduğunu söyler.
    İslami anlayışta ise insan rahatın peşinde olsa da yeryüzünde kaldığı sürece çalışmak zorundadır. Ve kişinin geçimini sağlamasına dini bir yükümlülük olarak bakılmaktadır. Önceki bazı görüşlerin aksine de İslam’da kişinin değeri işi ve zenginliği ile değil takvasıyla ölçülür toplum nezdinde prestiji düşük bir işte çalışmak kişinin değerini düşürmez.
    İslam’da çalışma ve emek bu kadar kutsalken 19. ve 20. yy’da bazı tekkelerde ve gruplarda riyazet adı altında işten el ve eteğin çekilmesi Max Weber’ce İslam’a Hint ve İran mistisizminden girmiştir. Fakat bu etkilenmede sosyal ve siyasi yapıların etkileri de unutulmamalıdır. Konuya ışık tutması açısından 13. yy sufilerinden Ebumekarin’e kulak vermek gerekmektedir. O şöyle der: Normalde toprağından 1000 batman mahsul çıkan biri ihmalkarlığı sebebiyle 900 batman mahsul elde etse kayıp 100 batmanın hesabı ondan sorulur.
    Fakat tüm bu söylenenler İslam’ın çalışmaya verdiği önemin Protestan zihniyetle aynı olduğu düşüncesini ortaya çıkarmamalıdır. İslam’da bir işi kıymetli kılan o işteki niyettir. Bu niyete göre yapılan iş İslami açıdan makbul sayılır.
    Ayrıca İslami anlayışta üretilen malın hangi yollarla tüketileceği de belirtilmiştir. Yani İslam’da üretim ve tüketim terbiyesi bir bütün olarak ele alınmaktadır. Öyle ki Gazali, fazla mal ve servet yığmanın insanı Allah’tan uzaklaştıracağı, dolayısıyla da kişi ve toplumları mutsuzluğa sevk edeceği görüşündedir.
    İbn Haldun’un emek ve çalışma hakkındaki görüşleri ise şöyledir; Her türlü mal ve mülkiyet ancak emek ile elde edilebilir. Üretilen her türlü değer tabiat ve insan emeğinin bir araya gelmesi sonucu oluşur. Bu emeğin gerçekleşmesi için de insandaki akıl, el ve alet üretip kullanma yeteneğinin varlığından bahseder.
    Bu konulara dair yaptığı tespitlerden sonra çalışmanın ahlaki ve terbiyevi boyutlarına vurgu yapmaktadır. İbn Haldun, emeğin ve kişinin kendi işini kendisinin yapmasının terbiyevi yönleri üzerinde durarak, lüks alışkanlığından dolayı hizmetçi kullananlar ve hizmetçilik yapanlar açısından yozlaşma ve emek israfından bahsetmektedir.
    Tam da bu noktada yabancılaşma kavramı incelenmelidir. Yabancılaşma, insanın hayatının herhangi bir anında yaptığı işin, içinde bulunduğu faaliyetin yerini ve anlamını belirleyecek genel bir hayat felsefesine sahip olmaması veya benimsediği hayat felsefesi ile arasındaki ilişkiyi kavrayamaması, amaçlarla araçları birbirine karıştırmasıdır.
    Bazı sosyologlar yabancılaşmanın 4 unsurundan bahseder:
    1. Güçsüzlük
    2. Süreci bütüncül algılayamama
    3. Yalnızlaşma
    4. Kendini özüne karşı yabancı hissetme
    Dolayısıyla felsefi veya dini bir açıklama bu 4 unsura uygun bir alt-yapıyla sunulmalıdır. Bu bakımdan yabancılaşmayı ürerimden tüketime, eğlenceden dinlenmeye hayatın her alanında görmek mümkündür. Yabancılaşmanın olduğu yerde bazı çevrelerin çıkarları doğrultusunda kurulmuş sosyal yapılar görmek kaçınılmazdır. Yani insanlar bu çevrelerin istekleri ve çıkarları doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılmaktadır.
    Yabancılaşmanın tüm devirlerde var olan bir kavram olduğu unutulmamalıdır. Yabancılaşmanın günümüzde bu kadar sık görülmesinin nedeni ise makineleşmenin getirdiği monotonluk ve materyalist sistemlere dayalı oluşturulan sosyal ve iktisadi yapılardır.
    Yabancılaşmaya İslami açıdan bakacak olursak; kişinin niyeti yaşam felsefesiyle örtüşüyorsa yabancılaşmadan korunmuş demektir. İbn Haldun ise aşırı zenginlik ve lüksün kişiyi kul olma bilincinden kopardığından, dolayısıyla da yabancılaştığından bahseder. O, bu tartışmanın içerisinde asabiyet kavramını yabancılaşmanın zıttı olarak kullanır.
    Gazali de buna benzer bir tutumla Müslümanın, dünyalık olan her şeyin maksat ve gayesini bilmesi gerektiğini; mübah olan fiillerden faydasız ve amaçsız olanların terk edilmesini yoksa bunların kişiyi yabancılaşmaya sürükleyeceğini belirtir. Kısacası insan, faaliyetlerini yüce gayelerle ahenkli ve uyumlu bir şekilde yaparsa yabancılaşmadan korunmuş olur.
    İnsanın tabiatına dair onun mücadeleci olduğunu söyleyen kötümser görüşlerin yanında işbirliğine yatkın olduğunu söyleyen iyimser görüşler de mevcuttur. Bu görüşlere bağlı olarak insanın iktisadi ve sosyal ilişkilerdeki yerine dair tercihler şöyledir;
    Mücadele İlkesi
    Rekabet İlkesi
    İşbirliği İlkesi
    İbn Haldun bunlardan işbirliği ve dayanışma ilkesini savunmaktadır. Çünkü insanların üretmek zorunda olmalarının bir hikmeti olarak da onları dayanışma ve işbirliğine itmek olduğunu ifade eder.
    O, ilk bakışta işbirliğini savunması ve ticaretin de mücadele ve rekabet hissini arttırdığı, dolayısıyla da olumsuz sonuçlar ortaya çıkardığı gerekçesiyle ticarete karşı çıkar bir konumda gözükse de yıkıcı olmayan ve kurallarla sınırlı bir rekabete yer vermektedir. Mücadeleci tabiatın insanın ruhunda olması sebebiyle meşru ve kontrollü rekabetin toplum için yararlı olacağını savunmaktadır. Yani ona göre; insanın –baskın olmakla beraber- hem işbirliği hem de mücadeleci ve rekabetçi yanı vardır. Kanunlar ve din de insanın bu hayvani yönünü sınırlandırarak yıkıma sebebiyet vermesinin önüne geçer.
    İbn Haldun ayrıca iktisadı, asabiyet çerçevesinde de incelemektedir. Asabiyet, bir toplumun üyelerinin hep birlikte müşterek bir değeri benimsemeleri ve bu uğurda her türlü fedakârlıkta bulunmalarıdır. Asabiyet kişiyi yabancılaşmadan korur. Asabiyet kendine güven il azmi yüksek, şahsiyetli ve hür bir insan tipinin simgesidir. Yine ona göre hakları iktisadi faaliyette bulunma arzusu, kalkınmanın temelini oluşturur. Bu arzu da asabiyetle doğrudan ilişkilidir.
    İbn Haldun, sosyal, siyasi ve iktisadi meselelerin ferdi ve psikolojik faktörlerle ilişkisini her zaman yaptığı gibi ikili bir ilişki içinde inceler. Dolayısıyla siyasi baskı ve zulmün iktisadi faaliyette bulunma istek ve arzusunu engellediğini söyler.
    Bu söylem göz önüne alındığında devletin halka karşı adil tutumu, iktisadi bakımdan canlılığı sağlaması veya zayıflatması tedrici bir şekilde gerçekleşir. Ayrıca devletin zenginliğini hazinede saklanan parayla ölçmek yanlıştır. Tam aksine zenginlik, mevcut hazinenin halkın ihtiyaçları doğrultusunda kullanılıp, kötü şartların giderilmesi ve güvenliğin sağlanarak halkın iktisadi bakımdan canlı ve üretken hale getirilmesiyle sağlanır.
    Ayrıca yöneticilerin koyduğu kurallar, baskı ve zulümle benimsetilmeye kalkılırsa bu asabiyeti kırıcı bir unsur olur. Fakat bu kurallar topluma onunla özleşeceği şekilde aktarılır ve benimsetilirse asabiyet ruhu, dolayısıyla da iktisadi faaliyetler zarar görmez. İbn Haldun, bu görüşlerine dayanarak; göçebelerin kanunlarının tabii süreç içerisinde kendiliğinden oluştuğunu ve toplumun tüm fertleri tarafından daha kolay bir biçimde benimsendiği için göçebelerin ruh sağlığının, kanunları zorla benimseyen şehirli toplumlardan daha iyi olduğunu belirtir.
    Bunlarla bağlantılı olarak İbn Haldun, çocuğun yetiştirilmesinde baskıcı, sert ve otoriter, ağır cezalar veren veya yapası gereken her şeyi en ince ayrıntısına kadar dikte eden bir babanın/hocanın/ustanın çocuğun güvenini, başarma şevkini kırdığını belirtir. Bu dürtülerini kaybetmiş çocuk da doğal olarak asabiyet duygularını yitirir. Kısaca O, çocuğun olabildiğince özgüveni ve başarma azmi yüksek şekilde yetiştirilmesi gerektiğini söyler.
    İbn Haldun’un insan psikolojisine dair görüşleriyse şu şekildedir: Her insanda potansiyel bir enerji rezervi vardır. Bu enerjinin kullanılması kişiye sunulan fırsatlar ve içinde bulunduğu imkânlarla doğrudan ilintilidir. Bu enerji ve başarma güdüsü kişinin inanç, değer ve dünya görüşüyle de doğrudan ilintilidir. Asabiyetin temelinde de aynı nedenler yatmaktadır. Yarıca bu konuda İbn Haldun, insanın mutlu ve yetkin olabilmesi için maddi imkânlarının yanında özgürlük, kendini gerçekleştirme gibi psikolojik ihtiyaçlarının da giderilmesi gerektiğini söyler. Aksi taktirde başarı beklenemez.
    Devlet toplumdaki en büyük harcama gücünü oluşturur. Bu harcamaların iktisadi hayata yön verme gücü de azımsanamayacak kadar çoktur. Ancak devlet ve devlet memurlarının talep ettiği ve rağbet gösterdiği zanaatlar gelişim gösterebilir. Bu bakımdan devletin, harcamalarında birtakım kısıtlamalara gitmesi de ekonominin canlılığını olumsuz yünde etkilemektedir. Talep azaldığı için arzda da bir azalma olacak ve ekonomik durgunluk baş gösterecektir. Bundan dolayı da hazinenin gelirleri azalmış olur. İbn Haldun bu noktada devlet harcamalarıyla iktisadi durum arasındaki ilişkiyi bir akarsuyun etrafına canlılık vermesine benzetir. Bu sebeple de hazinede para stoklamaya karşıdır. Bu para halkın ihtiyaçları doğrultusunda harcanarak ekonomik gelişme daha da arttırılmış olur. Dolayısıyla İbn Haldun’un sosyal devlet anlayışını savunduğunu da söyleyebiliriz.
    O, devletin vergilerini azaltacağı ve haksız rekabete neden olacağı için devletin bizzat iktisadi faaliyetlerle uğraşmasına karşıdır. Ayrıca bu durumun bir süre sonra otoriter, hak ve hürriyetlere saygısız bir devlet doğuracağı kanaatindedir. Devletin sadece düzen ve denetimleri sağlamasının iki taraf için de en kazançlı yol olduğunu söyler.
    Bir ülkenin zenginliği ancak çalışanlarca sar edilen emekle elde edilebilir. Fakat zenginliğin oluşabilmesi için çalışanların temel ihtiyaçları olan rızıklarında daha fazlasını elde etmeleri gerekir. İbn Haldun, Marks’ın artı-ürün dediği bu fazlalığa kazanç demektedir. Kazanç ilerleme ve gelişmeyi sağlarken sömürü dediğimiz çalışmayanın, çalışanın malına el koyması olarak bilinen kavramı ortaya koyar. İbn Haldun sömürü olarak nitelediği bu kazanç şekillerini şu şekilde sıralamaktadır
    • Siyasi güç kullanma
    • Makam sahiplerine yaltaklanma
    • Halk içinde itibar sahibi olma
    • Siyasi ve iktisadi konjonktürdeki değişikliklerden yararlanma
    • Büyük ölçüde riskli işlere veya meşru olmayan yollara bulaşma
    • Ganimet ve miras
    O, bu kazanç çeşitlerinin toplumdaki bazı bireyleri diğerlerinin sırtından geçinmeye alıştıracağını, bundan dolayı da üretimin zamanla azalıp ekonominin çökeceğini söyler.
    Fakat O, bu isitismar gibi görünen olaya tamamıyla karşı çıkmamaktadır. Makul seviyelerde kaldığı müddetçe bu faaliyetin zenginlik ve üretimin artmasında etkili olduğunu söyler. Çünkü artı-ürünü alınan kişi geçinmek için yeniden üretmek durumunda kalacaktır. Eğer böyle olmazsa üretimde devamlılık sağlanamaz ve hayatın her alanında bir çöküş gerçekleşir. Bu istismar makul seviyede olup elde edilen servet lükse değil de yine halka harcanırsa üretim, dolayısıyla da elde edilen gelir sürekli olarak artar.
    Ayrıca İbn Haldun, zengin sınıfı, toplumda vuku bulan kötü alışkanlıkların sebebi olarak görür. Çünkü zengin sınıf, elindeki serveti çoğu zaman lükse, gösterişe ve makul olmayan şeylere harcar. Bunu gören halk elindeki fazla parayı onlara benzemek için onların harcadığı yollarda harcar. Bundan dolayı da zengin sınıfı eleştirir. Bu eleştiriyi modern dönem sosyologlarından da yapanlar mevcuttur.
  • “Tepeye tırmandığımı sanırken tepeden aşağıya iniyormuşum meğerse.Gerçek bu.Herkesin gözünde ben yükselmekteydim oysa gerçekte bütün bir zaman yaşamım ayaklarım altından kayıp gitmekteymiş...İşte sona geldik ,artık ölmeliyim.”
  • 112 syf.
    ·7/10
    En sevdiğim yazarlardan biri Yusuf Atılgan... ️
    Tedirgin bir yazar olarak tanımlanmış....
    Hayatıyla ilgili o kadar çok detay edindim ki bunun için çok mutluyum.
    Misal; en sevdiklerimden bir diğeri Ahmet Hamdi Tanpınar ve Halide Edib Adıvar öğrencisi olduğunu öğrenmek gibi.

    Ama bir yanıyla da çok üzgünüm. “Aylak Adam” gibi çok değerli bir eseri Türk edebiyatına kazandıran yazar küstürülmüş, yazmamış bilinçli bir şekilde ve en acısı yazıp bitirdiği romanın (Eşek Sırtındaki Saksağan) son cümlesini yazıp tamamladığı gün sobaya atıp yakması.
    Buna neden olan edebiyat çevresi mi dersiniz sistem mi dersiniz yoksa insanlık mı dersiniz bilemiyorum ama ben hepsine kızgınım hepsine...
    Bu kadar değerli bir yazarın bize kalan az sayıdaki eserinin sebebi onlar. Dünyaları yazıp önümüze, biz edebiyat severlere sunmasına engel olunmuş neticede.
    Türk edebiyatı için bir kayıp...

    Biraz ayrık dur, uzak kal, az-öz insan barındır hayatında hemen yaftalanırsın zaten “normal değil buu!” diye. Yusuf Atılgan’da bunu yaşamış işte... Halbuki beşeriyet olma özelliği hepimiz çeşit çeşit... Zenginliktir bu görebilen gözlere... O kadar azız ki... Sevdiğim yazarlarla ortak özelliklerim çıktığı/arttığı zaman o kadar mutlu oluyorum ki... :))
    Ve bu mutluluğu tarif edemem gösteririm ancak.
    Ahhh ahhh... Keşke bir yerlerden yazdığın ama basılmayan yazılarının müsveddeleri çıksa da deli gibi okusak be sevgili yazar.

    Geçirdiği beyin ameliyatı, fıtık ameliyatı ve 1989’da yaşadığı kalp krizi nedeniyle hayattan ayrılmıştır sevgili yazar.
    Huzur içinde uyuyunuz, Allah’tan rahmet dileklerimle...
  • 64 syf.
    ·Beğendi
    Kalbime üç kere su, yüzümün kuraklığında çizgiler oynaşırken dünyanın en kederli portresi aynada karşımda.

    Kalbime üç kere su; filizlenmek için birkaç dize yeter bana. Dijital gözlerin bakışları yok. Akıllı tahtalar bir önceki dersin hiçbir şeyini bırakmıyor ortada. Tebeşir tozu yutmak nimetten diye fısıldıyor kulağıma dizelerden biri, telefonumun ekranı yanıp sönüyor, bir cevapsız arama! Ellerimi gezdiriyorum menüde, arama ayrıntılarına giriyorum:”Zaten çektim çekeceğimi kader kuyusundan/Ağzıma üç kere su, sonrası parçalanan zaman/ Burnumu sızlatan günah/ Ah işte bu tını/ Suyla temizleniyor incinen bir keman.”1Ayrıntılar diyorum, zarif bir kelimenin bile acı vereceğinden haberdar, acımıyor ciğerimize.

    Kalbime üç kere su; Tanımsız aralığın yorgunluğundan geliyorum, üstüm başım şiir elimde toprak var, akıllı telefonumda dijital ezan sesi, sesini kısıyorum, dünyanın gürültüsünden Allah’a sığınıyorum!

    Cevapsız Aramalar, taşranın merkezdeki en gür sedalarından biri olan Aşkar Dergisi şairlerinden Hüseyin Karacalar’ın ilk kitabı. Ancak şunu söylemeliyim ki bir ilk kitap olmasına rağmen sizi şiire doyurup aynı zamanda soluklanacak açlıklar bırakması nazarında iyi bir eser. İlk kitap toyluğu sezilmiyor, şiirleri emeklemeden direk yürümeye başlayan bir bebek misali. Bu durum nedense bana gecikmiş bir kitap izlenimi veriyor, çok önceden çıkması gerekirmiş de bir köşede sessizce beklemiş, bu sırada farkında olarak ya da olmayarak nasip kavramının altına çift çizgi çekmiş.

    Ekrandaki arama kayıtları, tenhada gül rengi bir tebessüm. Kalemi bırakıp harfleri bakışlarımla istila ediyorum. Yazdıklarımın bundan sonrası şiirin uykusuna yattığımdır, rüyada bir tahayyül biçimidir unutma sayın okuyucu!

    Birinci Cevapsız Arama: Kelimeler şiirin çırağıdır

    Sayfaları çeviren parmaklar, parmaklar ve parmaklar. Dünya dönerken sayfaların kalbime dik bir şiir çizdiğini düşünüyorum, ismi “Geç Kağıdı”. Karacalar’ın Cevapsız Aramalar’ında her ne kadar “ Sen Muş’ta Uzak Bir Kışta” isimli şiiri öne çıksada – iyi şiirlerinden biridir hakikaten- benim şiirim kitaptan evvel Aşkar Dergisi sayfalarında görüp vurulduğum “Geç Kağıdı” idi.

    Bir yaradan eksik olarak dünyaya gelmişseniz, eksiğinizi tamamlar dünya. Yara açar en zayıf yerinizden, ateşlenen kimi zaman bir kurşundur deler geçer teninizi, kimi zaman bir dizedir kanatır, zaten saklayamadığınız yaralarınızı. Sonra başka bir şiirden bambaşka bir dize dörtnala koşar imdadınıza, yamar yırtıklarınızı. Geç Kağıdı böyleydi bende, yırtığımın ortasına oturup elinde iğne iplikle şunları dikiyordu ruhuma: “…/koşa koşa ömrüme geç kalmak gibiydim/ Kenara çekilmek istedim anonslardan önce/ Bu fotoğrafı terli terli su içerken çektirdim.”2

    Kelimeler şiirin çırağıdır ve şair hepsinin acemisi. Herkesin birbirinin üstadı olduğu(!) şu dönemde, şair kişilerin sosyal medya hesaplarında günde bilmem kaç defa, dizelerinin canını okurcasına aforizmik ağıtlar yakmaları, kendilerinden başka kimseyi okumuyor izlenimi vermeleri, şiirden bir adım geri attırmışsa da adımımı, Karacalar gibi şairler hala bir mümkünün kanıtı. Elbet insan kendine değer vermeli, eserleri hakkında kelam etmeli ancak bıktırmamalı. Çünkü bıktığımız yerden soğumaya başlıyoruz!

    Karacalar, kelimelerin işgaline uğramış kalbini onları derleyip toparlayarak korumaya çalışan bir isim. Çünkü kalp yaşadığımız haz çağında en korunaksız uzvumuz haline gelmiştir. İman ve haz içindeki zıtlıklarda kimi zaman birbirine örtü olup kimi zaman kusur gören bir filmle karşımıza çıksa da Karacalar şiirinde kullanmış olduğu İslami imgeler, onun durduğu yönün göstergesidir. Şiiri, şairini tanımlayan bir unsur olmakla birlikte, şairinin olması gerekenle olan arasındaki sıkıntısının tezahürüdür birazda.

    İkinci Cevapsız Arama: Aradığınız Kişiye Şu Anda Ulaşılamıyor!

    Kalem ile haşır neşir bir elin aradığı ilk şey kendisidir. Şiir kendini tanıma sanatı olmakla birlikte bana göre yer yer kendinden mesafesiz bir uzaklaşma sanatıdır da. Çünkü hiç olmadığınız olamayacağınız bir şeyi yazma cüreti gösterebilirsiniz pek ala. Olmak istediklerinizi yazıp karşısına geçip ağlayabilirsiniz. En acısı olduklarınızı yazdıklarınızdır aslında ve belki çoğumuzun yaptığı budur. Kalabalıkta ağlayamaz örneğin Karacalar, bu durumunu“Sadakasını vermek istedim, kalabalıkta akamayan gözyaşımın ”3diyerekhaykırır okuruna, şiirinde kendini saklamayan bir şair olduğunu bu ve bunun gibi birçok dizesinde görmek mümkündür. Gizli olmayan aşikâr yanını “Görmek istediğiniz gizlilik yok bende”4 diyerek tesciller.

    Karacaların şiiri tümden parçaya varır nitelikte. Sanki her şiirin önce bütün haliyle rüyasını görmüş ve zihninde parçalanmış halini uyandıktan sonra tekrar toplamaya başlamış. Bir ayrıklık çukuruna düşmüyorsunuz bu nedenle okurken onu.

    Şahsiyetli şiirleri severim, bir kere beğenilme kaygısı gütmeden yazılırlar, demagoji ve aşırı romantizmden uzaktırlar. Hüzünleri ağlak değildir, birisinin kendisine mendil uzatmasını beklemez o şiir, güçlüdür kendi gözyaşlarını silebilir. Gerçek olmayan şeyleri içinde barındırmaz çoğu, bu bakımdan yaşayan dizeler barındırırlar içlerinde. Özeleştirisi yüksek şiirlerdir. Karacalar şiirinin bir şahsiyeti var, duruşu, davası var.

    Elimde birkaç dize, kendimi kaybetmiş kitabın ortasında dolaşıyorum, ben neredeyim, hangi cevapsız aramanın ayrıntısına ineyim? Elimde telefon bu sefer ben çeviriyorum numarayı: “Benim hayallerim var hayâ ettiğim hata ettiğim içine ettiğim hay aksi dediğim”5 tam buradayım, kulağımda bir anons: “aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor lütfen daha sonra tekrar deneyiniz!” Şiirden ve hayallerimden kayıp vermişsem, kendimde kendime ulaşılamaz hale gelmişsem bir daha denerim elbet. Şiir kendime yeniden gelmenin müsait bir yeridir ve ben şahsiyetli şiiri severim!

    Üçüncü Cevapsız Arama: Çağrıyı Sonlandırabilirsiniz!

    Cevapsız Aramalar’daki her şiir başlığı tek tek irdelenmeyi hak ediyor ancak bunu okuruna bırakmak en iyisi. Şiirin poetikasının eşiğinden atlayarak kalbine varmaya çalıştığım, yürüdüğüm yürüdüğüm, yazdan kışa dönüp dönüp okuduğum bir eserdi Karacalar’ın bu nadide çalışması. Eserinde Aşık Veysel’e, Neşet Ertaş’a, Karakoç’a selam verme şansını okuruna verdiği için de ayrıca teşekkürü hak ediyor şair. Karacalar’ın konuşkan şiirinin sesini dinlemek ister ve dizelerin ritmine kendinizi kaptırmak isterseniz eğer ıskalanmaması gereken bir eser Cevapsız Aramalar.

    Kitabın son sayfasında geldiğimde “Önce sen kapat” diyor şiir bana, inatçıyım, çünkü ruhumun peşinde dize dize, harf harf koşturdu beni bu eser. Ben kapatamam doğrusu sayın şiir, dilerseniz siz çağrıyı sonlandırabilirsiniz!

    Hüseyin Karacalar

    Cevapsız Aramalar

    Ebabil Yayınları

    63 sayfa

    Not: Bu yazı Ayraç Dergisi 75. Sayıda yayınlanmıştır.
  • ~~~1990~~~’LI YILLARDAN BU GÜN’E YAŞANMIŞ DOLU DOLU DUYGULAR .


    1.BÖLÜM

    EV’E ATEŞ DÜŞTÜ!


    1986 doğumluyum .
    Yıl 1990-1992 o dönemlerde daha yeni yeni çevresini görmeye başlamış neyin ne olduğunu öğrenen anne,baba,iki abla ,bir abisi olan bir çocuk .
    -Baba yurt dışında gurbette para kazanıp ailesini kimseye muhtaç etmemek için mücadeleler veren aile reisi .
    -Anne bütün mücadelesini çocuklarını korumak evine barkına sahip çıkmak için kendini parçalayan Kocaman yürekli bir ANNE
    -ABLALAR halk eğitim merkezlerinde dikiş nakış öğrenen öğrendiklerini evde dantel oya gibi şeylerle uğraşan yer yer komşu kızlarıyla sek sek oynayıp piknik yapan kızlar
    -Abi benden üç yaş büyük her fırsatta kardeşini tartaklayıp döven her fırsatta kavga gürültü yapan agrasif bir yapı .
    -Ben o dönemlerde ateşli havale geçiren eline baban diye bir fotoğraf verilen gece babasının fotoğrafını yastığa koyup yatan çocuk , annesinin dizinin dibinden ayırmadıgı
    Ateşi yükseldimi korkusuyla sürekli ateşini kontrol ettiği çelimsiz bir can
    Ateşler yükselmeye başlayınca baş edilemez durumlara girince bu hastalık soluk hastahanede alınıyordu doktor bey hemşire hanım derken hatırladığım kadarıyla Kocaman gönlü pamuk elleri olan annem beni hastahaneye sırtında taşıdı durdu dolmuş yok otobüs 2-3 saat de bir geçer bulunduğumuz mahallede onda da boş yer olmaz
    Korsan dolmuşlar olurdu onlarda da boş yok olsada millet fosur fosur sigara içerdi kapı açıldığı zaman sanki bir duman bulutu çıkardı dolmuştan .
    Genelde benim canım annem sırtına alır şansını denerdi diğer mahallelere gider ordan binmeye çalışırdık dolmuşa otobüse doktor yazar verirdi reçeteyi iki iğne vururdu bilmiyorum doğru tedavi oluyormuydum o dönemde ama şunu biliyorum kendi kulaklarımla duyduğum kelimeler
    -Doktor
    Hanım aylardır gelir gidersin bu çocuğu biz değil sen kurtarıyorsun kurtarıcısı sensin
    -Annem
    Günde 20 den fazla ılık su ile ateşini düşürmeye çalışıyorum yanımızdan leğen su eksik olmuyor Allah herkese şifa versin sizden de Allah razı olsun deyip reçeteyi eline alıp beni kucaklayıp gözler yaşlı yola koyulan bir anne .
    Günler geçiyor ben ateşler içinde yanmaya devam ekmek parasından artırıp pazardan portakal almış annem bana yedirmeye çalışıyor iştah ne mümkün alevler içinde havale geçirirken .
    -Baba kazandığı parayı yurt dışından bize gönderiyor gelen para ilaç masraflarına gidiyor perişan durumlar .
    KADIN VAR TAŞI AŞ EDER
    KADIN VAR EKMEĞİ TAŞ eder derler benim annem TAŞI AŞ edenler den .
    Rahatsızlıkdan iyice çelimsizleştiğimi gören annem beni resmen gıda destek kampına aldı
    Kasapdan kemik alıp kemik suyu yedirip içirmeler
    C vitaminleri
    Diğer gıda. Destekleri ev yapımı yoğurtlar
    Ve daha gibi leri o dönem i kapsayan
    ÇOK ŞÜKÜR HASTALIĞI ATLATTIK
    Sağlık olarak normale döndüm
    Allah annemden babamdan hastahanedeki doktorundan ve herkesten razı olsun .
    Çünkü mahallemizde bulunan benim akranım bir kızları olan komsumuz un evide yangın yeriymiş ben bunu sonradan öğrendim aynı rahatsızlıkdan müzdarip komsu evi baba devlet memuru olmasına rağmen kızının sağlığını kendilerini parçalamalarına rağmen koruyamamışlar ve o günahsız kardeşimiz ateşli havale diye bilinen o rahatsızlığa maruz kalmış bütün çabalara rağmen sonucu ağır
    Kalıtsal durumlar zihinsel engeller bedensel hasarlar Allah yardımcısı olsun kendisinin de ailesinin de benyaşadım çok da iyi hatırlıyorum .





    Antalya yaz dönemlerinde fazla sıcak bir memleket tir nem olayını hiç koymuyorum bile

    Mahalleden arkadaşlar o dönemler de kıraathane de babalarının yanına giderdi para tırtıklamaya yada hani vardır ya okey masalarında yancılar yer içer herşeye karışır ortaya laf atar hesaba karışmaz çocukluk arkadaşlarımda kısmen öyleydiler
    Sadece yer,gazoz ve oralet içerlerdi 😊
    Bende kıraathane merdivenlerine oturur hayaller kurardım babam gurbetten dönmüş kahvede arkadaşlarıyla masada oturuyor
    Oğlum ne geziyorsun gel amcana sövde erkek görsün kızını sana versin
    gazoz iç tost ye desin diye düşlenirdim .
    -Ev
    Gece kondu sıvasız annem ve ablalarımın pamuk tarlalarında çalışarak kazandıgı para ile pamuk işçisi toplayan çavuşun bir gece kondu yapılacak kadar ev arsasını satması
    annemin komşular a ustalara inşaat işçilerine rica minnet borç harç bir ev yaptırması ile herşey bir anda değişmeye başlıyor
    Baba hala yurt dışında ,
    Ev yapılmış duvarları örülmüş pencere yok Elektirik yok su yok sıva yok
    Sevinçliyiz sıvasızda olsa penceresizde olsa BİZİM EVİMİZ !!! bizimde evimiz var
    herkes çok mutlu babam bu durumdan habersiz ,


    -Sıcak havalar esiryor ama alev !
    Bir yaz ayı ben yine sokakda
    misket, gazoz kapagı, futbol oynamış kan ter içinde eve gelmiş
    kuru ekmek domates almış
    balkonda yer minderine oturmuş yiyorum annem söyleniyor bu çocuk niye normal yemek yemez ?
    pilav var fasulye var diye
    vel hasıl ekmeğimi domatesimi afiyetle yeyip arkadaşlarımla anlaştığımız gibi sokak da bekliyorum
    birileri gelsede oyun oynasak diye 
    işde saklambaç,yerdenyüksek,elimsende felan
    Geç oldu hava iyice karardı
    arkadaşlarımın annesi abisi felan sesleniyor annem çağırıyor,babam çağırıyor hadi .
    Herkes dağılma vakti geldiğini anlıyor
    o durumda tıpış tıpış evin yolunu tutan ben
    Evde annem hariç herkes uyumuş hava gerçekden çok sıcak
    evin içinde nefes almak zor gündüz sıcagı depolanmış gece evin içinde kullanılıyor sanki evimizin üstü beton arme dedikleri cinsten orada annem bize yer yatağı yapıyor öyle uyuyoruz.
    Ben o dönem tutturmuşum bir baba türküsü sağa babam sola babam anne babam babam babam
    Böyle uzanmışım sırt üstü kollarımı dirseklerden kavırıp ellerimi başımın altına koymuş gök yüzünde yıldızlara bakıp hayal kuruyorum .
    -Annem
    Oğlum nereye bakıp ne görüyorsun ?
    -Babam nerde ne zaman gelecek ?
    ( o arada bir uçak geçiyor sadece Çakar lambası görünüyor başka görünen birşey yok uçak yani işte )
    -Annem
    Bak uçak gidiyor gördün mü ?
    -EVET gördüm .
    -ANNEM
    BAK İŞTE BABAN O UÇAKLA GELECEK 😊
    -Allahım babam uçakla gelecek yaşasın
    Babam gelecekmiş , babam benim babam .!!!!

    Garip beden o sevinçle uyuyup kalmış tabi.
    Sonraları memleket den (Karadeniz bölgesi ) bize gelenler var amcalar ,dayılar gurbet e Antalya'ya geliyorlar çalışıp para kazanacaklar söz de .
    İnşaatlarda çalışıyorlar işde amelelik , getir götür işleri felan

    -Traji komik durumlar .

    Sevgili akrabalarım ,
    İnşaatda sıva ,duvar,kalıp kısaca inşaat ile alakalı bütün işleri yapıyorlar para karşılığında .
    Gel gelelim bizim evimizde yaşıyorlar para kazanmalarına rağmen babamın gönderdiği annem ve ablalarımın kazandığı paraları yiyorlar .
    Evin duvarı hala sıvasız ,badanasız
    Pencere yok (ince naylon ile kapatılmış )
    Odanın birinde çimento ,kireç ,ince sıva kumu
    Kapı yok .
    Annem diyor bizim herkese hayrımız dokunur
    Ama kimsenin bize hayrı dokunmaz
    Annem yerden göğe kadar haklı

    Komşunun kocası yevmiye li olarak gelip çalısıyor evi sıva yapıyor
    Evde o işden anlayan akrabalarım olmasına rağmen .

    -TİCARET PARA TATLI
    Mahalleye kurulan pazar yakın e Antalya sıcak en güzel ne satar ?
    SOĞUK BUZ GİBİ. SUUUUUU
    SOĞUKSUUUUU

    Cuma günleri öğlen saatlerinde dolaba buzluga çelik derin bir tabak da su koyardım boyum yetmez o an üstüne çıkabileceğim ne bulursam çıkar koyardım .
    Cumartesi sabah kalkar evde kullanılan yeşil su termosumuz vardı
    genelde Antalya'da evlerin olmazsa olmaz ev gereçlerinden 🙈
    Bir gün öncesinden koyduğum suyu buz tutmuş bir halde alır kurar termosa doldururdum
    üzerine suyunu koyar para kazanacağım büyük bir işletme gibi
    Bir hevesle kucaklıyorsun kaldırmak için kalkmıyor
    acaba neden kalkmıyor ?
    O yeşil termos su dolunca içine benden ağır olduğu için kalkmıyor 😂
    Ne yapmak gerek
    devirsem suyun yarısını döksem hayal edilen parayı yere dökeceğim
    olmaz para kazanmayı kafaya koymuşum .
    AŞ şirket kurar gibi iş ortaklarımı arkadaşlarımın arasından seçip ticarete girmemiz lazım .
    Kimler olmalı derken buldum
    Kepçe İlker (kulaklar kepçe kazanı gibi )
    İskelet Adnan ( zayıflıkdan bi gömlek daha zayıf )
    Sümüklü Tamer
    Ve ben

    Şirket kuruldu sermaye benden
    Taşıma bağırma onlardan
    Kazanılan para ikiye bölünecek yarısı benim kalan yarısı diğer 3 kişinin

    Kanter içinde pazar yerine ulaştık geçtik bir kenara sırayla yırtınıyoruz
    BUZ GİBİ SU
    SOĞUK SU
    SUUUUUUUU
    Biri geldi kaç para diye dedik abla siftah bedava
    Sonra insanlar talep oluşturmaya başladılar
    Ufaklık ver bi bardak su
    Kaç para
    Derken baktık olmuyor dedik ne verirsen

    5000-10000 lira

    İşler tıkırında ben musluk başında açıyor kapatıyorum sadece 😎
    AŞ şirket in de bugüne bugün %50 hisse sahibiyim .
    Kiminden para aldık
    kimine komşu para alınmaz dedik
    kimi fazla verdi anlayacağınız.
    Ne şiş yandı ne kebab bulduk çocukluk aklımızla bir yol
    pazar bitti para sayıldı paylaşıldı
    Herkesi bir heyecan sardı
    Dikişli futbol topumu alalım
    Yoksa abilerimizin alıp oynadıgı patlayan dikişli futbol topunun kenarını yırtıp içine plastik top koyup bisikletçide hava bastırıp
    Fazla masraf A girmeyelim mi
    Tasomu alalım
    Küçüklük miniklik dediğimiz bilye ( misket ) mi alalım renkli renkli
    Siyah çekirdek mi yesek
    Cino çikolatamı alsak
    Gazoz la probis bisküvi mi yesek
    Yada yukardaki mahalle bakkalına gidip bütün big boble sakızların hepsini mi alsak 🤣😂😎
    Yedik bütün parayı
    Mısır cıpsi
    Çikolata
    Çekirdek
    Gazoz
    Misket
    Taso
    Ne varsa harcadık
    Kendi kazandığımız paranın lezzetini kendimiz yiyerek anladık
    Okula başlamama 1 sene kaldı

    Farklı ticaretler yapmak istedim
    Ne yapa bilirdim
    Su işi tek başına yapılmıyor ortak lazım
    Tek yapmalıyım
    Ne
    Ne
    Ne ?????
    -Annem
    Oğlum küçük tepsiyi ver ordan !!

    BULDUMMMM!!!!
    Tepsi simit. Simit tepsi
    SİMİTTTTÇİİİ 🤨

    Nasıl olur derken

    Annemden ağlaya zırlaya
    20 simit parası kopardım ve küçük tepsiyi
    Heyecanla pazar günün bekliyorum
    Bir çok kişinin evde pazar günü kahvaltıyı ailecek yaptığını biliyorum

    Sonra duydum fırından simit alıp satanlar 6-9
    Arası sıraya girip
    Kuyruk bekleyip
    Simit alıp
    Bağıra bağıra satmaya gidiyorlarmış
    Cumartesi gecesi uyumadım
    Heyecandan gidip simit satacağım diye
    Saat kaç oldu bilmiyorum çünkü Saat evin içinde salonda

    Tepsiyi kaptığım gibi üstünde tshirt altta şort
    Ayakda terledikçe ayağından kayıp çıkan terlik
    Koştur koştur fırına

    -YENİ SEKTÖR YENİ İŞ
    Simitçilik sektöründe ilk iş günüm
    Yuh o ne
    Sanki ordu var kuyruk değil
    Hepsi benden büyük abiler hatta bıyıklı sakallı amcalar
    Benim burdan simit almam mucize
    Hadi aldık diyelim bu adamlar benden büyük işi biliyorlar
    Rekabet fırında başladı
    Kavgalar
    Dövüşler
    Sıraya kaynak olmalar
    Tepsiyle kafaya vurmalar

    Ortalık bir birine karışşa iyiden iyiye emin im arada domates gibi ezilir salça olurum

    AAaaAAAAAAAaaa !!
    Kepçe ilkerin abisi
    Canım abim en sevdiğim abim
    Fırında çalışıyor
    Abi abiii Mustafa abi

    Abi ben simit almaya geldim bekle 5 dk sonra çıkar simit alırsın
    Ver sen tepsini bana ben çağırırım seni
    -Kaçtane ?
    -Bukadar param var abi 🙄
    -22 yapar hadi 3 de benden 25 yapsın 😆
    - İşte ozaman anladım sen birşey yapmak istediğin zaman mutlaka destekleyen insanlar olduğunu

    -Tepsiye simitler dizilmiş bi işaret gel al diye
    Aralardan sıvışarak gidip aldım tepsiyi tutmak ne mümkün simit yeni çıkmış tepsiye dizilince tepsi ısınmış
    el kadar çocuğum ne bilim ben
    Mustafa abi öyle olmaz
    elde taşınmaz o
    al şu havluyu katla başına koy
    tepsiyide havlunun üstüne koy
    bi elinle şurdan tut
    elin acırsa öteki elinle değiştir
    biraz sonra soğur zaten dedi
    -HADİ HAYIRLI İŞLER
    Bismillah dedim aldım simitlerimi çıktım fırından köşeyi döndüm tecrübesizlikden aval aval yürüyorum
    Yürü yürü derken
    Bi ses duydum ses uzakdan geliyor ama gür
    -SİMİTÇİİİİİİİİİİİİİ
    SICAK SICAK TAZE TAZE

    Birşeyleri eksik yaptığım belliydi
    Bende bağırmaya başladım
    SİMİTÇİİİİ
    SİMİTÇİİİ DİYE

    Biri çıktı lan simitçi gel buraya ver iki simit
    Buyur abi
    2000 yetermi. Bereket versin abi

    2 O abiye
    3 bu ablaya
    5 şu eve derken
    Simitleri sattım 3 saat içinde döndüm geldim eve para sayıyorum
    Keyifli keyifli
    -Annem gördü naptın oğlum
    -Sattım geldim anne
    -Oğlum sen çalışma gerek yok daha yaşın kaç el kadarsın
    -Olmaz anne çalışacağım çalışmayı seviyorum !!


    Ohhh tamam dır işi çözdük
    Okula başlayana kadar simit sattım
    Part time işi full time A çevirdim

    Artık sabit hergün kapısına poşet asıp simit bıraktığım müşterilerim oldu
    Artık veresiye bile verdiğim müşterilerim vardı
    Artık günde 3-4 posta simit almaya gidiyordum fırına işleri büyüttüm fırının en iyi sokak simitçilerinden olmuştum .
    -ANNEM
    Gözün Aydın baban geliyor dedi
    -Ben kendimden geçtim gözler sulandı
    Özlem sona erecek BABAM geliyor
    O siyah beyaz fotoğrafıyla uyuduğum BABAM GELİYOR .
    -Ne zaman ?
    -2 gün sonra
    Şimdi söyleyin bana babasının
    Fotoğraflarıyla uyuyan çocuk o 48 uyurmu hiç ?
    -Evet uyumadım son demlerime kadar
    Ama uyuya kalmışım 😞

    Annemle uyurdum hep nasıl olduysa bi uyandım sabahın 8-10 u gibi felan
    günlerden hangi gün hatırlamıyorum ama çok geç değil çok da erken değil
    normal kahvaltı saatleri
    Sağımda annem solumda bıyıklı bir adam 🙄
    İçinde bir heyecan BABAM MI ?
    Hiç çaktırmıyorum uyandıgımdan habersizler derken annem uyandı kalktı kahvaltı hazırlığı yapıyor .
    Peşine mutfakdan gelen seslerden babam kalktı .
    ÖPTÜ BENİ 😭
    6 yaşına kadar babasını gördüyse bile hatırlamayan ben i 1992 senesinde öz be öz BABAM ÖPTÜ
    Ne yapacağımı bilemedim tek yaptığım ağlamak oldu içine içine kana kana ağlamak oldu .
    Durdum bekliyorum tecrübesiz im
    ne diyeceğim ne yapacağım ne der ne yapar ?
    BABAMM DA KALKTI  YATAKDAN İÇERİ GİTTİ .

    KALDIM YALNIZ DÜŞÜNÜYORUM NE OLACAK DİYE

    -MUTFAKDAN BİR SES
    -Oğlum gel bak kim geldi
    Kalk hadi kahvaltı yapacağız
    Herkes seni bekliyor
    Bak kim gelmiş ?

    1.BÖLÜMÜ BURDA BİTİRMEK SANIRIM UYGUN

    SİZLERDEN RİCAM  YORUMSUZ KALMAYIN OLUMLU YADA OLUMSUZ
    BİLİYORUM YAZIM,ANLATIM,İMLA HATALARIM VAR  BUNLARINDA NEDEN OLDUĞUNU DİĞER BÖLÜMLERDE DİLE GETİRMEYE ÇALIŞACAĞIM
    SAĞ KALIR YAZMAYA DEVAM EDEBİLİRSEM
    21.01.2020
    23:52
    Paketteki
    SON
    SİGARA İÇİLİYOR .....🚬
  • 64 syf.
    ·2 günde·9/10
    Vampir tarihine kapı açan mini hikayenin de içinde olduğu bu gotik kitap korku ve kaos dolu bir ortamı bize sunmaktadır. Kitabın başındaki çevirmenin Polıdorı hakkındaki sunuşu çok keyifli olmakla beraber devamında gelen bir mektup ile devam ediyoruz. Yazar babadan gelme bir gotik edebiyat tutkusuna sahiptir. Kayıp Cennet'in yazarı Milton ile Polıdorı'nin babası fikir alışverişlerinde bulunurken baba Polıdorı'nın evi de Milton'u kitabı için etkilemiştir. Aynı zamanda genç Polıdorı hikayeyi ilk olarak Lord Byron'un adıyla yayınlamıştır. Daha sonra herkesçe Polıdorı'nin kitabı olduğu anlaşılmıştır. Yazar Lord Byron dışında Frankestein yazarı Mary Shelley ve eşi Percy Bysshe Shelley ile birlikte bir Avrupa gezisinde verdikleri molada sessiz bir gecede bir odada hikaye yarışması yapmışlar. Frankenstein'de dahil olmak üzere bu kitap ve diğerlerinin bazı hikayeleri işte o haziran gecesi çıkmıştı. Mary Shelley'in annesi Mary Wollstonecraft'tır. Böylesine gotik çevresi olsa da 26 yaşının sonlarına doğru canlı kabuslar görmeye kadar giden ileri derece psikolojik nevrozlar görmeye başlamış ve kendisini zehirlemiştir. Babası 90 kız kardeşi 88 yaşında ölmüştür. Annesi de 89'unda ölmüş. Sanırım yazar kalan yaşamını ailesini dağıtmış.

    Aubrey adında genç bir bey Londra'ya geliyor. Lord Ruthven ile tanışmaktadır. Ruthven zevkine düşkün bir kişiliktir. Aubrey onu tam olarak çözememektedir ve onu bu zevk düşkünlüğünün fazla olduğunu söylemiştir. Aubrey Ianthe adından bir kadınla tanışır. Vampirlere olan inancı ve sohbetleri hoşuna gider. Aubrey bir gün Yunanistan'da hastalanır. Görüntüsü vampir gibidir. Sevgilisi Lord Ruthven'e haber verir o da hemen gelir. Aubrey hastayken bile Ruthven'in şehvetinden korkmaktadır. Lord Ruhtven bir gün silahlı saldırıda yaralanır. Kısa sürede de ölmüştür. Aubrey yaşanan bu hengamede durumu ciddileşmiştir hatta arada ölen Lord Ruthven'i gördüğüne dair fikirlerde bulunmaktadır. Hastalığı ciddileşen Aubrey kız kardeşinin evlilik gecesinde daha kötüleşir. Ruthven çıkagelmiştir ve kız kardeşinin kanını emerek susuzluğunu giderip orayı terk etmiştir. Ne talih ki Aubrey kanamadan dolayı o görüntüyü görmeden ölmüştür.