• 160 syf.
    “Bu dünya, masumiyetini kaybetmemiş, bilime rağmen var olan dünyadır.”

    Scruton, felsefe ve bilim ilişkisinin zemininde bulunan modern zamanımızın durumunu bu şekilde tanımlıyor.Bu şekilde tanımlamasının arkasında, pozitivistlerin felsefenin ilgi alanında olan soruları,daha doğrusu “sorunları” bilimsel metotlarla açıklamaya çalışmalarında yatıyor.Bu da tabii olarak kavram karmaşasına veya “anlam sorunsalına” yol açıyor.Bu durumda eli oldukça kuvvetli olan bilimsel metot, felsefenin özünde de yer alan,hayatın doğrudan kaynağından çıkan özleri de dahil olmak üzere doğayı; gözlemcilik ve deneysellik gibi kuramlarıyla “gerekçelendirmeye(nedenselleştirmeye)” çalışıyor.Nedensellik ilkesinin ardından yine bir başka nedensellik ilkesi geliyor ve bu böylece “şeylerin” arkasında yer alan “doğa kanunlarına” bağlanan bir sonucun elde edilmesine yol açıyor.Doğa kanunlarının arkasında da daha bütünsel başka doğa kanunlarının bilim tarafından “keşfedilmesiyle” bilimin doğasında yer alan gerekçelendirme silsilesi böylece devam ediyor.
    Bilimin metodu Scruton’un anlattığı gibi sürekli bir “keşfetme” arzusuyla,keşfedilmemiş olanın keşfedilmesinin verdiği hazla süregeliyor.Bu hazzı oluşturan kaynak da kendi içinde “doğrulanabilirlik ilkesi” tarafından sınamaya sokulmuş.Yani bilimsel metodun doğası,onun tamamıyla “yanlışlanabilir(falsifiability)” olmasından kaynaklanıyor.Bilimsel veri,gözlemlenebilir,sınanabilir ve hepsinden öte daima yanlışlanabilir olmak zorunda.Aksi halde böyle bir verinin “bilimsel” bir varsayım olmasının ufacık bir ihtimali bile bulunmamakta.”Falsifiability” konsepti, bilim felsefecisi Karl Popper tarafından dile getirilmiş.Karl Popper, bilimin metodunun kurucusu,bilimsel teorinin “bilimsel” nitelik kazanmasının kuramcısı olarak da tanınıyor.Onun konseptinde bilimsel veri; aynı Darwinci evrim prensibinde doğa tarafından çürütülme,birtakım doğal seleksiyonca tahribata,değişime uğrama sürecinin benzeri bir şekilde,”hayatta kalma” imtihanına tutuluyor.Fakat modern felsefeciler bilimsel yöntemin bu kıskacından “klasik felsefeyi” kurtarma derdinde gibi gözüküyorlar.Aynı Scruton’un ve Simon Blackburn’un de eleştirdiği gibi, Popper’in “yanlışlanabilirlik” konseptinin kendi içinde de yanlışlanabilir olabileceğini neden göz önünde bulundurmuyoruz? Pozitivist düşüncenin “doğrulanabilirlik ilkesinin”, kendisini nasıl doğrulayabiliriz? Aynı şekilde sınanabilirlik olgusunun kendisini nasıl sınayabiliriz? Bu alanda kullanacağımız kaynakların güvenilir olacağı konusunda nasıl teminat verebiliriz? Yanlışlama ve sınama gibi insan iradesi tarafından çıkarılan yöntemlerin “kesinlik,yanılmazlık” gibi vasıflarla nasıl tanımlayabiliriz? Bu tarz sorular, felsefeyi bilimsel yöntemin kıskacından kurtarmak namına oldukça önemli sorular.Scruton bu tarz soruların öneminden bahsettikten sonra eleştirinin kapsamını biraz daha genişletiyor:
    “Doğa dünyası yasalarla yönetilir ancak ne kadar derin olursa olsun,hiçbir bilimsel yasa,bir olasılık ifadesinin ötesinde kesin değildir.Doğal dünyada hiçbir şey için “böyle olmak zorunda” diyemeyiz, en fazla “böyle olması yüksek olasılık dahilinde” diyebiliriz.”

    Bilim, Scruton’un açıkça anlattığı gibi dünyanın görünüşünü açıklar,fakat onu tanımlamaz.Tanımlamaya, anlamlandırmaya çalıştığı zaman bir şeyler eksik kalır.Bu eksiklik kendini oldukça net bir şekilde belli eder.Fakat bilime göre bunda bir sakınca yoktur; cevaplayamayacağı,anlamlandıramayacağı hiçbir soru yoktur.Fakat durumun böyle olmadığını,bilimin varoluşumuza,ilk nedene ve bilince dair halen tatmin edici cevaplarının bulunmadığını rahatlıkla söylebiliriz.Bilimin bu alan dışı cevaplandırma eğilimi, kendini sadece felsefede göstermiyor.Bilimin alan dışı eğilimine sanatta,hatta teolojide de rastlıyoruz.”Tanrı’nın varlığının materyal bir kanıtı var mı?” gibi bir soru, bilimin giderek nasıl bir hal almaya başladığını çok net gözler önüne seriyor. Tanrı’nın belki de bütünüyle materyal bir düzen yaratmış olabileceği ihtimalinin, bilimin gözünde hiçbir değeri yok.Olmasını beklemek de fazlasıyla yersiz olacaktır.Ontolojik argüman olarak adlandırdığımız monist,Tanrısal varlığın kanıtı olan ilke; deneysel bilimin değil felsefenin ve teolojinin konusudur.Bilim bu tarz alanları deneysel yollarla açıklamaya kalktığında, deyim yerindeyse ne kadar saçmaladığını net bir şekilde görüyoruz.Bilimin aradığı yanıtların, soyut felsefi alanda bir karşılığı olmadığını açıkça belirtmemiz gerekir.Görünen o ki 21.yüzyıl, klasik felsefenin kendisini ilgilendiren alanlarını, deneysel gözlemci bakış açısının istilasından korumaya çalıştığı bir mücadele yüzyılı olacak…
  • İsveç Akademisinden birilerinin bu çalışmayı ödül alacak değerde olduğuna karar vermesinin bir önemi yok benim için; çoktan ödülü kazanmıştım. Asıl ödül keşfetme hazzıdır, keşfetme darbesidi, diğer insanların çalışmanı kullanmasını görmendir; bunlar gerçek şeyler, ün bence gerçek değil.