• "Tanrı'nın emirlerine inan ve onları yap, sonra o sana, anlama gücü verecektir. Sonuncuyu birincinin yerine koyma, bilgiyi Tanrı'nın emirlerine tercih etme, ancak alçak gönüllü ol. (..) Önce köklerini aşağıya doğru salan sonra da göklere uzanan bir ağaç düşün. O gücünü aşağıdaki köklerinden almaktadır. İşte sen de aşkın konuları anlamak için, [mütevazi olman gerekir]. Çünkü köksüz göğe doğru yükselemezsin. Bu, yükseliş değil olsa olsa yıkılış olur." (Augustinus," Faith Seeking Understending")
  • "Hepsi anımsanacaktı; ama herkes bekleyişi kadar büyüktü .
    Biri olabilecek olanı beklediği kadar büyüktü.
    Oysa imkansızı bekleyen herkesten büyüktü.

    Hepsi anımsanacaktı; ama herkes mücadele ettiği şeyin büyüklüğü kadar büyüktü."
  • 1. İskender Pala-Efsane
    2. İskender Pala-Od
    3. Kahraman Tazeoğlu-Simru
    4. Orhan Seyfi Şirin-Cennet Atları
    5. Dostoyevski-Yeraltından Notlar
    6.Tommaso Campanella-Güneş Ülkesi
    7.Antoine De Saint-Exupéry-Küçük Prens
    8.José Mauro De Vasconcelos-Şeker Portakalı
    9. Sabahattin Ali-Yeni Dünya
    10.Alfred Adler-Yaşama Sanatı
    11.Sabahattin Ali-Kuyucaklı Yusuf
    12.Thomas More-Ütopya
    13. Sabahattin Ali-Markopaşa Yazıları ve Ötekiler
    14.Soren Kierkegaard-Korku ve Titreme
    15.Jean-Paul Sartre-Bulantı
    16.Dostoyevski-İnsancıklar
    17.İskender Pala-Mihmandar
    18.Dostoyevski-Öteki
    19.Yevgeni İvanoviç Zamyatin-Biz
    20.İskender Pala-Şah ve Sultan
    21.Ahmet Ümit-Beyoğlu Rapsodisi
    22.Halim Bahadır-Karanlıkta Dans Ediyorum
    23.Stefan Zweig-Bir Kadının Yaşamından Yirmidört Saat
    24.Stefan Zweig-Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
    25.Stefan Zweig-Bir Çöküşün Öyküsü
    26.Ahmet Ümit-Kırlangıç Çığlığı
    27.İskender Pala-Abum Rabum
    28.Dan Brown-Başlangıç
    29.Stefan Zweig-Amok Koşucusu
    30.Anonim-Dede Korkut Hikayeleri
    31.Stefan Zweig-Yakıcı Sır
    32.Peyami Safa-Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
    33.Ömer Seyfettin-Pembe İncili Kaftan
    34.Michael Ende-Momo
    35.Anthony Burgess-Otomatik Portakal
    36.Stefan Zweig-Geçmişe Yolculuk
    37.Ahmet Ümit-Agatha'nın Anahtarı
    38.Ahmet Ümit-Bir Ses Böler Geceyi
    39.Ömer Seyfettin-Kaşağı
    40.Attila İlhan-Ayrılık Sevdaya Dahil
    41.Hüseyin Nihal Atsız-Deli Kurt
    42.Turgut Özakman-Romantika
    43.Hüseyin Nihal Atsız-Ruh Adam
    44.Gaston Leroux-Operadaki Hayalet
    45.Mevlana-Rubailer
    46.Dostoyevski-Kumarbaz
    47.Franz Kafka-Aforizmalar
    48.Grigory Petrov-Beyaz Zambaklar Ülkesinde
    49.Robert Hugh Benson-Dünyanın Efendisi
    50.Maksim Gorki-Arkadaş
    51.Nikolay Vasilyeviç Gogol-Bir Delinin Hatıra Defteri
    52.Platon-Diyaloglar
    53.Sun Tzu-Savaş Sanatı
    54.Edmondo De Amicis-Çocuk Kalbi
    55.Sigmund Freud-Bilinçaltı
    56.Anton Çehov-Öyküler
    57.Alfred Adler-İnsan Psikolojisi
    58.Sabri Kaliç-Tarihe Adını Yazdıran 100 Büyük Türk
    59.Honore De Balzac-Tılsımlı Deri
    60.Lev Nikolayeviç Tolstoy-Kazaklar
    61.Stefan Zweig-Ay Işığı Sokağı-Mürebbiye-Görünmeyen Koleksiyon
    62.Desiderius Erasmus-Deliliğe Övgü
    63.Stefan Zweig-İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar
    64.Niccolo Machiavelli-Prens
    65.İvan Sergeyeviç Turgenyev-Babalar ve Oğullar
    66.Peyami Safa-Fatih Harbiye
    67.Ahmet Mithat Efendi-Felatun Bey ile Rakım Efendi

    Yarım Bıraktığım:
    1.Bruno Schulz-Tarçın Dükkânları

    Şu An Okuduğum:
    1.Ahmet Mithat Efendi-Acaib-i Alem
  • 2019 Kitap Listem
    61 Adet kitap hazırladım aslında burada paylaşım yapmayacağım diye çıkardığım kitaplar hariç eğer öneriniz varsa alabilirim bu kitaplara yenilerini ekleyeceğim.

    1) Mister Pickwick'in Serüvenleri Charles Dickens
    2) Tanrının ağzından evrenin hikayesi Franco Felluci
    3) Ibn Batuta Seyahatnamesi
    4) Büyük Osmanlı Tarihi Hammer
    5) Mirati Hakikat Mahmud Celaleddin Paşa
    6) Siracul Muluk Muhammed b.Turtusi
    7) Seçkinlerin Ahlakı Nasreddin Tusi
    8) Ingvar Ambjörnsen Beyaz Zenciler
    9) Insan ve Devlet Osman Pamukoğlu
    10) Islam'dan Deizme Cazim Gürbüz
    11) Son 18 Saniye George Shuman
    12) S. Freud Uygarlığın Huzursuzluğu
    13) Paulo Coelho Veronika Ölmemeli
    14) Italo Svevo Zeno bilinci
    15) Henrich V. Kleist Michael Kohlhaes
    Ilber Ortaylı kitapları
    16) Osmanlı toplumunda aile
    17) Tarihimiz ve biz
    18) Türklerin Tarihi 2
    19) Imparatorluğun son nefesi
    20) Ilber Ortaylı seyahatnamesi
    21) Turklerin altın cağı
    22) Yakın tarihin gerçekleri
    23) Son imparatorluk Osmanlı
    24) Defterimden potreler
    25) Üç kıtada Osmanlılar

    John Fante
    30) Bahara Kadar Bekle
    31) Büyük Açlık
    32) Romanın Batısı
    33) Toza Sor

    Paul Auster
    34) New York Üçlemesi
    35) Karanlıktaki Adam
    Gustave Flaubert kitapları
    36) Duygusal Eğitim
    37) Bilir bilmezler
    38) Kasım
    39) Salambo
    40) Saf bir yürek
    41) Üç hikaye
    42) Doğuya seyahat
    43) Cehennem rüyası
    44) Mektuplar

    Cervantes
    45) Yüce sultan
    46) Oviedolu katalina sultan

    47) Pascal Mercier. Lizbon Gece Treni
    Mehmet Kaplan
    48) Şiir Tahlilleri. 1
    49) " " 2

    50) Ahmet Şafak Kurt 2015
    51) Ahmet Ağaoğlu 3 Medeniyet
    52) S. Kierkegaard. Meseller
    53) A. Haldun Terzioğlu. Aksaçlılar meclisi
    54) R. E. Koçi. Aşk yolunda.....
    55) G. Orwell. Neden Yazıyorum
    Tess Gerritsen
    56) Bir Sırrım Var
    57) Ucubeler
    Ilya Ehrenburg
    58) Fırtına 1. Cilt
    59) Fırtına 2. Cilt
    60) Dipten Gelen Dalga 1. Cilt
    61) " " " 2. Cilt
  • Bir gün bir tiyatronun perde arkasında yangın çıktı.Palyaço gelip izleyicileri uyardı.İzleyiciler bunun bir şaka olduğunu düşünüp alkış tuttu;palyaço söylediklerini tekrarlayınca alkışlar arttı.Bana sorarsanız dünya böyle sona erecek:Her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu sanan cin fikirli tiplerin tezahüratları eşliğinde.
  • 200 syf.
    ·Puan vermedi
    Cioran hakkında bir inceleme de ben yazmak istiyordum ta ki Gendaş Yayınları'ndaki Kenan Sarıalioğlu'nun ön sözünü okuyana kadar. Sanırım bu ön sözden sonra yazamam dedim. Buraya bırakıyorum ön sözü.
    PARİS ÇÖLÜNDE BİR MÜNZEVİ
    Cioran yüzyılın başlarında Romanya'da, yeni doğan çocukların gözyaşlarıyla karşılandığı, yaratılıştan Şeytan'ın sorumlu tutulduğu Thraclar ve Bogomiller arasında dünyaya geldi. Oldukça mutlu geçen çocukluk yıllarını, uykusuz gecelerinde "sayıkladığı" binlerce aforizmalarla ödeyecektir, Paris'te, Odeon Sokağı'nda… Gece Cioran için, uykusuz geçen gece demekti ve bir uykusuzun her gün çarmıha gerilmesi, İsa'nın bir kerecik çarmıha gerilmesinden çok daha beterdi. Cioran, Bergson üzerine bir tez yapmak için gittiği Paris'te, gönüllü olarak sürgündedir. "Bilinçsizlik bir vatan, bilinç bir sürgün" diyerek yerleştiği Odeon Sokağı'ndaki ünlü kırma tavanlı dairesindedir. Rumence yazdığı son yapıt olan "İndreptar Patimus" (Mağlupların Kitabı)'ndan sonra dilini de terk eder ve Fransızca yazmaya başlar. Kardeşi Aurel' e yazdığı mektupta, dil değiştirmekle tüm varoluşundan vazgeçmiş olduğunu yazar. Bergson'dan da vazgeçmiştir ve artık o "kuşkunun Aristokratı"dır. Her sistemi bir put sayar, köleleştirici, ruhu köreltici bir zorba gibi görür. Aristo, Aquinalı Thomas ve Hegel, düşünce tarihinin en büyük zorbalarıdır. Mistiklere ilgi duyar, her zaman "biraz" Budist olduğunu da söyler, "biraz Budist olmak" mümkünse tabii... Avilalı Theresa, Bouddha, Eyüp, Sankara, Nietzsche, Chamfort ve tüm öteki "lanetliler" onun en "yakın" dostlarıdır. Mistiklerin Tanrı'yla insandan insan konuşur gibi konuşmaları Cioran'ı derinden etkilemiştir. Yaşadığı çelişkiler, onu herhangi bir öğretiye bağlanmaktan alıkoyar. Uykusuzluğun ve "umutsuzluğun doruklarında" gezinirken şöyle mırıldanır: "Tanrı vardır, yoksa bile!"
    *
    *
    *
    Çelişik düşünceler yaşadığını kendisi söyleyen biri hakkında, bir "ana fikir ' e" indirgenebilen bir yazı yazılabilir mi? Felsefede "sistem" bir yazıdaki "anafikir" ise, bu sistem-dışı filozofla ilgili yazının anafikri ne olabilir? Hegel sistemine düşman, bir başka sistem-dışı filozof Danimarkalı Kierkegaard'ın tüm düşüncesinin ve hayatının özünü oluşturan, mezar taşının alnındaki "O, bir bireydi" cümlesi, sanırım Cioran için de en uygun anlatımdır. Öyle bir birey ki, "başkalarından on bin yıl önce ya da sonra yaşamayı, insanlığın başlangıcına ya da sonuna ait olma duygusu"nu içselleştiren, "insan çağının şafağında ilahların kahkahasını" duyan modern bir hilkat garibi, insandan kaçan bir insan güzelidir! "Kendi içinde Tanrı kadar çıplak ve zavallı" olmaktır dileği. Ne ölüme doğru koşmakta ne de ölümden kaçmaktadır. Kaçtığı doğum felaketidir. O, doğarken yitirmiştir her şeyi! Doğmuş olmak sakıncalıdır. "Yaşamak, savaşı kaybetmektir!" Ve "yanlış duyum yoktur" Cioran'a göre: B ir yaşantının, bir duyumun yanlış olabileceğini ileri sürmek için, hayatın ya da hakikatin dayandığı hangi "real" temeli gösterebilirsiniz? "Duyumların yanlış" demek, "sen bu düşü yanlış gördün" demekle aynı şey değil midir? Hayat ve dünya karşısında "nesnel" "nesnel" bir tavır, hayatı yaşayamamaktır, başkasını da "bir eşya, bir ceset gibi ele almaktır ve kendine de ölü gömücü gözüyle bakmaktır". Oysa hayat, bizi ölü gömücü olarak değil, gömülen ölüler olarak taşımaktadır!

    *
    *
    *
    Cioran'ı anlamıyorum! Onu anlamam ne mümkün, ne de gerekli… Düşümde gördüğüm benekli bir yılanı nasıl okşadığımı, ya da kar ortasında kızarmış bir nar ağacını nasıl gördüğümü anlayamıyorsam! Anlamak, kavramlarla ya da kavrama varmakla mümkün mü? Tüm yaptığımız, sürüngenler gibi toprağa (hayata) yapışmak ve onu koklamaktan ibaret olmasın! Aşk, evet aşk! Schopenhauer'in dediği gibi doğa'nın bize bir "oyun"u ise, bizler de bu ölümcül oyunda Hayyam'ın piyonları gibi karanlık bir sandığa atılmaya mahkum isek, ne kalır geriye bizden? Kalır; sözlerimiz, şiirlerimiz, yapıtlarımız, yani "koltuk değneklerimiz" kalır. Yaşadıklarımız değil de yaşamak istediklerimiz, yaşayamadıklarımız kalır geriye. Paradoks bu, değil mi? Olsun, hem hakikat hem paradoks olan yaşamdan geriye kalanlar, "yaşamış olduğumuz"un izleri, hatta kanıtları olabilirler, ama "yaşam"ın tek gereksinmediği şey de "gerekçe"ler, kanıtlar değil midir? Bir söz vardır halk arasında: "Kağıt parçası kadar hükmümüz yok! " Doğrudur, çünkü o kağıt parçasını üreten, yaratan hayatın kendisi, üreticiliğini de, yaratıcılığını da "ölümcül" oluşuna borçlu değil mi? Yaratıcı, çünkü ölümcül! Yaşamdan geriye kalanlar var, fakat geriye yaşam kalmıyor!
    *
    *
    *
    Cioran'ın Tanrı'sı, "mutlak" bir varlık değildir, ama yine de büyük harfle yazılır: Olmadığı halde var olan bir Tanrı'dır o! Böylesine imkansız bir gerilimin varoluşudur Tanrı... İnsanın çaresizliğidir, sürüp giden mutsuzluğuna başka anlamlar, farklı nitelikler yükleyerek yaşattığı, yücelttiği acıların toplamıdır. Morg ve Piramitler arasında bir fark yoktur. Dahası bu "farksızlık" Varlık ve Yokluk için de söz konusudur. Can çekişen birinin ya da bir ayyaşın kulağına fısıldayabilecek küçük bir "hakikatimiz" olabilseydi, başka hiçbir kitap yazmaya değmezdi... Hakikat ya da hayat, bir peygamberin kıvılcım ve gizem saçan sözlerinden daha çok, yorgun bur savaşçının gözlerinden okunur!
    *
    *
    *
    Yapıtlarını anadilinin dışında, başka bir dille üreten yazarlar çoktur. Ve kuşkusuz her birinin türlü nedenleri vardır kendilerince, Peki Cioran, anadili Rumence'yi terkedip Fransızca'ya niçin "sığınmış"tır? Sadece Fransızca'ya değil, tüm modern" münzevi"lerin "çöl"üne, Paris'e de? Daha çok okunmak, tanımak isteği mi? Sanmıyorum. Onun kaygısı "social" olmaktan öte "existential" bir kaygıydı. Onun sorunsalı şu ya bu hayat, şu ülke değil hayatın, dünyanın kendisiydi. Saçmalık ve yabancılaşma idi. İşte bu saçmalık ve yabancılık da en "anlamlı" biçimde ancak bir Yabancı Dil 'de kurgulanabilirdi! Anadilde "yalnızım "yalnızım ve yabancıyım!" derken bile insan, kendi soluğu ile ısındığını bilir, hiç değilse anadili ona "yabancı" davranmaz. Sanırım Cioran yabancı dili, yabancılığı için, "yersiz yurtsuzluğu" için seçmiştir. Trajedinin bile bir mantığı vardır, ama hayatın yoktur, çünkü saçmadır Cioran için. B öyle bir saçmalıkta acının anlamı olmadığı gibi, avunma olanağı da, gereği de yoktur. Çünkü özgürlük de yoktur. Eğer özgürlük, en yalın anlamıyla "kendine bağlılık" ise, bu saçma dünyada, insanın kendine bağlılığının olanağı da, anlamı da kalmaz. Gerçek özgürlük, insanın doğmadan önceki yaşamındadır, doğarken her şeyi ile birlikte özgürlüğü de yitmiştir onun. Ne suç ne günah ilgilendirmez onu. İşte bunun için, "Tanrı ya da insanlardan gelecek hiçbir sitem Cioran'ı yaralayamaz, onun vicdanı hiç doğmamış gibi rahattır!" Evet, böyle der Cioran... Ama kardeşi Aurel, l948'de Romanya'da antikomünist bir komplo iddiasıyla tutuklanıp yedi yıl hapse mahkum olurken, o kendini sorumlu tutacaktır: Ona yazdığı mektuplardan dolayı... "Her şey"i "hiçbir şey" olarak algılayan çağımızın bu "uykusuz" adamı, "ölümün, içinde geviş getirip hayatı sindirdiğini" hissederek yaşadı. Hayatı da umursadı, ölümü de... En iyisinin, hiç kimsenin elinde olmayan "hiç doğmamak" olduğunu düşünüyor ve aptal bir gülümsemeye takılıp kalacağını da bile bile varoluşuna bir anlam arıyordu. Uzun gezilerinin birinde, Normandiya kırlarında rastladığı bir cenaze töreninde ayaküstü sohbet ettiği bir köylü, ona hayatın da, her şeyin de anlamını iki sözcükle anlatıvermişti: "Evet bayım, bu kadar... Hepsi bu... "
    Kenan Sarıalioğlu
    12 Ekim 1997
    Eski Cezaevi
  • 112 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    "Ne şair olacak kadar mutsuz, ne filozof olacak kadar kayıtsız... Sadece uyanığım ben, ama mahkum olacak kadar uyanık."

    Emil Michel Cioran'ın okuduğum ilk kitabıydı ve başlamak için çok iyi bir kitap olduğunu düşünüyorum. Hocası Susan Sontag'a göre (Cioran) "Sistematik felsefeye karşı Kierkegaard, Nietzsche çizgisini sürdürüyor." Bu kitabın, yer yer de Schopenhauer'ın "Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar" eserini hatırlattığını söyleyebiliriz.

    Cioran, bu kitabı ilk olarak 25 yaşındayken Rumence olarak yazıyor. Yıllar sonra Fransızca'ya çevrilirken Cioran'ın esas metinden birçok bölümü attığını, bazı parçaları ise değiştirdiğini öğreniyoruz. Türkçe çeviride öncelikle Fransızca'dan çevrilen metinle karşılaşıyoruz ve daha sonra da asıl metinde geçen ve Fransızca metinde yer almayan bölüme göz atma şansımız oluyor. Fransızca'ya çevrilen metinde değil ama Rumence olan bölümde annesinin neden "Biz öldükten sonra yazmalıydın." dediğini anlıyoruz. İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa'da böyle bir metin kaleme almanın riskli bir tercih olduğunu düşünebiliriz.


    "İnsanların iç çekişlerini kendi boşluğuna gömüp onlara kucak açan bir Tanrı'ya istedikleri zaman başvurabildikleri bir dönem yaşanmıştır. Bugün acılarımızı, sıkıntılarımızı anlatabileceğimiz biri olmadığı için teselli bulamıyoruz."

    Bunun açık bir şekilde Nietzsche'den esinlenerek yazıldığını söyleyebiliriz. Dünya Savaşı'nın yıkıntıları üzerine yaşanan hüznün ve genel olarak "Tanrı öldü" fikrinin üzerine yazıldığını görüyoruz. Zaten kitabın neredeyse tamamında buna benzer cümleler varken, bu en çarpıcısı demek mümkün.


    "Kimileri hâlâ yaşamın bir anlamı olup olmadığını soruyor. Bu aslında yaşamın katlanılabilir olup olmadığını sormaktır. Burada problemler bitiyor ve çözümler başlıyor."

    Bu da yine Nietzsche'den etkilenen bir şekilde, Avrupa'nın ve modern dünyanın yaşadığı değer krizini işaret eden bir cümle. Yaşamın katlanılması üzerine soru sormayan, sadece yaşamı olduğu gibi kabul eden modern toplum, ona göre çözüm değil problem yaratıcı.


    "Bir Hristiyanı önemsemiyorum çünkü ancak yakınındaki insanları sevebiliyor o. İnsanı yeniden keşfetmek için çöllere gitmem gerekir."

    Yine toplumdan duyduğu huzursuzlukla yazdığı bir cümleyi görüyoruz. Ona göre, Hristiyanlık (veya muhafazakâr dincilik) kabul edildiği sürece, toplumsal kriz devam edecek. Tüm insanlığı sevmek olmadığı sürece, 'ancak yakınındakini sevmek' devam ettiği sürece toplumsal düşmanlıklar, savaşlar engellenemeyecek.


    Yine toplumsal nefretine işaret eden ve neden bu kadar yoğun bir şekilde Tanrı'yla ilgilendiğini açıklayan cümlesiyle bitirelim:

    "İnanmak kibirle başlar. Keyifli bir şey değilse de her halükarda 'onurlu'dur. 'O'na tutku duyulmayınca insanlarla ilgilenmek zorunlu olur. Daha da aşağı düşmek olur mu?"