• ......yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek......
    “Cinsel ilişki yoktur” demişti filozof Lacan. Ona göre iki kişi arasında cinsel ‘birleşme’ olanaksızdı. Herkes fena sarsılmıştı. Feministler, felsefeciler, sosyologlar, psikiyatrlar ve eli kalem tutan, Lacan’ı bilen bilmeyen hemen herkes şaşkınlık içindeydi. İki kişinin arasında bir cinsel ilişki gerçekleşemez diyordu çünkü o. Aslında bir eylem olarak cinsel ilişki vardı ancak bu sanıldığı gibi bir ilişki biçimi değildi. Cinsel birleşmenin cinsleri bir araya getirmediğini aksine ayrıştırdığını savunuyordu. Ona göre cinsel birleşme bir ilişki yaratmaz aksine ayrıştırırdı. ‘Aşka Övgü’de Badiou bunu özetliyordu: “Lacan bize aslında herkesin, hani denebilirse, kendi işine baktığını anımsatır. Elbette ötekinin bedeninin aracılığı söz konusudur, ama sonuçta zevk yalnız sizin zevkiniz olacaktır. Cinsellik birleştirmez, ayırır. Çıplak olmanız, ötekinin bedenine yapışmanız bir imgedir, düşsel bir tasarımdır. Gerçekteyse, zevk sizi ötekinden uzaklara, çok uzaklara götürür… Cinsellikte ötekinin aracılığıyla da olsa kendinizle ilişki içindesinizdir.”

    Kısacası iki insan arasında geçen ‘sevişmek’ aslında bir ilişki biçimi değildir. Ve her aşkı ilk dokunuşun öldürmesi biraz da bundandır. Aşk denilen şeyse işte tam da cinselliğin o tatmin edilemeyen, tekrarlayan, kendini yineleyen boşluğuna dolan ve onun açığını kapamaya çalışandır. Aşk bu nedenle gereklidir. Ancak bu noktada Badiou bir tehlikeye dikkat çeker. Ona göre aşk, kapitalist tüketiciler dünyasında büyük bir tehdit altındadır. Bu nedenle aşkın yeniden icat edilmesi ve aynı zamanda da savunulması gerekmektedir.

    Aşka yönelen en önemli tehditse güvenlik tehdididir. Aşka bakışımız artık iktisadidir. Kapitalizmin özgürlük adı altında bize dayattığı ‘ahlaksız’ bir ‘ahlaktır’. Badiou’ya göre bu ‘sıfır riskli’ bir aşk anlayışıdır. Çağımız aşklarında rastlantıya ve beklenmedik olana yer yoktur: “Güvenlikçi aşk, ana ilkesi güvenlik olan her şey gibi, iyi bir sigortası, iyi bir ordusu, iyi bir polisi, iyi bir kişisel zevk psikolojisi olan için risksizlik anlamını taşır, tüm risk karşısındakinin üstüne yıkılır. Kaldırımdaki çukurlardan metro koridorlarındaki polis denetim noktalarına, her şeyin sizin rahatınız ve güvenliğiniz için yapıldığını söylediklerini fark etmişsinizdir.” İşte aşk risksizlik ve güvenlikçi bir anlayışla neredeyse sigortalı masa başı bir işe dönüştürüldüğünde bitme noktasına gelir. Âşık artık karşısındakine söz vermeyendir. “Aşka çağdaş güvenlik kurallarına göre hazırlamışsanız kendinizi, rahatınıza uymayan ötekini başınızdan savabilirsiniz”. Birisi “acı çekiyorsa, bu onun bileceği iştir, sizi ilgilendirmez”. İşte bu nedenle günübirlik ilişkiler ölümüne söz verilen aşkların yerini almıştır.

    Peki, bize ekonomik altyapıda neler pompalanıyor ki aşka olan bakışımız da zedelenmiş durumda? Bunu da Bauman’dan özetleyelim: İnsanların bir arada yaşamasından kaynaklanan her sorunun üstesinden gelebilmenin ve bunları çözebilmenin tek yolunun ekonomik büyüme olduğuna, insanın mutluluk arayışını tatmin etmenin tek yolunun sürekli artan tüketim olduğuna ve hem sosyal adaletin hem de düzenin sağlanması için aynı anda gerekli olan tek şeyin rekabet (hak edenlerin yükselmesi/hak etmeyenlerin elenmesi) olduğuna inandırıldık. Bu üç şey için kanıta gerek yoktur. Doğal olarak vardır ve inanılmalıdır. Kapitalizmin Tanrısı paraysa kutsal ayetleri işte bu üç madde olarak görülebilir.

    İşte bütün bu tüketim düzeninde aşkın, etiğin ve tine ilişkin diğer şeylerin zedelenmeden kalması zaten olanaklı değildir. O nedenle Baidou ısrarla aşkın yeniden icat edilmesi gerektiğini savunur. Ama bu icat yukarıda bahsettiğim ve mali kapitalizmin amentüsü sayılan maddelerden azade olmak zorundadır.

    Artık çağımız, erotik aşkların son bulduğu, onun yerine ‘bilimsel/iktisadi’ aşkların geldiği bir çağdır. Bauman kullan-at türü ürünlerin, hızlı çözümlerin, anlık tatminin, hiçbir çabayı gerektirmeyen ilişkilerin, bütün risklerin güvence altına alındığı bir hayatın yaşandığı modern toplumda aşkın da diğer metalara benzer kılındığını ‘Akışkan Aşk’ta ne de güzel anlatır.

    Lacan “cinsel ilişki yoktur” dediğinde burada bahsedilmesi gereksiz derinlikte kavramsal oyunlar oynamıştı. Ancak bunu derken ilişkinin yokluğundan daha fazla onun arkasındaki ilişki tarzına dikkat çekerek bir başka uyarıda bulunuyordu. Tüketiciler çağında aşkın geldiği kötü hali anlayabilmenin yolu dayatılan ilişki biçimlerinin yerle bir edilmesi için gereken zemini hazırlamak olmalı. Bizlere düşen görevse büyük. Ölümün bile pornografik bir gösteri haline getirildiği bir dünyada yaşıyoruz. Artık ölüm bile tüketilen bir nesne haline getirildi. Ölüm kadar güçlü bir şeyin bile karşısında duramadığı modern dünya, kırılgan aşklarımızı hallaç pamuğu gibi atıverdi. Artık aşk elimizi yıkadığımız su, üstüne bastığımız toprak parçası ve konuşmaktan daha fazla bizim yalnızlığımızı elimizden alan akıllı telefon kadar işlevseldir hepsi bu. Artık kurtarılması gereken ve her gün daha fazla eriyip giden bir aşk hepimizin gözleri önünde durmaktadır. O nedenle her mücadelenin bir parçası biraz da aşk olmalıdır. O nedenle aşkla mücadele, aşk için mücadele zorunludur. Peki, ne zamana dek? Ne demişti şair: “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”
  • Anadol’u Eşekler Yedi mi? (Ekonominin bir numaralı şehir efsanesi):
    "Eşeğin Anadol’un tadına baktığı konusu, Türk insanının kendine olan güvenini ortadan kaldıran bir anekdottur. Efsanenin başkahramanı olan Anadol, Türkiye’de seri olarak üretilen ilk otomobildi. 1928’de, Ankara’da kurduğu Otokoç firmasıyla Ford Motor Company’nin distribütörlüğünü alan Vehbi Koç, 1946’da da resmen Ford’un Türkiye temsilcisi olmuştu. Fakat Koç, Türkiye’nin kendi yaptığı otomobile Türk insanını bindirmenin zamanının geldiğine inanıyor ve bu nedenle Ford’la ortak bir otomobil endüstrisi kurmak istiyordu. Koç’un otomobil kısmının müdürlerinden Bernar Nahum ve Kenan İnal 1954’ten beri Ford’un müdürleriyle görüşüyor, ancak bir türlü sonuca ulaşamıyorlardı. 1956’nın başlarında Koç, Nahum ve İnal ile birlikte, Başbakan Adnan Menderes’ten Henry Ford II’ye hitaben yazılmış mektubu da alarak ABD’ye gitti. Ford Motor Company ile yapılan yoğun temaslar sonucunda otomotiv konusunda işbirliğine varıldı. Bunu 1959’da topluluk için önemli bir adım olan Otosan’ın kuruluşu izledi. Ford kamyonlarının montajına Otosan’da başlandı. Sac ile araba kalıbı yapmak o sıralar pahalı olduğu için, fiberglastan araba yapma fikri, Anadol’un doğuşunun en önemli yanıydı. Böylece, 1966’da seri üretime geçen ilk yerli otomobil Anadol, Ford işbirliğiyle üretilmeye başlanarak piyasaya sürüldü.
    Anadol’un ilk Türk otomobili olarak piyasaya çıkması o yılların belki de en popüler olayıydı.
    Nihayetinde Türkiye’de de artık bir otomobil üretilmişti. Anadol, 1966’da Otosan kapısından çıkarken onu, üretiminin devam ettiği 1984’e kadar 87 bin Anadol takip etti. Ancak Anadol piyasaya çıktığında, aleyhine çeşitli yazılar yazılıyor ve “fiberglas” gövdeyi atın, öküzün yiyeceğinden bahsediliyordu. Tiyatrolarda oyunlara da konu olan bu duruma rağmen, halk zamanla Anadol’u sevdi ve Türkiye’nin her tarafına yayıldı. Bu söylentiden Vehbi Koç bilerahatsızdı. Bir sabah gazetenin birinde Anadol otomobilin çamurluğunun tamir edilmek üzere tamirhaneye bırakıldığı, gece yerde kalan çamurluğun ertesi sabah yarısının fareler tarafından yenmiş olduğunu okudu. Koç, Ber-nar Nahum’u aradı. “Farelerin çamurluğu yediğini de okudun mu?” diye sordu. Nahum’un yanıtı, bu haberin de asparagas olduğunu gösteriyordu: “Anadol otomobilinde yere indirilecek bir çamurluk yoktur.”
    Anadol, o günlerin yan sanayi yokluğunda çok iyi düşünülmüş bir otomobildi. Anadol’u üreten Koç, Türkiye’de otomotiv endüstrisinin kurucusu oldu. Fiberglas gövdesiyle alay etmek için yıllarca bu gövdeyi eşeklerin ve keçilerin yediğinden bahsedildi. Oysa, Anadol’dan çok önce dünyanın en büyük otomotiv şirketi General Motors da fiberglas gövde kullanıyordu. Fiberglas madde bugün sadece otomotiv sanayiinin değil, uzay ve havacılık sanayiinin de en önemli girdi maddelerinden biridir. Son olarak, 1970’lerde niçin Tofaş ve Oyak’ın otomobilleri sac gövdeden yaptığı konusuna gelince... Petrol krizi nedeniyle petrol türevi olan fiberglasın fiyatı o kadar artmıştı ki artık onu kullanmak eskisi kadar yararlı olmaktan çıkmıştı."

    Bankaların İçini Boşaltmak (Türklerin önüne geçemediği bir hastalık türü): Bankaların içini boşaltma alışkanlığı bilinmesine rağmen, devletin neden gerekli önlemleri almadığı konusu gerçekten çok enteresandır. Gelelim konunun ayrıntılarına. 1997’den itibaren bankacılık sektörü, ekonominin en sağlıksız ve en kırılgan sektörü hâline gelmişti. Beklenen oldu ve son bankalar operasyonu için 1999’un son günlerinde düğmeye basıldı. Süreç, Egebank, Yurtbank, Esbank, Sümerbank ve Yaşarbank’ın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF)’na devredilmesiyle başladı. Eylül 2000’de ise, “İkinci Yeğen Vakası”nın baş aktörü Yahya Murat Demirel, Egebank’ın 1 milyar 300 milyon dolarını hileli yollarla kendi hesabına aktarmak suçuyla tutuklandı. Kamuoyunda bu operasyonunun asıl amacının “Ekim ayında siyasete dönüyorum” diyen 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in önünü kesmek olduğu yönünde genel bir kanaat oluştu. Egebank’la başlayan operasyon zinciri hızla yayıldı. Sümerbank ve Yurt-bank’ın eski sahipleri Hayyam Garipoğlu ve Ali Balkaner de tutuklandı. Her gözaltı ve operasyon yeni bir sansasyona yol açıyor ve Türkiye’nin “ünlüleri” birer birer cezaevine konuluyordu. BDDK Başkanı Zekeriya Temizel’in, “Başka batık banka yok” açıklamasından kısa bir süre sonra Sabah gazetesi ve ATV’nin sahibi olan Dinç Bilgin’e ait Etibank ile Ceylan Grubu’nun elinde tuttuğu Bank Kapital’in yönetimine el konuldu.
    Bankaların içi çok çeşitli yol ve yöntemlerle boşaltılmıştı. Türkler, bu konuda yine alkışlanacak çeşitli yaratıcılık yöntemlerine imza atmıştı. En sık başvurulan yöntemlerin başında, “Back to Back” geliyordu. “Sen bana ver, ben de sana vereyim” biçiminde özetlenen yöntem şöyle işliyordu: Kendi şirketlerine sınırlı miktarda kredi verebilen banka sahipleri, bir başka bankadan kredi alıyor, buna karşılık kendi bankasından, aynı miktarda krediyi diğer banka sahibinin şirketlerine veriyordu. Böylece yasak deliniyor, iki taraf da istediği paraya kavuşmuş oluyordu. Hor-tumcular ise, Egebank’ta olduğu gibi hayali şirketlere verdikleri krediyi daha sonra özel hesaplara aktarıyordu. Operasyonlar gösterdi ki o dönem Türkiye’de “Back to Back” yöntemini uygulamayan banka ya da grup neredeyse yok gibiydi.
    İçleri boşaltılan bankaların devlete getirdiği yük, özelleştirmeler dolayısıyla elde edilen gelirin çok üzerindeydi. Bu arada devletin el koyduğu bankaların zararı önce devletin, sonra da yeni vergiler yoluyla vatandaşın sırtına yüklendi. Bankaların içini boşaltan ve topluma ciddi yük bindiren işadamları ise kısa bir süre sonra serbest kaldı. Çete davalarının DGM kapsamından çıkarılarak ağır ceza mahkemelerine verilmesiyle, banka sahipleri ve yöneticilerinin tamamı ilk duruşmalarında serbest bırakıldı. Batık bankalar operasyonunun simgesi hâline gelen Yahya Murat Demirel’in tahliye edilmesiyle batık bankalar operasyonu tamamlanırken, devlete ciddi bir fatura kaldı. 2008’de iki BDDK görevlisi, krizler sonrası TMSF’ye devredilen 24 batık bankanın net maliyetini çıkardı. Bu hesaplamalara göre, 1994-2003 yılları arasında TMSF’ye devredilen bankaların tasfiye süreci, faizleriyle birlikte Hazi-ne’nin tam 91.4 milyar dolarını yuttu (Cumhuriyet, 06.06.2008). Sizce daha fazla söze gerek var mı?"

    "Bir Gripin Al, Bir Şeyin Kalmaz (Popüler hayatımıza girerek markayla özdeşleşen bir söz): Necip Akar, yaptıklarıyla Türkiye’nin örnek alınabilecek sayılı girişimcilerinden biri oldu. Ürettiği ürünlerin içinde en dikkat çekenlerden biri de Gripin’di. 1935 kışında bütün ülkeyi saran grip ve nezle salgınını dikkate alarak yeni bir ilaç geliştirdi. Tek ambalaj hâlinde satılan Gripin’in ağrı kesici, grip ve nezle hastalıklarını çabuk ve pratik tedavi eden özelliği bulunuyordu. Gripin’in grip, nezle, soğuk algınlığı, romatizma ve her türlü ağrı dindirici özelliği kısa sürede anlaşıldı ve “Bir gripin al, bir şeyin kalmaz” sözü slogan hâline geldi. Ayrıca her yerde bulunabilmesi, ucuzluğu, tek ambalaj hâlinde olması dolayısıyla satışlar âdeta rekor seviyeye ulaştı. Yerli bir ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak kabul gören Gripin, halk tarafından çok kısa sürede benimsendi. Özellikle sıtmanın kol gezdiği yıllarda, Kininli Gripin âdeta tek ilaç olarak kullanıldı ve yurdun en ücra köşelerinde halk tarafından aranır oldu."

    "Dolmuş (Pratik Türk zekâsının, dünyaya kazandırdığı önemli bir inovasyon): 1929 Dünya Ekonomik Krizi’nin Türkiye için “teğet” geçmediği yıllarda bütün esnaf gibi taksiciler de kara kara düşünüyordu. Fakat çok geçmeden onların imdadına Aşçı Halit yetişti.
    Bir süredir taksicilik yapmaya başlayan Aşçı Halit’in, kriz nedeniyle bazen siftah yapmadığı oluyordu. Sürekli müşterisi olan Musevi işadamı, işlerinin bozulduğunu ve artık taksiye binemeyeceğini söyleyince Halit, aynı yöne giden dört müşteriye ücreti paylaşmalarını önerdi. Bu önerinin kabul edilmesiyle, Nişantaşı-Eminönü dolmuş seferleri de başlamış oldu. Üstelik Halit günlük servisini yaptıktan sonra boş yatmak yerine, Karaköy İskelesi önüne gelip “5 kuruşa Taksim” diye müşteri avına çıkıyordu. Halit’in buluşunu, Civan Ali ve Saim Baba da izleyerek Türkiye’de dolmuşçuluğun resmî başlangıcına imza attılar. Kısa süre sonra Karaköy-Taksim hattına ek olarak Şişli-Pangaltı, Fatih-Beyazıt ve Sirkeci-Karaköy hatları da ortaya çıktı. Hatların oluşmasıyla dolmuş olarak kullanılan otomobiller de değişmeye başladı. Gelirini artırmak isteyen dolmuşçular, otomobillerinin ortasına bir sıra daha ekleterek yedi kişi alacak hâle getirdiler."
  • "Belirtilmesi gereken önemli bir husus da, psikiyatride artık hastalık kavramının olmadığıdır. Çünkü hastalık diye tıpta ancak belirli bir nedenden olan, belirli bir tablo kastedilir. Oysa psikiyatrik bozukluklar çeşitli nedenlerden, birden fazla nedenin bir arada etkilemesinden ve diğer bozukluklarla birlikte olabildikleri gibi, aynı nedenler bir başkasını hiç de hasta etmeyebilir. Bunun için hastalık ya da sendrom sözcüğü yerine “bozukluk = disorder” sözcüğü yeğlenmektedir."

    "Modern psikiyatrinin sembolik doğum tarihi olarak Fransız Devrimi’nden sonra, o zaman delilerin kapatıldığı bir tür tımarhane olan Bicetre’in 1793’te bir akıl hastanesi sıfatını kazanması ve Phillippe Pinel’in onun başına getirilmesi sayılmaktadır. Aslında o sırada oldukça modern akıl hastaneleri başka yerlerde de vardı ve bir süreden beri psikiyatrik hastaları tedavi de etmekteydiler. Ancak Pinel’in hastaların zincirlerini dramatik bir şekilde çözmesi ve bunun Fransız Devrimi içindeki sembolik anlamı bu olayı öne çıkarmış ve bu tarihten sonra akıl hastaları kesinlikle tıbbın ilgi alanı içinde olarak sayılmıştır."

    "Bunun yanında ABD’de özellikle 2. Büyük Savaş’ın ardından çok gelişen ve diğer ülkelerden farklı bir gelişme gösteren psikiyatri bilimi, orada psikiyatrik hastalıklar için daha farklı bir sistemleştirmeyi zorunlu kılmış ve bunun üzerine 1952 yılında, ICD’nin 6.’sı yürürlükteyken, Amerikan Psikiyatri Birliği (American Psychiatric Association – APA) Amerika için ayrı bir liste hazırlayıp yayımlamıştır. Bu liste de Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve İstatistik El Kitabı (Diagnostic and Statistical Manual for Mental Disorders – DSM) adını taşımakta ve bu da gereksinimlere göre yeniden revize edilmektedir. Şu anda DSM IV yürürlüktedir. Zaman içinde bu iki sınıflandırma sistemi birbirini etkilemiş ve ikisi birbirlerine yaklaşmıştır. Gene de sistematizasyonun farklı olması ikisinin tam çakışıp birleşmesini önlemektedir. Türkiye’de ikisi de kullanılmaktadır. Ancak yayınlarda İngilizcenin ve ABD kaynaklarının daha ağırlıklı olması yüzünden, meslektaşlar arasındaki konuşma ve yazışmalarda DSM sistemi daha çok kullanılmaktadır. Fakat resmi yazı ve istatistikler için ICD kodunun kullanılması zorunludur. Biz de bu kitapta DSM kodlamasını kullanmayı yeğleyeceğiz.
    Bu kodlamalarda her bozukluk üç haneli bir sayı ile gösterilir. Sonra bir nokta konup gene bir ya da iki haneli bir sayı ile o bozukluğun alttiplerine işaret edilir. 295.30 Şizofreni – Paranoid tip, 295.20 Şizofreni – Katatonik tip, 300.4 Distimik Bozukluk, 296.40 Bipolar I Bozukluğu gibi."

    "Ruh hastalık ve bozukluklarında şimdi de kullanılmakta olan eski bir ayrım vardır. Ağır tablolarla seyreden, organik yani yapısal bir bozukluktan ileri gelmeyen, zihinsel yeti ve özelliklerde çeşitli bozulmalarla kendini belli eden ve temelli olarak düzelmeyen bozukluklara Kraepelin tarafından konan adla psikoz adı verilir. Buna karşılık daha hafif seyreden ve salah (düzelme), hatta şifa ile sonuçlanabilen durumlara da sinir bozukluğu anlamına gelmek üzere nevroz denmiştir. Bu adlar artık geçerli değilse de, durumun ağırlık ve ciddiyetini belirtmek üzere halen kullanılmaktadır. Psikozların en önemli örneği şizofrenidir."

    "Bir psikoz türü de yansıyarak paylaşılan psikotik bozukluktur (Folie a Deux). Yerleşik bir hezeyanı olan kişi ya da kişilerle yakın ilişkisi olan bir başka kimsede ortaya çıkan bir hezeyan durumudur. Genellikle karı-koca arasında hezeyanın paylaşılması söz konusudur. Bu kişilerden biri asıl hezeyanı üreten kimsedir ve diğerleri daha çok onu izlemektedir. Üç ve daha fazla kişinin paylaştığı hezeyanlar da olabilir."

    "Sosyal fobi tanımadığı insanlarla karşılaşabileceği ya da başkalarının gözünün üzerinde olacağı kaygısıyla, bir ya da çok sayıda toplumsal eyleme katılmaktan belirgin ve sürekli korku duymaktır. Kişi küçük duruma düşeceğinden, utanç duyacağı tarzda davranacağından korkar. Ve anksiyete içinde kalır. Genel deyimde utangaçlık denilen durum budur. Çocuklarda gençliğin ilk yaşlarına kadar oldukça normaldir."

    "...Daha sonra kimi morfolojik özellikler dikkati çekmeye başladı ve piknik tipti olanların şöyle, astenik tipte olanlarınsa böyle kişilikler olduğu ileri sürüldü. Bu morfolojik düşünceler günümüzde de etkindir ve kısmen doğruluk payları da vardır. Daha sonra ise dinamik psikolojinin kavram ve kuramları öne geçti. Freud’un kişilik üzerine olan düşünce ve buluşları ile Jung’un geliştirdiği kişilik kuramı geçerli hale geldi. Freud’la güdülerin önemi anlaşıldı. Jung ile de bunun da gerisinde toplumsal dürtülerin ve toplumsal etkilerin önemi belirginleşti. Daha sonra ise davranışçı psikolog ve fizyologların saptamaları önem kazandı. Şimdilerde daha çok eklektik yaklaşımlar geçerlidir. Baldwin’in rol kuramı önem kazanmıştır. Buna göre her insan, toplumu içinde çevresinin kendine verdiği ya da kendi seçtiği birtakım rolleri oynamaktadır. Ve onun kişiliği bu roller çevresinde oluşur. Öte yandan İngiliz psikologların savundukları McDougall’ın özellikler kuramı da önem taşımaktadır. Bu kurama göre kişinin doğuştan gelen ve sonradan edindiği özellikleri vardır ve bunlar birbirini etkileyerek ve bir tür inşa ederek kişiliği meydana getirmektedir."

    "Borderline (sınırda) kişilik bozukluğu: Genç erişkinlik döneminde ortaya çıkar ve değişik koşullara bağlıdır. Kişiler arası ilişkilerde, benlik algısında ve duygulanımında tutarsızlık ve belirgin dürtüsellikle ayırt edilebilen sürekli bir kişilik örüntüsüdür. Gerçek ya da hayali bir terk edilmeden kaçınmak için sürekli çaba gösterir. Kişileri gözünde aşırı büyütür ve en küçük sapmada yerin dibine sokar, ilişkisi gergin ve tutarsızdır, gelip gider, apaçık bir kimlik karmaşası içindedir. Tutarsız benlik algısı ya da kendilik duyumu vardır. Kendine zarar verme olasılığı yüksek alanlarda dürtüselliği vardır. Örneğin para harcamada ölçüsüzdür, pervasızca araba kullanır, madde kötüye kullanımı olur. İntihar girişimleri olur, en azından intihar tehdidinde bulunur, göz korkutur. Duygudurumunda belirgin tepkiselliğe bağlı duygusal irritabilite vardır. Örneğin genellikle birkaç saat süre ile anksiyetesi ya da aşırı sinirliliği olur. Kendini sürekli olarak boşlukta hisseder. Uygunsuz, yoğun öfkesi vardır ya da öfkesini denetim altına alamaz; sık sık hiddetlenir, öfkesi geçmek bilmez, sık sık kavgalara girişir. Gelip geçici paranoid düşünceleri vardır ya da ağır dissosiyatif semptomlar gösterir. Bu bozukluk tanısını koyabilmek için yukarıdaki belirtilerden en az beşinin bir arada bulunması gereklidir. Ama unutulmamalıdır ki, her toplumda sınırda özellikler taşıyan pek çok insan yaşamaktadır."

    "Psikiyatri ve klinik psikoloji içindeki bütün görüşler dört ana grupta toplanabilmektedir. Bu gruplamada terapinin dayandığı teorik temeller ve hasta-hekim ilişkisinin biçimi göz önünde tutulur. Bu dört yaklaşım sırasıyla organik-biyofizik, davranışsal-bilişsel, fenomenolojik-varoluşsal ve intrapsişik-dinamik yaklaşım kümeleridir."

    "Örneğin fobi tarzında korkular, saç yolma ya da tırnak yeme alışkanlığı ve yeme bozuklukları, davranışçı terapiye iyi yanıt verir ve gerçekten de giderilebilir. Oysa bu davranış büyük olasılıkla aile içi çatışmalara verilen bir tepkidir. Bu da çoğu kez gözden kaçar. Sadece bu tepkilerin mekanik bir şekilde ortadan kaldırılması, büyük ve çözümsüz bir bunalıma yol açacaktır. Dikkatsizce yapılan davranışçı terapi sonrasında intihar olayları sıktır. Çünkü kişinin, ruh dünyasındaki ağır zedelenmeyle başa çıkmak için kullandığı savunma düzeneği elinden alınmıştır ve onun yerine kullanabileceği başka bir düzenek de konmamıştır."

    "Freud’un oluşturduğu Viyana Psikanaliz Birliği’ne katılmış olup da sonradan ondan ayrılarak kendi özgün yolunu çizen Carl Gustav Jung ve Alfred Adler’in sonradan kurup geliştirdikleri akım okulları da psikanalitik ana akımdan sayılır. Analitik görüşlere dinamik görüşler de denir. Çünkü ruhsal yapıda birtakım dinamiklerin etkin olduğu görüşündedirler.
    Bu analitik ve dinamik denilen görüşlere göre, erişkin yaşlarda ortaya çıkan ruhsal bunalım ve bozuklukların temelinde, çocuğun çevresinde olup biten çeşitli yaşam olaylarını, çevresindeki kişiler arasındaki etkileşimleri, kendi gelişim evresine göre algılayıp kaygılandığı ve o olaylara karşı gene kendi gelişim evresine göre bir dizi savunma düzenekleri oluşturup kullandığı bilgi ve varsayımı yatar. Bu düzenekler çocuğun ruhsal yapısında daha başka değişimlere de neden olur ve böylelikle ruhsal gelişip serpilme yerine, bir dizi çarpılmalar olur. Oluşan çarpılmalar, daha sonraki gelişim evrelerinin de aynı ya da karşı doğrultuda çarpılmasına yol açar, fakat kişinin o ilk kaygısını ve korkusunu yatıştırır ve acı veren o korku ve kaygıların yeniden ortaya çıkmasını engeller. Ancak böyle çeşit çeşit çarpılmalarla gelişen ruhsal yapı, başka olaylar karşısında çok uygun olmayan davranış özellikleri göstereceği gibi çok daha kırılgan ve dayanıksız hale geldiğinden kolaylıkla yıkılıp çökebilir. Çocukluk kaygıları korkutucu oldukları için bilinç alanından atılır ve bastırılırlar. Onlara karşı o sırada kullanılan kaçınma ve savunma manevraları da ileri yaşlarda bilinç alanı dışında kalmıştır. Ama insanın sinir sistemi hiçbir yaşantıyı unutmaz. Unutuldu sanılanlar yalnızca bilinç alanı dışına itilmiştir, fakat bütün o anılar ve onlara karşı uygulanan savunmalar bilincin dışında canlı ve aktif olarak kalır. Bu anılar kendi istencimizle yeniden bilince getirilemez. Bunlar ancak çok özel ve olağandışı durumlarda yeniden ortaya çıkabilir. Oysa kişi bütün yaşamını bu eski yaşantılar ve deneyimlerin kılavuzluğunda sürdürmektedir. Böylece bilinçdışı, bastırılmış eski yaşantı, korku ve kaygıların vereceği acılardan korunma işlevi gören savunmalardan oluşur. Bu bilinçdışında bütün bu güçler birbirleriyle süregelen dinamik bir etkileşim içindedir. Tedavi, bunların yeniden bilinç düzeyine çıkartılarak o düzeyde “çalışılması” ile, yani bilinçli olarak algılanıp ruhsal yapıya uygun şekilde entegre edilmesiyle sağlanır."

    "Ancak bu noktada biz psikiyatrların her zaman Galilei kadar yürekli olamadığımızı da itiraf etmemiz gerekir. Birçok noktada toplumların değer yargıları karşısında boynumuzu bükmekteyiz. Toplumlar da değer yargılarını çok yavaş değiştirir. Bunun tipik bir örneği eşcinsellik karşısındaki tutumlardır. Eski hastalık listelerinde eşcinsellik de bir bozukluk olarak gösterilmekteydi. Ancak bunun bir hastalık olmayıp toplumda her zaman belli oranda bulunan normal bir durum olduğu yavaş yavaş ileri sürülmeye başlanınca, sonunda bu davranış, bozukluk listelerinden çıkartıldı. Bunun gibi şimdilik bozukluk sayılan kimi durumlar ileride belki de bozukluk listelerinden çıkartılacak, şimdi normal sayılan kimi davranışlar da bozukluk sayılıp listelere alınacaktır."
  • "Yararlandım, yardım et!"
    - Seni duyamıyorum, ne dedin?

    Yossarian aniden bu kadar çok bağırmaktan, bu sinir bozucu, çileden çıkarıcı, saçma durum yüzünden bitkin düştüğünü hissederek kırılgan bir sesle yanıt verdi. Ölüyordu ve kimsenin umrunda değildi. "Boş ver."
    Joseph Heller
    Sayfa 384 - İthaki