Uzun bir hikayenin bir anlatıcının iki kişinin ağzıyla anlatılıyor. Hikaye konusu bakımından hoş, akıcı ve heyecanlı bir hikayedir. Amok koşucusunun nasıl bir psikolojik etkisinde olduğunu hissettiren ve anlatan bir hikaye. “İnsan her şeyini kaybedince kalan son şey için çaresizce savaşır, geriye kalan son şey ise onun mirası olan bu sırdı.”:::!!!
Konuşamamaktan sıkılan ve sitem eden doktorun tüm sırrını hindistandan çıkan bir gemide avrupalı birine anlatır.
Gayri meşru bir çocuk ve onun alınmasını isteyen zengin bir kadın ama bu isteğini doktora küstahça dile getirir ve doktorda bu isteği geri çevirir. Pişman olan doktor peşinden koşar tıpkı bir amok koşucusu gibi yani hunharca koşarak ve önüne çıkanlara vurarak, tekmeleyerek...
Hülasa, doktor kadına mektup yazar kadın olumlu yanıt verir ama kadın ölüm döşeğindedir doktor yardımına gittiğinde kadın ölür ve ikisi arasındaki sırrı kimse bilmez.
Ardına gazeteler o kadının denize atılarak yok edildiğini yazar ama gemi firması bu olayı ört pas etmeye çalışır..
Güzel kitaptı bence bir solukta bitti tavsiye ederim
Yani ne desem bilemedim. Adamın amok illetine yakalandıktan sonra yaşadıkları o kadar güzel anlatılmış ki. Ve her Zweig kitabındaki gibi olayların gidişi, anlatış tarzı, ortaya attığı sorular ve tabiki sonu çok etkileyiciydi. Sanırım geçen yıl Türkçesini okuduğum için İngilizce okurken neredeyse hiç zorlanmadım. (Başlarda -sanırım betimlemelerden dolayı- sinirlendim biraz ama sonradan bayağı açılıyor) Ve evet ikinci kez okumama rağmen bu kez daha çok etkilenmiş gibi hissediyorum. Stefan Zweig okumak istiyorum diyorsanız adamın yazısını ve insanların yazılarında beğendikleri neredeyse her şeyi bu kitapta bulabilirsiniz, gerçekten yazarı tanımak için en uygun kitaplardan bence. Daha önce hiç Zweig okumadıysanız mutlaka bir şans vermelisiniz, zaten tek oturuşta bitiyor hiçbir şey kaybetmezsiniz. Ben de bunun Türkçesiyle başlamıştım diye hatırlıyorum. Bu arada okuduğum kitabın basımı burada olmadığı için bulduğum tek ingilizce basımı seçmek zorunda kaldım, aslında okuduğum kitabın yayınevi Karbon Kitaplar ve ingilizce 6 kitaplık bir set olarak almıştım. Fiyatı çok uygundu ve arayınca kolaylıkla bulursunuz diye düşünüyorum.
İyi akşamlar :)
Ah evet yardım etmek insani bir görevdir bu sizin favori soluganınız. Zarif bir hanımı yakaladı yakaladığınız da bu cümleyi kurup dilimi pek de güzel çözdünüz iyi niyetiniz için teşekkür ederim ama yalnız kalsam daha iyi size içimi açtım ve duygularımı önünde sergilediğim için kendimi daha iyi Hissettigimi sanmayın sakın hayatım paramparça ve hiç kimse onları yeniden bir araya getiremez....
Amok'un ne olduğunu biliyor musunuz? "
"Amok mu?..Galiba hatırlıyor gibiyim .. Malezyalılarda bir tür sarhosluk .."
"Sarhosluktan öte bu.. Delilik, insanın öfkeden gözünün dönmesi gibi bir şey... Hiçbir alkol zehirlenmesi ile kıyaslanamayacak kadar korkunç ve dehşet verici bir saplantı .."
Okurken merak uyandıran, biraz da heyecan veren bir kitap
Kitabı okumadan önce bilmiyordum, Amok kelimesi bana sadece bir yarış çağrıştırıyor gibiydi. Kendimi bir at yarışında bulacağımı sanarak başlamıştım kitaba doğrusu, hipodrom falan bekliyordum.
Amok, Malezya kültüründe insanın katliama dönük bir çılgınlık ve cinnet haline girdiği bir hastalığın adıdır. Amok koşucusu ise bu hastalık aktifleştiğinde önüne geleni öldüren kişiye verilen addır. “Amok”, çalıştığı hastanede yaptığı bir yolsuzluk nedeniyle Endonezya'ya sürgüne gönderilen Alman asıllı bir doktorun hikayesini konu alıyor. Uzun bir süre boyunca izbe ve kendisinden başka beyazın olmadığı bir yerde çalışan doktor, alkol ve depresyonun etkisiyle gitgide tükenmeye başlar. Bir gün bir tüccarın güzel ve İngiliz eşi muayenehanesine gelerek kendisinden gizli bir şekilde kürtaj yapmasını ister. Uzun süredir beyaz kadın görmeyen doktor ise ondan para yerine kendisini vermesini ister. Bu noktadan sonra işler git gide içinden çıkılmaz bir hâl alır. Doktor artık tıpkı bir amok koşucusu gibi mantıksız, durdurulamaz bir çılgına dönüşmüştür. “Amok”, Stefan Zweig'ın insanın en güçsüz yanlarını dâhiyane bir şekilde işlediği özel bir hikâyedir. Eseri asıl özel yapan ise devamlı intihar eğiliminde olan Zweig'ın hikâyede tamamen kendi iç dünyasını ve çalkantılarını aktarmasıdır.
Bir bayanın yardımını geri çevirdikten Sonra pişman olan ve ona yardım etmek için peşinden bir amok koşucusu gibi koşan bir karakteri anlatıyor okumaya değer bir hikaye
“Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum… Neden bu kadar çok Zweig kitabı okumaya başladım, bilmiyorum...”
Stefan Zweig okuyanlar bilir, Zweig'in bir kitabını okuyan kişi artık iflah olmaz ve bütün kitaplarını okumaya başlar. Adeta bir Amok Koşucusu gibi...
Peki Amok koşucusu nedir? Hemen cevaplayayım, bir tür çıldırma durumudur. Bu tabir, bugün dünyanın her yerinde benzer cinnet olaylarında faili tanımlamak için kullanılır. Kökeni bir çeşit intihar saldırısı geleneğine dayanır. Amok koşucusu sonuna kadar savaşır sonunda savaştığı şey uğruna ölür.
Hem ülkemizde, hem de dünyanın pek çok yerinde, bir dizi insanı öldürüp ardından kendisini öldüren insanların haberlerini sürekli duyuyoruz/okuyoruz. İşte bunların hepsi birer amok koşucusu. Bu durumun aktörlerinden, şayet hayatta kalanlar varsa, ifadeleri de genelde şöyledir; “Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum…”
İşte amok koşucusu da böyledir. Bir çıldırma haliyle harekete geçer. Kendisinin gücü kalmayacak ve artık düşüp ölecek hale gelene kadar karşısına çıkan her şeyi yok etme eğilimindedir.
Esasen yazarımız Stefan Zweig da bir amok koşucusudur. Yaşamına intihar ederek son verdiğini düşünürsek, kısmen de olsa yazarın da bir amok koşucusu olduğunu söyleyebiliriz.
İlk okumaya başladığımda ne okuduğumu anladım desem yalan olur derken bir anda olayların içerisinde buldum kendimi. Kitap nedenini bilmediğimiz bir kaza ile başlıyor, kahramanımız olayları anlatmaya başlıyor. İnsanların birbiri ile muhabbetinden, gülüşmelerinden, mutluluklarından rahatsız olan kahramanımız huzuru gündüzleri uyuyarak, geceleri ise ayakta kalarak bulmaya çalışıyor. Bir gece huzuru tek başına bulduğunu sandığı bir zamanda yanan piponun çıkardığı ışık bulunduğu ortamda yalnız olmadığını öğrenmesine vesile oluyor.
Kitabın kapağındaki Amok Koşucusu ismi; Malezyalı iyi yürekli sıradan birinin içkisini içip, duygusal olarak umursamaz ve monoton bir moda girdikten sonra bıçağını kaparak, hızla at gözlüğü takmış gibi hedefe kilitlenip dosdoğru koşmasından bahsediyor.
Kahramanımız yalnızlığını başka biriyle paylaştığı gecelerde artık hikâyesini Amok Koşucusuna benzeterek anlatmaya başlıyor. Başarılı bir doktor olan kahramanımızın kibir ve egosuna yenilerek nasıl bu duruma düştüğünün hikâyesini anlatıyor. Kahramanımızın hikâyesinde kibri, nefreti, duygusallığı, aşkı ve sonunda yaşamış olduğu pişmanlığa tanıklık ediyoruz. Yaptıklarını takdir etmeyenler olabilir ama sonunda sözüne sadık biri olduğunu göstermiş olması kahraman üzerindeki olumsuz havayı dağıttı diyebilirim.
İnce bir kitap, başlarda biraz sıkıcı gelse de ilerleyen sayfalarda hikayenin akışına kapılıp gidiyorsunuz.
Keyifli okumalar dilerim…
Stefan Zweig, Avusturyalı yazar ve gazeteciydi. Edebi kariyerinin zirvesinde olduğu 1920'li ve 1930'lu yıllarda, dünyanın en çok çevrilen ve en popüler yazarlarından biriydi.
Zweig, Viyana, Avusturya-Macaristan'da büyüdü. Honoré de Balzac, Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi ünlü edebiyatçılar hakkında Üç Büyük Usta (1920) ve belirleyici tarihsel olaylar hakkında Yıldızın Parladığı Anlar (1927) adlı tarihsel incelemeler yazdı. Ayrıca Joseph Fouché (1929), Mary Stuart (1935) ve Marie Antoinette'nin biyografilerini yazdı. Zweig'ın en bilinen kurgu eserleri arasında Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (1922), Amok Koşucusu (1922), Korku (1925), Karışık Duygular (1927), Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat (1927), psikolojik roman Sabırsız Yürek (1939) ve Satranç (1941) yer almaktadır.
1934 yılında Almanya'da Nazi Partisi'nin yükselişi ve Avusturya'da Ständestaat rejiminin kurulmasının bir sonucu olarak Zweig, İngiltere'ye göç etti ve 1940 yılında kısa bir süre New York'a ve daha sonra yerleştiği Brezilya'ya taşındı. Son yıllarında bu ülkeye aşık olduğunu ilan edecek ve Brezilya, Geleceğin Ülkesi adlı kitabında bu ülke hakkında yazacaktı. Yıllar geçtikçe Zweig, Avrupa'nın geleceği konusunda giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradı ve umutsuzluğa kapıldı. 23 Şubat 1942'de Petrópolis'teki evlerinde eşi Lotte ile birlikte aşırı dozda barbitürattan ölü bulundu. Eserleri birçok film uyarlamasına temel oldu. Zweig'ın anı kitabı Dünün Dünyası (1942), I. Franz Joseph yönetimindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküş yıllarındaki yaşamı betimlemesiyle dikkat çeker ve Habsburg İmparatorluğu hakkındaki en ünlü kitap olarak anılır.