Ellerim hâlâ titriyor.
Hayatım boyunca okuduğum ancak bir kaç eserde hissettiğim; tuhaf, ezici, derin ve hastalıklı bir hisse sürükledi bu eser beni.
Beni götürdüğü yolculukta, peyderpey kalbimin kapılarını açıp, ellerimden göğsüme iletken bir yol oluşturdu. Bu neredeyse elle tutulabilen bağı tüm yolculuk boyunca koparmak bir yana, sürekli besledi. Büyüttü.
Bir süre sonra kalbimin Atsineği’nin kalbiyle bir attığını, onunla öfke nöbetleri geçirip, onunla mutluluğa gark olduğumu, onunla aşık olup, onunla endişe ve korkuya gömüldüğümü, o ağır fiziksel işkencelere maruz kalırken, kollarımı bacaklarımı nereye koyacağımı bilemediğimi, ruhu acıyla kıvranırken, ellerimden kalbime giden bu iletken yolun alev alıp, beni de kendisiyle birlikte yaktığını hissettim.
Böyle bir şey mümkün müdür?
Okurken bu hislerin yoğunluğuna dayanamayıp, o bağı koparmak için elinden bırakmak ister mi insan kitabı?
Yine de koparamaz, o kopmaz bağ süregider. Siz ondan uzaklaştıkça o bağ gerilir, gerilir, gerilir. Canınızı yakar, acıtır. Ama asla kopmaz. Öyle.
O iletken yol, bağ kuvvetlendikçe daha güçlü çeker kendine sizi. Öyle.
Gitmek ister, uzaklaşmak istersiniz, ama o bir Atsineği gibi peşinizi bırakmaz. Öyle.
19. Yüzyıl, siyasi çalkantılarıyla tüm sanat dalları gibi Edebiyat için de altın değerinde bir yüzyıl. İrlandalı yazar Ethel Lilian Voynich’in bu dönemde en tanınmış, en çok okunmuş ve basılmış, devrimci çevrelerde okutulmuş eseri Atsineği ile; Arthur’la, Gemma’yla, Cesare’la, Montenelli’yle ve diğerleriyle tanışacak; bu karakterlerle affetmenin imkânsızlığını, intikam duygusunun kaçınılmazlığını, vicdanın ağır yükünü, bir babanın oğluna duyduğu sevgiyle, Tanrı’ya duyduğu o kopmaz bağ arasında kalıp bocalamasını, yaşamak tutkusunu dâhi söndürebilen, bir yaşamın üzerine kurulabileceği kin