Beyaz Diş

8,4/10  (1.613 Oy) · 
6.569 okunma  · 
1.467 beğeni  · 
38.832 gösterim
Jack London’ın Issız Diyarı, yabanı, buz kalpli Kuzey Toprakları’ndaki hayatı konu edindiği ikinci romanı Beyaz Diş’tir. Vahşetin Çağrısı’na kendini bırakmış bir annenin yavrusu Beyaz Diş’in diyarıdır anlatılan. Onun hayranlık uyandırıcı zekası ve içgüdüleriyle kendini var edişinin ve "insan tanrılar"ın yaşamına geri dönüşünün enfes hikayesi...
  • Baskı Tarihi:
    Mart 2017
  • Sayfa Sayısı:
    258
  • ISBN:
    9786053600138
  • Orijinal Adı:
    White Fang
  • Çeviri:
    Levent Cinemre
  • Yayınevi:
    İş Bankası Kültür Yayınları
  • Kitabın Türü:
Kemal Ersin Yılmaz 
 05 Eyl 2016 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kuşkusuz, okunması gereken klasiklerdendir Beyaz Diş.

Özellikle giriş kısmında insanla doğanın, ehlileştirilmiş olanla yabanıl kalmışın mücadelesi, nefes kesici bir şekilde serilir önümüze. Okuyucuyu son ana dek merak uyandırıcı, gerilimli bir takibin ortasına sürükleyen bu görkemli giriş, vahşi doğanın ortasında avcıyken av durumuna düşmüş olan insanların gözünden anlatılır; insana özgü gözü karalığın ve mücadele azminin, yavaş yavaş umutsuzluğa, çaresizliğe ve son olarak umarsızlığa nasıl dönüştüğünü benzer duyguları yoğun bir şekilde hissederek deneyimlersiniz.

İnsanların gözünden sunulan giriş kısmı başladığı gibi hızlı bir şekilde geçip gittikten sonra, tüm ağırbaşlılığı ve dinginliğiyle vahşi yaşamın kalbinde dünyaya gelen bir canlının bu el değmemiş, yabanıl dünyayı tanıma, keşfetme ve anlamaya çalışmasına, bu sefer vahşi olanın bakış açısından, sabırla, keyifle, coşkuyla tanık oluruz. Hikayenin merkezinde artık insan değil, insanların çağlar boyunca süren ehlileştirme ve yeni evcil türler yaratma gereksinimine, hatta tutkusuna karşın, bir yanı olanca azametiyle yabanıl kalmayı başarmış vahşi bir tür vardır.

Beyaz Diş, bu türün yavaş yavaş insan egemenliğiyle tanışıp, önce saygı, sonra nefret ve son olarak da sevgiyle bu egemenliği kabul ediş öyküsüdür aslında. Bu nedenle hikayenin baş kahramanı olup olan biten her şeye onun gözlerinden tanık olduğumuz Beyaz Diş, çocukluğundan yetişkinliğine kadar giden süreçte birbirinden tamamen ayrı üç farklı sahibin (Beyaz Diş'e göreyse insan-tanrının) gölgesinde yaşamak zorunda kalır.

Kızılderili ilk sahibi Beyaz Diş'e ne sevgi ne de şefkat gösteriyor; buna karşın, ikisinin arasında türlerinin doğasına anlayıştan kaynaklı, karşılıklı saygıya dayanan ve yazılı olmasa da çerçevesi kalın, sert hatlarla çizilmiş bir anlaşmanın kurallarının işlediğini görüyoruz. Sevgisiz, ancak disiplinli bir ortamda büyüyen Beyaz Diş, aynı zamanda evcilleştirilmiş uzak akrabalarının kendisine duyduğu içgüdüsel nefretin de bir sonucu olarak, kalabalık içindeki yalnızlığını -kimi zaman hoş olmayan şekilde deneyimlese bile- yeni beceriler kazanmak için fırsata çeviriyor. Tabii tüm yalın nefretin, sevgisizliğin ve yer yer eziyetin, zaman içinde saygı ve itaate dönüşmesiyse kaçınılmaz. Bu can sıkıcı ama sıklıkla yeni hisler kazandıran olgunlaşma sürecinin sonunda, Beyaz Diş insanlara, diğer köpekler de Beyaz Diş'e saygı duymayı öğreniyor.

Beyaz Diş'in ikinci sahibi, onun yabanıl ve yeteri kadar ehlileştirilmemiş doğasının farkında olmasına rağmen, bu vahşi kurdun diğer köpeklere karşı üstünlüğünü ve uzak akrabalarına duyduğu nefreti kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde kötüye kullanmaya kalkan bir beyaz oluyor. Yeni sahibinin haince planları, Beyaz Diş'i acımasız bir ölüm makinesine dönüştürüyor; kurdun içindeki belli belirsiz, saygıyla karışık teslimiyet arzusunun yok olup yerini, hiçbir şeye sevgi, saygı ve anlayış duymayan korkunç, yalın bir öfkeye bıraktığını görüyoruz.

Beyaz Diş'i felaketin eşiğinden çekip kurtaran üçüncü ve son sahibiyse, kurdun fiziksel olduğu kadar, duygusal yaralarını da sararak ona yaşamı boyunca tanık olmadığı ve varlığını hayal bile edemeyeceği yepyeni bir dünyanın kapılarını açacaktır. Beyaz Diş, insan-tanrılara olan saygısını yeniden kazanır ve onlara güvenmeye öğrenirken, insanların kurallarına uyum sağlayarak işleri, bu kuralların dışına çıkmamak için kendi vahşi içgüdülerini bastırmaya kadar vardırır. Tabii tüm bunlar, son sahibinin Beyaz Diş'e gösterdiği şefkatin ve karşılıksız sevginin sonucudur. Yaşamı boyunca acılarla, sıkıntılarla, hem insanlara hem de kendi türüne karşı bitmek bilmeyen bir mücadeleyle yoğrulmuş olan Beyaz Diş, hiç beklemediği anda gelen bu yeni, heyecan ve mutluluk verici hislerin etkisiyle önce sersemler, sonra onu hâlâ bir kudretli bir efendi, hatta tanrı olarak görse bile, sahibiyle karşılıklı anlayışa ve bağlılığa dayanan, önüne geçilemez bir dostluk geliştirir.

Beyaz Diş özünde, ehlileştirilen bir kurdun yaşam yolculuğudur; bu yolculuğa, insanların değil, Beyaz Diş'in bakış açısından tanık oluruz. Bu, bugün bile benzerleriyle çok fazla karşılaşma şansı bulamadığımız, zamanına göre çığır açıcı bir yazın tarzı kabul edildiği için olsa gerek, Beyaz Diş ölümsüz bir klasiktir. Ancak dikkatli ve ilgili okuyucu açısından romanın ciddi zaaflarının olabileceğini de göz önünde bulundurmak gerekir. Söz gelimi, Beyaz Diş'e gereksiz ve abartılı şefkat gösterileri yerine yabanıl doğasının hak ettiği ölçüde saygılı bir tutumla yaklaşıp karşılığında vahşi kurdun saygısını ve bağlılığını kazanan Boz Kunduz'un bilgelik üzerine inşa edilmiş temelleri sağlam bir antlaşmayı "ateş suyu" uğruna hiçe sayıp kolayca yerle bir etmesi, gerçek yaşamın getirdiklerine tezat oluşturur. Öyle ki, romanın diğer zaafları ve yanılgıları da bu noktadan sonra ortaya çıkmaktadır; yazar, yerlileri zayıf karakterli ve biçare insanlar olarak resmeder; onlar bir kurdun bakış açısına göre bile olsa, beyazlara göre zayıf ve aciz tanrılardır... Hayvanları döverek terbiye etmekten başka bir şey bilmezler, çocukları köpekleri yok yere taşlar, hatta çok acıktığı için yerdeki kırıntıları yiyen Beyaz Diş gibi hayvanları, kasap bıçağıyla kovalayabilir.

Roman, fiziksel bozukluğu ve çirkinliği, ruhsal kötülüğün bir yansıması olarak gösterme eğilimindedir; Beyaz Diş'in ikinci sahibi Güzel Smith'te bu anlayışın vücuda ve dile geldiğini görürüz. Yazara göre, çirkin birinin düşünceleri hainlik ve kötülükle dolu olmalıdır; hikayeye kurdun gözünden baktığımız için, yazarın fiziksel aşırılıkları kötülükle özdeşleştirme yoluna bilinçli olarak gittiği sonucuna varmamız olasıdır ancak bu varsayım bile, bu konuda kolaya kaçıldığını kanıtlamaktan başka bir işe yaramaz.

Çıkarcı ve hain Güzel Smith'in aksine, Beyaz Diş'in üçüncü sahibi Weedon Scott kötülük nedir bilmez, yüce gönüllü ve şefkat dolu bir beyazdır. Smith gibi ne idüğü belirsiz, ayak işleriyle uğraşan biri değil, asil ve varlıklı bir aileden gelen maceracı bir genç adamdır Scott. Bunun yanı sıra, Boz Kunduz ile de iki ayrı uçta duran iki farklı kişilik olarak resmedilirler. Bir taraf ne kadar katı ama zayıf karakterliyse, diğer tarafın o kadar sevgi dolu ve sağlam iradeli olduğunu görürüz. Şehirli beyaz adam becerikli, bilgili ve kudretli olduğu kadar anlayışlı ve adildir de. Yerlilerin deriden bozma çadırlarının yanında onun inşa ettiği şehirler büyük, görkemli ve gerçek anlamda tanrısaldır. Beyaz tanrının çocukları bile, bazı anlar can sıkıcı ve rahatsız edici olsalar da yerlilerin çocuklarına göre daha "katlanılabilirdir". Evet, Beyaz Diş başta her şeye sevgi dolu yeni sahibi uğruna katlanırmış gibi görünür; ama zamanla doğasına karşı gelerek sahibine olduğu kadar, sahibine ait olan diğer şeylere de (eşyalar, canlılar, insanlar) bir bağlılık geliştirip ehlileşmeye başlayacaktır.

Sınıf ayrımcılığı ve vahşi yaşamın "ele geçirilmesi" gibi ayrıntılar modern okuyucuyu rahatsız edebilir ama elimizdeki edebi eseri zamanının ruhuna göre değerlendirmenin kaçınılmaz olması, bir yere kadar bu ayrıntıları göz ardı etmemizi ve bunu başardığımızda Beyaz Diş'i önemli bir klasik olarak kabul edip okuduğumuz bu eserden keyif almamızı sağlar.