Bak şimdi…
Bukağı deyince ilk aklıma gelen ne oldu biliyor musun? Sessiz bir çığlık. Hani öyle bağırmaz ama içini acıtır, bir şey söylemez ama sanki senin kalbini dinlemiş gibi…
Bu kitap biraz öyle. Bir adım atmanın, bir yoldan dönmenin, ya da en çok da “kendin olmanın” bedelini anlatıyor.
Romanın başındaki genç adam – evet, Mehmet – seni temsil ediyor bir yerde. Belki adın başka, belki yolun farklı, ama derdin tanıdık. O da bizden biri gibi. Dışarıdan baksan okuyan, düşünen, normal bir genç. Ama içine girdi mi… of, içinde fırtınalar kopuyor.
Bir boşluk var içinde. Bildiğin boşluk. Ne kitaplar dolduruyor, ne dünya işleri. Kalbinin derinliklerinde biri hafifçe yokluyor onu: “Sen buraya ait misin?”
Ve işte oradan başlıyor yürüyüş. Ama bu yürüyüş öyle yolculuk çantasıyla falan olmuyor. Bu, içeriye yürümek. Sessizlikten, beklemekten, yanılmaktan geçiyor.
Ve bir anda karşısına çıkıyor Niyazi Mısrî’nin izleri. Düşünsene… yüz yıllar öncesinden bir adam geliyor ve senin içini senden daha iyi anlıyor.
Diyor ki bir yerinde kitap:
“Gerçek yolculuk, varacağın yeri değil; yolda ne kaybettiğini fark ettiğin anda başlar.”
İşte tam burada içim titredi.
Çünkü biz hep varacağımız yere bakıyoruz ya… Diplomaymış, evlilikmiş, kariyermiş. Ama kimse yolda ne kaybettiğine, hangi duanı düşürdüğüne, hangi duvarı ördüğüne bakmıyor.
Mehmet yolda döne döne, düşe kalka ilerliyor. Her karşılaştığı insan, her yaşadığı zorluk bir şey öğretiyor. Ama kitap bunu sana vaaz gibi anlatmıyor. Bildiğin hayatın içinden fısıldıyor. Bazen bir kelimeyle, bazen sadece susarak.
Bukağı dedik ya…
Bu sadece bir zincir değil. Bu, bazen dilimiz, bazen korkumuz, bazen de alışkanlıklarımız. Ruhuna dolanmış, adım attırmayan görünmez ipler. Kitap, o ipleri kesmenin cesaretini gösteriyor ama şunu da söylüyor:
“Kestin