Yine Jack LONDON, yine insanı içine çeken, heyecanlandıran, derinden etkileyen, düşünmeye ve sorgulamalara iten, neden daha önce okumadım dedirtecek türden ve kendisine kesinlikle hayran bırakan bir roman.
Roman, entelektüel ve nazik bir edebiyat eleştirmeni olan Humphrey Van Weyden'in, San Francisco açıklarında gemisinin batması sonucu "Hayalet" adlı fok avı gemisine düşmesi ve burada geminin acımasız ve karizmatik kaptanı Wolf Larsen'in hükümranlığı altında yaşadığı dönüşümü konu alıyor. Bu dönüşüm, sadece fiziksel bir hayatta kalma mücadelesi değil, aynı zamanda felsefi, psikolojik ve sosyal katmanları olan karmaşık bir arayış.
Romanın merkezinde, iki zıt kutbu temsil eden Humphrey Van Weyden ve Wolf Larsen yer alıyor. Van Weyden, modern bir insanın tüm inceliklerini, entelektüel birikimini ve medeni değerlerini üzerinde taşırken, Larsen, "Hayalet" gemisinin kendisi gibi kaba ve ilkel bir varoluşu temsil ediyor. Larsen, okuduğu Darwin, Spencer gibi düşünürlerin fikirlerini çarpıtarak kendi acımasız ve bireyci felsefesini inşa etmiş birisidir. Ona göre hayat bir mücadele, bir avlanma alanı ve zayıfların hayatta kalmaya hakkı yoktur. Bu felsefe, gemideki tüm ilişkileri, hatta Van Weyden ile Larsen arasındaki diyalogları bile belirliyor.
Van Weyden'in gemideki varlığı, Larsen için bir tür entelektüel oyun, bir "kedi ile fare" kovalamacası haline geliyor. Larsen, Van Weyden'in medeni değerlerini alaya alıyor, onu fiziksel ve psikolojik olarak zorluyor. Ancak bu zorlama, Van Weyden'in içindeki "ilkel" benliği uyandırıyor. Romanın en çarpıcı yönlerinden biri de bu dönüşüm; Van Weyden, hayatta kalabilmek için Larsen'in dünyasının kurallarını öğrenmek, hatta bir noktada Larsen'e benzer bir vahşete bürünmek zorunda kalıyor. Bu durum, medeniyetin ne kadar yüzeysel